30 Kasım 2024 Cumartesi

Kazdağlarını savunmak ve kurumların sessizliği: Yeni toplumsallık

 Refik Durbaş’ın “Çırak aranıyor” adlı şiirinin[1] Gurbet ne yana düşer usta/sıla ne yana/ Hasret hep bana/ bana mı düşer usta? dizelerindeki gibi hissemize hukuk ve adalete duyduğumuz hasret düşüyor hep. Hatta son birkaç aydır bu hasreti daha yoğun ve sert şekilde yaşıyoruz.

Hangi birini öncelikli sayalım? Meclis’in yeni döneme başlamasıyla sokak hayvanlarının katline yol açan devlet anlayışının ülkeyi “Hayırsız Ada” ya dönüştürmesini mi? İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasıyla hız kesmeden art arda işlenen kadın cinayetlerini mi? Çocuklara yönelik tecavüz ve cinayetlerdeki artışı mı? Durmayan kan kaybı gibi ormanlarımızla tarım arazilerinin şirketlere rant kazandırmak için parsel parsel teslim edilmesini mi? İstanbul/Esenyurt, Mardin Büyükşehir ve Batman/Halfeti’de seçilmişlerin özgürlüklerinden mahrum edilerek halkın iradesine el konulmasını mı?



Nedenlerini bu yazıda tartışmanın mümkün olmadığı bir tarihselliğe ve sosyopolitik arka plana temellenen Türkiye’deki demokrasi kapasitesinin daralmasında, neoliberal politikalar eşliğinde demokrasinin kurumlarının işlevselliğini tamamen yitirmesi ve ivmesi artan otoriterlik doğrultusunda sivil haklarla basın özgürlüğünün sınırlanması kuşkusuz en önemli etkenlerdir. Dünya genelinde 167 devletin karşılaştırıldığı Demokrasi Indeksi’nin 2023 yılı verileriyle hazırlanan rapora[2] göre Türkiye’nin son beş yıldır istikrarlı şekilde 103 ya da 102. sırada olması ise bu demokrasisizliğin 2016 yılında başlayan OHAL uygulamalarını 2018 yılı itibariyle yasal zemine çeken Cumhurbaşkanlığı Hükümet Siteminin ürünü olduğunu tesciller.

Bunlar daha ‘iyi günlerimiz’ mi?

Bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken, zaten neoliberal pratiklerle frenlenmiş olan toplumsal dinamik ve mekanizmaların AKP rejiminde karşılaştığı baskı ve zor araçlarıyla kuşatıldığı şartlarda nasıl bir direnişin örülebileceğidir. Ranciere‘in “Siyasetin pasifleşmesi, koşulların eşitliği denilen yeni toplumsallığa bağlıdır” ifadesine [3]karşılık gelen şekilde bu makale de 22 yıllık AKP iktidarının hegemonyasını inşa etmesini sağlayan kutuplaştırıcı, popülist ve manipülatif araçları bu kez daha da bozulan ekonomik koşullar ve kaybedilen yerel seçimler nedeniyle siyasal bekasını korumak için kullanacak olması bakımından ihtiyaç duyduğumuz yeni toplumsallığın inşasına katkı yapmayı amaçlıyor.

Bilhassa herkesin hak kaybına uğraması Ranciere’nin işaret ettiği koşullar eşitliğine karşılık geldiği üzere, yeni toplumsallık ancak ekoloji, kent hakkı, işçi ve emeklilik hakları, temsil hakkı, seçme ve seçilme hakkı, kadın hakları, çocuk hakları için gönüllü olarak yürütülen çeşitli mücadele dinamik ve öznelerinin meseleye ezilen sınıf gözlüğünden bakması ve birbirinin hakkını savunmasıyla inşa edilebilir. Zira en son ekim ayında TBMM Adalet Komisyonu‘nda “Etki ajanlığı” düzenlemesinin kabul edilmesi de sivil girişim, eylem ve etkinliklere suç isnat edilmesini kolaylaştırması bakımından zor uygulamalarının dozunu artıracağını ortaya koymuştur. Dolayısıyla “Bunlar daha iyi günleriniz” savının altını dolduran şekilde alt ve orta sınıflar için yoksulluk ve yoksunluk tırmandırılırken demokrasiye alan bırakmayan baskıcı müdahale ve zor uygulamalarıyla iktidarın bildiği yoldan ilerlemesi önümüzdeki süreçte hak ve adalete hasretin daha da büyüyeceğine, yani sınıfsal koşulların daha da eşitleneceğine işaret değil midir?

