29 Mart 2026 Pazar

COP 31’e giderken: Akkuyu NGS bir iklim çözümü değil, yapısal bir kırılma

 Akkuyu NGS; ne Türkiye’nin iklim karnesini iyileştirecek ne de enerji arz güvenliğini sağlayabilir. Aksine, ülkeyi iklim kaynaklı risklere, ekonomik ve jeopolitik bağımlılığa sürükleyen yapısal bir kırılmayı başlatacaktır.






Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 31. Taraflar Konferansı’na (COP 31) ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye’nin iklim karnesi, bilindiği üzere kırıklarla dolu. İnşası devam eden ve hükümet tarafından “Avrupa’nın en büyük nükleer santrali” olarak sunulan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) ise henüz bu tabloya dahil edilmiş değil. Fakat Akkuyu NGS tamamlandığında da mevcut tabloyu iyileştirmeyecek; aksine, ülkeyi iklim kaynaklı risklere, ekonomik ve jeopolitik bağımlılığa sürükleyen yapısal bir kırılmayı başlatacaktır.

Akkuyu NGS’yi dünyadaki benzerlerinden ayıran temel fark, teknoloji, finansman ve işletme süreçleriyle bütünüyle dışa bağımlı bir model üzerinden kurgulanmış olmasıdır. Uluslararası anlaşma zemininde kabul edilen finansman modeline göre Türkiye, teknolojinin ve tesisin sahibi olan Rusya karşısında enerji üreten bir özne değil, uzun vadeli alım garantileriyle elektriği yüksek fiyattan satın alan bir “müşteri” konumuna indirgenmiştir. Üstelik bu ekonomik ve politik bağımlılık ilişkisi, Türkiye’nin iklim krizi koşullarında risklere karşı inisiyatif alma kabiliyetini de yok etmektedir. Özellikle Akdeniz havzasının dünya ortalamasından çok daha hızlı ısındığı göz önüne alındığında, Akkuyu’nun konumu itibarıyla ekolojik kırılganlığı ve kaza potansiyeli her geçen gün artmaktadır.

ENERJİ REJİMİNDE KİLİTLENME
Akkuyu NGS projesinin hayata geçirilmesindeki en kritik strateji, hukuki denetimin “etrafından dolanılmasına” imkân veren niteliğidir. Anayasal yurttaşlığın hukuki yollardan yürüttüğü yaşam hakkı mücadelesinin önünü kesen bu düzenleme, ‘90’lardan itibaren hükümetlerin çok uluslu şirketlerin tarafı olduğu uyuşmazlıkları ulusal yargı yerine uluslararası tahkim mekanizmalarına taşımayı sağlayan düzenlemelerle de uyumludur.

Projenin Türkiye üzerindeki en ağır yükü ise teknoloji transferinin dahi öngörülmediği finansal anlaşmaya göre, Türkiye’yi tesiste üretilecek elektriğin yarısını 15 yıl boyunca piyasa fiyatlarının 3-4 katı gibi sabit ve yüksek bir bedelle satın almaya mahkûm etmesidir. Nihai tüketicinin faturasına yansıtılacak olan bu alım garantisi, Rusya tarafı için inşaat maliyetini telafi etmenin ötesinde devasa bir kârlılık kapısıdır. Nitekim kamuoyuna yansıyan veriler toplumsal muhalefetin yıllardır dile getirdiği “yüksek maliyetli bağımlılık” uyarısı, bugün somut bir ekonomik gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.

TERMAL İFLAS: ISINAN DENİZ VE VERİMLİLİK KRİZİ
Nükleer santrallerin çalışması reaktörlerin kesintisiz soğutulmasına bağlıdır. Ancak küresel ısınma bu soğutma süreçlerini bir güvenlik riskine dönüştürmektedir. Fransa’da 2022 ve 2023 yıllarında reaktörlerin yarısına yakınının kuraklık ve ısınan nehir suları nedeniyle (resmi söylemde “bakım-onarım” dense de) devreden çıkarılması, nükleer enerjinin iklim krizine karşı ne kadar savunmasız olduğunun kanıtıdır. 2022’de nükleere veda eden Almanya’nın kararındaki rasyonel nedenlerden biri de ısınan suların yarattığı verimlilik kaybıdır. Benzer durum, Finlandiya’daki Fortum nükleer santralinde 2018 yılında yaz aylarında deniz suyu sıcaklığının 30 dereceyi aşması neticesinde üretimin düşüklüğü olarak yaşanmıştır.

