28 Temmuz 2026 Salı

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

 



Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer santrallerin yüksek maliyet ve uzun inşa süreçlerine bağlı olarak hızlı kurul(a)mamasından kaynaklanan nedenlerle bir “illüzyon” olarak niteleyen yaklaşımların, altyapısal otoriterliğe yönelik toplumsal müdahaleyi geciktirme tehlikesine işaret eder. Devlet-sermaye ittifakının sınıfsal tercihlerini merkeze alan tartışma, enerji ayağındaki teknik irrasyonalitenin tutunduğu zeminin ancak nükleer endüstrinin militarist birikim hedeflerinin teşhiriyle ortadan kaldırılabileceğini savunur.


Bu metin, Historical Materialism 2026 Konferansı kapsamında hazırlanan “Nuclear Power Plants as Catalysts for the New World Order/Yeni Dünya Düzeninin Katalizörü Olarak Nükleer Santraller” adlı akademik çalışmamın temel argümanlarını içeren güncel bir siyasal perspektif denemesidir.


Stratejik derinliği olan konuları yorumlarken büyük resmi görmeden gündelik ya da yıllık verilerle yetinmek, büyük resmi görmeyi önler; yüzeysellikten uzak bir değerlendirmenin daha geniş veçheden ve tarihsel bağlamın izleğinden yararlanılarak yapılması gerekir. Bu açıdan, birazdan okuyacağınız üzere, günümüzde nükleer teknoloji alanında yaşanan gelişmelerin nükleer enerji santrallerinin kurulmasının hızlanmasına istinaden 1970’lerin petrol krizi dönemindeki “nükleer rönesansa” atıfla düşünülmesi isabetli olur. Çünkü sosyolog Lewis Mumford’un daha 1960’larda tespit ettiği gibi, teknoloji, onun dizaynına, etki ölçeğine ve merkeziyetçi karakterine göre otoriter ya da demokratik geleneklerden neşet eder.


Neoliberal politikaların inşa edildiği 70’lerde tam da güneş enerjisi projeleri ortaya çıkarken, yüksek maliyetlerine ve teknolojik bilinmezliğine rağmen nükleer enerji “nükleer rönesans” adı altında ve toplumsal muhalefetin bastırılmasıyla öne çıkarılmıştır. Devletlerin hakimiyetlerini güvence altına almak için büyük yatırımlar yaptığı nükleer teknolojiler, enerji-silah geçişliliğine olanak vererek enerji, teknoloji ve savaş arasındaki bağı güçlendirir ve dolayısıyla, o yıllarda aktivist Denise Hayes’in de savunduğu gibi, otoriter yönetimlere ihtiyaç duyar.


Günümüzün nükleer politikalarına bakıldığında, 1970’lerden itibaren neoliberal politikaların inşa döneminden en önemli farkı; nükleer silahlanmanın kontrolü, azaltımı ya da sözde “haydut” aktörler ve nükleer güvenlik sorunlarının rafa kaldırılıp bunun yerini enerji, teknoloji ve savaş bağlantısı üzerinden kaçınılmaz olarak stratejik nükleer rekabet, silahlanma yarışı, devletler arası konvansiyonel savaşın geri dönüşü ve devletler arasındaki güvenlik ilişkilerinin değişkenliğinin almış olmasıdır.


Nitekim nükleer yönetişim açısından kutuplaşmanın artmasını, son dönemdeki çatışmaların nükleer enerjinin salt teknolojik veya ekonomik bir mesele olmayıp derin bir jeopolitik meseleye bağlanması açıklamaktadır. Bu dönemde Ukrayna’daki çatışmalar ve Rusya’nın doğal gaz kısıtlamaları, stratejik bir alternatif olarak nükleer enerjiye olan ilgiyi yeniden canlandırırken, SIPRI’nin 2025 raporunda küresel askeri harcamaların rekor seviyelere ulaşması, nükleer enerji ve silahlanmadaki artışın paralel geliştiğini gösterir.


Öte yandan, Ukrayna’da Zaporizhzhia santrali, savaş ortamında kritik altyapının ne kadar savunmasız olduğunu simgeleyen bir bölge haline gelirken, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları da her iki ülkedeki nükleer tesislerin bölgesel gerilimlerle ne kadar iç içe olduğunu göstermiştir. Son dönemde Avrupa ve ABD’den yükselen sığınak projeleriyle sivil savunma seferberliklerinin de enerji politikalarının “savaş hazırlığı”na göre senkronize edildiğini teyit eder görünmektedir. 


NATO 3.0 sonrası konjonktürde “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şiarına dayalı 5. maddeye rağmen bir tarafta ABD’nin 40 yıllık savaş sistemlerini yenileyerek radardan kaçan nükleer füze tasarlamaya başlaması; diğer tarafta Avrupa’nın güvenliği için Fransa’nın öncülüğünde ABD’den bağımsız bir nükleer şemsiye inşa etme çabalarına İngiltere, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç, Danimarka ve Norveç’in destek açıklamaları dikkat çekicidir. Bu açıdan, devletlerin yurttaşlara sığınak inşa etmeyi bir “ödev” olarak sunduğu nükleer teknolojinin, bireysel güvenlik algısını tırmandırarak otoriterliği merkezi enerji santral sahalarından çıkarıp gündelik yaşamın içine soktuğu açıktır.


Devletlerin yaşlanarak bakım-onarım ihtiyacı artan nükleer santrallerin operasyon ömrünü uzatması, yarattığı sürekli kaza ve belirsizlik riskiyle toplumun ontolojik güvenliğini doğrudan tehdit eder. Ne var ki, ABD’de ortalama ömrü 40, uzatmalarla en fazla 60 yıl olan Turkey Point santralinin bakım-onarım ihtiyacı artarken, ömrü birbirini takip eden uzatmalar neticesinde tarihte ilk kez 100 yıla çıkarılmıştır.  NATO 3.0’ın ardından ise ABD’deki bu düzenlemenin benzeri Çekya’daki Temelín nükleer santralinin ömrünün 80 yıla uzatılmasında görülebilir ki 1995’te operasyona başlatılan İngiltere’deki Sizewell B nükleer santralinin de 2055’e kadar faaliyette kalacağı açıklanmıştır. 2017’deki referandumla yeni nükleer santrallerin inşasını yasaklayarak mevcut tesisleri ömürleri doldukça kademeli olarak kapatma kararı almış olan İsviçre’nin bu kararını enerji güvenliği adına “sürdürülebilirlik” ile gerekçelendirerek gözden geçireceğini açıklaması da büyük mali risklerin devletlerin siyasal bekası için üstlenilmesinden bağımsız değildir.


