Pınar Demircan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pınar Demircan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Profesör ve Hizmetçi – Yoko Ogawa

Burada ne adınızın ne soyadınızın önemi var, siz sadece rakamlardan ibaretsiniz, aşağıdaki soruları cevaplayın yeter .
“Ayakkabı numaran kaç?”
“Kaç kilo doğdun?”
“Boyun kaç?
“Doğum tarihin nedir?
Profesör ve Hizmetçi : Japonca orijinal adının tam Türkçe karşılığı ile Profesörün Aşık Olduğu  Matematik Formülü. Türkiye’de ilk defa Pegasus Yayınevi aracılığıyla orijinal dilinden çeviriyle okurlarıyla buluşuyor. Böylece yazarın İngilizce ve Fransızca dillerine yapılmış çevirileri arasına Türkçe çevirisi de eklenmiş oldu. Eser Japonya’da sinemaya da uyarlanmıştır.




Roman, geçirdiği trafik kazası sebebiyle günlük hayatında 80 dakikada bir bellek kaybına uğrayan profesör, ona yardımcı olmak için işe alınan tek çocuklu yalnız bir kadın ve çocuğunun arasında şekilleniyor.  Üniversitede çalıştığı yıllarda başarılı bir matematik bilim insanı olan profesör, 1975 yılında bir trafik kazası geçirmiş ve bellek kaybına uğramıştır. Yardımcıya ihtiyaç duyduğu bir hayata başlamışken göreve gelenler birbiri ardına işi bırakmaktadır. Bunda şüphesiz profesörün rolü büyüktür  çünkü ya alınan yardımcıları bir sonraki gelişlerinde tanımaz ya da onları ayakkabı numaralarıyla telefon numaralarından tanımaya çalıştığı için korkutup kaçırtır. Oysa kafasının içinde adeta “80 dakikalık film kaydı” bulunan profesör başkalarına garip gelse de insanlarla sadece matematik üzerinden bağ kurabilmektedir.

Profesörün “unutma” merkezli hayatında kıyafeti  üzerine iğneyle iliştirdiği not kağıtları da büyük önem taşır. Belleğinin ışığı sönünce, “Benim belleğim 80 dakikalık ” yazan notlara tutunur. Kahvaltıda ne yediğini hatırlamıyor olsa da  matematiksel denklemler sözkonusu olduğunda beyni mucizevî bir şekilde çalışmaktadır.Bu yöntemlerden korkmadan Profesöre hizmet eden, ona uyum sağlayabilen tek kişi profesörün sorularını sabırla sıkılmadan cevaplayan yeni yardımcısı olacaktır. İşe alınan yardımcının 10 yaşında rakamların sihirli dünyasıyla henüz  tanışan bir de oğlu vardır ki Profesörün  ona matematik  sevgisini aşılaması zor olmaz. Profesörün karekök çağrışımıyla “Kök” adını verdiği babasız büyüyen çocuğa ilgi ve şefkati aritmetikle harmanlayarak sunması, kendisi de babasız büyümüş olan yardımcısının kalbini kazandıracaktır.

Bir çoğumuz için korkulu rüya haline gelen matematiğin Profesörün tutunduğu yegane dal olduğunu, ondan nasıl beslendiğini, hayatla matematiğin zaten iç içe geçtiğini, sabır ve sevginin o hayatı nasıl besleyip büyüttüğünü gayet güzel anlatan roman aynı zamanda okuyucularına beyzbol  talimi yaptırıyor.


