16 Kasım 2025 Pazar

Karadeniz’deki Çernobil Kirliliği: 40 Yıl Sonra Açığa Çıkan Bulguların Stratejik Zamanlaması

 Siyasal söylemlerde giderek sıklaşan “nükleer caydırıcılık” vurgusu, İran’a yönelik saldırının ardından hız kazanan askeri yığınağın tesadüfi bir yan ürünü değil. Zira son on yılda sürekli artarak 2024’te 2,7 trilyon dolara ulaşan küresel askeri harcamalar, büyük güçlerin nükleer silahlanmada açık biçimde el yükselttiğini gösteriyor. Bu tabloya, ömrü dolan nükleer silahsızlanma anlaşmalarının yenilenmemiş olması eşlik ediyor. Rusya’nın 2023’te, üç yıl sonra sona erecek New START anlaşmasına katılımını askıya alan yasayı onaylaması (anlaşma 2026 yılının Şubat ayında nihayetleniyor) da nükleer testlere dönüş için gerekli hukuki kapıyı aralamış durumda.



Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2025 raporu[1] ise, dünyayı nükleer savaş ihtimalinin hissedilir biçimde yükseldiği bir döneme sürükleyen kırılmanın 2022’de Rusya’nın Ukrayna işgaliyle başladığını teyit ediyor. Bu işgalin arka planında NATO’nun Ukrayna dahil doğuya genişleme ihtimalinin Moskova’yı rahatsız eden etkisi olduğu artık sır değil. Aynı bağlamda İngiltere ve Almanya’nın Kuzey Denizi’ni ortak savunma söylemiyle konumlaması; Fransa ve İspanya’yı kapsayacak yeni askeri işbirliği arayışları ise bloklaşmanın giderek sertleştiğine işaret ediyor.

Tam da böyle bir eşikte, Türkiye dahil dünya genelinde 40 yıldır kanser ve ilişkili hastalıklar ile doğum anomalileri gözlemlenirken, sivil toplumun ısrarına rağmen resmi araştırmalardan kaçınılan Çernobil nükleer felaketinin Karadeniz’de yarattığı radyoaktif kirliliğe dair devlet kaynaklı bulgular, Ulusal Denizlerde İzleme ve Değerlendirme Sempozyumundan basına yansıdı. Karadeniz’de Çernobil kaynaklı radyoaktif kirliliğin Akdeniz’e kıyasla daha yüksek olduğunu ortaya koyan bulguların kaynağını ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2011’den itibaren yürütülen “Denizlerde Bütünleşik Kirlilik İzleme Programı (DEN-İZ)” kapsamında, TÜBİTAK-MAM işbirliğiyle Türkiye denizlerinin tamamını kapsayan proje[2] teşkil ediyor.

Yukarıdaki gelişmeye dair dikkate değer bir nokta, bugüne dek resmi makamlarca küçümsenmiş veya görmezden gelinmiş Çernobil kirliliğe dair araştırmanın 2014’ten beri sürmesi[3] ve 2015–2023 yılları arasında kıyı sedimanlarında yapılan analizlerde yüksek düzeyde Sezyum-137 ve Stronsiyum-90 tespit edildiği belirtilmiş olmasıdır. Üstelik 2023 öncesi özet raporlarında radyoaktif kirlilik başlığı görülmediği gibi araştırma da kamuoyuna daha önce hiç yansımamıştır.

Dikkate değer bir diğer nokta da, Çernobil kirliliğine dair bulguların Türkiye’deki kamuoyuna, doğrudan basın açıklamasıyla değil, Ulusal Denizlerde İzleme ve Değerlendirme Sempozyumu’nun 2025 yılında gerçekleştirilen dördüncüsünde, Bakanlığa bağlı mühendis personel tarafından Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) adına yapılan sunum üzerinden duyurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla bu yazıda devletin toplumsal algıyı yönlendirmek suretiyle çevresel sorumluluktan kaçışı sağlamak ve/veya gelecekte oluşabilecek nükleer kirliliği örtbas etme motivasyonu göz önüne alınarak, Türkiye’de 40 yıldır kanayan bir yara olan Çernobil kirliliği bulgularının kritik bir eşikte paylaşılmasının arkasındaki temel amaç tartışılacaktır.

Çernobil’den Gaziemir’e Devam Eden Kayıtsızlık
1986 yılında gerçekleşen Çernobil nükleer felaketi, radyasyonun dağılımı açısından en ağır etkilerin Avrupa ülkelerinde yoğunlaştığını göstermektedir: yayılan radyasyonun %53’ü Avrupa’ya, %36’sı Eski Sovyetler Birliği topraklarına, %8’i Asya’ya, %2’si Afrika’ya ve %0,3’ü Amerika’ya ulaşmıştır.

