15 Mart 2015 Pazar

Fukuşima İzlenimleri (1) : Radyoaktivite kaynaklı diğer sorunlar

Üç Mil Adası ile Çernobil kazalarının ardından nükleer santrallerin yıkıcılığını bize bir kez daha gösteren Fukuşima faciasında (#Fukushima)  4 yılı geride bıraktık. Gün geçmiyor ki yeni bir sızıntı haberiyle sarsılmayalım. Daha bir hafta önce 10 aydır sürmekte olan yüksek oranda sezyum içerikli  bir sızıntı olduğunu  iki gün önce de 750 ton kontamine suyun zapt edilemeyerek  okyanusa karıştığını öğrendik. Fukuşima’da  facia devam ediyor işin kötü tarafı her an daha fenası olabilir.
Fukuşima’dayız,  burada  dünyada benzer felaketler yaşanmasın diye  nükleer mücadele  içerisinde yer alan farklı ülkelerden benzer motivasyona sahip bir grup insan  Fukuşima’dan öğrendiklerini aktarma çabası içindeki lokal gruplarla  buluşuyor. Bu buluşmadan  “Fukuşima’dan Alınan Dersler” adlı kitapçığın bizler tarafından dünya çapında tanıtılması kararı çıkıyor. 11 Mart’ı Fukuşima faciasının yıldönümünde Fukuşima’ların yaşanmaması için dünyanın 21 farklı ülkesinden sözleşiyoruz. Fukuşima faciası denince aklımıza 11 Mart geliyor, Japonlar kendi aralarında 11Mart’ı diğer günlerden ayıran faktör olduğunu ifade edercesine “o gün” diye niteliyor, ancak unutmayalım ki   bu tarihte15 bin kişinin hayatını kaybettiği, 4 bin kişinin kayıp olduğu deprem ve tsunami olmuştu. 4 yıldır devam eden facianın esas sebebi  ise ne deprem ne tsunami, 200 bin insanıtopraklarından koparıp dışarı atan, 120 bin insanın evine belki bir daha hiç dönememesine sebep olan  nükleer kaza,  deprem ve tsunamiden 3 günün ardından gerçekleşti. Soğutma suyu pompasındaki sistemsel arıza ,  üçüncü  ünitede  12 Mart 2011tarihinde yerel saatle 11.00’da ve ikinci ünitede  14 Mart 2011 yerel saatle 14.00’da  yaşandı.  İlk patlama ise 15 Mart günü yaşandı. Bu sebeple   4 yıldır 11 Mart 2011 günü ile başlayan hafta içerisinde Japonya genelinde  eylemler yapılıyor,  bugün de 14 Mart ve 11 Martttakinden farklı olsa da Japonya’da yine mesaj aynı: “Nükleer santral istemiyoruz!”.Nükleere isyan eden  Japonlar bu hadiseleri ne unutmaktan  ne de unutturulmasından yana: nükleer karşıtı etkinliklerin yoğunluğu  tüm hafta boyunca devam edecek . Fukuşima’da iki  protestoya dair detayları birarada aktarmak üzere  şimdilik  eylem haberini yazmayı erteliyorum .
2015-03-12 11.09.15
Size Fukuşima’yı anlatmam gerek: Otobüs camından görünen Fukuşima’yı…Dışarı çıkmamız yasak, camın buğusunu silerek kameranın merceğini cama yapıştırmaktan başka çaremiz yok. Dışarıda oynamaya  hasret küçük çocuklar geliyor aklıma….Oysa 30 kilometre mesafedeki nükleer  santral  kazası olmasaydı  otobüsle içinden geçtiğimiz  ve  altının  kaya olduğu söylendiği İitatemachi’de  nükleer atıkların kalıcı bir şekilde gömülmesi planlanıyordu. İşte bu toprak altına girmeyi reddeden  radyoaktif atıklar başkaldırırcasına yol kenarında evlerin önünde: 1 tonluk çöp torbalarına  konmuş  yakılmak üzere bekliyor. İitatemachi’nin nükleer santralin yanıbaşındaki Minamisoma’dan daha çok radyoaktif kirliliğe uğradığını öğreniyoruz, sebep kuzeybatıya kuvvetli esen rüzgar. (Bu durum bize şunu gösteriyor, istediğiniz kadar plan yapın o gün rüzgarın nereden eseceğini bilmezseniz radyoaktif bulutların nereye gideceğini de bilemezsiniz).Bu durum bize hiçbir tahliye planının işe yaramayacağını gösteren güzel bir örnek, öte yandan bizim ülkemizde böyle bir endişeye yer yok zira tahliye planının ÇED raporunda bile esamesi okunmuyor.
54.fukuşima, pınar demircan, yeşil gazete

Japonya’da ülke genelinde 22 adet yanabilen radyoaktif çöp imha makinesi var. Bu  işletmelerin de  operasyon sonrası  parçalanarak yok edilmesi gerekiyor, aksi halde yüksek kontaminasyonun etrafa yine zarar vermesi söz konusu. Yetkililer nasılsa kasaba boşaltıldığı için makinelerin imhasına gerek görmediklerini söylese de  genç bir annenin feryadı: “Nihonmatsu’da tiroit kanseri oranları  Fukuşima’dakinden  fazla, bu radyoaktivite  bertarafı için kullanılan makineleri lütfen okulların yakınına kurmayın” diyor (Nihonmatsu Fukuşima eyaletinde yüksek kontaminasyona uğrayan bir şehir). Radyoaktif olup yanabilen maddelerin imha edildiği bu makinelerin maliyeti ebatlarına göre değişiyor , fabrika tipi  50 bin-5 milyon Dolar civarında   ve bulunduğu yerde  imha işlemi gerçekleştirildikten sonra  bir daha kullanılmayacak şekilde imha edilmeli. Kabul edersiniz ki nükleer santralleri hayatımıza sokan zihniyet bu  pahada ağır radyoaktivite imha makinelerinin  kullanım sonrasında  kırılmasına, parçalanmasına da   karşı. Böylece öğreniyoruz ki radyoaktif  dertlerin  her biri bir yenisini  doğuruyor. Gerek kurulması gerek  işletilmesi sırasında ağır maliyetleri olan  nükleer santrallerin bir  kaza olduktan sonra  kirli toprağın temiz olandan ayrılmasını gerektirdiğini, kirli toprağın, çalı çırpının yanabilen maddelerin yakılarak bertarafının başka bir dert oluşturduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu durum sermaye sahipleriyle bölge halkını bir kez daha karşı karşıya getirirken yüksek maliyetli makinenin tek kullanım sonrasında imha edilebilirliği de  yakılan maddenin atmosfere karışması da yeni bir sorunlar olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu tartışmalar sürüp giderken  ise kanser ve diğer hastalıkların oranları artıyor, çözümsüzlük içinde  hayatlarını sürdürmeye çalışan insanlar bir kez daha mağdur ediliyor.
Çernobil’in bulutu başımızda dolaşırken  bir kazanın ardından  ortaya çıkabilecek diğer sorunları takip etmek şüphesiz şimdiki iletişim teknolojileriyle olduğu kadar kolay gerçekleştirilemedi. Ne dersiniz sizce de  talihsizlikler içindeki Fukuşima dünyaya bir daha düşünme fırsatı sunarak bize”İnsan enerjisini, neşesini sağlığını nükleer enerjiye değişmeye değer mi” sorusunu sordurmuyor mu?
Sonraki yazı   : Fukuşima İzlenimleri (2): Faciayı yaşayanların eylemi”Nükleerden vazgeçelim!”
54.Pınar-Demircan.yeşil gazete

Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)

16 Şubat 2015 Pazartesi

Avrupa Parlamentosu Yeşiller eş başkanından Akkuyu ÇED’i için mektup

Avrupa Parlamentosu Yeşiller/Özgür İttifak Grubu Eş Başkanı ve Milletvekili anti-nükleer aktivist Rebeca Harms,  Enerji Bakanı Taner Yıldız‘a 28 Ocak 2015 tarihinde bir mektup yazarak Akkuyu Nükleer santralinin  Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu hakkında  itirazlara yol açan imza sahteciliği ve  inşaat izninin hemen verilmesine yönelik sorular sordu. Mektubu sizin için Türkçeleştirdik.
6
Avrupa Yeşiller Partisi Grup eşbaşkanı Rebecca Harms


Sayın Bakan Yıldız ,
Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan Türkiye’nin ilk nükleer santralinin Çevre Etki Değerlendirme Raporu’ndaki (ÇED) bazı usülsüzlük iddialarına istinaden aşağıdaki sorularımı makamınıza yönlendirmek arzusundayım.
Bildiğiniz gibi 1 Aralık 2014 tarihinde Türkiye Çevre Bakanlığı, ÇED raporunu resmi olarak kabul etti ve Akkuyu inşaatına başlanabileceğinin işaretini verdi.
Ocak ayı başında Türkiye medyasında, ÇED raporunun içinde  imza sahteciliği yapıldığına ve ÇED’in meşruiyetine itirazlar olduğuna dair haberler çıktı. Türkiye Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği’nin talebiyle gerçekleştirilen uzman analizi gösterdi ki rapor sürecinin farklı aşamalarında iki imza sahteciliği yapılmış bulunuyor. Analiz, Çevre bakanlığı tarafından resmi olarak kabul edilen ÇED raporundaki sahte imzaların, rapor  imza tarihinde  kurum personeli olmayan iki çalışana ait olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye medyasındaki haberlerden, Çevre Bakanlığının   nükleer santral tesisini  kurmakla yetkilendirilmiş olan Rosatom’dan raporun kabul edilmesi yönünde  büyük baskı gördüğünü anlıyoruz.
Bu durum  raporun geneline yönelik şüphelerin yanısıra  ÇED onayına göre verilen inşaat izninin meşruiyetine yönelik şüpheleri de arttırmaktadır. Böylesine önemli bir belgenin bir uzman görüşü alınmadan hazırlanması ve tüm maliyetleriyle hayata geçirilmeye çalışılması tam bir skandal olurdu.
Bununla birlikte 3000 sayfalık rapor onaylanmadan  önce kamuoyuna gerekli tartışma, inceleme ve değerlendirmeleri yapması için sadece 10 gün verilmişti. Herşeyin ötesinde uzmanlar,  nükleer atıklar için geçici depolama alanı ile nihai depolamadan sorumlu olacak tarafı tanımlayan bir alt anlaşmanın bulunmaması ve herhangi bir nükleer kaza yaşanması halinde radyasyondan etkilenen bölgede uygulamaya konacak bir tahliye planının olmaması gibi 2 kilit unsurun eksikliğine vurgu yapıyor.  Akkuyu depremsellik niteliği olan bir sahadır: Ecemiş fay hattı tesisin kurulması planlanan sahaya sadece 25 kilometre mesafededir. Sizin daha iyi bileceğiniz gibi geçmişte bölge pek çok şiddetli deprem tecrübe etmiştir.
En son Fukuşima faciası, bir depremin nükleer santrallerde dolayısıyla da çevre ve insanda nasıl bir tahribata yol açtığını gösterdi. Ne var ki hükümetiniz bu koşullarda nükleer santral tesisi girişiminde hâlâ ısrarcı.
Yukarıda bahsi geçen hususların ışığında Akkuyu girişimine hız verilmesine istinaden  sizden aşağıdaki soruların üzerinde durmanızı rica ediyoruz :
Projeye yönelik yukarıda bahsi geçen iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz? İddiaları göz önüne alacak mısınız?
Türkiye Hükümeti sınır ötesi etki yapabilecek Akkuyu girişimi hakkında komşularının bilgilenmesini nasıl sağlayacak? Türkiye Hükümeti  Espoo* Kongresinde taraflardan biri olmak niyeti taşıyor mu?
Akkuyu’da bir nükleer kaza olursa Kıbrıs ve Yunanistangibi komşu ülkelerin etkileneceği çok açıktır. Yunan ve Kıbrıs hükümetleri ile bir istişarede bulunmayı ve onları süreçteki gelişmeler hakkında mütemadiyen bilgilendirmeyi öngörüyor musunuz?
Çok Teşekkür ederim.
Saygılarımla,
Rebecca Harms
Yeşiller/Avrupa Parlementosu EFA Başkanı
*ESPOO (Sınıraşan Çevresel Etki Değerlendirme Sözleşmesi) uluslararası anlaşma
Rebecca Harms kimdir? 1956’da doğdu. 2010 yılından itibaren Avrupa Parlamentosu Yeşiller Özgür İttifak Grubu Eş Başkanıdır. 
Almanya’nın nükleer atık sahasının bulunduğu Gorleben bölgesinde yaşamış biri olarak nükleer enerji üretimine karşıtlığını ilan etti. 2005 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) hazırladığı Çernobilin Sonuçları raporuna karşılık 2006’da 2 ingiliz bilim insanıyla alternatif olarak TORCH adında bir raporun hazırlanmasında işbirliği yapmıştır. 2011’de Fukuşima nükleer faciasının sonucunda  oluşan radyoaktif sızıntıların devam etmesine karşı aksiyon olarakAvrupa Birliği bünyesindeki liderler, 27 Avrupa Birliği üyesi ülkede nükleer güvenlik testlerine başlanması gerektiğine karar vermesini Harms “Bu testlerle nükleer enerji üretiminin değerlendirilmesine yeni kriterler gertirilmiş izlenimi vermeye çalışılıyor oysa amaç  aslında nükleer enerji için yeni bir kabul ortamı hazırlamaktır” diye eleştirmiştir.
Harms Türkiye’ye en son  6 Kasım 2014 tarihinde Yeşil Düşünce Derneği, Kıbrıslılar Bilim, Eğitim Sağlık ve Dayanışma Derneği (KİBES), nükleersiz.org ile birlikte çağrıcılarından olduğu “Nükleer Tehdit ve Akdeniz Havzasında Ortak Mücadele” panelin için konuşmacı olarak gelmişti. 
Haber ve çeviri: Pınar Demircan (Yeşil Gazete)