2002 yılından beri Japonca’dan Türkçe’ye çeşitli çeviriler yapıyor olsam da  Japonca’dan çevirdiğim ilk kitap olarak Yoko Ogawa’nın bu eserinin hayatımda ayrı bir yeri  vardır. Çeviri süresince matematik ve beyzbol terminolojisiyle uğraştım. Matematikteki Artin teoremi, Mersene asal sayıları, Fermat teoremi, Euler teoremi ile bu kitap sayesinde tanıştım. Üstelik bu terimleri bir de Japoncadan çözmem gerekiyordu. Diğer bir sıkıntı da yoğun çalıştığım bir dönemde bu çeviriyi zamanında teslim etmekti. Hedefe varmanın yolu  Profesöre layık, planlı bir çalışma ve  matematikten geçecekti. Kendime her gün için 3 sayfa çeviri hedefi koydum. Kitaba dair heyecanımı yitirmemek adına çevirirken okuma yoluna gittim fakat bu sefer de  kitabı daha çok okumak için çevirmeye devam etmem gerekiyordu. Sonuç olarak  çeviri boyunca satırların arkasından sürüklendiğim gece ve gündüzlerim çok olmuştur.
Evet ben kitabın çevirisini  zamanında bitirdim ama gerek ekonomik  krizler gerekse farklı yayınevlerinin farklı tutumları neticesinde kitabın sizlerle buluşması  hayli zaman aldı. Bu durumda geç olsun güç olmasın diyorum, size iyi okumalar !
Yoko Ogawa kimdir?
Aslında Türkiye Japon Yazar Yoko Ogawa’nın adını ilk kez 2005’te vizyonda olan Türkçe adı Esrarengiz Sevgili  “The Ringfinger (Yüzük Parmağı)” adlı filmin  uyarlandığı romanla duydu.  Yoko Ogawa 1962 yılında Okayama’da doğdu. Waseda Universitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezundur ama kitabı da okuyunca esas Yoko Ogawa’nın bir matematik dehası olduğunu anlayacaksınız. 1988’den beri yazmış olduğu 20’den fazla romanı 12 civarında hikayesi bulunmaktadır. Yazarın Japonya’da basılan birçok kitabı vardır bunlardan bazıları Japonca adlarının Türkçe karşılıklarıyla aşağıdaki gibidir :
Mükemmel Hastane Odası (1989), Çay Soğuk Olmayacak (1990), Hamile Takvimi (1991), Kenar Sevgisi (1991), Şeker Zamanlar(1991), Angelina(1993), Otel Iris (1996), Buz Kokusu (1998 ,bu kitap Profesör ve Hizmetçi’den hemen sonra Türkçe’ye çevirdiğim kitaptır dolayısyla o da  2008’den beri okuyucularla buluşmayı  bekliyor) , Göz Kapağı (2001) , Profesörün Aşık olduğu Formül (2003,  Türkçesi, 2014 Pegasus Yayınevi, eser Japonca olarak sinemaya da uyarlanmıştır ) , Unutulup Bulunan Masallar (2006), Küçük Kuş (2012), Onlar Her zaman Herhangi Bir Yere (2013).

Pınar Demircan 
Bu yazı ilk olarak 22.11.2014 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Toru-ko: Çin ile Nükleer Mutabakat’ın satır araları


Japonca’yı seviyorum. Gördüğünüzde hiyeroglif sandığınız karman çorman şekiller dile geldiği zaman bir ipe dizilmiş gibi tane tane heceler, sesler  olarak avucunuzun içinde. Tabi Japonca’da bilmediğiniz bir kelimeyi anlamaya çalıştığınız zaman tek referans ya cümle içinde kullanıldığı yer ya da bildiğinizde sanat eseri, bilmediğinizde  bulmaca gibi görünen kanjiler. Bunu niye mi anlatıyorum? Çünkü Japonca bana çok sevdiğim kelime oyunlarımı zenginleştirme fırsatı veriyor.
Misal: Türkiye  ülkesinin adı Japoncada Toruko’dur ama, Toru-ko diye ayrı ayrı yazarsanız biraz da hayal gücünüzle  “Alan çocuk” olarak duyabilirsiniz bu kelimeyi.  Hele biraz da algıda seçicilik varsa, son dönemde ne kadar çok enerji ve inşaat yatırım planının masaya yatırıldığını, 15 Temmuz sonrası darbe günlerini takip eden OHAL sürecinde Hükümet  eliyle enerji yatırımlarının önündeki engellerin kaldırılma çabasını izliyorsanız, bir sabah uyandığınızda Çin Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında yapılmış olan bir nükleer mütabakatın önce TBMM’de birkaç gün sonra da Resmi Gazete’de  onaylandığını[1] öğreniveriyorsanız, hatta Anayasa’nın önce 70 sonra dönüştürülerek 75. Maddesi yapılan nihayet 80. Madde adında karar kılınan bir paket içinde vergilerimizle itirazın  söz konusu bile olmayacağı; dokunulmazlık zırhı içine konan projelerin hayata geçirilebileceğini; Hazine arazilerinin 49 yıllığına bedelsiz olarak bu projelere  tahsis edileceğini  tırnaklarınızı yiyerek  takip ediyorsanız çağrışımlar harekete geçebiliyor. Neticede tarihte görülmemiş  bir hibe, teşvik ve destek kararı meclisten çıkmış ve  Resmi Gazete’de yayımlanması ise an meselesi… Bir de Çin ile nükleer mütabakatı da kapsayan  gelecek dönem planları düşüyorsa gündeminize, bu kelime de  böyle görünüyor işte!

