28 Ağustos 2018 Salı

Nükleer endüstriye bağımlı Fransa’nın iklim değişikliği yalanları

Küresel iklim değişikliğine yol açan sera gazı emisyon miktarının başta fosil yakıtların kullanımının azaltılmasıyla düşürülmesi  gerekiyor. Bunun için adımlar atılırken “gelişmiş ülke” kategorisinde olan hükümetlerin  kararları “gelişmekte olan ülkeler”in hükümetlerinin kararlarına da etkide bulunuyor. Misal, ABD Hükümeti’nin Paris İklim  Anlaşmasını tanımadığını açıklaması üzerine Türkiye’de de siyas iktidar  yerli kömürünü sonuna kadar çıkarmak istediğini dünyaya duyurma fırsatı bulmuş, Paris İklim Anlaşması’nı uygulamayacağını ilan etmişti. Tabi aynı hükümet  bu Paris Anlaşması’na sığınarak nükleer santral kurması gerektiği  iddiasında da bulunuyor o ayrı. Bu arada her ne kadar iddianın temeli  yanlış olsa da yani nükleer santral kurulması sera gazı emisyonlarının azaltılmasına bir çözüm değilse de Paris Anlaşması’nın Türkiye’deki siyasi iktidarın çifte standartını bir kez daha görmemizi sağladığı muhakkak!
Benzer şekilde önceki gün Türkiye’de iklim değişikliğine karşı alınacak önlemlerle ilgili olarak  Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un söyledikleri dikkati çekti. Fransa Cumhurbaşkanı Macron nükleer santralleri kapatmanın ülkesinin çıkarlarına uygun olmadığını belirtiyordu. Macron’un “Eğer yarın bir nükleer santral kapatırsam yerini yenilenebilir enerji ile dolduramam. Nükleer santral yıl boyunca sürekli elektrik üretiyor fakat yenilenebilir enerji kesintili bir enerjidir” sözleri dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de “nükleer sevici” kesim için memnuniyet uyandırdı. [1]
Esasen Cumhurbaşkanı Macron, 16 Kasımda Bonn COP 23 İklim Zirvesi’ne gerçekleştirdiği ziyarette Fransa’nın 2021’insonuna kadar kömürlü termik santrallerini kapatmak suretiyle Fransa’nın kömürden çıkacağını “Nükleer enerjiyi idealize etmiyorum fakat, bir öncelik belirlemeliyiz. Benim Fransa’da ve Avrupa’da önceliğim karbondioksit salımlarının azaltılması” sözleriyle duyurmuş; Almanya’nın yolundan gitmeyeceğini de “Ben yüzümü kömüre dönmeyeceğim , bu gezegenimiz için iyi değil nükleer enerjide devam edeceğim” diyerek belirtmişti.
Tabii,  Cumhurbaşkanı Macron’un bu sözlerini  Fransa’nın kaynakları bağlamında değerlendirmekte fayda var. Zira karşımızda 19 şehrinde  58 reaktörü  bulunan, tükettiği elektriğin %75’ini nükleer enerjiden üreten bir Fransa var. Aynı Fransa  tükettiği enerjinin yalnızca %5’ini kömürlü termik santrallerden elde ettiği enerji ile karşılıyor. Fransa’nın enerji üretiminde  güneş ve rüzgarın payı ise 2016 yılı içinde % 6. [2] Bununla birlikte Macron, Fransa’nın 2023’e kadar  güneş, rüzgar ve biyogaz gibi yenilenebilir enerjiden  elde edeceği enerjinin %23 olduğunu ve Fransız  nükleer otoritelerinin tavsiyelerini aldıktan  sonra yaşlanan 18 nükleer reaktörün de kapatılacağını da ifade ediyor.[3]
Öte yandan Macron demecinde Almanya’nın  nükleer enerjiden çıkma kararının kömür tüketimlerini arttırdığına “Almanya  yüzünü kömüre döndü, karbon ayakizini büyüttü, bu gezegenimiz için iyi değil . Ben bunu yapmayacağım”  dediğine dair  gerçekçi olmayan bir iddiada da bulunuyor. “Gerçekçi olmayan” diyoruz zira  Almanya’ya ait enerji üretim  verileri hiç de Macronun  iddia etiği gibi kömürde bir  artışa işaret etmiyor