15 Şubat 2015 Pazar

Anıt Sayaç işlemeye devam ediyor, bir kadın daha katledildi…

Özgecan Aslan’ın ismi de eklenecek Anıt Sayaç‘a .
Şimdi aracı olup*  sizi bir Türkiye gerçeğiyle buluşturacağız, kadın kıyımının kümülatif görünümü bu çalışma ile karşınızda, acıları ise yüreklerimizde …
*Siteden aynen aktarıyoruz :
Anıt Sayaç

Anıt Sayaç, Türkiye’de kadına yönelik şiddetten ölen kadınların anısını yaşatmak için internet üzerinden kurulmuş bir anıt ve her gün güncellenen bir sayaçtır.
Kadına yönelik şiddet olaylarında 2012 yılının Ocak ve Eylül ayları arasında 125 kadının hayatını kaybettiği açıklandı. Anıt Sayaç kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği böyle bir ortamda farkındalık yaratmak ve bilinmeyen verileri açığa kavuşturmak için düşünüldü. Ölen kadınlarımızın isimleriyle anılacağı bu web sitesi, kadına karşı şiddet konusunda toplumun duyarlılığını geliştirme projesi olmanının ötesinde ölen kadınlara adanmış bir anıttır.
Artış tehdidi tabiatında gizli bu sayaç, şiddetin sürekliliğinin de habercisidir. Kaygı veren bir artış, ağırlaşan bir birikim yanında, aciliyete davet eden bir geri sayım da var ‘Anıt Sayaç’ta. Sayaç attıkça umut eksilmekte; tane tane tükenmektedir.
‘Anıt Sayaç’ın’ ana sayfası anıtın kendisidir. 2013 yılında kadına yönelik şiddetten öldürülen kadınları gösteren sayaç ve öldürülen kadınların isimlerinden oluşan bir sayfa içeriği düzenlenmiştir. 2008-2013 yılları arasında öldürülen kadınların isimleriyle adeta bir duvar ören bu sayfa hergün güncellenecektir. İsimlerden oluşan bu duvarda, her yıl için değişik bir renk kullanılarak yıllar arasındaki farklılıkları göstermek amaçlanmıştır. Sayfada yer alan her bir kadın ismi aynı zamanda üzerine tıklandığında yeni bir sayfaya açılmaktadır.
Açıklama : Bu sitenin veri tabanın oluşturulmasında, 2012’de kadına yönelik şiddetten hayatını kaybeden kadınlara ait veriler konusunda Adalet Bakanlığı, Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yapılan başvuruların sonuçsuz kalması üzerine 2008 – 2013 yılları arasındaki 5 yıllık süre için medya üzerinden yapılan bir tarama yapıldı. Sitede, bu taramanın sonuçlarının “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” ile karşılaştırılmasından sonra ortaya çıkan cinayet listesi kullanıldı. Kadın cinayetleri verileri derlenirken, aile içi şiddet veya kadına yönelik olmayan cinayetler listeye alınmadı. Kadın cinayeti olduğu sonradan anlaşılan Sinem Yurdanur cinayeti gibi olaylar da sayfaya güncellenerek eklendi. Burada sadece medya’da çıkan cinayetler kullanılıyor. Medya’nın bilmediği, bizim ulaşamadığımız bir sürü cinayetin olması mümkündür.
Ölen her bir kadın için ayrı bir sayfanın açılması ile birlikte kadının neden, kim tarafından öldürüldüğü, nasıl öldürüldüğü, devletten koruma talebinde bulunup bulunmadığı gibi bilgilerin yanısıra, cinayet hakkında medyada çıkan haberlere de ulaşılabilmektedir. Böylelikle her geçen yıl medyanın olayları ele alışındaki dil farkına da dikkat çekilmektedir
Anıt Sayaç için TIKLAYIN
(Yeşil Gazete)

10 Şubat 2015 Salı

Okinawa’ya kar bu sene Fukuşima’dan!

Okinawa, Japonya’nın en güneyi ve en sıcak bölgesidir. Yıl boyunca hava sıcaklığı hiç 18 derecenin altına düşmez. Karı sadece yılda bir kez paketten çıkan bir şey olarak görseler de, her çocuk gibi Okinawa’daki çocuklar da kar sever. Okinawa eyaletinin merkez ili Naha’ya her yıl Japonya’nın en kuzey bölgesi Hokkaido’dan kar gönderilir. “İyi Niyet Elçileri” eliyle teslim edilen kar, Okinawa’lı çocukların da kardan adam yapmanın, kar topu oynamanın zevkine varmasını sağlar.

Fukuşima’dan hediye

Fukuşima'danhediye karla çocuklar eğleniyorFakat bir değişiklik var, bu senenin “iyi niyet elçileri”  Fukuşima’dan geldi. 6.sınıftan 2 çocuk 6 şubat günü Naha Shikinaen İlkokulunu ziyaret ederek Fukuşima’dan getirdikleri “kar” hediyesini sundu. Yaklaşık 120 çocuk kar paketini açtıkları gibi kar topu oynamaya, kardan adam yapmaya başladı, kuzey eyaletlerdeki çocuklar kadar eğlendi.
Ayaklarını karın içine hapsedip soğuğa dayanıklılığını ölçmeye çalışan 12 yaşındaki Masane, bu şekilde daha güçlü olabileceğini umuyor ve heyecanla “Okinawa’da kar yağmadığı için karla oynamak çok garip” diyor. Rinna adında 11 yaşında bir kız öğrenci ise “Ocak ayında Şekerkamışı elçisi olarak Fukuşima’ya gönderilmiştim, o zaman orda kar topu oynamıştım”diye söylüyor.
Fukuşima’dan gelen İyi Niyet Elçileri, 12 yaşındaki Hanako  ve Daiki ise Fukuşima’nın 1 metre karla kaplı Inawashiroilçesinden geldiklerini söylerken Okinawa’lı çocukların karla bu kadar oynamalarına şaşırdıklarını “umduğumuzdan daha da aşırı bir mutluluk yaşıyorlar,  inanamıyoruz” şeklinde ifade ediyor.