Felaketin etkilerinin hükümetlerce görmezden gelinmesi veya küçümsenmesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından üye ülkelerde yürütülen araştırmaların, sivil toplum çalışmalarıyla kıyaslandığında mevcut tehlikeyi düşük göstermesine yol açmıştır. Nitekim Nükleer Savaşa ve Silahlara Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2011 yılında yayımlanan rapor, Çernobil’in Avrupa genelinde yaklaşık 5 bin bebek ölümüne ve 10 bin doğum anomalisine yol açtığını ortaya koymaktadır. Buna karşın Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve IAEA, felaketin başlangıcında ölü sayısını en fazla 4 bin olarak tahmin etmiştir. WHO’nun sonraki raporunda gerçek ölüm sayısı 8 bin 930 olarak verilmişken raporu inceleyen IPPNW tarafından kanser ve lösemi kaynaklı ek 10–25 bin ölüm olduğu belirtilerek bu bulguların, IAEA ve WHO’nun resmi açıklamalarıyla çeliştiği ortaya konulmuştur.[4]

Benzer biçimde, bugünkü Ukrayna topraklarında 1987–1992 döneminde endokrin sistem hastalıklarında 25 kat, sinir sistemi hastalıklarında 6 kat, dolaşım sistemi hastalıklarında 44 kat, sindirim organı hastalıklarında 60 kat, cilt ve ciltaltı hastalıklarında 50 kat, kas-iskelet ve fizyolojik disfonksiyonlarda 53 kat artış kaydedilmiştir; bu bilgiler IAEA kayıtlarında yer almamaktadır. 2016 yılında IPPNW tarafından gerçekleştirilen araştırma, Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasına neden olabileceğini öngörmektedir.

IAEA’nın ilk üyelerinden olan Türkiye’de, Çernobil nükleer felaketinin sağlık etkilerini araştırma gerekliliği en açık biçimde 2006 yılında Türkiye Tabipler Birliği (TTB) tarafından gerçekleştirilen Çernobil Kazası Sonrası Çernobil ve Kanser Araştırması[5] ile ortaya konmuştur; çalışmada kanser vakalarındaki artış belgelenmiştir. Bununla birlikte Türkiye’de risk yalnızca Çernobil’den yayılan radyasyonla sınırlı değildir. Devletin nükleer tehlikeyi yok sayan, toplumu korumayan ve doğrudan radyasyona maruz bırakan tutumu, ölüm ve sağlıklı yaşam hakkının gaspında belirleyici bir faktör olmuştur.

Örnek olarak, Türkiye’de radyasyonlu yeni mahsul çayın eski mahsulle karıştırılarak piyasaya sürülmesi, radyasyon tespit edilip gümrükten geri dönen ürünlerin ise iç piyasada bedava dağıtılması verilebilir. Bu dönemde Cumhurbaşkanı konumunda olan Kenan Evren’in, “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” ve Ticaret ve Sanayi Bakanı’nın “Çayda radyasyon var diyen dinsizdir” ifadeleri de sürecin toplumsal hafızadaki sembolik göstergeleridir. Ancak benzer uygulamalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; Avrupa genelinde de gözlemlenmiştir. Tarihçi ve bilim insanı Kate Brown, Hayatta Kalma Kılavuzu: Gelecek için Çernobil Rehberi (Manual for Survival: A Chernobyl Guide to the Future) eserinde, Çernobil felaketi sonrası Avrupa’da süt, et, böğürtlen, yumurta, un, pancar, ıspanak, patates, mantar ve çayın raf ömrünün uzatılmasına yönelik uygulamalara gidildiğini kaydetmektedir.[6]

Çernobil sonrası sık rastlanan bir uygulama, radyasyonlu ürünlerin tespit edilmesi halinde ithal edilen ülkeye iadesi olmuştur. Örneğin, İtalya’nın Yunanistan’dan ithal ettiği 300 bin ton buğday, radyasyon kontrolü sonrasında reddedilmiş; Yunanistan tarafından geri alınmayan ürün, Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından teslim alınarak temiz buğdayla karıştırılmış ve gemilerle Afrika ile Doğu Almanya’ya gönderilmiştir. Türkiye’de ise radyasyonlu mahsuller gümrükten geri dönmesine rağmen iç piyasada bedava dağıtılmış, Karadeniz’de satılmayan balık ise uzun yıllar boyunca İstanbul pazarlarına yönlendirilmiş ve tüketiciye sunulmuştur. Bu durum, Türkiye’de devletin halk sağlığını koruma yükümlülüğünü göz ardı ettiğini ve radyasyon riskini kamusal alanda yaygınlaştırdığını göstermektedir.