Devletler mali risklere odaklanırken, bu gelişmelere nükleer felaketin başladığı Fukuşima’da radyasyon sınır dozlarının 20 kat yükseltildiği gibi nükleer güvenlik standartlarında gevşemeye gidilmesi eşlik eden çeşitli örnekler söz konusudur. Diptoplamda hantal, istikrarsız ve yüksek maliyetli fakat askeri güvenlik gerekçesiyle şeffaflıktan uzak kalmayı sağlayan nükleer endüstrinin, enerji üretimindeki %9’luk payıyla tarihinin en alt düzeylerindeyken yerine göre iklim değişikliği koşullarında karbonsuz enerji, yerine göre de siyasal iktidarlar açısından güç addedilerek sağlanan anlaşma, muafiyet ve teşviklerle “yaşam destek ünitesine” bağlanmak suretiyle ve kamusal alanı daraltan politikaların uygulanmasıyla ilerletilmesi hedeftir.


Stratejik bir enstrüman olarak yapay zekânın da savaş denkleminde güç dağılımının yeniden düzenlenmesini desteklemesi bakımından, enerji, teknoloji ve savaşın bir araya gelmesiyle şekillendirilen sermaye birikiminin kamusal yaşama daha derin bir güvenlik sorunsalını dayattığı söylenebilir.  Zira nükleer enerjinin ikili kullanımı, devlet iktidarıyla doğrudan iç içe geçerek, “askerileştirilmiş enerji rejimi” olarak adlandırabileceğimiz bir yapı ortaya çıkardığı üzere, yapay zekânın ve nükleer silahların savunma sanayisine entegrasyonuna nükleer enerji alanındaki yeni projeler eşlik etmektedir. Esasen, 1959 yılında nükleer enerji projelerini desteklemesi yasaklanan Dünya Bankası’nın nükleer projelere yeniden finansman sağlamayı taahhüt etmesi de askeri modernizasyon ve rekabetin hızlandığını doğrulamaktadır.  Enerji altyapılarını, yeni proje anlaşmalarını, ilave tedarik zincirlerini ve teknolojik hiyerarşileri yeniden düzenleyen yapılandırıcı bir sürecin izleneceği, Trump yönetiminin Westinghouse Electric Co. tarafından üretilen büyük ölçekli nükleer reaktörler için ekipman alımlarını desteklemek amacıyla 17,5 milyar dolar finansman sağlamasında da görülebilir.


Askeri-enerji stratejilerine ilişkin gelişmelerin küresel denkleme göre Türkiye’deki izdüşümü ise 2050 yılına kadar 20 bin megavatlık nükleer kurulu güce ulaşma hedefidir. Bu açıdan yurttaşların gündelik yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan otomobil için ağır vergi yükü söz konusuyken, nükleer santral projeleri için düzenlenen sözleşmelerin damga vergisinden muaf tutulması, KDV iadelerinin verilmesi ve makine-teçhizat alımlarında KDV istisnasının tanınması, devletin nükleeri bir “enerji yatırımı”nın ötesinde “varoluşsal bir devlet projesi” olarak kodladığını ortaya koyar. Nitekim Akkuyu NGS’nin sahibi olan Rusya ile kurulan ilişki çerçevesinde uçak krizinden bugüne verilen imtiyazlar, nükleer enerjinin nasıl bir “jeopolitik sadakat” ve “stratejik bağımlılık” aracı olarak kullanıldığını ifşa ederken, Rusya’nın denklemde olduğu süreçte aynı imtiyazlar Sinop ve Trakya projeleri için de tanınmıştır. Lakin Türkiye’de nükleer projelere ABD’nin ilgi gösterdiği bu sene itibarıyla, “Rusya’ya ait mevcut projeyi kapsamadığı açıkça belirtilerek” yeni nükleer santraller için getirilen ekstra vergi muafiyetleri, devletin “militarist ve stratejik” tercihlerine göre süreci yeniden şekillendirdiğine işarettir.


Tüm bu işletme ömrü uzatmaları, milyarlarca dolarlık kredi garantileri ve yasal korumalar, girişte atıf yapılan Lewis Mumford’un yarım asır önce teşhis ettiği otoriter teknolojinin günümüzdeki dışavurumudur. Bununla birlikte, özellikle Türkiye gibi periferi ülkelerde nükleer enerji, sistem merkezli, devasa ama özünde istikrarsız bir yapı olarak ayakta kalmak için sürekli olarak devletin ilişkili olduğu yapılara göre şekillenen siyasal ve mali tahkimata muhtaçtır. Riskleri göze alan siyasal iktidarların uygulamaları nedeniyle Denis Hayes’in 1970’lerdeki uyarısı ömrü 100 yıla uzatılan reaktörlerin gölgesinde çok daha ürkütücü bir gerçekliğe dönüşmüştür: Nükleer altyapılar, beraberinde otoriter bir yönetim biçimini zorunlu kılarken nükleer güç olan devletlerin girişimlerinin “İkinci Rönesans” formunu aldığı görülmedikçe müdahalede geç kalınacaktır. Dolayısıyla bu mekanizmanın ardındaki otoriter arayışı deşifre etmek ve “demokratik teknolojiye” dair umudu sistemin gürültüsüne kurban etmeden canlı tutmak, bugün her zamankinden daha acil bir zorunluluktur.

https://daktilo1984.com/yazilar/totaliterlige-giden-yolun-taslari-ikinci-nukleer-ronesansla-guclendirilen-altyapisal-otoriterlik/

Fotoğraf: Lukáš Lehotský 

NATO 3.0 ile Rusya Arasında: Türkiye için Çift Taraflı Kuşatma




 Dünya, Ukrayna ve İran’a müdahalelerde görüldüğü gibi taraflarını Rusya, Çin ve ABD’nin oluşturduğu çok kutuplu bir paylaşım savaşının sıcak evrelerinin birinden geçerken, Türkiye askeri harcamalarda artışı hedefleyen NATO zirvesine ev sahipliği yaptı.