Aksine kömürden elde edilen  elektrik enerjisinin  toplam elektrik tüketimi içindeki payı  1990’da %25,6 iken kademeli olarak düşürülerek 2016’ da %17 olmuş bulunuyor.  Nükleerin payı ise 1990’da %27,7 iken  2016 yılında %13’e düşmüş durumda. [4] Nitekim önümüzdeki günlerde Gundremmingen B reaktörünün* de devreden çıkarılmasıyla Almanya’nın hiçbir eyaletinde 1 den fazla reaktör  kalmamış olacak. Yılda 1284 Megawatt elektrik üreten Gundremmingen B nükleer reaktörü 1984’te devreye alınmıştı .[5]
Yani öyle Cumhurbaşkanı Macron’un iddia ettiği gibi Almanya’nın enerji üretiminde kömürün payını arttırmış olduğu söylenemez bilakis  nükleerin yerini  1990’larda  toplam enerji tüketiminin %6’sını karşılarken  2016’da %29’unu karşılamaya yardımcı olan  yenilenebilir enerjilerden güneş ve rüzgar  enerjisinin  aldığı söylenebilir. Nitekim Almanya’da rüzgar enerjisi santralleri 2017’nin 49. haftasında ülkedeki tüm termik santrallerin toplamından fazla elektrik üretmiş bulunuyor. [6]
Avrupa Birliği içindeki diğer ülkelerin de yenilenebilir enerjilere eğilimi  bir parallelik arz ediyor,  ortak enerji anlaşmasına göre  yenilenebilir enerjinin payı  yükselmeye devam ederek 2030’da toplam enerjinin en az %27’ si rüzgar, güneş, jeotermal veya biyokütleden   sağlanacak . Biyokütle enerjisi üretiminin girdisini ise daha ziyade tarım ürünleri değil, çöp ve atıklar oluşturacak. Avrupa bu şekilde enerji üretim paketi üzerinde anlaşarak sera gazlarını 1990’daki maksimum seviyelere göre  %40 azaltmayı hedefliyor. [7]
Kısacası çok açık ki Fransa’da bugün yenilenebilir enerjiden elde edilen elektriğin Almanya’nın 1990’larda yenilenebilir enerjiden elde ettiği enerji miktardan fazla olmaması nedeniyle önündeki yolun uzunluğunun  farkında . Fakat daha açık olan bir şey var ki o da Fransa’nın  tüm sanayisinin nükleere bağımlı olduğudur. Nitekim geçen yıl Türkiye Barolar Birliği Çevre Platformu tarafından organize edilen Nükleer Enerji ve Hukuk Sempozyumu’nda Bordo Politik Calismalar Enstitusu’nden Prof.Dr. Hubert Delzangles’in konuşmasını hatırlayacak olursak Fransa’da tüketilen elektriğin %75’ini sağlayan nükleer santrallerin üreticisi Areva’nın %86’sı Fransa devletine aittir.[8] Yani Fransa’nın her şeyden önce kendi nükleer endüstrisine sırtını dönmesi önemli bir toplumsal dönüşüm yaşanmadıkça  mümkün olmadığı için küresel iklim değişikliği tehdidini nükleer enerjiden yana sempati toplamak zorundadır.
Son notlar 
[1] http://mobile.reuters.com/article/amp/idUSKBN1EB0TZ?__twitter_impression=true
[2] https://www.ecologique-solidaire.gouv.fr/programmations-pluriannuelles-lenergie-ppe
[3] http://www.spiegel.de/wissenschaft/natur/emmanuel-macron-klimaheld-dank-atomkraft-a-1178214-amp.html
[4] https://www.stromauskunft.de/strompreise/strommix-in-deutschland/
* Gundremmingen B’den önce kapatılan 273 MW kapasiteli araştırma reaktörü ise  2 işçinin 1977’de ölümüne yol açan  Almanyanın   ilk fakat son olmayan nükleer kazasından sonra kamuoyunda protestolara neden olmuştu.
[5] https://energytransition.org/2017/12/germany-shuts-down-next-nuclear-plant/
[6] https://yesilgazete.org/blog/2017/12/12/almanyada-ruzgar-enerjisi-fosil-yakitlarin-toplamini-tek-basina-geride-birakti/
[7] http://www.dw.com/de/sauberer-gesünder-und-nachhaltiger/a-41852439
[8] https://yesilgazete.org/blog/2017/04/05/tbbnin-sinoptaki-sempozyumu-nukleer-santral-planlarinin-bu-gunku-ic-yuzunu-gosterdi/
Yeşil Gazete
Pınar Demircan 

Japonya’nın Nükleer Endüstrisi’nde bir skandal daha!

