28 Temmuz 2026 Salı

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

 



Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer santrallerin yüksek maliyet ve uzun inşa süreçlerine bağlı olarak hızlı kurul(a)mamasından kaynaklanan nedenlerle bir “illüzyon” olarak niteleyen yaklaşımların, altyapısal otoriterliğe yönelik toplumsal müdahaleyi geciktirme tehlikesine işaret eder. Devlet-sermaye ittifakının sınıfsal tercihlerini merkeze alan tartışma, enerji ayağındaki teknik irrasyonalitenin tutunduğu zeminin ancak nükleer endüstrinin militarist birikim hedeflerinin teşhiriyle ortadan kaldırılabileceğini savunur.


Bu metin, Historical Materialism 2026 Konferansı kapsamında hazırlanan “Nuclear Power Plants as Catalysts for the New World Order/Yeni Dünya Düzeninin Katalizörü Olarak Nükleer Santraller” adlı akademik çalışmamın temel argümanlarını içeren güncel bir siyasal perspektif denemesidir.


Stratejik derinliği olan konuları yorumlarken büyük resmi görmeden gündelik ya da yıllık verilerle yetinmek, büyük resmi görmeyi önler; yüzeysellikten uzak bir değerlendirmenin daha geniş veçheden ve tarihsel bağlamın izleğinden yararlanılarak yapılması gerekir. Bu açıdan, birazdan okuyacağınız üzere, günümüzde nükleer teknoloji alanında yaşanan gelişmelerin nükleer enerji santrallerinin kurulmasının hızlanmasına istinaden 1970’lerin petrol krizi dönemindeki “nükleer rönesansa” atıfla düşünülmesi isabetli olur. Çünkü sosyolog Lewis Mumford’un daha 1960’larda tespit ettiği gibi, teknoloji, onun dizaynına, etki ölçeğine ve merkeziyetçi karakterine göre otoriter ya da demokratik geleneklerden neşet eder.


Neoliberal politikaların inşa edildiği 70’lerde tam da güneş enerjisi projeleri ortaya çıkarken, yüksek maliyetlerine ve teknolojik bilinmezliğine rağmen nükleer enerji “nükleer rönesans” adı altında ve toplumsal muhalefetin bastırılmasıyla öne çıkarılmıştır. Devletlerin hakimiyetlerini güvence altına almak için büyük yatırımlar yaptığı nükleer teknolojiler, enerji-silah geçişliliğine olanak vererek enerji, teknoloji ve savaş arasındaki bağı güçlendirir ve dolayısıyla, o yıllarda aktivist Denise Hayes’in de savunduğu gibi, otoriter yönetimlere ihtiyaç duyar.


Günümüzün nükleer politikalarına bakıldığında, 1970’lerden itibaren neoliberal politikaların inşa döneminden en önemli farkı; nükleer silahlanmanın kontrolü, azaltımı ya da sözde “haydut” aktörler ve nükleer güvenlik sorunlarının rafa kaldırılıp bunun yerini enerji, teknoloji ve savaş bağlantısı üzerinden kaçınılmaz olarak stratejik nükleer rekabet, silahlanma yarışı, devletler arası konvansiyonel savaşın geri dönüşü ve devletler arasındaki güvenlik ilişkilerinin değişkenliğinin almış olmasıdır.


Nitekim nükleer yönetişim açısından kutuplaşmanın artmasını, son dönemdeki çatışmaların nükleer enerjinin salt teknolojik veya ekonomik bir mesele olmayıp derin bir jeopolitik meseleye bağlanması açıklamaktadır. Bu dönemde Ukrayna’daki çatışmalar ve Rusya’nın doğal gaz kısıtlamaları, stratejik bir alternatif olarak nükleer enerjiye olan ilgiyi yeniden canlandırırken, SIPRI’nin 2025 raporunda küresel askeri harcamaların rekor seviyelere ulaşması, nükleer enerji ve silahlanmadaki artışın paralel geliştiğini gösterir.