Hazırlıklar kapsamında NATO’yu protesto eden yurttaşların gözaltına alınması ve orantısız şiddete uğraması, kentteki fakirliğin brandalarla kaplanması gibi işlerden anlaşıldığı kadarıyla topluma verilen mesaj, net olarak, hükümetin işine karışılmamasıydı. Esasen gazetecilerin zirveyi izlemesine yönelik çıkarılan akreditasyon engelinden, devlet liderlerinin mehter marşıyla karşılanmasına kadar her şey, yurttaşların halk yerine tebaa paydasına itildiğini gösteriyor, meşruiyetin halktan değil yurt dışından alınacağını teyit ediyordu.

AKP hükümetinin NATO 3.0 kapsamında üstlendiği rolü ifa edeceği bu aşama, zirve sürerken İran’la ateşkesi bitiren müdahaleden de anlaşıldığı gibi, artık tırmandırılacak savaşın finansmanına katılımların artırıldığı ve yeni stratejik iş birliklerine kapının ardına kadar açıldığı safhadır. Bu açıdan Türkiye tarafının, zirveye katılan devlet başkanlarına isimlerinin nakşedildiği silah hediyesi de savaş örgütü NATO’nun ruhuna uygun olarak askeri alanda el yükseltmenin emaresi olarak okunabilir.

Peki zirvenin sonuç bildirgesine göre NATO ağının 5. maddesi olarak bilinen “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şiarıyla Türkiye’nin askeri kararlarda konsensüse vardığı şartlarda; 2,5 milyar dolar maliyete katlanarak satın almış olduğu S-400’ler nedeniyle, 27 milyar dolar masraf yapmış olduğu F-35 programına geri alınması ve tabi tutulduğu CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act; Yaptırımlar Yoluyla Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Mücadele Yasası) yaptırımlarından  kurtulması mümkün olacak mıdır? Bu sorunun yanıtı havada asılı kalsın; NATO üyesi Türkiye’nin ödevleri arasında S-400’leri asla kullanmaması ve diğer üye devletler gibi Rusya ile stratejik iş birliği yapmaması esastır. Zaten Türkiye’de hükümet bir süredir BRICS ile mesafelenmiş olarak ABD referanslı yeni nükleer santral projelerine yeşil ışık yakmaktadır.

Uluslararası ilişkiler açısından hegemonik devletlerle kurulan ticari ortaklıklar, yapısal bağımlılık ilişkileri ürettiği ölçüde, kriz anlarında periferi ülkelerin egemenlik alanını daraltan en rafine araçlara dönüşür. Bu açıdan Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin anatomisi bu iddianın laboratuvarı sayılabilir. Zira kendi siyasal hegemonyasını inşa sürecinde Türkiye’nin doğal gaz ithalatından 2010 yılında başlanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) projesine uzanan enerji alanındaki ilişkiler, turizm bağlantıları, inşaat anlaşmaları ve tarım ihracatı gibi geniş bir yelpazeye yayılan “ticari iş birliği”, Türkiye’nin Rusya ile kurduğu bağımlılık ilişkisini büyütmüştür. Hatta 24 Kasım 2015’te Türkiye’nin Rusya’ya ait askeri uçağı düşürmesiyle yaşanan siyasi ve ticari krize Rusya’nın, Türkiye’den elde edilen ticari anlaşma ve ekonomik kazanımlarla yanıt vermiş olması bağımlılık ilişkisini daha da derinleştirmiştir. Zira Rusya, düşürülen uçağı nedeniyle uğradığı itibar kaybının tazmini konusunda Türkiye’yi domates ihracını kesmek, Türkiye’ye Rus turistlerin gelmesini engellemek ve Akkuyu NGS’de çalışmak üzere Rusya’da öğretim alan öğrencileri sınır dışı etmek suretiyle cezalandırarak kendi istediği koşullara razı etmiştir.

Kısa sürede yönetilemez bir yapısal maliyete dönüşen bu uçak skandalı Türkiye için ticari pranga halini alırken, 2016 Saint Petersburg Zirvesi ile başlayan normalleşme sürecinde AKP hükümeti tarafından Rusya’dan S-400’ler satın alınmıştır. Bu askeri anlaşmayı zaten Rusya’ya ait olan Akkuyu NGS’nin inşasını kolaylaştırmak için Osmanlı kapitülasyonlarını anımsatan şekilde, 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 80. maddesinin kabulü izlemiştir. Bu maddenin EK 1 kapsamında ise “Proje Bazlı Teşvik Sistemi” getirilerek Akkuyu NGS için vergi istisnaları, indirimli kurumlar vergisi ve altyapı destekleri gibi düzenlemelerin yürürlüğe girmesi sağlanmıştır. Bu maddeyle tanınan imtiyazların Türkiye genelinde Sinop ve Trakya’da kurulması öngörülen nükleer santral projeleri için de geçerli olacağı yönündeki ilavenin yapılmasıyla bu kanun, yeni olası nükleer santral projeleri için cazip altyapı sunan bir niteliğe kavuşturulmuştur.