Bilindiği gibi son aylarda öne çıkan katliam projelerinden biri de Kazdağları’nda. En az üç köyü ortadan kaldırıp 55 köyün su kaynağını kurutarak 600 dönüm tarım arazisini yutması,  binlerce belki de daha çok cana ev sahipliği de yapan 1 milyon ağacın kesilmesi devlet tarafından kabul gören ve desteklenen Cengiz Holding’e ait Halilağa Bakır/Altın Madeni projesi en acil toplumsal müdahale gerektiren sorunlarımızdan. Maden ya da enerji projeleri için milyonlarca ağacın kesilmesine yeterince tanıklık etmedik mi? Artık bildiğimiz mücadele yöntemlerinin ötesinde daha kitlesel ve uzun erimli bir direnişin başlaması gerekmiyor mu? Üstelik bu saldırılar AKP’nin yaygın uygulaması olan “ÇED gerekli değildir” varsayımıyla kolaylaştırılırken.

Bu bağlamda Kazdağlarındaki kesim için ÇED’in gerekli görülmediği projeye siyaseten verilen ÇED Olumlu Kararı’nın iptaline karşı Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Çan Çevre Derneği, Ayvalık Tabiat Derneği, Ege ve Marmara Çevreci Belediyeler Birliği ve 95 yurttaş tarafından Danıştay‘a taşınan dava devam ederken başlanması söz konusu. Bu durum da eğer ormanlarımızı vermeyeceksek yeni bir Akbelen Direnişinin başlamasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Kaldı ki, iklim krizi koşullarında gerek doğal gerek rantsal nedenlerle yangınlarda kaybedilen ormanların aşırı kuraklık ve erozyonu önlemesi için korunması gerekirken,  Kazdağları’nda fiziki kesimin yanı sıra  yüzlerce binlerce yıl toprakta kalarak ekokırım nedeni olan kimyasal saldırıyı öngören kararın kendisi vatana ve gezegene ihanettir. Bu savı dava süreci kapsamında bilirkişilerin “kamu yararı yoktur ve gerçekleşmesi halinde yöreye geri dönüşsüz zararları olacaktır’’ tespiti de destekler.

Şimdi toplumsal direniş zamanı

Açıkçası gün, Erzincan İliç’teki siyanür faciasının bir benzerinin Kazdağları’nda yaşanmaması fakat bunun da öncesinde ormanların savunulması, kesilmemesi için direniş ağlarının hızlıca örülmesi gereken gündür. Ormanı savunmak için Türkiye’nin dört bir tarafından kafileler Kazdağlarında belki de aylarca yıllarca sürecek nöbete destek verirken İstanbul ve Ankara’da olduğu gibi eş zamanlı eylemler yapılmış olması bundandır. Ancak mücadele ağlarında yer alan geniş insan kitlelerine sahip siyasi partilerin, kamu kurumu niteliği haiz meslek örgütlerinin, yerel yönetimlerin ve sendikaların temsilci göndermek ya da ilçe örgütleri düzeyinde desteklemek dışında kitlesel dahlini beklemek gerçekçiliğe uzak düşebilir.

Ekoloji mücadelesinde “kurumların sessizliği” olarak yorumlanan ve tartışılan bu durumun doktora tezimin[4] bazı bulgularından yararlanarak 12 Eylül 1980 Askeri Darbesiyle Türkiye’de uygulamaya konulan neoliberal politikaların ürünü olduğunu söyleyebilirim. Zira kurumların yasal çerçeveden siyasal rejimle etkileşim içinde olması neoliberal dönüşümlerini tetiklemişken AKP rejiminin giderek artan otoriterliği de kurumları iktidarın kutuplaştırıcı ve popülist uygulamalarıyla doğrudan karşı karşıya getirmiştir. Bugün gelinen noktada siyasal iktidarın kanun hükmünde kararnamelerle iş kaybına yol açan müdahaleleri ve uyguladığı baskı neticesinde kurumlar azalan insan ve maddi kaynaklarını kamu yararından ziyade kuruluş nedenlerini teşkil eden üyeleriyle dayanışmaya yönlendirmek zorunda kalmış,  kurumların ekoloji mücadelesine verdikleri destek de saldırının tsunami gibi geldiği şartlarda dahi temsilcilikle sınırlanmıştır.