Japonya’nın Üretim Devi Mitsubishi  bir süredir bakır ve aluminyum parçalarına ait spesifikasyon uyunsuzluklarıyla dünya kamuoyunun gündeminde. Zira bu yıl Ekim ayı itibariyle Mitsubishi Şirketi’nin iştiraki olan Mitsubishi Malzeme Şirketi (Mitsubishi Materials Company)tarafından üretilen ve uçak ve otomobil endüstrisinde kullanılan ürünlerin spesifikasyonlarında  uygunsuzluklar bulunduğu anlaşılmıştı[1] 
Mitsubishi Malzemeleri Şirketi (Mitsubishi Materials)Başkanı Akira Takeuchi (C) yanlış ürün spesifikasyonları için özür dileyerek  basın toplantısı öncesinde eğiliyor , 24 Kasım 24, 2017, @Japantimes AFP PHOTO / Kazuhiro NOGI
Reuters’in haberine göre,  Mitsubishi Malzemeleri Şirketi, ürün spesifikasyonlarında problem olan ürünlerin müşterilere gönderildiğini  Başkan Akira Takeuchi ile  Başkan Yardımcısı Naoki Ono ve Mitsubishi Shindoh Başkanı Kazumasa Hori ile Mitsubishi Kablo Endüstrileri Şirketi Başkanı Hiroaki Murata’nın katılımıyla düzenlenen bir basın toplantısıyla  24 Kasım tarihinde açıkladı[2]

Mitsubishi skandalı nükleer endüstrisine de sıçradı!

Nihayet nükleer endüstrinin aktörlerinden Kansai Elektrik Şirketi de işletmekle yükümlü olduğu iki nükleer santralde Mitsubishi Malzemeler Şirketi tarafından üretilmiş olan ve uygunsuzluğa konu olan bu hatalı kauçuk conta parçalarını kullanmakta olduğunu doğruladı. Sözkonusu  parçalar, Kansai Elektrik Şirketi’nin Sözcüsünün beyanına göre Oi ve Takahamanükleer santrallerinde reaktörlerin  güvenli işleyişini ilgilendiren reaktörlerin  soğutma sistemi gibi hayati önemdeki onlarca yerde bulunuyor.
Takahama Nükleer Santrali

Takahama ve Oi Nükleer santralleri  etkilendi

Japon medyasında çıkan haberlere göre Kansai Elektrik Şirketi’nin Sözcüsü tarafından da  teyit edildiği şekilde diğer tedarikçilerden de kauçuk conta alındığı için Mitsubishi’dentedarik edilmiş olanların ayrıştırılması  büyük güçlük arz ediyor. Bununla birlikte kauçuk contalar nükleer reaktörlerin soğutma sistemlerinde kullanılan ve yüksek ısı ile basınca dayanıklı olması gereken parçalar. reuters’in haberinde Mitsubishi Malzemeleri ve Mitsubishi Kablo şirketlerinin yöneticilerinin konuyla ilgili açıklama yapmaktan kaçındığı ve  şirketin daha önce de 300 tedarikçiye yanlış özellikte ürünler göndediği de belirtiliyor.

Japon nükleer endüstrisinde Mitsubishi skandalı ne tek ne de son!

Mitsubishi Şirketi’nde meydana gelen bu skandal Japonya nükleer sektörünü büyük ölçüde sarsmış bulunuyor. Fakat  Japonya’nın nükleer endüstrisindeki skandallar Mitsubishi dışında da kendini gösteriyor. Zira çok değil 1 ay önce  Fukuşima nükleer felaketinin etkileri hükümet tarafından tam unutturulmaya çalışılırken Fukui Eyaleti’nde Kansai Elektrik tarafından işletilen Oi Nükleer Santrali’nin  3 ve 4 no’lu reaktörlerinin  tekrar devreye alınması işlemi mahkeme kararıyla 2018 yılına ertelenmişti.