Öte yandan, Ukrayna’da Zaporizhzhia santrali, savaş ortamında kritik altyapının ne kadar savunmasız olduğunu simgeleyen bir bölge haline gelirken, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları da her iki ülkedeki nükleer tesislerin bölgesel gerilimlerle ne kadar iç içe olduğunu göstermiştir. Son dönemde Avrupa ve ABD’den yükselen sığınak projeleriyle sivil savunma seferberliklerinin de enerji politikalarının “savaş hazırlığı”na göre senkronize edildiğini teyit eder görünmektedir. 


NATO 3.0 sonrası konjonktürde “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şiarına dayalı 5. maddeye rağmen bir tarafta ABD’nin 40 yıllık savaş sistemlerini yenileyerek radardan kaçan nükleer füze tasarlamaya başlaması; diğer tarafta Avrupa’nın güvenliği için Fransa’nın öncülüğünde ABD’den bağımsız bir nükleer şemsiye inşa etme çabalarına İngiltere, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç, Danimarka ve Norveç’in destek açıklamaları dikkat çekicidir. Bu açıdan, devletlerin yurttaşlara sığınak inşa etmeyi bir “ödev” olarak sunduğu nükleer teknolojinin, bireysel güvenlik algısını tırmandırarak otoriterliği merkezi enerji santral sahalarından çıkarıp gündelik yaşamın içine soktuğu açıktır.


Devletlerin yaşlanarak bakım-onarım ihtiyacı artan nükleer santrallerin operasyon ömrünü uzatması, yarattığı sürekli kaza ve belirsizlik riskiyle toplumun ontolojik güvenliğini doğrudan tehdit eder. Ne var ki, ABD’de ortalama ömrü 40, uzatmalarla en fazla 60 yıl olan Turkey Point santralinin bakım-onarım ihtiyacı artarken, ömrü birbirini takip eden uzatmalar neticesinde tarihte ilk kez 100 yıla çıkarılmıştır.  NATO 3.0’ın ardından ise ABD’deki bu düzenlemenin benzeri Çekya’daki Temelín nükleer santralinin ömrünün 80 yıla uzatılmasında görülebilir ki 1995’te operasyona başlatılan İngiltere’deki Sizewell B nükleer santralinin de 2055’e kadar faaliyette kalacağı açıklanmıştır. 2017’deki referandumla yeni nükleer santrallerin inşasını yasaklayarak mevcut tesisleri ömürleri doldukça kademeli olarak kapatma kararı almış olan İsviçre’nin bu kararını enerji güvenliği adına “sürdürülebilirlik” ile gerekçelendirerek gözden geçireceğini açıklaması da büyük mali risklerin devletlerin siyasal bekası için üstlenilmesinden bağımsız değildir.


Devletler mali risklere odaklanırken, bu gelişmelere nükleer felaketin başladığı Fukuşima’da radyasyon sınır dozlarının 20 kat yükseltildiği gibi nükleer güvenlik standartlarında gevşemeye gidilmesi eşlik eden çeşitli örnekler söz konusudur. Diptoplamda hantal, istikrarsız ve yüksek maliyetli fakat askeri güvenlik gerekçesiyle şeffaflıktan uzak kalmayı sağlayan nükleer endüstrinin, enerji üretimindeki %9’luk payıyla tarihinin en alt düzeylerindeyken yerine göre iklim değişikliği koşullarında karbonsuz enerji, yerine göre de siyasal iktidarlar açısından güç addedilerek sağlanan anlaşma, muafiyet ve teşviklerle “yaşam destek ünitesine” bağlanmak suretiyle ve kamusal alanı daraltan politikaların uygulanmasıyla ilerletilmesi hedeftir.


Stratejik bir enstrüman olarak yapay zekânın da savaş denkleminde güç dağılımının yeniden düzenlenmesini desteklemesi bakımından, enerji, teknoloji ve savaşın bir araya gelmesiyle şekillendirilen sermaye birikiminin kamusal yaşama daha derin bir güvenlik sorunsalını dayattığı söylenebilir.  Zira nükleer enerjinin ikili kullanımı, devlet iktidarıyla doğrudan iç içe geçerek, “askerileştirilmiş enerji rejimi” olarak adlandırabileceğimiz bir yapı ortaya çıkardığı üzere, yapay zekânın ve nükleer silahların savunma sanayisine entegrasyonuna nükleer enerji alanındaki yeni projeler eşlik etmektedir. Esasen, 1959 yılında nükleer enerji projelerini desteklemesi yasaklanan Dünya Bankası’nın nükleer projelere yeniden finansman sağlamayı taahhüt etmesi de askeri modernizasyon ve rekabetin hızlandığını doğrulamaktadır.  Enerji altyapılarını, yeni proje anlaşmalarını, ilave tedarik zincirlerini ve teknolojik hiyerarşileri yeniden düzenleyen yapılandırıcı bir sürecin izleneceği, Trump yönetiminin Westinghouse Electric Co. tarafından üretilen büyük ölçekli nükleer reaktörler için ekipman alımlarını desteklemek amacıyla 17,5 milyar dolar finansman sağlamasında da görülebilir.