Dünya genelinde özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalıştırmaya bağlı olarak güvencesizliğin yaygınlaştığı neoliberal uygulamalar  sendika üye sayısının azalmasına dolayısıyla sendikaların üyelik aidatlarından yoksun kalmasına neden olmuş, siyasal iktidarın simbiyotik sendikacılığı etkinleştirmesi de sendikaların toplu pazarlık gücünü tüketen bir etki yapmıştır. Kurum kategorisine giren siyasi partiler ise ‘80lerden itibaren hazineden pay almak ve lider odaklı parti politikası izlemek suretiyle oligarşik yapıya bürünmüşken parti içi demokrasi tartışılır hale gelmiştir.

Anayasada kamu yararı için faaliyet gösteren kamu kurumu niteliği haiz meslek örgütleri de geçmişte toplumsal direniş ağlarında öne çıkarken OHAL itibariyle üyelerine yönelik şiddet ve meslekten soğutan uygulamalar neticesinde örgütsel kan kaybı yaşamakta olup kamu yararı gözeten faaliyetlerini de üyelik aidatlarından mahrum kaldıkları için gerçekleştirememektedir.

Ekoloji alanında görülen, geçmişte etkin ve etkili eylemler gerçekleştirmiş olan insan ve maddi kaynak sahibi bazı dernek ve sivil toplum kuruluşları ise  ‘90lardan itibaren neoliberal politikalar çerçevesinde faaliyetlerini fon almak ve sermaye kesimleri ile iltisaklı olarak gerçekleştirdikleri gerekçesiyle eleştirilmiş, toplumsal güçler arası bu uyumsuzluk da zamanla güvensizlik ve kırılmalar şeklinde cereyan etmiştir. Bunun üstüne  AKP iktidarının doğrudan hedef aldığı derneklerin zamanla eylemlerini azalttığı, ekoloji mücadelesine desteklerinin rapor ve araştırma sunmakla sınırlandığı dikkat çekicidir. Bilhassa OHAL dönemi itibariyle artan baskı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilen süreçte “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun” üzerinden kurumsal derneklerin yasal olarak kontrol altında tutulmasını kolaylaştırması da bazı derneklerin ekoloji mücadelesindeki görünürlüklerini olumsuz etkilemiştir.

Sonuçta otoriterliği artan rejimde genel olarak faaliyet ve etkinlikleri yapısal olarak kısıtlanan kurumların ekoloji mücadelesindeki etkinlikleri de  temsilcilik ve fikri takiple sınırlı kalmış görünmektedir. Kazdağları Savunması köylüler ve yereldeki ekoloji örgütleriyle direnişe destek veren bölgesel ve ulusal ölçekteki ekoloji ve hak mücadelesini üstlenmiş toplumsallığın direnişine dayanması bakımından Akbelen’in kardeşidir. Özetle yerel direniş ağlarına eklemlenen dayanışma ağları yani yeni toplumsallık  demokrasiye alan bırakmayan siyasal iktidarın saldırılarına karşı yaşamı yeniden yeşertmek için izlenecek istikametin pusulası olacaktır.

*

[1] Durbaş, R. (2016). Çırak aranıyor. Islık Yayınları.
[2] Democracy Index (2023).https://www.eiu.com/n/campaigns/democracy-index-2023/
[3]  Rancière, J. (2007). Siyasalın kıyısında. Metis Yayınları. S 34, çev: Kılıç, A. U.
[4] Demircan, P. (2023). Neoliberal politikalar bağlamında nükleer karşıtı hareketin dönüşümü: Mersin ve Sinop incelemesi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniv. Sosyoloji Anabilim dalı, yayımlanmamış doktora tezi


Bu yazı Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır. 

https://yesilgazete.org/kazdaglarini-savunmak-ve-kurumlarin-sessizligi-yeni-toplumsallik/