4 yıldan beri her gün 400 ton radyoaktif atık su

Çocuklara bu sene karın gönderildiği Fukuşima eyaleti, 11 Mart 2011 yılında Fukuşima’da şiddetli depremin sebep olduğu nükleer santral kazasının yaşandığı bölge. Nükleer kaza sonucunda ölenlerin ayrı bir tasnifi yapılmadığı için radyasyondan ölenler dahil bugüne toplam kaybın 20 bin kişiye yakın olduğu biliniyor. Kazadan sonra çocuklarda tiroit kanseri kazanın öncesinde milyonda bir görülürken artık, 3000 çocukta bir rastlanan hastalık haline gelmiş durumda. Bugün kazanın üstünden 4 yıl geçmiş olmasına rağmen halen daha bir reaktörden 400 ton radyoaktif su okyanusa akıyor. Nükleer santraldeki reaktörün yakıtı olan Nükleer yakıt çubuklarının, sürekli olarak denizden çekilen suyla soğutulması gerekir, dolayısıyla patlamamanın olduğu reaktörün içindeki yakıt çubuklarını soğutan suyun atmosfere karışması, yağmur ve kar olup karasal radyoaktiviteye sebep olması da önlenemez, soğutma suyu çekildiği kaynağa geri akıtılmak suretiyle devir daim ettirilmek zorundadır. Kazadan bugüne kadar yağmur suyu 43 milyon ton radyoaktif toprak karışımı katı atık meydana getirmiştir.
Bu uygulama, Fukuşima’nın radyasyon gerçeğini unutturmaya çalışmalarına çocukları katmaya devam ettiğini gösteriyor. Geçen sene de çocukların Fukuşima’da pirinç tarlalarında fotoğrafları çekilmişti.
(Yeşil Gazete, Nükleersiz.org, Okinawatimes)

2 Şubat 2015 Pazartesi

Kazuhiko Kobayashi: “Fukuşima’daki çocuklarda tiroit kanseri çok fazla artıyor”

Kazuhiko Kobayashi, 11 Mart 2011 Fukuşima Nükleer Santral faciasından sonra  Japon hükümetinin sakladığı gerçekleri ve nükleer santrallerin tolere edilemeyen, canlı hayatını tehdit eden  etkilerini anlatmak amacıyla dünya çapında nükleer karşıtı panellere davet edilen, bu uğurda mücadele veren isimlerden birisi. Yeşil Gazete olarak kendisinin birkaç ay önceki İstanbul ziyaretini fırsat bilip siz okuyucularımız için  radyoaktivite kaynaklı sağlık sorunları ile nükleer santraller üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bay Kobayashi ‘den nükleer santraller kurma planları  yapan Türkiye’ye bir de özel mesaj var.
Nükleer santrallerin enerji kaynağı olarak değerlendirilmesini tarihlendirseniz ne kadar geçmişe gitmek gerekir?
Aslında herşey 2. Dünya Savaşı’ndan önce Pasifik Okyanusunda gerçekleştirilen nükleer silah denemeleriyle başlamıştır.  Atom bombasının Japonya’ya atılması ise bu kitle imha silahlarının insan üstünde kullanılmasının nasıl sonuç verdiğini anlamaya dönük  bi nevi deney olarak gerçekleştirilmiştir. Atom bombasının insan üzerindeki etkilerini anlamayı sağlayacak verilerin  Hiroşima ve Nagazaki’de kurulan araştırma merkezleri kanalıyla toplanması sağlanmıştır ve ne yazık ki elde edilen  veriler ne Japonya ne de başka bir ülke ile paylaşılmıştır.
1946 yılındaAmerika Başkanı Eisenhower, atom bombası atmış olan bir ülke imajını silmek için Birleşmiş Milletler’e  “Barış için Atom” önerisinde bulunmuştur. 1954’te bu öneri kabul edilmiş ve  tüm dünyada nükleer santrallerden yetkili tek organ olarak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) kurulmuştur .
Diyorsunuz ki nükleer santraller IAEA kurulduktan sonra yavaş yavaş enerji santrali bahanesiyle dünyada yayılmaya başladı .
Aynen öyle.
fuku cocuk
Peki Fukuşima nükleer  kazası  sonrasında neler yaşandı? Neticede Hiroşima’ya atom bombasının atıldığı yıllara göre iletişim araçları gelişkin; Japonya’daki araştırmacı ve nükleer uzmanlar sayıca çok ve  konularında uzman… Bu bağlamda radyasyonun insan üzerindeki etkilerini anlamak için Fukuşima’da  ne gibi araştırmalar yapılıyor?
Evet, dönem farklı ama 1945’teki gibi bu sefer de IAEA  Fukushima’da bir araştırma üssü kurdu  ve 2011 Mart ayını izleyen süreçte bölgede radyasyona maruz kalan çocuklar üzerinde başlattığı  incelemelere devam ediyor; bu araştırmayı yapmak için Fukuşima’daki toplam 300.000 çocuk bölgeden dışarı çıkarılmadan inceleniyor, araştırmaya engel olunmasın diye çocukların bölgeden çıkmasına izin dahi verilmiyor, onlar için önemli olan  kimin ne kadar zarar gördüğünün verisini kendileri için toplamak. Bölgedeki bir sivil toplum örgütü  o günlerde Fukuşima’dan çıkamayan bu çocukların en azından 1 hafta uzaklaşmasında kendilerine destek olmamı istedi; ben de Avrupa’da konuşmacı olarak katıldığım panellerde bağış toplayarak Fukuşima’daki mağdur çocukların anneleriyle Tokyo’nun güneyinde Izu adasına göndermek için 15.000 avro bağış topladım.
Orada beni çok etkileyen bir şey oldu;  bir çocuk gelip dışarıda bahçede oyun oynayabildiği için teşekkür etti.*
*Fukuşima nükleer santral kazasından sonra ebeveynler uzmanların tavsiyesiyle çocuklarının bahçede oynamasını onların iyiliği için yasaklıyor.
Dünya insanının sağlığıyla ilgilenmek, araştırmalar yaparak bültenler çıkaran Dünya Sağlık Örgütü- World Health Organisation (WHO) Fukuşima’da herhangi bir araştırmada bulunmuyor mu?
WHO dünyadaki insanların sağlığını takip etmek için kurulan bir organizasyondur, ancak nükleer enerji mafyasının girişimleri neticesinde WHO’nun nükleer santraller, radyasyon ve sağlık konusunda herhangi bir değerlendirme yapma yetkisi yoktur. Zaten 1954’te Birleşmiş Milletler eliyle IAEA kurulduktan sonra WHO ile sınırsız süreli sözleşme yapılmıştır ve  nükleer enerjinin, radyasyonun  sağlık üzerindeki etkileri de IAEA tarafından ele alınmaktadır.
Örneğin 1946-1957  yılları arasında Pasifik okyanusunda 67 ayrı atom bombası denemesi yapılmıştır. Bildiğiniz gibi bunlardan biri Bikini adasında yapılan nükleer silah testidir. Japon hükümeti tarafından  997 balıkçı teknesinin mağduriyet yaşadığı açıklanmıştır oysa gerçek rakam çok daha fazladır.   Bunu yapılan bir araştırmaya dayanarak söylüyorum. Elbette resmi bir araştırmadan bahsetmiyorum, gerçekler Shikoku’da bir sivil toplum örgütüyle işbirliği yapan üniversite öğrenci ve  öğretmenlerinden oluşan  gönüllü bir ekibin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Gönüllüler bu  çalışmayı kazada mağduriyet yaşamış balıkçıların evlerini ziyaret ederek gerçekleştirdi. Netice Bikini adası civarına atılan atom bombasının etkilerine maruz kalanların sayısının  997 değil bunun 2-3 katı olduğunu gösteriyor çünkü azıcık radyasyon bile mağdurun çocuklarının, torunlarının doğuştan çeşitli kan hastalıkları, lösemi gibi mağduriyetler yaşamasına sebep olabiliyor.
Fukuşima nükleer santral faciasından sonra en belirgin sağlık problemi nedir?
Fukuşima’da toplam 300.000  çocuk var, Fukuşima öncesinde tiroit kanseri vakası milyonda bir görülürdü bugün tiroit kanseri teşhisi konmuş 100 çocuk var (Bay Kobayashi ağlıyor).
Sadece 3,5 yıl sonra tiroit kanserinin her 3000 çocuğun birinde  görüldüğünü anlıyoruz. Çocukta görülen tiroit kanseri oranı önümüzdeki 10 yılda  çok daha fazla artacak fakat sebebin Fukuşima nükleer santral faciası olduğu kanıtlanamıyor. 20-30 yıl sonra yetişkinlerde de kanser vakaları çok artmış olacak ve o zaman sorumlular bulunamayacak, iktidarlar, şirket yetkilileri değişmiş olacak.
Türkiye’nin de hem kuzeyinde hem güneyinde nükleer santral kurulması planlanıyor. Türkiye insanına bir mesajınız var mı?
İnsan eliyle kurulmuş olup da 100 yıl güvenliliğini koruyan bir teknoloji yoktur.
Bu sebeple en çok kaza olursa kazanın zararlarını atlatmaya yönelik hazırlıklar neler buna bakmak lazım. Fakat, nükleer santral böyle bir güvenlik sözkonusu değildir, hiçbir teknoloji de güvenlik garantisi sunamıyor. Nükleer santral patlarsa çok yüksek olasılıkla atmosfere yayılan izotoplar canlıların DNA yapısını bozar, radyasyonun direkt etkisine maruz kalmaya da gerek yoktur; yıllar sonra çocuklarınızda, torunlarınızda DNA bozukluğuna rastlamanız mümkündür. Kısacası ileriki dönemlerde çocuklarınız ve torunlarınız yapısal bozuklukla, çok ağır hastalıklarla dünyaya gelebilir . Unutmayın ki radyasyonun dünyaya yayılması sadece insan DNA’sını bozmayacak, dünyadaki  radyoaktif kirliliği artırması neticesinde eski sağlıklı hayatlarımızı çok özlüyor olacağız. Dünya barışını tehdit eden nükleer silahlanma ve onun basamağı olan nükleer santrallerin tehlike boyutu politikacılar, kapitalist sistemden beslenen büyük şirketlerin yöneticileri ile sermaye sahipleri tarafından  saklanarak bu günlere gelmiştir.
Çernobil ve Fukuşima’nın kurbanları önümüzdeki on yıllarda artmaya devam edecek.  Türkiye’deki dostlarımın şunu bilmesini isterim ki nükleer silah ve santrallerle ilgili bir kaza yaşanırsa karşılaşacağınız zararın ne  sonu, ne sınırı vardır ve dünyada nükleer silah kullanımı insanlığa karşı işlenen bir suçtur. Ülkenizde nükleer santral kurulması planları da bu suça bir hazırlıktır ve bu planların işlemesine izin vermeniz ülkenizin geleceğini, çocuklarınızın, torunlarınızın geleceğini tehdit etmektedir.  Bu sebeple geleceğiniz için lütfen toplumsal olarak nükleer santrallere karşı çıkın.
Biz dünyanın dört bir yanında farklı hayatlar süren insanlar, şimdi ve yarınlarımız için risk teşkil eden nükleer silah ve santrallerin  hayatımızdan çıkmasını ancak ve ancak elbirliğiyle gerçekleştirebiliriz.