Askeri-enerji stratejilerine ilişkin gelişmelerin küresel denkleme göre Türkiye’deki izdüşümü ise 2050 yılına kadar 20 bin megavatlık nükleer kurulu güce ulaşma hedefidir. Bu açıdan yurttaşların gündelik yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan otomobil için ağır vergi yükü söz konusuyken, nükleer santral projeleri için düzenlenen sözleşmelerin damga vergisinden muaf tutulması, KDV iadelerinin verilmesi ve makine-teçhizat alımlarında KDV istisnasının tanınması, devletin nükleeri bir “enerji yatırımı”nın ötesinde “varoluşsal bir devlet projesi” olarak kodladığını ortaya koyar. Nitekim Akkuyu NGS’nin sahibi olan Rusya ile kurulan ilişki çerçevesinde uçak krizinden bugüne verilen imtiyazlar, nükleer enerjinin nasıl bir “jeopolitik sadakat” ve “stratejik bağımlılık” aracı olarak kullanıldığını ifşa ederken, Rusya’nın denklemde olduğu süreçte aynı imtiyazlar Sinop ve Trakya projeleri için de tanınmıştır. Lakin Türkiye’de nükleer projelere ABD’nin ilgi gösterdiği bu sene itibarıyla, “Rusya’ya ait mevcut projeyi kapsamadığı açıkça belirtilerek” yeni nükleer santraller için getirilen ekstra vergi muafiyetleri, devletin “militarist ve stratejik” tercihlerine göre süreci yeniden şekillendirdiğine işarettir.


Tüm bu işletme ömrü uzatmaları, milyarlarca dolarlık kredi garantileri ve yasal korumalar, girişte atıf yapılan Lewis Mumford’un yarım asır önce teşhis ettiği otoriter teknolojinin günümüzdeki dışavurumudur. Bununla birlikte, özellikle Türkiye gibi periferi ülkelerde nükleer enerji, sistem merkezli, devasa ama özünde istikrarsız bir yapı olarak ayakta kalmak için sürekli olarak devletin ilişkili olduğu yapılara göre şekillenen siyasal ve mali tahkimata muhtaçtır. Riskleri göze alan siyasal iktidarların uygulamaları nedeniyle Denis Hayes’in 1970’lerdeki uyarısı ömrü 100 yıla uzatılan reaktörlerin gölgesinde çok daha ürkütücü bir gerçekliğe dönüşmüştür: Nükleer altyapılar, beraberinde otoriter bir yönetim biçimini zorunlu kılarken nükleer güç olan devletlerin girişimlerinin “İkinci Rönesans” formunu aldığı görülmedikçe müdahalede geç kalınacaktır. Dolayısıyla bu mekanizmanın ardındaki otoriter arayışı deşifre etmek ve “demokratik teknolojiye” dair umudu sistemin gürültüsüne kurban etmeden canlı tutmak, bugün her zamankinden daha acil bir zorunluluktur.

https://daktilo1984.com/yazilar/totaliterlige-giden-yolun-taslari-ikinci-nukleer-ronesansla-guclendirilen-altyapisal-otoriterlik/

Fotoğraf: Lukáš Lehotský 

NATO 3.0 ile Rusya Arasında: Türkiye için Çift Taraflı Kuşatma




 Dünya, Ukrayna ve İran’a müdahalelerde görüldüğü gibi taraflarını Rusya, Çin ve ABD’nin oluşturduğu çok kutuplu bir paylaşım savaşının sıcak evrelerinin birinden geçerken, Türkiye askeri harcamalarda artışı hedefleyen NATO zirvesine ev sahipliği yaptı.