6745 sayılı bu kanunun 80. maddesinde hayata geçirilen “Proje Bazlı Teşvik Sistemi” asıl işlevini Akkuyu özelinde göstererek yabancı bir devlet şirketine (Rosatom) kendi topraklarımız üzerinde vergi muafiyetlerinden altyapı hibelerine kadar uzanan, kelimenin tam anlamıyla “modern kapitülasyonlar” bahşetmiştir. AKP hükümetinin Rusya’yı ikna etmek için sunduğu “imkânlar” bugün ABD ile Türkiye arasında yürütülen yeni nükleer santral projeleri ve Küçük Modüler Reaktör (SMR) teknolojilerine dair stratejik müzakerelerdeki ısrarı da açıklar niteliktedir.  Kuşkusuz bunda Rusya’nın dünyada ilk kez Türkiye’de uyguladığı bu “Yap-Sahip Ol-İşlet” (BOO) modeliyle, nükleer altyapıyı sadece bir enerji üretimi değil mekânsal bir egemenlik alanı haline getirmiş olmasının da rolü büyüktür. Kaldı ki Rusya, sahibi olduğu Akkuyu NGS ile kârlı bir iş anlaşması yapmış olmanın yanı sıra Akdeniz’in karşı kıyısındaki Mısır’da hayata geçirdiği El Dabaa Nükleer Santral projesiyle -tarihte inşa edilen kale ya da hisarlarla olduğu gibi- Akdeniz’i de kontrol altında tutma kabiliyetini edinmiştir. Bir ihtimal, ABD de Karadeniz kıyısına konuşlandıracağı nükleer santral projeleriyle Karadeniz’de kalıcı bir altyapısal varlık sahibi olmayı hedeflemektedir. Bu açıdan yabancı devletlerle yapılan nükleer iş birlikleri, Osmanlı coğrafyasında büyük güçlerin birbirleriyle yarışarak kopardığı demiryolu ve maden kapitülasyonlarını birebir andırmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye, NATO 3.0’ın militarist genişleme stratejilerine ev sahipliği yaparak Batı blokuna askeri sadakatini kanıtlamaya çalışırken, topraklarını küresel güçlerin altyapısal kapitülasyon üstünlüğüne açmış durumdadır. Timothy Mitchell’in Carbon Democracy (Karbon Demokrasisi) kitabında kavramsallaştırdığı “teknopolitika” merceğinden bakıldığında Türkiye, eşine az rastlanır bir jeopolitik yarılmanın ve iki uçlu bir kıskacın tam ortasındadır. Bir yanda NATO’nun ilan ettiği yeni çevreleme stratejilerine göre hizalanmaya çalışan resmi bir ittifak sadakati; diğer yanda ise güney kıyılarında yükselen, mülkiyeti, işletmesi ve yakıt zinciri tamamen Rusya devlet şirketi Rosatom’a ait olan devasa bir altyapısal kuşatma olarak Akkuyu bulunmaktadır. Açıktır ki, militarizm içeride yurttaşları baskılayıp tebaaya indirgerken, ülkeyi aynı zamanda devasa nükleer altyapıların jeopolitik rehinesine dönüştürmektedir.


Bu yazı ilk olarak Daktilo 1984'te yayımlanmıştır 

https://daktilo1984.com/yazilar/nato-3-0-ile-rusya-arasinda-turkiye-icin-cift-tarafli-kusatma/

17 Mayıs 2026 Pazar

Çernobil’in 40. yılında COP 31’e giderken: Nükleer enerjiyle zamanın gaspı

 Teknolojik olanın politik olması bakımından nükleer odaklı tartışmaları sadece karbon emisyonları üzerinden değil, kamusal fayda, toplumsal maliyetler, demokratik katılımın engellenmesi ve riskin sınıfsal adaletsizliği üzerinden okumak gereklidir. Özellikle iklim krizi koşullarında asıl soru, enerji üretmenin ötesinde, nasıl bir toplumda yaşayacağımıza kimin karar vereceğidir.




Enerji politikalarının küresel siyaseti belirlemesi, iklim krizini yalnızca çevresel değil, ekonomik ve politik bir sorun hâline getiriyor. Krizin ulaştığı boyut mevcut sistemin sürdürülemezliğini açığa çıkarırken, geliştirilen gerçek dışı çözümler küreselden yerele uzanan bir meşruiyet krizinin dışavurumudur. Zira kararlar gezegenin geleceği için kamucu bilimsellikle değil, egemenlerin politik ve ekonomik tercihleriyle şekilleniyor. Küresel kapitalizm, kendi yarattığı ekolojik çöküşü yeni kâr kapıları ve teknokratik yönetim modelleri üzerinden aşmaya çalışırken, toplumsal rızayı da “yeşil” ambalajıyla manipüle ediyor.


İnsanlık, teknolojik ilerleme söyleminin yıkıcı sonuçlarıyla ilk kez 40 yıl önce Çernobil faciası ile yüzleşti. Çernobil, yalnızca bir reaktör kazasının ötesinde riskleri gizleyen, toplumu dışlayan ve teknolojiyi “mutlak güvenlik” söylemiyle meşrulaştıran siyasal aklın çöküşünü görünür kıldı. Nükleer projelere 1950›lerden itibaren sıcak bakılan Türkiye’de bu felaket, ilk on yıldaki doğum anomalileri ve bugün Karadeniz’de neredeyse her evde yaşanan kanser vakalarıyla acı bir deneyim olarak sürüyor.


Araştırmalar, nükleer santrallerin çevresindeki 5 kilometrelik yarıçapta yaşayan çocuklarda lösemi vakalarını ortaya koyarak radyasyonun sınır aşan doğasını kanıtlıyor. Buna rağmen nükleer enerji hükümetlerin planlarında yerini koruyor. O yıllarda kameralar karşısında nükleer tehlikeyi hafifleten ve halkın risk algısını manipüle eden siyasilerin tutumu, bugün iktidar tarafından Akkuyu Nükleer Güç Santrali üzerinden yeniden sergileniyor.


Küresel ölçekte hangi teknolojilerin “çözüm” olarak sunulacağı, hangi krizlerin normalleştirileceği güç ilişkileri içinde belirlenir. Tek riski radyasyon olmayan nükleerin, Türkiye’de 2010 yılında proje anlaşmasının yapılmasından itibaren geçen 16 yılda hâlâ tek bir birim enerji üretememiş Akkuyu örneğindeki gibi on yılları bulan inşa süreleri, karbon yükü ve devasa su tüketimi söz konusuyken “iklim çözümü” olarak pazarlanması tam anlamıyla bir "toplumsal zaman gaspıdır".


NÜKLEER ENERJİ YEŞİL DEĞİLDİR

Bu gaspın failleri, halihazırda küresel enerji talebinin yalnızca yüzde 9’unu karşılayan nükleer enerji kapasitesini 3 katına çıkarma hedefini ortaya atan ve Çernobil sonrası dönemdeki kadar düşük bir enerji arzıyla kurtarılmayı bekleyen nükleer endüstrinin kendisidir. Bu doğrultuda mevcut reaktör kapasitesinin artırılması ve henüz rüştünü ispatlamamış küçük modüler reaktörlerin devreye alınması planlanırken, Dünya Bankası’nın nükleer enerji için 1950’lerden sonra yeniden fon sağlama kararı da sektörün küresel ölçekte destekleneceğini gösteriyor. Küresel enerji ihtiyacının giderek daha da artmasıyla, yapay zekâ şirketlerinin nükleer şirketlerle milyon dolarlık anlaşmalar yapması da iklim krizini önlemeye dönük gerçek çözümlerden uzaklaşılması ihtimalini kuvvetlendiriyor.