Kazuhiko Kobayashi
Kazuhiko Kobayashi
Kazuhiko Kobayashi 1946  yılında Tokyo’da doğdu. 2. Dünya Savaşı’nı bitiren, Amerika’nın Hiroşima ve Nagazaki’ye  attığı bombalar onu nükleer gereçeğiyle tanıştırdı. Lisans eğitimini Almanca üzerine yapıp 22 yaşında gittiği Almanya’da hayatının 29 yılını geçirdi. Bugün Almanya’da doğup orada yaşamakta olan biri fizikçi diğeri psikiyatrist  2 yetişkin çocuğu var.  Alman Japonlar’la iş yapmanın püf noktalarını  anlattığı “Japonya ile iş yapmak” adında Almanca bir kitap yazdı, Japon-Alman şirketleri arasında danışmanlık yaptı. 1997 yılı itibariyle  Japonya’ya  dönüş yaptı, bir süre Almanya-Japonya arası serbest ticaretle ilgilendi. 1997 yılında Japonya’ya döndükten sonra kendisini çevre, yoksulluk, ırksal ve dinsel çatışmalar, nefret suçları, nükleer silahların yıkıcılığı, nükleer santraller gibi sorunlarla mücadeleye  adayan Bay Kobayashi, modern toplumlarda ucu kapitalizme dayanan  her tür soruna çözüm getirmeye uğraşıyor.
Röportaj: Pınar Demircan (Yeşil Gazete)