Hazırlıklar kapsamında NATO’yu protesto eden yurttaşların gözaltına alınması ve orantısız şiddete uğraması, kentteki fakirliğin brandalarla kaplanması gibi işlerden anlaşıldığı kadarıyla topluma verilen mesaj, net olarak, hükümetin işine karışılmamasıydı. Esasen gazetecilerin zirveyi izlemesine yönelik çıkarılan akreditasyon engelinden, devlet liderlerinin mehter marşıyla karşılanmasına kadar her şey, yurttaşların halk yerine tebaa paydasına itildiğini gösteriyor, meşruiyetin halktan değil yurt dışından alınacağını teyit ediyordu.

AKP hükümetinin NATO 3.0 kapsamında üstlendiği rolü ifa edeceği bu aşama, zirve sürerken İran’la ateşkesi bitiren müdahaleden de anlaşıldığı gibi, artık tırmandırılacak savaşın finansmanına katılımların artırıldığı ve yeni stratejik iş birliklerine kapının ardına kadar açıldığı safhadır. Bu açıdan Türkiye tarafının, zirveye katılan devlet başkanlarına isimlerinin nakşedildiği silah hediyesi de savaş örgütü NATO’nun ruhuna uygun olarak askeri alanda el yükseltmenin emaresi olarak okunabilir.

Peki zirvenin sonuç bildirgesine göre NATO ağının 5. maddesi olarak bilinen “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şiarıyla Türkiye’nin askeri kararlarda konsensüse vardığı şartlarda; 2,5 milyar dolar maliyete katlanarak satın almış olduğu S-400’ler nedeniyle, 27 milyar dolar masraf yapmış olduğu F-35 programına geri alınması ve tabi tutulduğu CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act; Yaptırımlar Yoluyla Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Mücadele Yasası) yaptırımlarından  kurtulması mümkün olacak mıdır? Bu sorunun yanıtı havada asılı kalsın; NATO üyesi Türkiye’nin ödevleri arasında S-400’leri asla kullanmaması ve diğer üye devletler gibi Rusya ile stratejik iş birliği yapmaması esastır. Zaten Türkiye’de hükümet bir süredir BRICS ile mesafelenmiş olarak ABD referanslı yeni nükleer santral projelerine yeşil ışık yakmaktadır.

Uluslararası ilişkiler açısından hegemonik devletlerle kurulan ticari ortaklıklar, yapısal bağımlılık ilişkileri ürettiği ölçüde, kriz anlarında periferi ülkelerin egemenlik alanını daraltan en rafine araçlara dönüşür. Bu açıdan Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin anatomisi bu iddianın laboratuvarı sayılabilir. Zira kendi siyasal hegemonyasını inşa sürecinde Türkiye’nin doğal gaz ithalatından 2010 yılında başlanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) projesine uzanan enerji alanındaki ilişkiler, turizm bağlantıları, inşaat anlaşmaları ve tarım ihracatı gibi geniş bir yelpazeye yayılan “ticari iş birliği”, Türkiye’nin Rusya ile kurduğu bağımlılık ilişkisini büyütmüştür. Hatta 24 Kasım 2015’te Türkiye’nin Rusya’ya ait askeri uçağı düşürmesiyle yaşanan siyasi ve ticari krize Rusya’nın, Türkiye’den elde edilen ticari anlaşma ve ekonomik kazanımlarla yanıt vermiş olması bağımlılık ilişkisini daha da derinleştirmiştir. Zira Rusya, düşürülen uçağı nedeniyle uğradığı itibar kaybının tazmini konusunda Türkiye’yi domates ihracını kesmek, Türkiye’ye Rus turistlerin gelmesini engellemek ve Akkuyu NGS’de çalışmak üzere Rusya’da öğretim alan öğrencileri sınır dışı etmek suretiyle cezalandırarak kendi istediği koşullara razı etmiştir.