Dünya Meteoroloji Örgütü verilerine göre küresel ortalamadan 20 kat daha hızlı ısınan ve yaz aylarında 30 dereceyi aşan Akdeniz, Akkuyu için bir “soğutma kaynağı” değil, bir risk havuzudur. Soğutma suyunun yetersiz kalması durumunda inşa edilmesi gerekecek devasa soğutma kulelerinin maliyeti ise yeni bir politik-ekonomik krizin fitilini ateşleyecektir.

RUSYA’NIN “KULUÇKA MAKİNESİ”
Akkuyu’daki en büyük belirsizliklerden biri de radyoaktif atıkların akıbetidir. Rusya yasalarına göre atıklar ancak “yeniden işleme” amacıyla ülkeye kabul edilebilir. Bu da demek oluyor ki, Akkuyu’da kullanılan yakıt çubukları 10-20 yıl havuzlarda soğutulduktan sonra Rusya’ya gönderilecek, içindeki plütonyum alındıktan sonra kalan radyoaktif atıklar nihai depolama için Türkiye’ye geri gönderilecektir. Türkiye’yi bir “kuluçka makinesi” konumuna düşürecek olan bu süreç, hem şeffaflıktan uzak “yetkili kurum ve işletmelerce” yürütülmesi bakımından güvenlik riskini büyütmenin yanı sıra on binlerce yıl muhafaza edilmesi gereken atıkların depolama maliyetini yine kamu kaynaklarının üzerine yıkmaktadır. Zira Türkiye açısından, nükleer atıkları en az yüz bin yıl muhafaza etmek üzere nihai atık deposunun kurulması için on milyarlarca dolarlık maliyetin yine kamu kaynaklarından karşılanması gibi bir olasılık söz konusudur.

YEŞİL BOYAMA (GREENWASHİNG) BİLE YAPILAMAZ
Bir nükleer santral, yakıt çevrimi bütünsel olarak ele alındığında ne iddia edildiği gibi karbonsuzdur ne de kesintisiz “baz yük” vaadiyle verimlilik sunabilir. Aksini iddia eden “Temiz enerji” söylemi ise dünya kamuoyunu manipüle etmeyi amaçlayan bir “yeşil boyama” (greenwashing) faaliyetidir. Ancak Akkuyu’daki yapısal çarpıklık ve Rusya’ya teslim edilen enerji egemenliği o kadar belirgindir ki, bu projeyi hiçbir “yeşil” boya maskeleyemez. Özetle, bu proje nükleer enerjiyi savunanların dahi karşı çıkmasını gerektiren yapısal çarpıklığa sahiptir.

JEOPOLİTİK RİSK: ENERJİ EGEMENLİĞİNDE RUSYA PRANGASI
Mülkiyeti ve işletmesi başka bir devlete ait olan bu devasa tesis, bölgesel gerilimlerde Türkiye’yi doğrudan hedef haline getiren yapısal bir güvenlik açığıdır. Zira Akkuyu’nun “Yap-Sahip Ol-İşlet” modeli, sadece ekonomik değil, derin bir jeopolitik risk barındırmaktadır. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin enerji arzının kritik bir eşiğini Rusya’ya teslim etmesi, Ankara’nın stratejik manevra alanını daraltmaktadır. Olası bir çıkar çatışmasında, enerji arzının Moskova’nın inisiyatifine kalması Türkiye’yi bir “enerji silahı” ile karşı karşıya bırakabilir. Siyasi aktörler değişse de bu modelle kurulan bağımlılık ilişkisi Türkiye’nin uluslararası ittifak dengelerini de on yıllar boyunca ipotek altına almış durumdadır.