Kobe Çelik skandalı reaktörün yeniden devreye alınmasını önlemişti!

Nitekim bu yıl Ekim ayında ortaya çıkan Kobe Çelik Skandalıböylece nükleer endüstride bir kez daha hayati önemdeki parçalarda kullanılan  malzemelerin ürün spesifikasyonlarındaki hatalara dikkatleri çekti.  Bu uygunsuz parçaların Japonya genelinde  tedrici tedbir nedeniyle kapatılan nükleer santrallerin yeniden açılması istenen 5 santralin toplam  9 reaktöründe kullanılmakta olduğu açıklandı.*   20 Ocak 2018’e kadar kontrollerinin yapılarak yeniden devreye alınması beklenen Ehime eyaletinde Shikoku Elektrik tarafından işletilen Ikata Nükleer Santrali’nin  yeniden devreye alınması volkanik arazi yapısına uygunluk şartlarının bulunmadığı gerekçesiyle riskli bulunmuş ve  ilk defa  üst mahkemenin verdiği karar  yerel mahkeme tarafından  bozulmuştu.   Shikoku Elektrik ise  kararın kabul edilemez olduğunu ifade ederek  30 Eylül 2018 itibariyle temyize gitme haklarını kullanabileceklerini belirtmişti. [3]

Toshiba yurtdışı nükleer yatırımlarından çekildiğini açıklamıştı !

2017 ‘nin başlarında ise Toshiba’nın ABD menşeili Westinghouse şirketini satın almasının akabinde  nükleer endüstri alanında  yaşadığı 6 Milyar Dolarlık zararını  yazımızda değerlendirmiş,  şirketin yurt dışındaki nükleer projelerinden çekilme kararı aldığını duyurmuştuk.

Sinop’ta uygunsuzlukların müsebbibi olan şirketler  işbaşında!

Nükleer santrallerde kritik önem derecesine sahip yerlerde kullanılan parçaların spesifikasyonlarında uygunsuzlukları bulunan aynı Mitsubishi ise Türkiye’de ikinci nükleer santral projesinin yürütücüsü olarak atanmış durumda. Dahası Sinop’ta 4400 Megawatt gücünde elektrik üretmesi hedeflenen  nükleer santralin reaktörleri, yukarıda bahsi geçen  uygunsuzlukların müsebbibi Mitsubishi  ile  bir başka sorunlu reaktör üreticisi olan Fransa’ya ait Areva tarafından oluşturulan bir konsorsiyumla üretiliyor olacak. (Areva’nın 18 reaktörünün devreden çıkarılmasına neden olan reaktör kazanındaki çelik kalitesi problemine ilişkin yazımıza  buradan ulaşabilirsiniz). Plan işlerse iki şirket henüz dünyada hiçbir nükleer tesiste kullanılmamış olan Atmea 1’i  üreterek Built -Own-operate(BOO) / İnşa et-Sahiplen-İşlet tipi anlaşmayla santralin sahibi olarak işletecekler.
Dolayısıyla halihazırda olağan  üretim prosesleri içinde  skandallara imza atan bu iki şirketin, ortak şekilde  üretecekleri denenmemiş reaktörlerini Türkiye  sınırları içinde siyasi iktidar tarafından tanınan sonsuz yetkiyle kuracak olması da pek çok soru işaretini de beraberinde getiriyor.Türkiye’de siyasi iktidarın uluslararası arenada bu küresel şirketlere verdiği sözler ne olursa olsun korumakla mükellef olduğu yurttaşlarının selameti için bu yanlıştan bir an önce vazgeçmesi gerekiyor.
Son notlar:

* Fukui Eyaletinde  Kansai Elektrik tarafından işletilen Takahama  nükleer santralinin 3 ve 4 nolu reaktörlerinde; Kagoshimada Kyushu Elektrik tarafından işletilen Sendai santralinin 1 ve 2 nolu reaktörlerinde;  Fukui eyaletinde Kansai Elektirk tarafından işletilen Oi Nükleer Santrali’nin 3 ve 4 no’lu reaktörlerinde; Saga eyaletindeki Kyushu Elektrik tarafından işletilen Genkai santralinin 3 ve 4 no’lu reaktörlerinde ; nihayet  Ehime eyaletinde Shikoku Elektrik tarafından işletilen Ikata Nükleer santralinin 3 no’lu reaktöründe kullanılmış olduğu anlaşılmıştı. https://steelguru.com/steel/kobe-steel-scandal-nine-nuclear-reactors-in-japan-used-products/495426
[1] https://www.ft.com/content/a023d962-d03c-11e7-b781-794ce08b24dc
[2] https://www.reuters.com/article/us-mitsubishi-ma-scandal-nuclear/japans-kansai-electric-used-possibly-falsified-mitsubishi-materials-products-at-reactors-idUSKBN1EE0J9
[3] https://nuclear-news.net/2017/12/14/japan-court-bars-restart-of-nuclear-reactor-shut-after-fukushima/
(Yeşil Gazete)
Pınar Demircan 