Kısa sürede yönetilemez bir yapısal maliyete dönüşen bu uçak skandalı Türkiye için ticari pranga halini alırken, 2016 Saint Petersburg Zirvesi ile başlayan normalleşme sürecinde AKP hükümeti tarafından Rusya’dan S-400’ler satın alınmıştır. Bu askeri anlaşmayı zaten Rusya’ya ait olan Akkuyu NGS’nin inşasını kolaylaştırmak için Osmanlı kapitülasyonlarını anımsatan şekilde, 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 80. maddesinin kabulü izlemiştir. Bu maddenin EK 1 kapsamında ise “Proje Bazlı Teşvik Sistemi” getirilerek Akkuyu NGS için vergi istisnaları, indirimli kurumlar vergisi ve altyapı destekleri gibi düzenlemelerin yürürlüğe girmesi sağlanmıştır. Bu maddeyle tanınan imtiyazların Türkiye genelinde Sinop ve Trakya’da kurulması öngörülen nükleer santral projeleri için de geçerli olacağı yönündeki ilavenin yapılmasıyla bu kanun, yeni olası nükleer santral projeleri için cazip altyapı sunan bir niteliğe kavuşturulmuştur.

6745 sayılı bu kanunun 80. maddesinde hayata geçirilen “Proje Bazlı Teşvik Sistemi” asıl işlevini Akkuyu özelinde göstererek yabancı bir devlet şirketine (Rosatom) kendi topraklarımız üzerinde vergi muafiyetlerinden altyapı hibelerine kadar uzanan, kelimenin tam anlamıyla “modern kapitülasyonlar” bahşetmiştir. AKP hükümetinin Rusya’yı ikna etmek için sunduğu “imkânlar” bugün ABD ile Türkiye arasında yürütülen yeni nükleer santral projeleri ve Küçük Modüler Reaktör (SMR) teknolojilerine dair stratejik müzakerelerdeki ısrarı da açıklar niteliktedir.  Kuşkusuz bunda Rusya’nın dünyada ilk kez Türkiye’de uyguladığı bu “Yap-Sahip Ol-İşlet” (BOO) modeliyle, nükleer altyapıyı sadece bir enerji üretimi değil mekânsal bir egemenlik alanı haline getirmiş olmasının da rolü büyüktür. Kaldı ki Rusya, sahibi olduğu Akkuyu NGS ile kârlı bir iş anlaşması yapmış olmanın yanı sıra Akdeniz’in karşı kıyısındaki Mısır’da hayata geçirdiği El Dabaa Nükleer Santral projesiyle -tarihte inşa edilen kale ya da hisarlarla olduğu gibi- Akdeniz’i de kontrol altında tutma kabiliyetini edinmiştir. Bir ihtimal, ABD de Karadeniz kıyısına konuşlandıracağı nükleer santral projeleriyle Karadeniz’de kalıcı bir altyapısal varlık sahibi olmayı hedeflemektedir. Bu açıdan yabancı devletlerle yapılan nükleer iş birlikleri, Osmanlı coğrafyasında büyük güçlerin birbirleriyle yarışarak kopardığı demiryolu ve maden kapitülasyonlarını birebir andırmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye, NATO 3.0’ın militarist genişleme stratejilerine ev sahipliği yaparak Batı blokuna askeri sadakatini kanıtlamaya çalışırken, topraklarını küresel güçlerin altyapısal kapitülasyon üstünlüğüne açmış durumdadır. Timothy Mitchell’in Carbon Democracy (Karbon Demokrasisi) kitabında kavramsallaştırdığı “teknopolitika” merceğinden bakıldığında Türkiye, eşine az rastlanır bir jeopolitik yarılmanın ve iki uçlu bir kıskacın tam ortasındadır. Bir yanda NATO’nun ilan ettiği yeni çevreleme stratejilerine göre hizalanmaya çalışan resmi bir ittifak sadakati; diğer yanda ise güney kıyılarında yükselen, mülkiyeti, işletmesi ve yakıt zinciri tamamen Rusya devlet şirketi Rosatom’a ait olan devasa bir altyapısal kuşatma olarak Akkuyu bulunmaktadır. Açıktır ki, militarizm içeride yurttaşları baskılayıp tebaaya indirgerken, ülkeyi aynı zamanda devasa nükleer altyapıların jeopolitik rehinesine dönüştürmektedir.


Bu yazı ilk olarak Daktilo 1984'te yayımlanmıştır 

https://daktilo1984.com/yazilar/nato-3-0-ile-rusya-arasinda-turkiye-icin-cift-tarafli-kusatma/

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...