Nükleer enerji, son yıllarda iklim krizini meydana getiren iklim değişikliğinin temelinde fosil yakıt kullanımına bağlı küresel ısınmanın bulunması nedeniyle, karbonsuz teknoloji söylemiyle “yeşile boyanarak” karşımıza çıkarılıyor. Oysa nükleer yakıt çevrimi içinde düşünüldüğünde, nükleer santrallerin karbonsuz teknoloji imajı da yıkılır. Araştırmalar, madencilikten başlayarak tüm üretim süreçleri üzerinden kıyaslandığında nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre 3, rüzgâr enerjisine göre de 6 kat daha yüksek karbon saldığını ortaya koymuştur.  Üstelik doğa ile temasının en az 1 milyon yıl kesilmesi gerektiği için kurulması gereken nihai atık deposu bu hesaba dahil bile değildir. 1950’lerden günümüze halkların ve belediyelerin kendi topraklarında nükleere izin vermemiş olması bakımından dünyada nihai bir nükleer atık deposu hâlâ operasyona başlatılamamıştır. Ayrıca Greenpeace tarafından yapılan araştırma, 1 megawatt saat elektrik üretmek için rüzgâr enerjisinin 0, güneş enerjisinin 100 litre, nükleer enerjinin 2550 litre, kömürlü termik enerjinin ise 2600 litre su kullandığını göstermektedir.


TEKNOKRASİYİ VE EKOLOJİK POLİTİK TAHAKKÜMÜ AŞMAK

Türkiye açısından COP 31 ev sahipliği tartışmaları eşliğinde geçmişten bugüne değişmeyen yegâne şey, otoriter yönetim anlayışı ve meşruiyet krizini örtbas etme çabasıdır. Üstelik iklim siyaseti içinde nükleer enerjinin yanlış bir tercih olarak dayatılması, rüzgâr, güneş ve enerji verimliliği gibi hızlı, dağıtık ve merkeziyetsiz çözümlerden kaynak çalmak anlamına gelir. Dolayısıyla bugün sergilenmesi gereken toplumsal irade, klasik bir çevreci itirazın ötesine geçerek yaşamın bütünleşik savunmasını ortaya koyan yeni bir kamusallık olmalıdır. Bu açıdan iklim siyasetinde nükleer karşıtlığı, bugünün "adil dönüşümünün" turnusol kağıdıdır. Zira dönüşüm, halkı nesneleştiren, riski şeffaf olmayan şekilde paylaştıran nükleer gibi yapılar üzerinden kurgulanıyorsa, o dönüşüm ne adildir ne de yeşil!


Tüm bu tartışmanın ışığında denebilir ki COP 31 süreci Türkiye için yalnızca teknik bir enerji arzı meselesi değil; toplumsal yapının, karar alma mekanizmalarının ve risk yönetiminin nasıl şekilleneceğine odaklanılması gereken politik bir eşiktir. Bu doğrultuda Türkiye’deki sivil toplumun temel görevlerinden biri, merkeziyetçi üretim biçimine tabi olup toplumsal zamanı gasp eden dar teknik çerçevedeki nükleer enerjinin bir “iklim çözümü” olarak meşrulaştırılmasına itiraz etmektir.


Teknolojik olanın politik olması bakımından nükleer odaklı tartışmaları sadece karbon emisyonları üzerinden değil, kamusal fayda, toplumsal maliyetler, demokratik katılımın engellenmesi ve riskin sınıfsal adaletsizliği üzerinden okumak gereklidir. Özellikle iklim krizi koşullarında asıl soru, enerji üretmenin ötesinde, nasıl bir toplumda yaşayacağımıza kimin karar vereceğidir. Bu nedenle COP 31’e giderken Türkiye’de iklim adaletini sağlama çabası, her şeyden çok demokratik bir toplumsal gelecek mücadelesidir. Dolayısıyla müdahil olmamız gereken alan enerji politikasından ibaret değildir; yaşamın, kamusallığın ve demokratik geleceğin nasıl savunulacağıdır.


Bu değerlendirme Arel Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından gerçekleştirilen “COP 31’e Giden Süreçte Türkiye’de İklim Adaleti ve Sivil Toplum Sempozyumu”nda sunulan bildiriye dayanmaktadır.

8 Nisan 2026 Çarşamba

The Real Cost of Nuclear energy

 

Nuclear power: the sensible, grown-up answer to the climate crisis? Once you look past the slogan of 'carbon-free', the story becomes harder to sell and impossible to keep local. We sit down with Pinar Demircan, Ph.D., coordinator of nuclearfree.org / https://nukleersiz.org/









To unpack the risks and reality behind the nuclear industry's pitch that promises so much but that could cost the Earth.


We follow Pinar’s route into anti-nuclear activism, from the emotional weight of Hiroshima in Turkish poetry to the lived reality of Chernobyl’s regional impact and the shock of Fukushima. From there, we dig into why nuclear is being pushed again right now: COP messaging, plans to expand capacity, the energy hunger of AI data centres, and the financial and geopolitical currents that make big nuclear projects attractive to states and industry.