16 Kasım 2024 Cumartesi

Yerli ve milli denilen nükleer sermaye, dışa bağımlılığı artıracak

 Tüm uyarılara rağmen AKP iktidarı, 2050 yılına kadar 20 GW nükleer güç kapasitesine ulaşmayı hedefliyor. Akkuyu’daki 4,8 GW kapasiteli santralin ardından Sinop’ta 4,8 GW, Trakya’da 5,6 GW kapasiteli santraller ve Küçük Modüler Reaktörlerle (SMR) ülkenin dört bir yanını nükleer santrallerle donatma planları hız kesmeden sürdürülüyor. Bu kapsamda Türkiye Nükleer AŞ (TÜNAŞ) Adana’da Fukuşima kazasından sonra pazar payı azalma eğiliminde olan uluslararası nükleer sermayeye ülke kaynaklarını açmak için etkinlikler düzenledi. Türkiye Nükleer İş Platformu kapsamında gerçekleştirilen etkinliklerde Kore’den Korea Electric Power Corporation (KEPCO), Avusturalyalı Worley, Polonyalı PGE PAK, Alman Nükleer Hizmetler Topluluğu, gibi nükleer enerji sektöründe faaliyet gösteren uluslararası firmalar yer aldı.




Türkiye’nin nükleer enerji hedeflerine ve uluslararası sermayenin stratejisine dair konuştuğumuz Nukleersiz.org Koordinatörü- Bağımsız Araştırmacı Dr. Pınar Demircan, Türkiye’nin “yerli ve milli” iddialarının aksine, ülkenin geleceği için ekonomik bağımlılık yarattığını ve nükleer enerji projelerinin ekolojik riskleri artırdığını söyledi.


NÜKLLER ISRARI İKTİDARIN SİYASİ HEGAMONYASINI SÜRDÜRME GAYRETİNİN BİR SONUCU

Dünya genelinde nükleer enerjiden çıkış hızlanırken Türkiye, Nükleer İş Platformuna dahil olarak neyi amaçlıyor?


Türkiye’de ilk nükleer santral ihalesinin açıldığı 1965 yılından itibaren, devletin nükleer enerji planlarına dair dört kez ihale açılmış; ancak ilk kez AKP döneminde inşaat aşamasına gelinmiştir. Bu, parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçişin getirdiği tüm faktörlerin etkisiyle mümkün olmuştur. AKP, iktidarını pekiştirmek adına sermaye sınıfına yeni iş fırsatları açmış, nükleer santral projelerini siyasal bekası için araçsallaştırmıştır. Dolayısıyla bugün AKP’nin Nükleer İş Platformu’na dâhil olarak nükleer enerjide ısrarı, siyasal hegemonyasını sürdürme gayretinin bir sonucudur.


Ne var ki, iktidarın bilhassa medya üzerinden yeni bir çözüm süreciyle AKP’nin demokratikleşme eğilimi içinde olduğuna dair bir kamuoyu algısı yaratılmak istendiği gibi, Nükleer İş Platformu üyeliğiyle de Türkiye’nin nükleer alanda gelişmeye açık olduğu; yeni işler, projeler, istihdam olanakları, ucuz elektrik şartları sağlanacağı algısı yaratılmak isteniyor. Bunun için de inşa halindeki Akkuyu’ya ilaveten Sinop ve İğneada projeleri ile SMR siparişleri için teknoloji sahibi ve genel olarak nükleer sektörde faaliyet gösteren tedarikçiler aranıyor, bağlantılar kuruluyor ve en önemlisi bu etkinlikler şova dönüştürülerek iktidar medyasıyla kamuoyuna servis ediliyor.


NÜKLEER ISRARI TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNDEN ÇALIYOR

Üstelik bu atılım, tam da dediğiniz gibi nükleer enerji üretimi dünya genelinde düşerken yapılıyor. Zira 2024 Dünya Nükleer Endüstri Raporu’na göre toplam 407 reaktör, küresel enerji üretiminin yalnızca %9,15’ini karşılayarak en düşük seviyelerde. Akkuyu NGS dâhil 63 reaktörün inşa hâlinde olması ise inşaat süreleri uzun sürdüğü için bu oranı yakın zamanda değiştirmeyecek; fakat nükleer sermaye, yapılan yatırım ve yeşil fonlardan yararlanarak kazanmaya başladı bile.