IAEA-WHO Anlaşması: Nükleer Sağlık Risklerinin Kurumsal Manipülasyonu
Çernobil felaketinin yol açtığı ekolojik kirliliğin boyutlarının örtbas edilmesinde rol oynayan ve üye devletlerin halklarını nükleer maddelere maruz bırakmasına imkân tanıyan uygulamaların merkezi IAEA’dır. 1956 yılında kurulan bu kurumun ilk üyelerinden biri Türkiye’dir. Ancak üyelikten daha önemlisi, IAEA’nın nükleer tehlikenin toplumsal sağlık boyutunu kontrol etmeye dönük uygulamalarının temelinde, 1959 yılında WHO ile yaptığı WHA 12-40 numaralı gizli anlaşma vardır. Anlaşmada, “her iki kuruluş da, diğer kuruluşun önemli bir menfaati olan veya olabilecek bir konuda bir program veya faaliyet başlatmayı önerdiğinde, ilk taraf, konuyu karşılıklı anlaşma ile düzenlemek amacıyla diğer tarafa danışacaktır” ifadesi yer alır. Bu mekanizma, kuruluşun dünya çapında nükleer santrallerin büyümesini teşvik etme amacını üye devletlere de telkin edebilecek biçimde güçlendirir ve santrallerin oluşturduğu potansiyel sağlık risklerinin açıklanmasını kontrol altına almasını sağlar. IAEA’nın bu yaklaşımı, Fukuşima felaketinde biriktirilen radyoaktif suyun denize boşaltılması sürecinde Tokyo Elektrik Şirketi’ne (TEPCO) verdiği tam destekle somutlaşmıştır.

Öte yandan, WHO’nun radyoaktif tehlikenin sağlık etkilerini denetleme konusunda IAEA’yı otorite olarak kabul etmesi, kurum içi çatışmalara yol açmıştır. 7 Ekim 1986 tarihinde, WHO’da görevli bazı nükleer uzmanlar istifa ederek Bağımsız Dünya Sağlık Örgütü (Independent WHO) adlı bir yapı kurmuştur. Bu uzmanların bir kısmı günümüzde nükleer enerji ve silahlanma karşıtı sivil toplum çalışmalarında faaliyet göstermektedir.

Gaziemir Vakası
Türkiye’de nükleer risklerin yönetimindeki yapısal sorunlar yalnızca Çernobil ile sınırlı değildir. AKP iktidarlarının en uzun süreli uygulamalarından biri, Akkuyu NGS’nin şeffaflık dışı inşasıdır; buna karşın Gaziemir vakası, nükleer santral henüz operasyona başlamadan devletin radyoaktif tehlike karşısındaki kayıtsızlığını ortaya koymaktadır. 2007 yılında İzmir’in Gaziemir ilçesindeki kurşun fabrikası arazisinde, nükleer yakıt çubuklarında kullanılan EU-152 maddesi TAEK tarafından tespit edilmiştir. Sivil toplumun ısrarlı takibi sonucunda başlatılan hukuki süreçlerde, AKP hükümeti şirket lehine yargı tarafsızlığına aykırı bir tutum sergilemiştir.

2018 yılında lağvedilip Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) bünyesine dahil edilen Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ise radyoaktif kirliliğe karşı halk sağlığını koruyacak herhangi bir önlem almamıştır. 2025’te, arazi içindeki nükleer atıkların başka bir yere taşınmasına hazırlık olarak, radyoaktif bulaşıklı cürufun kırılması işlemine izin verilmiş ve mahalle sakinleri radyoaktif toza maruz bırakılmıştır. Ayrıca, Gaziemir’deki nükleer atıkların “bertaraf” adı altında nereye götürüldüğü konusunda ne kamuoyuna ne de yerel halka bilgilendirme yapılmıştır.

Yeni Nükleer Kirliliği Örtbas ve/veya Çevresel Sorumluluktan Kaçış Stratejisi mi?
Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Karadeniz’deki Çernobil kirliliğine ilişkin bulguların, ilk yıllarda dahi tespit edilebilir olmasına rağmen ancak 12 yıl sonra ve nükleer testlerin yeniden gündeme geldiği kritik bir dönemde, kamuoyuna doğrudan değil, bir sempozyum sunumuyla duyurulması tesadüfî görünmemektedir. Bu zamanlama, yakın gelecekte Karadeniz’de ortaya çıkabilecek radyoaktif kirliliklere ilişkin kamuoyu algısının, şimdiden Çernobil’e yönlendirilmesine dönük bir hazırlık izlenimi vermektedir.

Araştırmada yarılanma ömürleri yüzlerce yıla uzanan Sezyum-137 ve Stronsiyum-90’ın yanı sıra, 24 bin yıllık Plütonyum izotoplarının tespit edilmesi özellikle dikkat çekicidir; zira bu izotoplar nükleer silah bileşenlerinde de kullanılan maddelerdir. Dolayısıyla bu bulgular, Karadeniz’de gerçekleştirilebilecek muhtemel nükleer testlerin ardından oluşacak yeni radyoaktif kirliliklerin, 39 yıl önceki Çernobil felaketine atfedilerek failin korunması ihtimalini gündeme getirmektedir.