BİR TERCİH DEĞİL, YAPISAL BİR KIRILMA
Akkuyu NGS projesi yeterince sorunluyken, bu modelin Sinop ve İğneada projelerine kopyalanması Türkiye’nin içine düştüğü uzun vadeli bağımlılık ve ekolojik risk sarmalını büyütecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin meselesi, nükleer enerjinin kamu kaynaklarını ipotek altına alan siyasi-ekonomik bir dayatmaya dönüşmesidir. Akkuyu NGS modeliyle dayatılan bu merkezi nükleer sistem, Türkiye’nin enerji rejimini onlarca yıl sonrasına kadar rehin alarak alternatif enerji seçeneklerini devre dışı bırakmaktadır. COP 31’e giderken asıl gerçek şudur: Türkiye artık enerji geleceğinde özgür bir tercihe sahip değil; ülke, geri dönüşü olmayan yapısal bir kırılmaya sürüklenmektedir.

COP 31’e giderken: Akkuyu NGS bir iklim çözümü değil, yapısal bir kırılma

23 Mart 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ Veri Merkezleri ve Savaş: Aynı Enerji Rejiminin İki Yüzü mü?

 Yıllardır işgal hattındaki Suriye, Gazze ve Lübnan’dan bombaların patladığı, İran’a doğru genişleyen müdahale ve şiddet dalgasını; küresel silah ve fosil yakıt şirketlerinin kârlılığındaki artışı dikkate almadan, salt jeopolitik gerilimle açıklamak büyük resmi gözden kaçırmak olur.

Zira yaşamsal kayıplara yol açması bakımından kazananı olmadığı savunulan savaşların “kazananları” kârını maksimize eden enerji şirketleri ile militarist politikalardan beslenen savaş ittifaklarıdır. Bu açıdan enerji altyapıları; devletler, şirketler ve küresel güç ilişkileri arasında belirli bir politik düzen üretir.




Sermaye-yoğun teknoloji olarak hayatın merkezine hızla yerleşen yapay zekâ ise çok sayıda üretilen verinin dolaşıma girmesiyle mevcut düzende yeni bir muğlaklık alanı yaratıyor. Bu durumda yapay zekânın en önemli işlevlerinden biri, dünya kamuoyunun tepkisini yönetmek ve savaş algısını biçimlendirmek olabilir mi?

Savaş Ekonomisinin Kazananları
Savaşın fosil yakıt şirketleri ile silah şirketlerinin lehine sonuçlar doğurduğu bazı enstitülerin raporlarında da yer alıyor. Bu konudaki çalışmalarıyla bilinen Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2023 yılı raporu, savaşların silah şirketlerine kâr maksimizasyonu sağladığını ortaya koymakta.

Öyle ki ABD menşeli Lockheed Martin, Boeing, General Dynamics ve RTX Corporation; Japonya menşeli Mitsubishi ve İngiltere menşeli BAE Systems gibi büyük uluslararası modern savunma şirketlerinin ABD Savunma Bakanlığı’na yönelik lobi faaliyetleri, 11 Eylül Vakası’ndan itibaren yoğunlaşarak kurumsallaşmış bulunuyor. Bu durum Soğuk Savaş döneminde ABD Başkanı Eisenhower’ın “askeri-endüstriyel kompleks” olarak tanımladığı savaş ekonomisi iddiasının yersiz olmadığını, hatta Afganistan ve Irak’taki dış ve savunma politikalarının temelini oluşturduğunu doğruluyor.

2024 yılında da Standard and Poor’s (S&P) 500 yatırım endeksinde de savaştan en büyük kazancı elde edenler arasında fosil yakıt şirketleri ile silah şirketleri öne çıkıyor. Bu bağlamda 2026’da ABD Savunma Bakanlığı Bütçe Yasası’na göre yeni deniz araçları, yeni nesil uçaklar, uzay yetenekleri ve Başkanın “Altın Kubbe” füze savunma programına yönelik ödeneklerin 2027, 2028 ve 2030 mali yıllarına kadar uzatılmış olması, “bereketli” savaşın hiç de kısa sürmeyeceğinin en önemli emaresi gibi görünüyor.