Toru-ko : Sürekli isteyen (ve  istemesi bitmeyeceği için) büyümeyecek çocuk …

Hakikaten Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren  her zaman  Türkiye’nin hedefinde “kalkınma ve büyüme odaklı politikalar” olmuştur ne var ki büyüme süreci bir türlü tamamlanamamaktadır… Bu gün gelinen noktada ise henüz  nükleer santrale dair yasal alt yapı yeterli değilken, kurulması halinde farklı ülkelerce işletilecek nükler santraller arasında yasal uyumun oluşturulması  bile önemli bir sorun olacakken Rus ve Japon’lardan sonra bir de  Çin ve Çin’in iş yapma kültürü ile tanışacak görünüyoruz. Üstelik sonuçları itibariyle toplumsal olan bu kararlar OHAL sürecinde daha da hızlı alınıyor.
Hafta sonu Çin’de gerçekleştirilen  G20 Zirvesi kapsamında  Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın,  zirvenin davetlisi bugünün ana akım medyasına * yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki , Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı (TAEK) ile Çin Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA) arasında, Nükleer Güvenlik Alanında İşbirliği Hakkında Düzenleme kendisi tarafından imzalanmış. Nükleer Güvenlik Anlaşmasının imzalanmasını mı yoksa  TAEK tarafından yapılan bir anlaşmanın neden Enerji Bakanı tarafından imzalandığını mı düşünmek lazım?  Öte yandan Çin ile de yakın zamanda nükleer santralin kurulacağı yerin tayin edilmesiyle ki hükümet  için (kamuoyuna tek tek açıklandığını görmediğim) 17-18 kriterin tutması yeterli, bir anlaşma daha yapılacağını öğreniyoruz.
Bununla birlikte G 20 Zirvesine Rusya’nın da katılması vesilesiyle Rus Lider Putin ile de görüşülerek Akkuyu nükleer santral projesi’nin  hızlanması, bölgeye Rus uzmanların gönderilmesi  kararlaştırılmış bulunuyor. Akkuyu nükleer santrali demişken  11 Temmuz’da halkın geniş ve tepkili katılımıyla gerçekleştirilen Akkuyu Bilirkişi Keşif İncelemesi’nin sonucunun henüz açıklanmamış olduğunu unutmuyoruz, lakin bu pek bir önemsiz görünüyor…  Oysa Akkuyu Nükleer Santraline karşı  kamuoyunda yıllardan beri süren muhalefet capcanlı devam ediyorsa da anlaşılan toplumsal muhalefet sözkonusu 17-18 kriterin içine girmiyor… Zaten Türkiye’de nükleer santrallerin 1956’dan beri kurulamamış olmasının tek sebebi ekonomik ve siyasi sorunlar, ne açılan davalar ne de On binler’in gerçekleştirdiği eylemler (!)
Diğer taraftan Enerji Bakanı, Çin ve Rusya ile yapılan anlaşmalara dair bilgi verirken G20’de mevzu olmasa bile Japonya ile yapılan anlaşma hakkında da birşeyler söyleme ihtiyacı hissetmiş ki, Japonya ile nükleer santral projesinin de teknik sorunlar giderilerek hızlanacağı belirtilmiş. Buna göre Japonya ile de nükleer santrali hızlandırmak için bir Anlayış birliği belgesi imzalanacak. Lakin bu teknik sorunların giderilmesi Sinop’taki Mitsubishi çalışanlarının halkla kaynaşmasını sağlayabilecek mi?  Ya da Mitsubishi çalışanlarının Sinop halkından kaçmasını önleyebilecek mi? diye merak ediyoruz. Ayrıca umuyoruz ki, sözkonusu Anlayış  belgesi,  Marmaray Japonlar tarafından henüz inşa edilmekteyken, Türkiye tarafından yetkililerin projenin teknik aksaklıklar nedeniyle hedeflenen tarihte bitirilmemesi gibi bir endişeyle Japonların Harakiri kültürüne atıf yaparak ant içip kanla sözleşme imzalatmak şeklinde olmasın…Zira bu Japonları o zaman epey korkutmuştu.
Çin’deki G20 Zirvesi vesilesiyle Bakan Albayrak’tan aldığımız diğer bir güzel  haber de yenilenebilir enerji yatırımları için enerjinin tüketildiği yerde üretileceği  fakat, bunun  nükleer santraller için söylenmediğini umuyoruz,  zira bu ifade  iktidarın yapacağı uluslararası anlaşmalarla her bölgeye bir nükleer santral kurması anlamına geliyor olabilir ki bu hiç zor değil…
Bu arada Bakan Albayrak, ilk reaktörün kurulacağı tarihi 2023-2030 olarak veriyor. Nükleer santralin yüksek maliyetleri, yasal altyapı gerektirmesi, öngörülemeyen inşaat süreleri  nükleer santrallerin kurulmasını her zaman geciktirdiği için olsa gerek, dünya genelindeki bu deneyim yıllar içinde  taktik kazandırmış  görünüyor. Kaldı ki Akkuyu’da ilk reaktörün teslimi  için 2017 tarihinin verildiğini benim gibi pek çok kişi hatırlıyordur. Üstelik o tarihte 2023 de nükleer santralin tamamlanacağı tarih olarak verilmekteydi.