22 Kasım 2014 Cumartesi

Profesör ve Hizmetçi – Yoko Ogawa

Burada ne adınızın ne soyadınızın önemi var, siz sadece rakamlardan ibaretsiniz, aşağıdaki soruları cevaplayın yeter .
“Ayakkabı numaran kaç?”
“Kaç kilo doğdun?”
“Boyun kaç?
“Doğum tarihin nedir?
Profesör ve Hizmetçi : Japonca orijinal adının tam Türkçe karşılığı ile Profesörün Aşık Olduğu  Matematik Formülü. Türkiye’de ilk defa Pegasus Yayınevi aracılığıyla orijinal dilinden çeviriyle okurlarıyla buluşuyor. Böylece yazarın İngilizce ve Fransızca dillerine yapılmış çevirileri arasına Türkçe çevirisi de eklenmiş oldu. Eser Japonya’da sinemaya da uyarlanmıştır.
Sinemaya uyarlanmış eserden bir sahne
Sinemaya uyarlanmış eserden bir sahne
Roman, geçirdiği trafik kazası sebebiyle günlük hayatında 80 dakikada bir bellek kaybına uğrayan profesör, ona yardımcı olmak için işe alınan tek çocuklu yalnız bir kadın ve çocuğunun arasında şekilleniyor.  Üniversitede çalıştığı yıllarda başarılı bir matematik bilim insanı olan profesör, 1975 yılında bir trafik kazası geçirmiş ve bellek kaybına uğramıştır. Yardımcıya ihtiyaç duyduğu bir hayata başlamışken göreve gelenler birbiri ardına işi bırakmaktadır. Bunda şüphesiz profesörün rolü büyüktür  çünkü ya alınan yardımcıları bir sonraki gelişlerinde tanımaz ya da onları ayakkabı numaralarıyla telefon numaralarından tanımaya çalıştığı için korkutup kaçırtır. Oysa kafasının içinde adeta “80 dakikalık film kaydı” bulunan profesör başkalarına garip gelse de insanlarla sadece matematik üzerinden bağ kurabilmektedir.
Profesörün “unutma” merkezli hayatında kıyafeti  üzerine iğneyle iliştirdiği not kağıtları da büyük önem taşır. Belleğinin ışığı sönünce, “Benim belleğim 80 dakikalık ” yazan notlara tutunur. Kahvaltıda ne yediğini hatırlamıyor olsa da  matematiksel denklemler sözkonusu olduğunda beyni mucizevî bir şekilde çalışmaktadır.Bu yöntemlerden korkmadan Profesöre hizmet eden, ona uyum sağlayabilen tek kişi profesörün sorularını sabırla sıkılmadan cevaplayan yeni yardımcısı olacaktır. İşe alınan yardımcının 10 yaşında rakamların sihirli dünyasıyla henüz  tanışan bir de oğlu vardır ki Profesörün  ona matematik  sevgisini aşılaması zor olmaz. Profesörün karekök çağrışımıyla “Kök” adını verdiği babasız büyüyen çocuğa ilgi ve şefkati aritmetikle harmanlayarak sunması, kendisi de babasız büyümüş olan yardımcısının kalbini kazandıracaktır.
Bir çoğumuz için korkulu rüya haline gelen matematiğin Profesörün tutunduğu yegane dal olduğunu, ondan nasıl beslendiğini, hayatla matematiğin zaten iç içe geçtiğini, sabır ve sevginin o hayatı nasıl besleyip büyüttüğünü gayet güzel anlatan roman aynı zamanda okuyucularına beyzbol  talimi yaptırıyor.
Profesör ve Hizmetçi  (Pegasus Yayınevi)
Profesör ve Hizmetçi
(Pegasus Yayınevi)
2002 yılından beri Japonca’dan Türkçe’ye çeşitli çeviriler yapıyor olsam da  Japonca’dan çevirdiğim ilk kitap olarak Yoko Ogawa’nın bu eserinin hayatımda ayrı bir yeri  vardır. Çeviri süresince matematik ve beyzbol terminolojisiyle uğraştım. Matematikteki Artin teoremi, Mersene asal sayıları, Fermat teoremi, Euler teoremi ile bu kitap sayesinde tanıştım. Üstelik bu terimleri bir de Japoncadan çözmem gerekiyordu. Diğer bir sıkıntı da yoğun çalıştığım bir dönemde bu çeviriyi zamanında teslim etmekti. Hedefe varmanın yolu  Profesöre layık, planlı bir çalışma ve  matematikten geçecekti. Kendime her gün için 3 sayfa çeviri hedefi koydum. Kitaba dair heyecanımı yitirmemek adına çevirirken okuma yoluna gittim fakat bu sefer de  kitabı daha çok okumak için çevirmeye devam etmem gerekiyordu. Sonuç olarak  çeviri boyunca satırların arkasından sürüklendiğim gece ve gündüzlerim çok olmuştur.
Evet ben kitabın çevirisini  zamanında bitirdim ama gerek ekonomik  krizler gerekse farklı yayınevlerinin farklı tutumları neticesinde kitabın sizlerle buluşması  hayli zaman aldı. Bu durumda geç olsun güç olmasın diyorum, size iyi okumalar !
Yoko Ogawa kimdir?
Aslında Türkiye Japon Yazar Yoko Ogawa’nın adını ilk kez 2005’te vizyonda olan Türkçe adı Esrarengiz Sevgili  “The Ringfinger (Yüzük Parmağı)” adlı filmin  uyarlandığı romanla duydu.  Yoko Ogawa 1962 yılında Okayama’da doğdu. Waseda Universitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezundur ama kitabı da okuyunca esas Yoko Ogawa’nın bir matematik dehası olduğunu anlayacaksınız. 1988’den beri yazmış olduğu 20’den fazla romanı 12 civarında hikayesi bulunmaktadır. Yazarın Japonya’da basılan birçok kitabı vardır bunlardan bazıları Japonca adlarının Türkçe karşılıklarıyla aşağıdaki gibidir :
Mükemmel Hastane Odası (1989), Çay Soğuk Olmayacak (1990), Hamile Takvimi (1991), Kenar Sevgisi (1991), Şeker Zamanlar(1991), Angelina(1993), Otel Iris (1996), Buz Kokusu (1998 ,bu kitap Profesör ve Hizmetçi’den hemen sonra Türkçe’ye çevirdiğim kitaptır dolayısyla o da  2008’den beri okuyucularla buluşmayı  bekliyor) , Göz Kapağı (2001) , Profesörün Aşık olduğu Formül (2003,  Türkçesi2014 Pegasus Yayınevi, eser Japonca olarak sinemaya da uyarlanmıştır ) , Unutulup Bulunan Masallar (2006), Küçük Kuş (2012), Onlar Her zaman Herhangi Bir Yere (2013).