Bu noktada “fail” sorusu önem kazanmaktadır. Bölgedeki mevcut askeri faaliyetler ve Ukrayna işgali nedeniyle Karadeniz’i hâlihazırda nükleer dahil çok sayıda toksik kirleticiye maruz bırakan Rusya ilk olası aktör olarak öne çıkmaktadır. Alternatif bir senaryo, nükleer silah teknolojisine sahip üçüncü aktörlerin desteğiyle Türkiye’nin nükleer kapasite geliştirme girişimleri olabilir. Ne var ki Türkiye’nin 1979 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalayıp onaylamış olması bu olasılığı uluslararası hukuka aykırı hâle getirmektedir.

Sonuç itibarıyla, Bakanlık eliyle gerçekleştirilen bu “zamanlaması manidar” olan açıklama, yurttaşların tazminat ve hak arayışlarını sınırlamak suretiyle çevresel sorumluluktan kaçış mekanizması üretmesine ek olarak, yalnızca Rusya için değil; bölgedeki olası nükleer silahlanma senaryolarında, yeni kirliliği 40 yıllık Çernobil mirasına yıkmak isteyen herhangi bir devlet için tehlikeli bir emsal niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla bu bulguların paylaşımının bir tesadüf olmadığı; geçmişin kirini gelecekteki nükleer faaliyetleri perdelemek için yeniden araçsallaştıran stratejik bir siyasal tercihin parçası olduğu görülmelidir.

[1] Stockholm International Peace Research Institute. SIPRI Yearbook 2025: armaments, disarmament, and international security. 2025. https://www.sipri.org/sites/default/files/2025-06/yb25_summary_en.pdf

[2] https://www.den-iz.org/tr-TR/ulusal-denizlerde-i-zleme-sempozyumlari

[3] https://lab.csb.gov.tr/denizlerde-butunlesik-kirlilik-izleme-i-5886

[4] Pflugbeil,S.,vd (2011). Health effects of Chernobyl: 25 years after the reactor catastrophe. IPPNW.(9)

[5] Saraçoğlu, G. V., Türkan, A., & Pala, K. (2006). Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser.

[6] Brown, K. (2019). Manual for survival: A Chernobyl guide to the future. Penguin UK.

Dr. Pınar Demircan

Karadeniz’deki Çernobil Kirliliği: 40 Yıl Sonra Açığa Çıkan Bulguların Stratejik Zamanlaması – Daktilo 1984


29 Haziran 2025 Pazar

Akkuyu NGS: Türkiye’nin aşil topuğu

İsrail ve ABD'nin nükleer silah tehdidini araçsallaştırarak ’80lerden itibaren Ortadoğu'yu şekillendirdiği açıktır. Dolayısıyla Ukrayna ve Ortadoğu arasındaki çatışmanın karşı tarafındaki Rusya'nın Türkiye'deki Akkuyu NGS'nin sahibi oluşu ve AKP'nin özellikle iç politikayı konsolide ederken nükleer silah güzellemesi içeren popülist söylemleri düşünüldüğünde Akkuyu NGS’nin NATO'daki tek Müslüman üye olan Türkiye’nin aşil topuğu sayılabilecek kadar en savunmasız noktasını teşkil ettiği söylenebilir. Bu açıdan hedefe giden yolda Rusya ve Türkiye’yi çatışmaya çekmeyen uygun bir formül bulunması gerekecektir.




Son 20 yıldır Türkiye’nin giderek daha çok entegre olduğu Ortadoğu coğrafyası Gazze’de katledilen insan sayısı 60 bine ulaşmışken, İsrail ile ABD’nin İran’a karşı başlattığı saldırılarla yüzlerce insanın daha yaşamını yitirip binlercesinin yaralandığı, kentlerin, yerleşim alanlarının yakılıp yıkıldığı bir diğer felakete sahne oldu. ABD tarafından gizli olduğu varsayılan nükleer programı ile gerekçelendirilen ve sonradan “12 Gün savaşları” olarak adlandırılan müdahaleler kapsamında İran’daki 4 nükleer tesisten üçü füzelerle vuruldu. Oysa bilindiği gibi İran 2015 yılında imzaladığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) üzerinden uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmayı kabul etmiş, bu anlaşma ABD Başkanı tarafından kadük ilan edilmişti. Ateşkesin sağlanmasının ardından gerçekte savaşı tırmandırmış olan ABD Başkanı “Barış elçisi” ilan edilirken Türkiye açısından ilginç bir gelişme Akkuyu NGS’nin yer aldığı Mersin dahil toplam 22 ilin ABD vatandaşlarının seyahati için güvenli olmadığı ve buralardaki yurttaşların acil durumlara karşı kişisel tahliye planlarını yapmasının telkin edilmiş olmasıydı.