Sarı Pasta…

Son olarak, Çin Zirvesinden yapılan açıklamalar içinde en çarpıcı olanı paylaşmak istiyorum: Yozgat Sorgun’da  5-6 bin ton rezervlik bir uranyum madeninin olduğu ve buradan uranyumun “sarı pasta” olarak çıkarılacağı, bu şekilde  ithal edilebilir zenginleştirme alt yapısının kurulabileceği, ortak yatırım ve üretim yapılabileceği açıklanmış bulunuyor. Bu bağlamda aklıma ilk olarak Aydın Kisirköy’de  1980’lerde açık olarak terk edilip o tarihten bugüne etrafa kanser saçan uranyum madeni geliyor.  TAEK, bu madenin kapatılması/kanser vakalarının incelenmesine ilişkin  önlem almış mıdır? Yine de Yozgat Sorgun’da açılması vadedilen uranyum madeni hakkında diyebiliriz ki, uzmanlar Türkiye’deki uranyum rezervlerinin çıkarılması çok yüksek maliyetli olduğu için: “astarı yüzünden pahallıya geleceği” gerekçesiyle açılmasını önermemektedir. Diğer taraftan Yozgat’tan bu maden çıkarılsa bile bu ham maddeyi  kullanmak için olmazsa olmaz yabancı teknoloji bu prosesin, dolayısıyla nükleer santral yatırımının yine yerli olmayacağı gerçeğini gizleyemez. Nükleer santral, Türkiye için kurulumundan işleyişine kadar bir yabancı enerji kaynağıdır, yerli ve milli değildir. Öyle olsa bile tüm dünyada nükleer enerjinin nükleer silah yapımında bir yan ürün olduğu da bilinmektedir, esas amaç enerji üretmek değildir.   Nihayet Enerji Bakanının sözlerinin aksiyle bitirecek olursak Türkiye’nin enerji ihtiyacını istikrarlı sağlayabilmesi için nükleer enerjiye sahip olması şart değildir. Yine Sayın Bakanın  haram-helal kıyasıyla açıklarsak iddia edilenin aksine Nükleer santraller dünyaya helal olmamıştır ki Türkiye’ye olsun! Dünya kamuoyundan  gizlenen nükleer santral kazaları haricinde ve sadece bildiklerimiz kadarıyla: İşte Üç mil Adası, işte Çernobil, işte Fukuşima !
Toru-ko’cuğum, senin çocuk kalman  hep bir şeyleri almak zorunda bırakılman demek olabilir mi? Ya da hep daha fazlasını almak için büyümediğine** inanman?