Sonuçta Türkiye’ye gelirsek; iktidarın siyasal bekası ve nükleer güç ambalajı için ekolojik risklerinin yanı sıra, iddia edilenin aksine nükleer teknolojinin sahibi de olmadığı için hiçbir zaman “yerli ve milli” enerji de sayılamayacak nükleer enerji üretimi uğruna Türkiye’nin maddi ve manevi kaynakları yitiriliyor, geleceğinden çalınıyor.


NÜKLEER ENERJİYE TEŞİKLER

Nükleer İş Platformu kimlerden oluşuyor ve Türkiye Nükleer enerji şirketleri için ne gibi kolaylıklar, teşvikler vs sağlıyor?


Çoğu BRICS üyesi olan Asya, Afrika ve Hindistan menşeli şirketlerin katılımıyla 2012 yılından itibaren faaliyetler yürüten Nükleer İş Platformu’na Türkiye, geçen sene katıldı ve Türkiye’yi bu ağda Türkiye Nükleer Enerji Anonim Şirketi (TÜNAŞ) temsil ediyor. TÜNAŞ, aslında 2015 yılında vergiden muaf tutulması için Jersey Kanal Adaları’nda kurulmuş olan EUAS International ICC şirketinin, 2022 yılında çıkarılan 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu çerçevesinde özvarlığının devriyle Türkiye’de kurulduğu belirtilen bir şirkettir. Yani daha önce EUAS International ICC tarafından yürütülen yurt dışında elektrik enerjisi üretimi ve ticareti ile yakıt ve atık yönetimine yönelik (elektrik santrali kurulması, işletilmesi, bakımı, onarımı ve rehabilitasyonu, elektrik ticareti, yakıt ve atık yönetimi) süreçler de TÜNAŞ’ın görevleri arasındadır.


Türkiye’nin nükleer enerji şirketlerine sağlayacağı teşvikler, hâlihazırda inşa hâlindeki Akkuyu NGS için uygulanan kolaylık ve teşvikleri anımsamayı gerektiriyor. Çünkü AKP rejiminin her alandaki teamülü mevcut olanın üstüne koyarak ilerlemek yönündedir. Bunu, Akkuyu NGS’den sonra Sinop NGS projesi için de 2013 yılında Japonya ile yapılan milletlerarası anlaşmayı izleyen “yap-sahip ol-işlet” niteliğindeki aynı finansman anlaşmasının uygulanması planlarında gördük. Dolayısıyla Akkuyu NGS’ye tanınan teşviklerin, Sinop ve İğneada projeleri için de uygulanacağını öngörmek zor değil. Bu açıdan Akkuyu NGS ve henüz teknoloji sahibi belli olmasa da Sinop NGS projeleri için, 2017 yılında çıkarılan 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun aracılığıyla KDV istisnası, gümrük muafiyeti, %90 vergi indirimi, yatırıma katkı payı, KDV desteği, yatırım yeri tahsisi, faiz desteği gibi desteklerden yararlandırılması ve bu projelere stratejik yatırım statüsü verilmesi, İğneada projesi için de geçerli kılınacağı gibi SMR’ler için de kullanılabilir.


Bu durum, Akkuyu NGS için Rusya’ya verildiği gibi yeni projelerin de başka devletlerle anlaşmalar yapılacağını düşündürüyor ki, tek fark artık hukukun arkasından dolanılmasını dahi gerektirmeyecek kadar demokrasinin kurumlarının ve hukukun dönüştürülmüş olduğu bir ortamda, bu iş anlaşmalarının daha kolay hayata geçirilmesi olabilir. Ya da daha kötüsü, diğer projeler de Rusya’ya verilebilir ki bu, Türkiye’nin kendi sınırları içinde Rusya tarafından savaşsız kuşatılması olarak da okunabilir.