CUI BONO?
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik müdahalesinin gerçek nedenini anlamak için çözümlemeye Roma Hukukunda suçluyu tespit etmek için başvurulan Latince Cui bono deyimiyle ifade edildiği gibi sağlanan faydalara odaklanarak başlayalım. Bu noktada ilk dikkatimi çeken ABD başkanının asker üniformasını çıkartıp takım elbise giyebileceği çabuklukla 24-25 Haziran’da gerçekleştirileceği üç ay önceden belli olan NATO zirvesine katılması oldu. Müthiş bir medya propagandası eşliğinde adeta bir barış elçisi olarak “başarısını” dünyaya muştulayan ABD Başkanı bu sayede küresel asayişi sağlama misyonuna dayandırılan NATO’nun savunma harcamaları için üye devletlerin önceden ödedikleri miktarı en az iki katına çıkarıyordu. Böylece ekonomik darboğaz içindeki Türkiye dahil tüm NATO üyelerinin ülke GSMH’lerinin yüzde 5’ini ayırma önerisi hayata geçirilmesiyle gelecekteki savaşkan girişimlere finansman sağlamanın yanı sıra meşruiyet kazandırmanın da kapısı aralanmıştı. Nitekim ateşkesin beşinci gününde İsrail’in İran’a müdahalesinin öncesindeki koşullara dönülerek bir taraftan “terör” faaliyetleriyle iştigal ettiği gerekçesiyle İsrail tarafından Lübnan’a saldırı düzenleniyor, diğer taraftan kıtalararası balistik füze kullanma potansiyeli üzerinden Pakistan’ın nükleer tehdit unsuru olduğu konusu ABD tarafından yeniden ısıtılıyordu.

NÜKLEER GÜÇ KİME GÜÇ, KİME KOLAY?
İsrail’in ABD desteğini alarak İran’a karşı başlattığı savaş Ortadoğu’da jeopolitik tansiyonu yükseltirken müdahalenin İran’ın nükleer gücü ile gerekçelendirilmesi tarihsel olarak yeni değil. Bilindiği gibi İsrail’in tehdit olarak gördüğü devletlerin nükleer güce sahip olması konusundaki tutumunun ilk dışavurumu 1968 yılında imzaya açılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına (NPT) taraf olan Irak’ın Osirak Nükleer Santralinin yakıt yüklenip operasyona başlatılmadan bombalanmasıdır. Irak-Fransız yapımı olan tesiste Fransa tarafına önceden bilgi verildiği için 1 Fransız sivilin, Irak tarafında ise 10 askerin yaşamını yitirdiği müdahale bu kadarla da kalmayarak Körfez Savaşı kapsamında ABD tarafından doğumsal anomali vakalarına, yıllar içinde DNA hasarına neden olan seyreltilmiş uranyum mermisinin kullanılmasıyla sürmüştür. Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın (UNEP) 2000 sonrasında yayımlanan raporuna göre, Körfez Savaşı boyunca 50 tonu tanklardan, 250 tonu ise uçaklardan ateşlenen seyreltilmiş uranyum mermisinin çoğu Amerika Birleşik Devletleri'ne küçük bir kısmı da Birleşik Krallık'a aittir. Yani NPT’ye taraf olmasına rağmen Irak’ın ticari nükleer santralin vurulurken nükleer silahlanma girişimini önleme şiarıyla hareket eden ABD’nin kendisi müdahale kapsamında nükleer madde kullanmış, ekosistemi zehirleyerek kanser ve türevleri dahil on yıllarca süren, nesilleri süründürerek öldüren sağlık sorunlarının fitilini ateşlemiştir.

Aynı İran gibi NPT’ye taraf olmasına rağmen Irak’ın ticari nükleer santraline daha operasyona geçmeden yapılan müdahaleler aslında NPT’nin geçerliliğine ABD ve İsrail gibi nükleer silaha sahip ülkelerin karar verdiği anlamına gelmektedir. Birleşik Krallık’ta Savunma Bakanlığı tarafından 23 Haziran 2025 yılında yayımlanan bir raporda Birleşik Krallık’ın sivil nükleer reaktörleri kullanan ilk ülke olarak savunma sektörü için nükleer tahrik ve silah kapasitelerinin önde gelen ev sahibi olduğundan bahsedilmesiyle nükleer santral-silah geçişliliğinin övünç kaynağı sayılması bu iddiayı destekler. Yani nükleer santral-silah geçişliliği emperyalist güçlerin hedeflerini gerçekleştirme yolunda müdahaleye zemin hazırlayan faktördür. Bu bağlamda 2019 yılında AKP’li Cumhurbaşkanının Akkuyu NGS inşaatı henüz başlamışken “Gelişmiş ülkeler arasında nükleer başlıklı füzesi olmayan yok” diyerek Türkiye’nin nükleer silahlara sahip olması için çalışmaların yürütüldüğünü açıklaması Türkiye NPT’ye taraf olsa da Batı ittifakı tarafından pek tabii ki sıradan bir popülist söylem olarak algılanmamıştır.