[1] 9 Nisan  2012 tarihinde Pekin’de  imzalanan 9/8 2016 tarihli 6738 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli “Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair Türkiye Cumuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti  Hükümeti Arasında  İşbirliği Anlaşması’nın onaylanması ; Dışişleri Bakanlığı’nın 29/8/2016 tarihli ve 11335799 sayılı yazısı üzerine 31/5 /1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun  3.maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 29/8 /2016 tarihinde kararlaştırılmıştır.
*posta, akşam

 **Buradaki “büyümek” kalkınma anlamında kullanılmamıştır.

Pınar Demircan 

Bu yazı ilk olarak 05.2016'da Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Art-win: Kazanma sanatı

Farklı diller ve kültürler insanları, dolayısıyla toplumları zenginleştirir, insanların olaylar karşısında farklı düşünme ve yorum yapabilme kabiliyetini arttırır. Ben de kelimelerle oynamayı seven biri olarak, geçen hafta Artvinli’lerin yaşam alanlarını canları pahasına savunduğunu, boğalarıyla meydanları doldurduğunu izlerken şehrin adını birden ingilizce “sanat” anlamına gelen “art” ile “kazanmak” anlamına gelen “win” olarak okumaya başladığımı farkettim. Çünkü şubat ayında olmamıza rağmen binlerce insanın aynı kararlılıkla bir direnişi günler, geceler boyu bıkmadan usanmadan sergileyebilmesi bir sanattır ve Artvin’linin, Artvin’i savunan herkesin sesinin devletin yüksek makamları tarafından duyulması, bu direnişin sonunda sembolik de olsa hukuki sürecin izleneceği sözünün verilmesi de bir kazanımdır.



Öte yandan Artvin Cerattepe’deki kazanım henüz bir zafer olarak algılanmamalı. Artvin’deki mücadeleyi yıpratmak için neler yapılabileceğini dün gazetelerde yer alan uydurma bir haberle Cerattepe’de direnenlerin Almanya’dan talimat aldığının iddia edilmesinden de anlıyoruz. Bu yaklaşım Cerattepe’de olan biteni anlamamak, küçümsemek hatta hor görmek demektir ve bunun bir sonraki adımı da olsa olsa mücadeleyi bölmek ve direnişi kırmak için aksiyona geçmek olacaktır. Zira atılacak bu adımlara ve ortaya çıkacak tabloya yabancı değiliz. (Ekolojik mücadelenin ne olduğunu, hangi hukuksuzluklarla karşılaşılabileceğini geçmişteki örneklerden biliyoruz, kaldı ki Artvin, Cerattepe’nin altınına duyulan iştaha karşı tam 25 yıldır direniyor.)

Bu aksiyonun ne olacağını 14 Mart’ta  gerçekleştirilecek bilirkişi keşfinden sonra hep birlikte göreceğiz. Diğer taraftan bu anlamsız iddianın kaynağını ise benim Ekim 2015’te Yeşil Gazete’ye yazdığım Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nın Almanya ayağındaki izlenim yazıları (Toplam 5 yazı) oluşturuyor. Bu noktada önce sizlere biraz çalıştaydan bahsetmek isterim.