Pinar also describes first hand Fukushima’s landscape of contaminated soil, constant monitoring, and deep public mistrust, then connects that reality to today’s security claims. We ask what “national energy security” can mean when reactors depend on cooling water in a warming climate, and when nuclear sites can become targets in conflict. Share with a friend who still thinks nuclear is “clean”, and leave us a review with your take: is nuclear a climate solution or a long-term liability? You can find her full episode here: https://lnkd.in/dKXkSwbB


https://open.spotify.com/episode/126iPAPuvGP8Mu4eokjZe0?si=0kgLOUloQIisi1cxsg-3-g
Follow GoodGeist for more episodes on sustainability, communications and how creativity can help make the world a better place.

hashtagDNS hashtagGoodGeist hashtagNuclearEnergy






https://www.linkedin.com/posts/donotsmile_the-real-cost-of-nuclear-energy-activity-7448013391157268480-5wdh?utm_source=social_share_send&utm_medium=member_desktop_web&rcm=ACoAAADRCVMBBC1nWp_V8k8DUDyRcHkl66iOCl8

29 Mart 2026 Pazar

COP 31’e giderken: Akkuyu NGS bir iklim çözümü değil, yapısal bir kırılma

 

Akkuyu NGS; ne Türkiye’nin iklim karnesini iyileştirecek ne de enerji arz güvenliğini sağlayabilir. Aksine, ülkeyi iklim kaynaklı risklere, ekonomik ve jeopolitik bağımlılığa sürükleyen yapısal bir kırılmayı başlatacaktır.




Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 31. Taraflar Konferansı’na (COP 31) ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye’nin iklim karnesi, bilindiği üzere kırıklarla dolu. İnşası devam eden ve hükümet tarafından “Avrupa’nın en büyük nükleer santrali” olarak sunulan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) ise henüz bu tabloya dahil edilmiş değil. Fakat Akkuyu NGS tamamlandığında da mevcut tabloyu iyileştirmeyecek; aksine, ülkeyi iklim kaynaklı risklere, ekonomik ve jeopolitik bağımlılığa sürükleyen yapısal bir kırılmayı başlatacaktır.


Akkuyu NGS’yi dünyadaki benzerlerinden ayıran temel fark, teknoloji, finansman ve işletme süreçleriyle bütünüyle dışa bağımlı bir model üzerinden kurgulanmış olmasıdır. Uluslararası anlaşma zemininde kabul edilen finansman modeline göre Türkiye, teknolojinin ve tesisin sahibi olan Rusya karşısında enerji üreten bir özne değil, uzun vadeli alım garantileriyle elektriği yüksek fiyattan satın alan bir “müşteri” konumuna indirgenmiştir. Üstelik bu ekonomik ve politik bağımlılık ilişkisi, Türkiye’nin iklim krizi koşullarında risklere karşı inisiyatif alma kabiliyetini de yok etmektedir. Özellikle Akdeniz havzasının dünya ortalamasından çok daha hızlı ısındığı göz önüne alındığında, Akkuyu’nun konumu itibarıyla ekolojik kırılganlığı ve kaza potansiyeli her geçen gün artmaktadır.


ENERJİ REJİMİNDE KİLİTLENME

Akkuyu NGS projesinin hayata geçirilmesindeki en kritik strateji, hukuki denetimin “etrafından dolanılmasına” imkân veren niteliğidir. Anayasal yurttaşlığın hukuki yollardan yürüttüğü yaşam hakkı mücadelesinin önünü kesen bu düzenleme, ‘90’lardan itibaren hükümetlerin çok uluslu şirketlerin tarafı olduğu uyuşmazlıkları ulusal yargı yerine uluslararası tahkim mekanizmalarına taşımayı sağlayan düzenlemelerle de uyumludur.


Projenin Türkiye üzerindeki en ağır yükü ise teknoloji transferinin dahi öngörülmediği finansal anlaşmaya göre, Türkiye’yi tesiste üretilecek elektriğin yarısını 15 yıl boyunca piyasa fiyatlarının 3-4 katı gibi sabit ve yüksek bir bedelle satın almaya mahkûm etmesidir. Nihai tüketicinin faturasına yansıtılacak olan bu alım garantisi, Rusya tarafı için inşaat maliyetini telafi etmenin ötesinde devasa bir kârlılık kapısıdır. Nitekim kamuoyuna yansıyan veriler toplumsal muhalefetin yıllardır dile getirdiği “yüksek maliyetli bağımlılık” uyarısı, bugün somut bir ekonomik gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.


TERMAL İFLAS: ISINAN DENİZ VE VERİMLİLİK KRİZİ

Nükleer santrallerin çalışması reaktörlerin kesintisiz soğutulmasına bağlıdır. Ancak küresel ısınma bu soğutma süreçlerini bir güvenlik riskine dönüştürmektedir. Fransa’da 2022 ve 2023 yıllarında reaktörlerin yarısına yakınının kuraklık ve ısınan nehir suları nedeniyle (resmi söylemde “bakım-onarım” dense de) devreden çıkarılması, nükleer enerjinin iklim krizine karşı ne kadar savunmasız olduğunun kanıtıdır. 2022’de nükleere veda eden Almanya’nın kararındaki rasyonel nedenlerden biri de ısınan suların yarattığı verimlilik kaybıdır. Benzer durum, Finlandiya’daki Fortum nükleer santralinde 2018 yılında yaz aylarında deniz suyu sıcaklığının 30 dereceyi aşması neticesinde üretimin düşüklüğü olarak yaşanmıştır.


Dünya Meteoroloji Örgütü verilerine göre küresel ortalamadan 20 kat daha hızlı ısınan ve yaz aylarında 30 dereceyi aşan Akdeniz, Akkuyu için bir “soğutma kaynağı” değil, bir risk havuzudur. Soğutma suyunun yetersiz kalması durumunda inşa edilmesi gerekecek devasa soğutma kulelerinin maliyeti ise yeni bir politik-ekonomik krizin fitilini ateşleyecektir.


RUSYA’NIN “KULUÇKA MAKİNESİ”

Akkuyu’daki en büyük belirsizliklerden biri de radyoaktif atıkların akıbetidir. Rusya yasalarına göre atıklar ancak “yeniden işleme” amacıyla ülkeye kabul edilebilir. Bu da demek oluyor ki, Akkuyu’da kullanılan yakıt çubukları 10-20 yıl havuzlarda soğutulduktan sonra Rusya’ya gönderilecek, içindeki plütonyum alındıktan sonra kalan radyoaktif atıklar nihai depolama için Türkiye’ye geri gönderilecektir. Türkiye’yi bir “kuluçka makinesi” konumuna düşürecek olan bu süreç, hem şeffaflıktan uzak “yetkili kurum ve işletmelerce” yürütülmesi bakımından güvenlik riskini büyütmenin yanı sıra on binlerce yıl muhafaza edilmesi gereken atıkların depolama maliyetini yine kamu kaynaklarının üzerine yıkmaktadır. Zira Türkiye açısından, nükleer atıkları en az yüz bin yıl muhafaza etmek üzere nihai atık deposunun kurulması için on milyarlarca dolarlık maliyetin yine kamu kaynaklarından karşılanması gibi bir olasılık söz konusudur.