ŞANGHAY BEŞLİSİ, BRICS AĞI
Öte yandan ekonomik ve siyasi gerilimlerle iç politikada sıkıştıkça nükleer santral ve silahlar üzerinden güçlü devlet imajı çizerek savunma yatırımları üzerinden vergi toplayabilen AKP iktidarı 2024 yılında BRICS üyeliğine başvurmuştur. Bu girişimin ardından Türkiye’nin ikinci nükleer santral projesi konumundaki Sinop projesinin kâğıt üstündeki kapasitesini 2025 yılında 4,8 gigawatt olarak revize etmesi Sinop’ta Akkuyu NGS’nin ikizinin kurulmasına ilişkin adı konulmamış bir anlaşmanın emaresidir. Böylece Türkiye’de sahibi olduğu Akkuyu NGS üzerinden tarihsel ideali olan Akdeniz’e erişerek liman sahibi de olan Rusya bir taraftan jeopolitik önemi artan Akdeniz’deki kontrolünü karşı kıyıdaki Mısır’da kurduğu El-Dabaa Nükleer Santrali ile artırırken benzer bir projeyle Karadeniz’deki varlığını da güçlendirecektir. Bununla beraber Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılmadan katılamayabileceği Şanghay Beşlisine üyelik başvurusuna paralel olarak İğneada’nın adres gösterildiği üçüncü bir nükleer santral projesi için 2016 yılında Çin ile yapılan Nükleer Anlaşma doğrultusunda görüşmelerin sürmesi de yakın gelecekte Türkiye’nin kolaylıkla tehdit görülebileceğine işarettir.

AKKUYU NGS TÜRKİYE’NİN AŞİL TOPUĞUDUR
İsrail ve ABD'nin nükleer silah tehdidini araçsallaştırarak ’80lerden itibaren Ortadoğu'yu şekillendirdiği açıktır. Dolayısıyla Ukrayna ve Ortadoğu arasındaki çatışmanın karşı tarafındaki Rusya'nın Türkiye'deki Akkuyu NGS'nin sahibi oluşu ve AKP'nin özellikle iç politikayı konsolide ederken nükleer silah güzellemesi içeren popülist söylemleri düşünüldüğünde Akkuyu NGS’nin NATO'daki tek Müslüman üye olan Türkiye’nin aşil topuğu sayılabilecek kadar en savunmasız noktasını teşkil ettiği söylenebilir.  Bu açıdan hedefe giden yolda Rusya ve Türkiye’yi çatışmaya çekmeyen uygun bir formül bulunması gerekecektir. Zira İran’da Buşehr Nükleer Santrali’nin vurulmamış olması ya Rusya’nın dünya kamuoyu nezdinde kışkırtılmasından çekinildiğini ya da arka planda Rusya ile anlaşıldığını düşündürmektedir.

Pentagon’un eski bir çalışanı olan Michael Rubins’in Middle East Forum’da bu sene mart ayında kaleme aldığı “Türkiye, nükleer bomba elde etmek için NATO'yu rehin mi alıyor?” başlıklı makalesinde İran’ın Buşehr Santrali’nden elde edilen maddelerle nükleer silahın başka yer ve koşullarda üretilebileceğini uzun uzun tartıştıktan sonra Akkuyu NGS’nin de nükleer silahlanma için kullanabileceğine işaret etmesi ateş olmayan yerden duman çıkmamasına benzetilebilir. Rubins’in yazısında İsrail'in Akkuyu NGS’yi vurmaktan caydırabilecek nedenin teknik bir zorluk olmayıp Türkiye'nin NATO üyeliği olduğunu belirtmesi de Türkiye’de siyasal iktidarın kendisini NATO’nun vazgeçilmez üyesi sanmasından bağımsız değildir. Bu noktada benim dikkatimi çeken bir husus da Rubins’in Akkuyu NGS’den bahsederken genellikle yerli yersiz bir şekilde tesisin deprem bölgesinde oluşuna yaptığı vurgudur. Ne dersiniz, NATO’daki ikinci büyük askeri güç olmanın yanı sıra başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere NATO üsleriyle de kullanışlı konumdaki Türkiye’nin NATO üyeliğini kaybetmeden ve  derin ticari ağların merkezindeki küresel güç Rusya’yı kışkırtmadan reaktörlere henüz yakıt yüklenmemiş durumdaki Akkuyu NGS’ den kurtulmanın “doğal” bir yolu aranıyor olabilir mi?