Geçen yıl Ağustos ayında başlatılan Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nın amacı, özellikle son dönemde su kaynaklarının ve doğasının bozulması pahasına Karadeniz bölgesinde yapılmak istenen enerji ve maden yatırımlarının yol açtığı/açacağı öngörülen ekolojik bunalımları değerlendirmekti. Bu bağlamda kendi yaşam alanındaki müdahalelere direnen aktivistlerle, bu ekolojik meseleleri takip eden gazeteciler bir araya getirilerek grup içi bilgi alışverişi sağlandı. Çalıştayın bir ayağı Almanya’da gerçekleştirildi. Almanya dünyada endüstrileşmenin başını çeken bir ülke olmasına rağmen  yazılarımda da görebileceğiniz gibi 2023 yılına kadar nükleer santrallerden vazgeçme kararı almıştır. Kömürün payı azalmakta, yenilenebilir enerjinin payı da hızla artmaktadır. Almanya bunu gerçekleştirir, gerçekleştirmez; halkını oyalar oyalamaz o ayrı bir konudur, bizi burada ilgilendiren Almanya’nın enerji politikasının geçirmekte olduğu somut değişimdir (ki bu  planlarında ciddi olduklarını  göstermektedir.) Konutlarda merkezi elektrik enerjisi yerine çatılara kurulan güneş panelleriyle elektrik ihtiyacının sağlanıyor olması, elektrik fazlasının yine bireysel olarak enerji dağıtım şirketlerine satılabilmesi, mahallelerin kendi kooperatiflerini oluşturarak ekolojik yapıyı bozmadan insani ölçekteki kurulumlarla rüzgar ve güneşten, mikro biyogaz tesisinden elektriğini üretmesi önemli örneklerdir. Kısaca söylemek gerekirse Almanya’da gördüğümüz balık yemek istersek balık tutabileceğimiz ihtimalidir. Bu ihtimal umudun yamacına düşer.

Ekolojik problemlerle karşılaşan, bunalan, sırasında arka bahçesini, yaşam haklarını savunurken, sağlığını, akıl sağlığını korumakta zorlanan bizlerin en çok ihtiyacı olan şey de işte bu umuttur. En basit ifadeyle Almanya yapmış, biz başarabilir miyiz? Nükleere, termik santrale muhtaç mıyız sorusuna cevaptır bu umut. Dolayısıyla bu çalışmanın 5 günlük kısmının Almanya’da yapılmasından ve bizim heyecan duyup öğrendiklerimizi paylaşma arzusuyla yazmamızdan daha doğal bir şey olamaz.

Umuda bugün herşeyden fazla ihtiyacımız var. Artvin’de yaşam alanını korumak isterken gaz kapsülünü eline alıp “Neden?” diye soran Dedenin, direnirken düştüğü için iki bacağı birden kırılan kadının, Yeşil Yol mücadelesi ile tanıdığımız “ Devlet kimdur? Halktır! Halk! diyen Rabia Ana’nın, dudağına gaz fişeği isabet eden gencin,  İkizdere HES projesinde “Can verirüz dere vermezüz” diyenlerin, umuda yani önlerine sunulan seçenekten başkasının olduğunu bilmeye hakları yok midur? Bilmeyelim mi dünyada neler olup bitiyor ? Hangi evrelerden geçiliyor, hangi evreler ve devirler geride kalıyor?

Pınar Demircan

Bu yazı ilk olarak 26.02.2016 tarihinde  Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Sivil toplum, tehlikeli atık ticaretinin önündeki en büyük engel! Ya susarsa?

Yaşam hakkı savunuculuğu kolay değil!
Her daim Devletin desteğini alan özel sektöre ait yol, köprü, inşaat, AVM gibi mevcut ekosistemi ve yaşamsal bütünlüğü bozacak   projelere “Hayır!” demek kadar kirleticilere izin vermemek de yaşam hakkını savunmakla ilgili. Sözkonusu kirleticiler termik, nükleer santral, can suyu bırakmayan HES’ler olduğu kadar  daha önce de defalarca Türkiye sınırları içine sızdırılmaya çalışılan tehlikeli atıklar…