Pınar Demircan (Yeşil Gazete)
@pnrizumi

15 Kasım 2014 Cumartesi

“Orayı unutma zaruretini hep hatırlamak gerek” : Onkalo Nükleer Atık Deposu

“Burası sizin yaşamanız için uygun bir yer değil”  
“Buraya sizi korumak için bir şey gömdük
“Şimdi gelmemen gereken bir yerdesin, burası Onkalo Nükleer  Atık Deposu !”
Yukarıdaki replik, bilimkurgu bir filmden değil, bir belgeselden alıntı; gerçek dünyanın ta kendisine ait. Hani sabah kalktığınızda kahvenizi veya çayınızı elinize alıp algılamaya çalıştığınız, gazetelerde haberlerine göz attığınız dünya var ya, işte o dünyaya! Senarist ve yönetmeni Michael Madsen olan2010 yılı Danimarka ve Finlandiya ortak yapımı  belgesel, nükleer atık meselesine  dair can alıcı bir noktaya; nükleer atık depolarının dünya yüzeyindeki canlı yaşamı  açısından yüz bin yıl belki daha fazla bir süre için yarattığı tehditin boyutlarına parmak basıyor.
Finlandiya’nın Olkiluoto Adası’ndaki Onkalo arazisi,  yerin altını kazmaya değer herhangi bir madeninin, tarıma elverişli topraklarının bulunmadığı yargısından hareketle, 2002 yılı itibariyle  Finlandiya hükümeti tarafından dünyanın unutması gereken  bir bölge olarak ilan edildi.  Depo, yerin üstündeki değişimlere nazaran altının daha güvenli olabileceği varsayımına dayanarak granit kayalık zeminin  520 metrealtında  yüksekliği 6,5 m genişliği ise 5 m bir tünel açılarak olarak inşa ediliyor. Öngörülen maliyeti ise sadece  818 milyon avro.
5 Into-Eternity-2...
Belgesel filmde bilgisine ve görüşlerine başvurulan  merciiler arasında Onkalo Nükleer Atık Deposu’ nun  Başkan yardımcısı  ve İletişim Müdürü de yer alıyor. İkisi de  dünyada halihazırda 250-300 bin ton nükleer atık bulunduğunda hemfikir. Onkalo’nun misyonu 2020 yılında faaliyete geçmesiyle  başlayacak, 2100 yılında atıkların depolanması bittikten sonra kapısına mühür vurulacak.  Atıkların 100 bin yıl saklanması  ki bu süre nükleer atıkların tehlike arz etmeyi sürdürdüğü süreye eş.  Öte yandan, bu süre zarfında Onkalo’nun yerin altındaki bu dev depoyu gelecek kuşaklar bulur mu, bulur da uzak durulması gereken bir yer olduğunu anlar mı, işte orası tam bir muamma. Belgeselde yetkililere gelecek nesillerin  bu  depodaki tehlikeyi  anlamasını  sağlayacak şekil ve işaretler  düşünüp düşünmedikleri de soruluyor .Dolayısıyla “unutmaya mecbur olduğumuzu hep hatırlamamızı (hatta gelecek nesillere hatırlatmamızı) gerektirecek” bir yeden bahsediyoruz.
“Onkalo’yu kurcalayıp kurcalamayacakalarına dair gelecek nesillere güveniyor musunuz?”
“Ne güveniyorum ne güvenmiyorum diyebilirim; en doğru cevap kimsenin bunu bilemeyeceği olabilir.”
Belgesel, 7-8-9 Kasım 2014 tarihlerinde   İstanbul, Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bodrum, Çanakkale, Diyarbakır, Hopa, İzmir ve Trabzon’da eş zamanlı olarak gösterimi gerçekleştirilen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali içerisinde izleyicilerle buluştu, cok yakında yönetmeninin izniyle de Türkiye’de yalnızca  surdurulebilir yasam.tv‘  deTürkçe altyazılılı olarak seyredilebilecek.
Belgesel filmden  hemen sonra izleyicilerin soruları olabileceğini düşünen sevgili festival sorumluları, bir de sunum ve soru-cevap kısmı organize etmiş . Bu bölümde emekli gazeteci İbrahim Günel’den  nükleer santrallar ve atıkları hakkında bilgilendikten sonra, biz de  kendisine Yeşil Gazeteolarak  ilave birkaç soru yöneltiyoruz :
SYFF_ibrahimgunel yeni
İbrahim Günel