Enerji Krizi mi Fırsatı mı?
ABD ve İsrail tarafından başlatılan saldırıya karşı İran’ın ortaya koyduğu refleks ise kamuoyu nezdinde savunmadaki İran’ın gücünü dünyaya göstermesi gibi yorumlanıyor. Fakat Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla petrol arzının kesintiye uğramış olması, küresel enerji piyasalarını darboğaza sokmakla birlikte aslında enerji piyasasını yeniden şekillendiriyor.

Nitekim 1973 Petrol Krizi’nin enerji piyasasına etkisi, bugünkü Hürmüz Boğazı darboğazı ile paralellikler taşıyor. Zira her iki durumda da petrol arzındaki kısıtlamalar enerji piyasasını şekillendiren ekonomik fırsatlar yaratıyor. Yükselen petrol fiyatlarının aşağı çekilmesi için ABD tarafından 400 milyon varilin piyasaya sunulması da bu açıdan tarihin tekerrür ettiğini haber veriyor.

Timothy Mitchell’in Karbon Demokrasi (Carbon Democracy) eserinde öne sürüldüğü üzere 1973 Petrol Krizi, petrol fiyatlarının kalıcı şekilde yükseldiği bir dönemi başlatarak enerji şirketlerinin kâr marjlarının korunmasına yardımcı olmuştur. Bu açıdan, günümüzde yaşanan petrol arzındaki darboğazın da benzer şekilde enerji piyasasını yeniden şekillendirme potansiyeli taşıdığı öngörülebilir.

1973 Petrol Krizi’nin önemli sonuçlarından birisi de 1950’lerden itibaren kurulmasına rağmen, risk ve ağır maliyetleri nedeniyle yaygınlaşmamış olan nükleer enerjinin “alternatif enerji” adı altında yaygınlaştırılmasıydı. Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler nükleer enerji piyasasını olumlu etkiler mi, bilinmez. Fakat yapay zekâ teknolojilerinin enerji ihtiyacı gözetilerek 2023 yılına tekabül eden COP28’de, karbonsuz teknoloji addedilen nükleer enerjinin dünya genelinde yalnızca yüzde 9 enerji tüketimini karşılayan kurulu nükleer güç kapasitesinin 3 katına çıkarılması için bu yönlendirme zaten yapıldı.

Savaş İttifakının Yeni Üyesi: Yapay Zekâ Şirketleri
İnternet çağında dünya kamuoyunun savaşa dair bilgi alması mümkünken, savaşa karşı tepkinin yönetilmesi ve tepkinin örgütleyici potansiyelinin zayıflatılması da savaş ittifakının bir diğer marifeti sayılabilir. Zira kullanıcılar ya da üreticiler tarafından oluşturulan dezenformasyon çoğunlukla gerçekliğin ters yüz edilmesi, yoktan var edilmesi ya da muğlaklaştırılmasıyla yapay zekânın algoritmik bir cephe işlevi görmesi anlamına geliyor. Nitekim son günlere damga vuran haber olarak, Open AI’nin Pentagon ağlarına dahil edilmesi, yapay zekâ şirketlerinin ABD Savunma Bakanlığı ile iş birliği içine girme potansiyelini ortaya koymuş bulunuyor.

Öte yandan Microsoft, Google, Amazon gibi yapay zekâ şirketlerinin devasa kapasitedeki veri merkezleri için ihtiyaç duyduğu elektrik enerjisinin karşılanmasında fosil yakıt ve nükleer enerji kullanma eğilimi bu şirketlerin savaş ittifakının ayaklarından birini oluşturan enerji şirketleriyle iş birliği ihtimalini güçlendiriyor.

Bu açıdan, yapay zekâyı besleyen maddi altyapının Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) “Electricity 2024” raporuna göre, küresel veri merkezlerinin toplam elektrik tüketiminin küresel tüketimin yaklaşık %2’sine denk gelen şekilde 460 TWh seviyesinde olması mühim. Zira projeksiyonlar yapay zekâ pazarının 2030’a kadar küresel çapta yüzde 35; 2028’e kadar ise sadece ABD’de yüzde 250’lik bir büyüme kaydedeceğine işaret ediyor.