Maalesef hafızamızı zorlayacak konular değil bahsettiklerim: İzmir’in Gaziemir ilçesinde Emrez Kasabası içindeki Aslan Avcı Kurşun Fabrikası’nın arazisinde, nükleer reaktörlerde oluşturulan, yarılanma ömrü 13,5 yıl olduğu için etkileri onlarca yıl devam eden, her anlamda çevre ve insan sağlığını hasara uğratan Europium 152 (Eu-152) izotoplarının gömülü bulunması, nükleer santrali bulunmayan Türkiye’de, atık ticaretinin yapıldığının ispatıydı. İlk olarak 2008 yılında yerinde tespit edilen  fakat, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) tarafından önlem alınmayan, 2012’ye gelindiğinde sivil toplum eliyle başlatılan dava süreci üzerinden bugün hala yürütülen bir mücadele sözkonusu. Gaziemir için  sivil toplum eliyle verilen mücadele salt atık ticaretinin faili Aslan Avcı Kurşun Fabrikası’na yönelik değil, çevre ve toplum yararına yürütülen tüm kampanyaların, bu çabanın İzmir Valiliği ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yönelik baskı oluşturmayı amaçlaması biraz önce bahsettiğim gibi yaşamdan yana olmanın denkliği gibi görünüyor.  Gaziemir direnişinde evrilen sivil toplumun katettiği mesafeyi okuyabileceğiniz yazılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Bir diğer örnek ise, henüz iki yıl önce Kuito adlı asbestli olduğu çevre örgütlerince öngörülen geminin  “radyoaktif atık bulunduğu” gerekçesiyle 5 gün açıkta bekletilerek incelenmeye zorlanması sayılabilir. Ancak, sivil toplumdan yükselen itirazlara rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın oluşturduğu komisyonun inceleme sonrasında “tehlikeli atık bulunmadığı”nı ve “radyasyon değerlerinin TAEK’in belirlediği sınırın altında olduğu” nu raporlamasıyla, asbestli geminin kıyıya yanaştırılarak söküm işlemlerine başlanmasına izin verilmişti [1].

Şüphesiz endüstriyel ve teknolojik gelişmeler neticesinde Dünyanın başı çok uzun zamandır tehlikeli  atıklarla dertte.  Zira  tehlikeli atıklar içerisinde özellikle arıtmak suretiyle bertarafı mümkün olmayan nükleer atıklardan nihai olarak kurtulmak mümkün olmadığı için ortaya çıkan nükleer atıkların gözönünden kaldırılması, bir bakıma halının altına süpürülmesi en uygun(!) çözüm olarak görülüyor. 2011 yılında meydana gelerek bugüne dek etkilerini hissetirmiş olan Fukuşima nükleer santral faciasından sonra Japon sivil toplum insiyatifi tarafından nükleer santrallerin “tuvaletsiz” evler olarak nitelenmesi boşuna değil. Nükleer atıklarını ne yapacağını bilemeyen dünyada bugüne dek Finlandiya’da 2020’de faaliyete geçirilmesi planlanan Onkalo Nükleer atık deposundan  hariç kullanılmış yakıt çubuklarının bertarafı için bir yöntem bulunmamış. Kaldı ki söz konusu Onkalo nükleer atık deposu bile geleceğe dair pek çok tehdidi içinde barındırıyor. Onkalo Nükleer Atık Deposuyla ilgili yazımıza, sözkonusu tehditlere buradan ulaşabilirsiniz.

Evet, dünyanın başı dertte ama, kabul edelim ki bazı ülkelerin başı daha fazla dertte:  ülkelerin azgelişmişlik ve demokrasiden yoksun oluşları oranında tehlikeli atıklara da maruz bırakıldıkları ortada. Zira %90’ı zengin OECD ülkeleri tarafından üretilen tehlikeli atıkların miktarı gelişmiş ülke olmakla doğru orantılı şekilde artarken kişi başı 120 kiloya kadar çıkabilmekte. Mamafih, gelişmiş ülkelerde tehlikeli atık bertarafının maliyetinin yasalara uygunluk çerçevesinde yüksek olması nedeniyle atıklar az gelişmiş ülkelere gönderilerek para karşılığında doğaya terk edilmekte.[2] Örneğin 1 ton atık fiyatı İtalya için 250 Dolar iken, Somali için ödenen miktar 2,5 Dolar civarında. Öyle ki yapılan anlaşmalar Somali’yi 600 bin ton kimyasal atık boşaltıldığını gösteriyor. Lakin bu ticretin faturası ekolojik problemler şeklinde olduğu gibi 2004’te yaşanan tsunami’nin ardından karaya saçılan nükleer atıklar bölge insanında ani ölümlere, mide kanamalarına, deri hastalıklarına neden olmuş bulunuyor[3].