YG : Film hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
İbrahim Bey:  Filmde nükleer atık meselesi konunun uzmanlarına başvurularak ele alınıyor. Söz konusu atık deposunun 2020 yılı itabariyle faaliyete başlayıp, o zamana dek oluşan Finlandiya’daki nükleer atıkların  2100 yılına kadar depolanacağı ve sonrasında da 100 bin yıllığına kapatılarak mühürleneceği anlatılıyor .
Beni düşündüren yüzlerce  belki bin yıl sonra birinin gelip orayı kazarsa ne olacağı ki zaten filmde de bu sorgulanıyor. O dönemde gelecek nesillerle dilimiz aynı olur mu? Yoksa  işaretle mi tehlikenin boyutlarını anlatmak gerekir?  Günümüzden geçmişe bakınca yaklaşık 3 bin 400  yıl önce Anadolu’da yaşamış Hititler’i görüyoruz. Hititlerin dili  1900‘lü yılların başında çözüldü Yine yanılmıyorsam günümüzden yaklaşık  2 bin 500 yıl önce Anadolu’ da yaşamış olan ama hâlâ dilleri ve alfabesi çözülememiş olan Luviler var.  Açıkçası, 1000-2 bin yıl önceki toplumların dilini bile bilmiyoruz,  kaldı ki bu filmde 100 bin yıldan bahsediliyor.  İnsan ömrü kısa, dil ise çok hızlı değişiyor, gelecek nesillere bırakacağımız atık mirasına dair neyi ne kadar anlatabileceğimiz, ciddi bir sorun .
YG: Nükleer atıkların depolanma  işlemi  nasıl gerçekleştiriliyor, anlatabilir misiniz?
İbrahim Bey : Öncelikle, dünya üzerinde halihazırda nihai bir nükleer atık depolama tesisi yok. Nükleer  yakıt çubuklarının kullanım ömrünün sınırlı olduğunu belirtelim. Bir nükleer reaktörde tipine ve kurulu gücüne göre  50 ile 200 ton yakıt çubuğu vardır. Her yıl ya da 1,5 yılda  yakıt çubuklarının dörtte 1’i çıkartılıp yenileriyle değiştirilir. Çıkartılan  yakıt çubuklarının ise 5- 10 yıl soğutulması şarttır; bununla birlikte yerlerine  yenileri eklenir. Kullanılmış yakıt çubuklarının soğutma işlemi ise reaktör binalarının içerisindeki havuzlarda gerçekleştirilir. Soğutma süresi tamamlanan yakıt çubuklarının havuzdan çıkartılarak içerisindeki gerekli elementlerin  alınabilmesi için ayrıştırma tesislerine götürülmesi gerekir. Dünyada 13ayrıştırma ve yeniden işleme tesisi bulunuyor olup  bu tesislerde  kullanılmış yakıt çubuğunun içindeki plutonyum ve uranyum, güçlü asitlerle sıyrılarak ayrıştırılır. Kalan kısım ise sıvılaştığı için hacmi artar. Bunlar özel çelik konteynerle geçici depolama alanlarına gönderilir ; örneğin, Almanya’daki Gorleben bu geçici depolama alanlarındandır.
YG: Peki Onkalo dünyada örneği başka olmayan bir yer midir ? Amerika’da  Yucca Dağı’nda bir  nükleer atık deposu kurma girişimi olmuştu yanılmıyorsam .
İbrahim Bey : Yucca Dağı’nda kurulma işlemi başlaynan tesis ABD federal hükümeti ile eyalet hükümeti arasında davalık oldu. Bir anlamda  “rafa kalktı” diyebiliriz.
YG : Ülkemizde Akkuyu ve Sinop ’ta nükleer santral kurulması planlanıyor,  hatta geçenlerde  Akkuyu için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü İnceleme ve Değerlendirme Komisyonunca yeterli bulunarak,  ÇED izni için askıya çıktı, bunu nasıl yorumluyorsunuz?
İbrahim Bey: Maalesef öyle ama depolama ve atık risklerinden raporda hiç bahsedilmemesi kabul edilir gibi değil. Bir nükleer tesisin faaliyete geçmesi için 4 tane lisanslama aşaması vardır. Bunlar  1-Yer lisansı, 2-inşaat lisansı, 3-deneme üretimi lisansı, 4- İşletme  lisansı… Her bir aşamadaki testlerden de geçilmesi gerekir . Halihazırda inşaat lisansı aşamasındayız.
YG: Çevre boyutuyla ele alırsak ki elbette çevreyle birlikte insan sağlığı da etkilenecektir;  nükleer santralların teknik olarak bir kaza veya sızıntı olmasa dahi çevreye ve insan sağlığına  olumsuz etkisi bulunur mu?
İbrahim Bey: Nükleer santrallar soğutma işlemi için  yüksek miktarda suya ihtyaç duyar ki bu miktar saniyede 10 tondur. Nükleer reaktör içerisinde  kapalı devre vardır. Bunlardan birinci kapalı devre, reaktörün kalbinden, yani yakıt çubuklarının arasından geçerek buhar üretecine (jeneratör) gider. Üreteçteki suyu buhara dönüştürerek tekrar reaktörün kalbine döner. İkincisi ise buhar üretecinden çıkan kapalı devredir. Bu da elektrikli üretecinin tirbününü döndürmek içindir. Tirbünleri döndüren çürük buharın ise soğutulması santralın yakınındaki göl, akarsu ya da denizden sağlanır. Normalde, sızıntı, çatlama olmazsa; boru,tesisat bakımları düzgün yapılırsa, kapalı devrelerden geçen sulara radyasyon bulaşmaz. Ancak, çürük (kullanılmış) buharı  soğutmak için çekilen  soğutma suyu,  tekrar dışarı denizlere, göllere ya da akarsulara gönderilir ve bu durum, bir süre sonra deniz, göl, nehir suyu sıcaklığında yükselmeye yol  açar. Sıcaklık derecesi değişen deniz, canlı yaşamını tehdit edecek boyutta bioçeşitliliği tamamen değiştirecektir .
YG: Peki bacadaki filtrelerden radyoaktif izotopların dışarı çıkması mümkün müdür?
İbrahim Bey: Mümkündür. Nükleer reaktörlerde koruma kabının içerisinde işletme sırasında hidrojen oluşur. Hidrojen çok patlayıcı bir gazdır ve dışarı salınmazsa reaktör binasını patlatabilir. Bu yüzden belli aralıklarda nükleer reaktörlerde atmosfere izin verilen oranlarda gaz salınır. bu gazların içerisinde ksenon gibi radyoaktif gazlar da vardır.
YG: Peki nükleer santrallar insan sağlığı açısından bilimsel olarak  tehlike yaratır mı?
İbrahim BeyAlmanya’dan Nükleer Silah Karşıtı Hekimler Birliği(IPPNW) üyesi ve şimdiki Başkanı  Dr Angelika Claussen,  kendisiyle 1998 yılında yaptığım söyleşide, Almanya’nın Hamburg kentinin kuzeyinde bulunan Krummel Nukleer Sanralı‘nın çevresinde ikamet edenlerle yapılan  bilimsel bir araştırmada,  çocuklardaki  lösemi ve tiroid kanseri  oranlarında artış oldugunun saptandığını anlatmıştı. Geçenlerde bununla ilgili yeni bir araştırma da bunu doğrular nitelikteydi.
YG notu : ( YG olarak IPPNW Yeni dönem Avrupa Başkanı Dr Angelika Claussen ile de bir söyleşi gerçekleştirmiştik, yakında yayınlamayı umuyoruz)
YG: Bu durumda kaza olmasa bile nükleer santrallarin insan sağlığı için zararlı olduğu sonucuna varabilir miyiz?
İbrahim Bey: Maalesef evet. Radyoaktif izotoplar, kararsız elementlerdir. Bunlar kararlı hale gelebilmek için atomlarından sürekli parçacık atar. Bu da iyonize edici radyasyonu oluşturur. İyonize edici radyasyon da öncelikle canlı DNA’sını kırar. Bizim DNA’larımızda yaşamımızla ilgili her şey kodlanmıştır. Örneğin o hücrenin yaşamımız boyunca kaç kez ve ne zaman bölüneceği bellidir. İyonize edici radyasyon DNA’mızı kırdığında bu kodlar da bozulur ve o hücremiz deli gibi çoğalarak kanser oluşmasına neden olur.  Bir de her radyoaktif  izotop vücutta farklı bir organa yerleşir. Örneğin  iyot 131 tiroide, sezyum 137 kemik iliğineplütonyum 239 ise akciğere yerleşerekçeşitli kanserlere neden olur.  Bir de bu radyo izotopların her birinin farklı yarılanma ömrü vardır. Her biri en az 10 kez yarılanma ömrü geçirdikiten sonra kararlı hale gelir. Örneğin iyot 131’in yarılanma ömrü 8 gün, sezyum 137’ninki 30.4 yıl, plütonyum 239’un ise 24 bin yıldır. Yarılanma ömrü 240 bin yıl olan radyo izotop bile vardır .
YG: Peki güvenlik boyutu açısından nükleer santral yatırımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İbrahim Bey: Ülkemizde nükleer santral henüz olmamasına rağmen tarihe geçen bir kazayı tecrübe ettik.  1998 yılındaİstanbul İkitelli’de bir  hastanenin röntgen kaynağı olan kobalt 60 radyoizotopunun bulunduğu kaynak, hurdacıda ortaya çıktı. Oysa bunun Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)‘in kontrolünde yurtdışına gönderilmesi gerekiyordu. Bu kaynağı parçalamaya kalkan bir hurdacı ailenin birkaç ferdi, ani radyasyon zehirlenmesi sonucu kısa bir süre sonra yaşamlarına veda etti.
TAEK ülkemizde kurulması düşünülen nükleer santralları nasıl denetleyecek ve lisans verecek?  Biz daha yakın zamana kadar Soma ve Ermenek’teki maden kazalarını önleyemedik ve yüzlerce insanımızı kurban verdik. Bunları düşündüğümüzde, bu nükleer santrallar nasıl denetlenebilecek? Öte yandan, 2012 yılının Aralık ayındaİzmir’in Gaziemir ilçesinde kurşun üreten bir fabrikanın yıllarca yurtdışından ithal ettiği radyoaktif  atıkları  kendi arazisindeki toprağa gömdüğü ortaya çıktı. TAEK’in durumu 2007 yılından beri bilmesine rağmen  asla müdahale etmediği anlaşıldı. Oysa ülkemize radyoaktif atık ithal etmek yasalarımıza göre yasak.
YG: Ülkemizde nükleer santral yapılmasının istihdam artışı sağlayacağı görüşü hakkındaki değerlendirmenizi de alabilir miyiz?
İbrahim Bey: Nükleer santrallarda teknoloji yoğun üretim gerçekleştirilir. Teknik personel ihtiyacı olduğu üzere, yatırımı yapan ülkeler kendi teknik personellerini bu alanda değerlendirecektir. Dolayısıyla  evet bir istihdam artışı olacaktır ancak bu durum bizim değil,  tesisi kuran yabancı ülkedeki istihdama olumlu etkisi olacaktır. Belki şaka olacak ama bir nükleer santralda çalışan çaycının bile özel eğitimden geçmesi gerekiyor.

Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)
twitter:@pnrizumi

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...