YEŞİL BOYAMA (GREENWASHİNG) BİLE YAPILAMAZ

Bir nükleer santral, yakıt çevrimi bütünsel olarak ele alındığında ne iddia edildiği gibi karbonsuzdur ne de kesintisiz “baz yük” vaadiyle verimlilik sunabilir. Aksini iddia eden “Temiz enerji” söylemi ise dünya kamuoyunu manipüle etmeyi amaçlayan bir “yeşil boyama” (greenwashing) faaliyetidir. Ancak Akkuyu’daki yapısal çarpıklık ve Rusya’ya teslim edilen enerji egemenliği o kadar belirgindir ki, bu projeyi hiçbir “yeşil” boya maskeleyemez. Özetle, bu proje nükleer enerjiyi savunanların dahi karşı çıkmasını gerektiren yapısal çarpıklığa sahiptir.


JEOPOLİTİK RİSK: ENERJİ EGEMENLİĞİNDE RUSYA PRANGASI

Mülkiyeti ve işletmesi başka bir devlete ait olan bu devasa tesis, bölgesel gerilimlerde Türkiye’yi doğrudan hedef haline getiren yapısal bir güvenlik açığıdır. Zira Akkuyu’nun “Yap-Sahip Ol-İşlet” modeli, sadece ekonomik değil, derin bir jeopolitik risk barındırmaktadır.  Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin enerji arzının kritik bir eşiğini Rusya’ya teslim etmesi, Ankara’nın stratejik manevra alanını daraltmaktadır. Olası bir çıkar çatışmasında, enerji arzının Moskova’nın inisiyatifine kalması Türkiye’yi bir “enerji silahı” ile karşı karşıya bırakabilir. Siyasi aktörler değişse de bu modelle kurulan bağımlılık ilişkisi Türkiye’nin uluslararası ittifak dengelerini de on yıllar boyunca ipotek altına almış durumdadır.


BİR TERCİH DEĞİL, YAPISAL BİR KIRILMA

Akkuyu NGS projesi yeterince sorunluyken, bu modelin Sinop ve İğneada projelerine kopyalanması Türkiye’nin içine düştüğü uzun vadeli bağımlılık ve ekolojik risk sarmalını büyütecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin meselesi, nükleer enerjinin kamu kaynaklarını ipotek altına alan siyasi-ekonomik bir dayatmaya dönüşmesidir. Akkuyu NGS modeliyle dayatılan bu merkezi nükleer sistem, Türkiye’nin enerji rejimini onlarca yıl sonrasına kadar rehin alarak alternatif enerji seçeneklerini devre dışı bırakmaktadır. COP 31’e giderken asıl gerçek şudur: Türkiye artık enerji geleceğinde özgür bir tercihe sahip değil; ülke, geri dönüşü olmayan yapısal bir kırılmaya sürüklenmektedir.


https://www.birgun.net/makale/cop-31e-giderken-akkuyu-ngs-bir-iklim-cozumu-degil-yapisal-bir-kirilma-702197


COP 31’e giderken: Akkuyu NGS bir iklim çözümü değil, yapısal bir kırılma

 Akkuyu NGS; ne Türkiye’nin iklim karnesini iyileştirecek ne de enerji arz güvenliğini sağlayabilir. Aksine, ülkeyi iklim kaynaklı risklere, ekonomik ve jeopolitik bağımlılığa sürükleyen yapısal bir kırılmayı başlatacaktır.






Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 31. Taraflar Konferansı’na (COP 31) ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye’nin iklim karnesi, bilindiği üzere kırıklarla dolu. İnşası devam eden ve hükümet tarafından “Avrupa’nın en büyük nükleer santrali” olarak sunulan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) ise henüz bu tabloya dahil edilmiş değil. Fakat Akkuyu NGS tamamlandığında da mevcut tabloyu iyileştirmeyecek; aksine, ülkeyi iklim kaynaklı risklere, ekonomik ve jeopolitik bağımlılığa sürükleyen yapısal bir kırılmayı başlatacaktır.

Akkuyu NGS’yi dünyadaki benzerlerinden ayıran temel fark, teknoloji, finansman ve işletme süreçleriyle bütünüyle dışa bağımlı bir model üzerinden kurgulanmış olmasıdır. Uluslararası anlaşma zemininde kabul edilen finansman modeline göre Türkiye, teknolojinin ve tesisin sahibi olan Rusya karşısında enerji üreten bir özne değil, uzun vadeli alım garantileriyle elektriği yüksek fiyattan satın alan bir “müşteri” konumuna indirgenmiştir. Üstelik bu ekonomik ve politik bağımlılık ilişkisi, Türkiye’nin iklim krizi koşullarında risklere karşı inisiyatif alma kabiliyetini de yok etmektedir. Özellikle Akdeniz havzasının dünya ortalamasından çok daha hızlı ısındığı göz önüne alındığında, Akkuyu’nun konumu itibarıyla ekolojik kırılganlığı ve kaza potansiyeli her geçen gün artmaktadır.

ENERJİ REJİMİNDE KİLİTLENME
Akkuyu NGS projesinin hayata geçirilmesindeki en kritik strateji, hukuki denetimin “etrafından dolanılmasına” imkân veren niteliğidir. Anayasal yurttaşlığın hukuki yollardan yürüttüğü yaşam hakkı mücadelesinin önünü kesen bu düzenleme, ‘90’lardan itibaren hükümetlerin çok uluslu şirketlerin tarafı olduğu uyuşmazlıkları ulusal yargı yerine uluslararası tahkim mekanizmalarına taşımayı sağlayan düzenlemelerle de uyumludur.