10 Şubat 2025 Pazartesi

Yapay zekânın doğal problemi: Tırmandıracağı iklim krizi

 Bu iddianın temelini yapay zekâ aracılığıyla iş süreçlerinde optimizasyon; maliyet azaltımı ve koordinasyon sağlanması için çok sayıda verinin veri merkezlerinden çekilmesini gerektiren analizler için yüksek enerji harcanması teşkil ediyor.




Son yılların Bermuda Şeytan Üçgeni halini alan savaş, iklim değişikliği ve demokrasi eksenlerini kesen sorunlarına yeni yılla birlikte yapay zekâ da eklendi. Salt ana akım medyada değil, eksik demokrasiyi, ekonomik darboğazın nedenlerini sorgulayan görece halkçı medya çevrelerinde de kalkınma ve gelişme fetişizminden kopuk olmayan söylemlerle yer bulan yapay zekâ için ülkemizde de “trenin kaçırılmaması gerektiği” ifade ediliyor. Kuşkusuz bu yazının maksadı dünyayı çoktan kuşatmış olan yapay zekânın kullanımından vazgeçilmesi değil, daha ziyade yapay zekânın günlük yaşantımıza afetler, aşırı hava olayları, mega yangınlarla sirayet ederek yaşamı kesintiye uğratan iklim krizini tırmandırma potansiyeline dikkat çekmek. Zira yapay zekâ popülizminin yıkım ve yeniden inşa geleneğinden şaşmayan kapitalist imhacılığa hizmet ettiğini ortaya koymak elzem.


Bu iddianın temelini yapay zekâ aracılığıyla iş süreçlerinde optimizasyon; maliyet azaltımı ve koordinasyon sağlanması için çok sayıda verinin veri merkezlerinden çekilmesini gerektiren analizler için yüksek enerji harcanması teşkil ediyor. Bilhassa Chat gpt’nin Google’a göre 10 kat daha fazla enerji kullanan, Large language model (LLM) gibi binlerce megawatt saat elektrik tüketen modüller aşırı enerji sarfiyatına yol açıyor. Şimdilik yılda ortalama 10 megawatt elektrik kullanan ve sayısı 11 bin civarında olan veri merkezlerinin ilave yıllık enerji tüketiminin 110 bin megawat olduğu söylenebilir ki, bu miktar çok hızlı artacak. Zira projeksiyonlar yapay zekâ pazarının 2030’a kadar küresel çapta yüzde 35; 2028’e kadar ise sadece ABD’de yüzde 250’lik büyümeye işaret ediyor. Bu süre zarfında elektrik sarfiyatındaki artış Mc Kinsey Danışmanlık’a göre 24.000 megawatt olarak öngörülürken Wood Mackenzie analiz raporuna göre de veri merkezleri kaynaklı elektrik talebinin yılda yüzde 10-20 artacak olması küresel ölçekte ilave karbon salımı demek.


Yapay zekâ enerji sarfiyatını artırdı, dursun; küresel ısınmanın kritik eşik olan 1,5 dereceyi aşmaması için 2030 yılına kadar yüzde 43, 2035 yılına kadar yüzde 60 oranında azaltılmasıyla 2050 yılı başlarında net sıfıra ulaşılması hedefinden uzaklaşılmaması için başvurulan ambalaj ise nükleer enerji. Yani, karbonsuz teknoloji olarak sunulan ve dış koşullardan etkilenmediği varsayılarak, kapasite faktörü diğer enerji kaynaklarına göre yüksek sayılan nükleer santraller yapay zekâ şirketlerinin tercih ettiği enerji kaynağı olmuş durumda. Nitekim geçen ay Microsoft’un ihtiyacı olan 20 yıllık elektriğin tedariki için Harrisburg, Pennsylvania’da 1979 yılında 2 milyon insanı radyasyona maruz bırakan Three Mile Island / Üç Mil Adası nükleer santralinin kullanımına çekmek üzere 1,6 milyar dolarlık yatırım başvurusunda bulunması bu yaklaşımın sonucu. Ne var ki, nükleer santraller ne sanıldığı gibi karbonsuz ne de dış koşullardan bağımsız. Zira, uranyumun yeraltından çıkartılmasıyla başlayan ve atık süreci dahil tüm bir nükleer yakıt çevrimi ile değerlendirildiğinde hem güneş enerjisine göre 3, rüzgâr enerjisine göre 6 kat daha fazla karbon salıyor, hem de on yıllarca süren inşa süreçleri ve sürekli artan maliyetleri nedeniyle yapay zekânın hızlı gelişimini desteklemekten uzak. Üstelik bu santralleri nükleer yapan sınırlı ve sonlu uranyum rezervlerinin, IAEA’nın son raporuna göre bugün operasyon halindeki 411 reaktörün 90 yıllık kullanımına karşılık gelmesi de 3 katına çıkarılması hedeflenen kurulu reaktör kapasitesinin ihtiyaçlarını karşılama potansiyelini sorunsallaştırıyor. Artan uranyum gereksiniminin nükleer atıkların yeniden işlenmesiyle elde edilen plutonyum içerikli Mixed oxide (MOX) yakıtının yeni tip nükleer santrallerde kullanımıyla yeryüzünün daha tehlikeli bir yer haline geleceği de aşikâr.