Öte yandan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından tarım, hayvancılık, eğitim ve enerji alanlarında sunulan yatırım teşvikleri arasında yer alan enerji üst segmenti içinde, iklim değişikliğinin ana kaynağı sayılan fosil yakıt tüketiminde doğrudan rol oynayan termik santraller ile iklim değişikliğinin azaltılması için “karbonsuz teknoloji” olduğu iddiasıyla kurulmak istenen nükleer santrallerin öncelikli yatırım statüsünde olması oldukça dikkat çekici ve düşündürücüdür. Hem de dünya genelinde iklim değişikliğinin azaltım hedefleri doğrultusunda en hızlı çözüm ürettiği için kabul gören ve ülkemizin kaynak bakımından zengin olduğu güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji yatırımları için yalnızca genel teşvikler verilirken.


Bu platform üzerinden nükleer sermayenin Pazar arayış stratejisi ne? Türkiye bu pazarın neresinde duruyor?


Platform bileşenleri arasında nükleer teknolojisiyle öne çıkan Çin, G. Kore ve Japonya gibi nükleer teknolojiye sahip olması nükleer enerji alanında geliştirme, iş birliği, en iyi uygulama değişimi, eğitim ve diğer alanlarda yardımcı olmak adı altında bu ülkelere yeni bir nükleer enerji pazar ağının yaratıldığını düşündürüyor. Bununla birlikte nükleer santral kurulmamış olan coğrafyalarda ilk kez nükleer santrallerin kurulması da küresel nükleer endüstrinin kapitalist birikim stratejisini destekliyor.


Dolayısıyla Türkiye için öngörülen iki diğer nükleer santralin Rusya dışındaki devletlerle Akkuyu NGS gibi yap-sahip ol-işlet niteliğinde bir anlaşmaya dayanması nedeniyle farklı ülke teknolojileri arasında lisanslama, süreç yönetiminde standardizasyon problemlerinden kaynaklanabilecek sorunlara işaret ediyor. Üstelik bu durum Türkiye açısından Akkuyu NGS’nin Rusya’ya ait olması ve Rusya’dan gelen teknik personelle yaşandığı Nükleer Düzenleme Kurumu yetkilisi tarafından da itiraf edilen dil bariyeri sorununun diğer teknoloji sahipleri ile de yaşanma ihtimalini akla getiriyor. Bu açıdan Akkuyu NGS için yapılmış olan alt sözleşmede teknoloji know-how paylaşımının yapılmayacağı açıkça belirtilmiş olmasıyla Türkiye’nin diline ve bilimine hâkim olmadığı bir teknolojiye ev sahipliği yaptığı örneklerin artacağı anlamına gelirken farklı ülke teknolojilerinin bir aradalığı uyum sorunu teşkil edebilir.


NÜKLEER ATIK BERTARAFI DÜNYA İÇİN EN ÖNEMLİ SORUN

Davet edilen şirketlerin nükleer enerji konusunda karnesi nasıl? Bu şirketlerin nükleer atık yönetimi konusunda ne gibi endişeleriniz var? Radyoaktif atıkları güvenli bir şekilde ele almak için net, uygulanabilir politikalar var mı?


Nükleer Enerji İş platformunun bileşenleri arasında BRICS üyelerinin çoğunlukta olmasına rağmen platformun sponsorları arasında Kanada, ABD, İngiltere ve Fransa menşeili şirketler de yer alıyor. Fakat bu şirketlerin çoğu savunma, denizaltı imalatı, radyasyon ölçümü, nükleer santral inşaatı, ağır iş makineleri, lisanslama alanlarında faaliyet gösteriyor. Nükleer enerji santrallerinin olmazsa olmazı atık ve berataraf işlerinde faaliyet gösteren az sayıda şirket sponsorlar arasında yer alıyor fakat bunların radyoaktif atıkların bertarafında yetkin olduklarını söylemek pek mümkün değil. Zira nükleer atıkların bertarafı ve depolanması salt Türkiye için değil dünya için de nükleer enerjiyle ilgili önemli sorun olmayı sürdürüyor.


Bu röportaj Evrensel’de yayımlanmıştır.

Yerli ve milli denilen nükleer sermaye, bağımlılığı artıracak- Evrensel

The Real Cost of Nuclear energy

  Nuclear power: the sensible, grown-up answer to the climate crisis? Once you look past the slogan of 'carbon-free', the story beco...