Dünyadaki tehlikli atık ticaretinin korkutucu boyutlara vardığına diğer bir örnek geçen hafta Tayvan ve Somali açıklarına 200 bin varil bırakıldığının anlaşılması olabilir. Medyada yer alan biligiye göre İtalyan Gizli Servisi’nin ortaya çıkardığı belge ve dökümanlar, işadamı Georgio Comerio’nun Kuzey Kore ile 1990’lardan beri işbirliği yaptığını, 200 bin varil için kendisine 227 milyon Dolar ödeme yapıldığını gösteriyor. Tayvan’daki çevre örgütleri hükümetten bu iddiaların izini sürmesini ve atık varillerde meydana gelen sızıntının ekolojik tahribata yol açıp açmadığını, okyanusun durumunu test etmesini, Aktivistler hükümetin atıkların tam olarak bırakıldığı yeri tespit etmesini talep ediyor. [4]

Yine Türkiye’den bir diğer örnek 1988  yılında Karadeniz’de yaşanmış, zehirli atıklarla dolu 450’den fazla varil, Karadeniz açıklarında bulunmasını izleyen süreçte yaşandı denebilir. Romanya’da bertaraf edilecek tesis bulunmadığı için Karadeniz’e atılan variller,  2000 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı eliyle  İzmit’teki İzaydaş Atık Yakma Tesisi’ne gönderilmek istenmiş ama atıkların transferi esnasında yayabilecekleri hastalıklar gözönünde bulundurularak çevre örgütleri tarafından engellenmişti. Denizden paslı,“delik deşik” çıkarılan varillerin ise gerçek sayısının 3000 olduğu tahmin ediliyordu. 1994 yılında tehlikeli ve diğer atıkların sınır aşırı taşınması, bertaraf edilmesi ve geri dönüşümünden doğabilecek tehlikeleri ortadan kaldırmaktı.Özellikle de “gelişmekte olan ülkeleri”; tehlikeli atık sorunu yaşamaya başlayan “gelişmiş ülkelerin çöplüğü olmaktan koruyan “Basel Sözleşmesi”ne dayanarak bu atıkların menşei olan İtalya’ya gönderilmesini sağlayan ise yine sivil toplum olmuştu.

Görüldüğü üzere halının altına süpürme işi veya Fukuşima literatürüyle evde bulunmayan tuvalet, komşu evlerde başka diyarlarda aranırken, sifonu çekmek bu işin ticaretini yapanlara kalmış durumda… Buna karşı mücadele ederek ses çıkarıp, yaşam alanlarını korumaya çalışanlar ise sivil toplumdan başkası değil. Peki baskı organlarının ağırlığını yitirdiği, sivil toplumun dışlandığı bir ortamda  dünyada alıp başını giden tehlikeli atık ticaretine karşı kimin sesi çıkaracak?!!! Sesi çıksa bile onu kim dinleyecek ? Siyasi arenada seçmenlerine iyi görünmek isteyen bir iktidar varken hasbelkader dikkate alınan sivil toplum, bu kez  kime konuşacak? Gaziemirler’in, Kuitolar’ın istilasını bir düşünün…Sivil toplumun varlığından boşalan alanda denizleri asbestli gemiler, radyoaktif variller, toprağı, havayı radyoaktif izotoplar, kimyasallar mı dolduracak?
Hayır…!

[1] https://yesilgazete.org/blog/2015/03/30/kuito-icin-mahkemeye-sokum-islemini-durdurun-basvurusu/
[2] S.k.Agarwal , 2005, Wealth from Waste, New Delhi, APH Publishing
[3] http://www.halkinsagligi.org/gaziemirde-gomulu-radyoaktif-atiklar-hur-hassoy-raika-durusoy/

Bu yazı ilk olarak  21.02.2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...