Benzer şekilde IEA tarafından yapay zekanın enerji kullanımına istinaden 2025 yılındaki raporunda veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030 yılına kadar iki katından fazla artarak yaklaşık 945 TWh’ye ulaşacağından bahsediliyor. Bu öngörü yapay zekanın elektrik ihtiyacının Japonya’nın bugünkü toplam elektrik tüketimini aştığı dikkate alınırsa oldukça gerçekçi.

Teknoloji ve enerji şirketlerinin hiç olmadığı kadar iç içe geçtiği şartlardaki bu tüketimin dağılımına bakıldığında, yüzde 33’ünün ABD’de, yüzde 20’sinin Çin’de ve yaklaşık yüzde 15-18’inin Avrupa Birliği’ndeki yapay zekâ şirketlerince gerçekleşmesi yoğunluğun adresini de gösteriyor.

Yapay zekânın kendi yüksek karbon ve su ayak izi kadar problemli olan bir yönü, veri merkezlerinin elektrik enerjisini temin etme biçimidir. Bu enerji çoğu zaman sermaye yoğun, karmaşık ve uzun inşa süreçleri gerektiren nükleer enerjiden sağlanıyor; üstelik bu enerji seçimi, savaş endüstrisinin enerji ihtiyaçlarıyla da örtüşüyor. Ayrıca, operasyonda karbon salmadığı varsayılan nükleer enerjinin yaydığı radyasyonun yok sayılması çevre ve halk sağlığı açısından risk teşkil ediyor.

Ne var ki, yapay zekâ şirketlerinin yüzde 62’sini oluşturan ABD menşeli yatırımcılardan Microsoft, Amazon, Apple, Google, Meta ve diğer büyük teknoloji şirketleri için “temiz enerji” adı altında sağlanan hükümet sübvansiyonları gayet teşvik edici. Nitekim veri merkezlerinin büyümesi teknoloji şirketlerinin enerji üretim altyapısıyla ilişkilendirilmesiyle 2024 yılında Microsoft’un ABD’de kapatılması planlanan Three Mile Island nükleer santralini yeniden devreye almak için anlaşması, yapay zekâ-nükleer enerji iş birliğinin en dikkat çekici örneklerinden biridir.

2025 yılı itibarıyla Dünya Bankası tarafından enerji talebini karşılama ve temel kalkınma hedeflerine ulaşmak için nükleer enerjiye destek yasağının kaldırılmış olması da nükleer enerjinin konumunu, dolayısıyla nükleer endüstriyi güçlendiriyor. Bu doğrultuda Amazon ve Google şirketlerinin 100-500 MW kapasiteli küçük modüler nükleer reaktör (SMR) teknolojilerine yatırım yapmaya başlamış olması, finansal kaynakların teknolojik gelişimini tamamlamamış olduğu için henüz ticari üretimine başlanmamış durumdaki SMR’lerin yaygınlaşacağını gösteriyor.

Sonuç olarak, yapay zekâ dönüşümünün yalnızca dijital olmadığı, enerji tüketimi, altyapı yatırımları ve askeri teknolojilerle iç içe geçmiş olduğu açık. Yeni bir politik ekonomi alanı yaratmış olan yapay zekâ şirketlerinin giderek büyüyen enerji talebi, savaşın kazananı olan fosil yakıt şirketlerinin yanı sıra, nükleer enerji yatırımlarını teşvik ederek savaş ekonomisiyle beslenen enerji rejiminin yeniden üretimine zemin hazırlıyor.

Yani, yapay zekâ veri merkezleri, enerji şirketleri ve militarizm arasında kurulan bağlar aslında savaşın ekonomik ve teknolojik altyapısının genişlediğini gösteriyor. Bu açıdan yapay zekâ şirketlerinin savaş ittifakının yeni üyesi olduğu tartışması, yalnızca bir metafor değil, giderek somutlaşan bir politik ekonomi gerçeğini yansıtıyor.

Dr. Pınar Demircan

Yapay Zekâ Veri Merkezleri ve Savaş: Aynı Enerji Rejiminin İki Yüzü mü? – Daktilo 1984

The Real Cost of Nuclear energy

  Nuclear power: the sensible, grown-up answer to the climate crisis? Once you look past the slogan of 'carbon-free', the story beco...