Öte yandan, yapay zekâ için tercih edilen nükleer santrallerin günlük 6 milyon nüfuslu şehrin suyuna denk gelen şekilde gerek operasyon süreçlerinde gerekse madencilikte soğutma prosesleri için 35-60 milyon litre su kullanması da su varlıklarının nükleer santrallere kullandırılması anlamına geliyor. Benzer şekilde, aşırı enerji kullanan veri merkezlerinin tatlı su ile soğutulmasının gerekmesi ise dünya kamuoyu nezdinde pek de bilinmeyen bir gerçek. Bu konudaki araştırmalar küresel talepteki artışın 2027 yılına kadar yapay zekâ tarafından Danimarka’nın yıllık su kullanımının 4 ila 6 katından fazlasına gelen şekilde 4,2 ila 6,6 milyar metreküp civarında olacağına işaret ediyor. Gelecekteki su krizinde insanlar dahil tüm canlıların ihtiyacı olan su varlıklarını yapay zekâ ile paylaşmak zorunda kalacağını, hatta yapay zekânın öncelikli olabileceğini, hızlı büyüme beklentisi içindeki yapay zekâ endüstrisinin veri merkezleri için “2030’a kadar su pozitif” hedefine ulaşmak amacıyla su havzalarını yenilemeye başlamış olmasını teyit ediyor. Esasen, sektörün yüzde 62’sini oluşturan ABD menşeli yatırımcılardan Microsoft, Amazon, Apple, Google, Meta ve diğer büyük teknoloji şirketlerinin evladı olan yapay zekâ için “temiz enerji” adı altında sağlanan hükümet sübvansiyonları da bu önceliğin emaresi değil midir?


Teknolojik ilerlemeci yaklaşımın vardığı sihirli değnek algısı hükümetlerce desteklenen şirketler tarafından füzyon enerji ve SMR’lerin geliştirilmesi için milyarlarca dolar akıtılmasına uzanırken, iklim krizini dindirecek ve küresel eşitsizliklerin giderilmesini sağlayacak önlemlerin alınmaması bakımından sizce de yapay zekâ ve nükleer enerji ortaklığı kapitalist imhacılığa hizmet etmiyor mu? Bu konuyu Özgür Üniversite bünyesinde “Kapitalist Gelişme ve Nükleer Enerjinin Ekonomi Politiği” başlığı altındaki seminerlerimin dördüncüsü olan “Nükleer enerji iklim krizinin çözümü mü, sorunu mu?” sorusu etrafında 24 Şubat Pazartesi akşamı çevrimiçi buluşmamızda daha geniş veçheleriyle ve derinden işleyeceğim, ilgilenenleri beklerim.


https://www.birgun.net/makale/yapay-zekanin-dogal-problemi-tirmandiracagi-iklim-krizi-600040


13 Ocak 2025 Pazartesi

Özgür Üniversite'de Kapitalist Gelişme ve Nükleer Enerjinin Ekonomi Politiği (4 seminer) Dr. Pınar Demircan




Özgür Üniversite'nin ilgisi ve altyapısal desteğiyle Kiş 2025 döneminde gerçekleşen Kapitalist Gelişme ve Nükleer Enerjinin Ekonomi Politiği seminerleri artık YouTube'da. Çalışmalara ışık tutması dileğiyle.




1. Hafta:
Nükleer Teknolojinin Gelişimi, Küresel Güç Mücadelesi
https://lnkd.in/dQpxphJH


2. Hafta:
Nükleer Kazalar, Siyasal rejimler ve Ekolojik Yıkım
https://lnkd.in/d8mwdTEj


3. Hafta:
Türkiye’deki Nükleer Santral Projeleri ve Nükleer Karşıtı Hareketin Dönüşümü
https://lnkd.in/dNazfBmq


4. Hafta:
Nükleer enerji iklim krizinin çözümü mü, sorunu mu?
https://lnkd.in/dxVx_DZv

The Real Cost of Nuclear energy

  Nuclear power: the sensible, grown-up answer to the climate crisis? Once you look past the slogan of 'carbon-free', the story beco...