Projenin Türkiye üzerindeki en ağır yükü ise teknoloji transferinin dahi öngörülmediği finansal anlaşmaya göre, Türkiye’yi tesiste üretilecek elektriğin yarısını 15 yıl boyunca piyasa fiyatlarının 3-4 katı gibi sabit ve yüksek bir bedelle satın almaya mahkûm etmesidir. Nihai tüketicinin faturasına yansıtılacak olan bu alım garantisi, Rusya tarafı için inşaat maliyetini telafi etmenin ötesinde devasa bir kârlılık kapısıdır. Nitekim kamuoyuna yansıyan veriler toplumsal muhalefetin yıllardır dile getirdiği “yüksek maliyetli bağımlılık” uyarısı, bugün somut bir ekonomik gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.

TERMAL İFLAS: ISINAN DENİZ VE VERİMLİLİK KRİZİ
Nükleer santrallerin çalışması reaktörlerin kesintisiz soğutulmasına bağlıdır. Ancak küresel ısınma bu soğutma süreçlerini bir güvenlik riskine dönüştürmektedir. Fransa’da 2022 ve 2023 yıllarında reaktörlerin yarısına yakınının kuraklık ve ısınan nehir suları nedeniyle (resmi söylemde “bakım-onarım” dense de) devreden çıkarılması, nükleer enerjinin iklim krizine karşı ne kadar savunmasız olduğunun kanıtıdır. 2022’de nükleere veda eden Almanya’nın kararındaki rasyonel nedenlerden biri de ısınan suların yarattığı verimlilik kaybıdır. Benzer durum, Finlandiya’daki Fortum nükleer santralinde 2018 yılında yaz aylarında deniz suyu sıcaklığının 30 dereceyi aşması neticesinde üretimin düşüklüğü olarak yaşanmıştır.

Dünya Meteoroloji Örgütü verilerine göre küresel ortalamadan 20 kat daha hızlı ısınan ve yaz aylarında 30 dereceyi aşan Akdeniz, Akkuyu için bir “soğutma kaynağı” değil, bir risk havuzudur. Soğutma suyunun yetersiz kalması durumunda inşa edilmesi gerekecek devasa soğutma kulelerinin maliyeti ise yeni bir politik-ekonomik krizin fitilini ateşleyecektir.

RUSYA’NIN “KULUÇKA MAKİNESİ”
Akkuyu’daki en büyük belirsizliklerden biri de radyoaktif atıkların akıbetidir. Rusya yasalarına göre atıklar ancak “yeniden işleme” amacıyla ülkeye kabul edilebilir. Bu da demek oluyor ki, Akkuyu’da kullanılan yakıt çubukları 10-20 yıl havuzlarda soğutulduktan sonra Rusya’ya gönderilecek, içindeki plütonyum alındıktan sonra kalan radyoaktif atıklar nihai depolama için Türkiye’ye geri gönderilecektir. Türkiye’yi bir “kuluçka makinesi” konumuna düşürecek olan bu süreç, hem şeffaflıktan uzak “yetkili kurum ve işletmelerce” yürütülmesi bakımından güvenlik riskini büyütmenin yanı sıra on binlerce yıl muhafaza edilmesi gereken atıkların depolama maliyetini yine kamu kaynaklarının üzerine yıkmaktadır. Zira Türkiye açısından, nükleer atıkları en az yüz bin yıl muhafaza etmek üzere nihai atık deposunun kurulması için on milyarlarca dolarlık maliyetin yine kamu kaynaklarından karşılanması gibi bir olasılık söz konusudur.

YEŞİL BOYAMA (GREENWASHİNG) BİLE YAPILAMAZ
Bir nükleer santral, yakıt çevrimi bütünsel olarak ele alındığında ne iddia edildiği gibi karbonsuzdur ne de kesintisiz “baz yük” vaadiyle verimlilik sunabilir. Aksini iddia eden “Temiz enerji” söylemi ise dünya kamuoyunu manipüle etmeyi amaçlayan bir “yeşil boyama” (greenwashing) faaliyetidir. Ancak Akkuyu’daki yapısal çarpıklık ve Rusya’ya teslim edilen enerji egemenliği o kadar belirgindir ki, bu projeyi hiçbir “yeşil” boya maskeleyemez. Özetle, bu proje nükleer enerjiyi savunanların dahi karşı çıkmasını gerektiren yapısal çarpıklığa sahiptir.

JEOPOLİTİK RİSK: ENERJİ EGEMENLİĞİNDE RUSYA PRANGASI
Mülkiyeti ve işletmesi başka bir devlete ait olan bu devasa tesis, bölgesel gerilimlerde Türkiye’yi doğrudan hedef haline getiren yapısal bir güvenlik açığıdır. Zira Akkuyu’nun “Yap-Sahip Ol-İşlet” modeli, sadece ekonomik değil, derin bir jeopolitik risk barındırmaktadır. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin enerji arzının kritik bir eşiğini Rusya’ya teslim etmesi, Ankara’nın stratejik manevra alanını daraltmaktadır. Olası bir çıkar çatışmasında, enerji arzının Moskova’nın inisiyatifine kalması Türkiye’yi bir “enerji silahı” ile karşı karşıya bırakabilir. Siyasi aktörler değişse de bu modelle kurulan bağımlılık ilişkisi Türkiye’nin uluslararası ittifak dengelerini de on yıllar boyunca ipotek altına almış durumdadır.

BİR TERCİH DEĞİL, YAPISAL BİR KIRILMA
Akkuyu NGS projesi yeterince sorunluyken, bu modelin Sinop ve İğneada projelerine kopyalanması Türkiye’nin içine düştüğü uzun vadeli bağımlılık ve ekolojik risk sarmalını büyütecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin meselesi, nükleer enerjinin kamu kaynaklarını ipotek altına alan siyasi-ekonomik bir dayatmaya dönüşmesidir. Akkuyu NGS modeliyle dayatılan bu merkezi nükleer sistem, Türkiye’nin enerji rejimini onlarca yıl sonrasına kadar rehin alarak alternatif enerji seçeneklerini devre dışı bırakmaktadır. COP 31’e giderken asıl gerçek şudur: Türkiye artık enerji geleceğinde özgür bir tercihe sahip değil; ülke, geri dönüşü olmayan yapısal bir kırılmaya sürüklenmektedir.

COP 31’e giderken: Akkuyu NGS bir iklim çözümü değil, yapısal bir kırılma

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...