Nükleer endüstrinin iklim değişikliği koşullarındaki yeni oyunları

6-17 Kasım 2017 tarihleri  arasında Almanya’nın Bonnkentinde gerçekleştirilen COP23, 196 ülkeden sivil toplum örgütlerine ve kurumlara  küresel iklim değişikliğini durdurmaya yönelik formül geliştirilmesi için çeşitli iletişim kurma olanakları  sundu. Şüphesiz başta,  gerek kendi gerek diğer ülkelerin kaynaklarını kullanma alışkanlığı bulunan gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıkları, gerekse onlarla bir denge yakalama çabasındaki gelişmekte olan ülkelerin hırsı nedeniyle dünyamız çok ciddi bir eşikte. Öte yandan iklim değişikliği şartları  bazı  açıkgözler için  durumun hassasiyetinden mütevellit  yeni iş fırsatları  olarak  görünüyor.  Bu açıkgözlerden biri de nükleer endüstri! Öyle ki bacasından karbondioksit gazı salmıyor diye bugünün, gelecek nesillerin yaşam hakkından çalan, dhası ekosisteme yerleşen izotoplarıyla nükleer enerji iklim değişikliğinin nedeni olan sera gazı emisyonlarında herhangi bir artışa yol açmayacağı argümanı ile ortaya çıkartılarak iklimi olumsuz etkilemeyecek bir çözüm olarak sunulabiliyor. Diğer taraftan iklim değişikliğinin sonuçlarından ürküp karbon salımının durması için nükleer endüstrinin enerji  girişimlerine kucak açma ve ya kayıtsız kalınması hali  ise denize düşenin yılana sarılmasına benzetilebilir. Zira Nükleer enerji üretimini karbon ayakizlerini  değerlendirmeden temiz enerji  olarak lanse etmek ise ancak miyop bir bakış açısıyla mümkün olabilir.

Karbonsuz ama radyoaktif!

Nükleer endüstrinin “yenilenebilir enerji” çatısı altında pazarlayamadığı enerji ürünü için yeni ambalaj “karbonsuz”dur.  Nükleer endüstrinin bu argümanını oturttuğu zemin ise Paris Anlaşması hatta bazen Kyoto Protokolü’dür.  Lakin çok ilginçtir, başta ABD olmak üzere kömür ve petrolü tercih ederek Paris Anlaşması’ndan  çıkan ülkeler aynı anlaşmayı vesile ederek nükleer enerji üretimi için destek isteyebilmektedir. Nitekim  Japonya bu sahte gerekçeyle kullanamadığı teknolojisini ihraç etmeye çalışırken Türkiye’nin de bu teknolojiye aynı bahanelerle kucak açtığını görüyoruz, duyuyoruz. İşin komik yanı ise Türkiye’nin diğer taraftan kömürlü termik santraller kurmaya devam ediyor olması . Hatırlarsanız “Bilimsel olması gereken”Akkuyu Bilirkişi İncelemesi’ninnihai raporunda bu çiftestandart aynı paragrafta  normalleştirilmiş   buna karşılık  davacılarla  kamuoyu tarafından  fazlasıyla eleştiri almıştı.

İklim değişikliği ile başetmek için  yoga!

Türkiye’nin bu ikilem içindeki tavrının bir benzerini Hindistanda sergiliyor. Fukuşima Felaketinin başlamasının ardından  Japonya’nınnükleer teknoloji ihraç etmek üzere anlaştığı Hindistan Başbakanı Narenda Modi iklim değişikliğini çok dert etmiş , yegane önerisi ise bir yandan nükleer santraller kurarken diğer yandan“ yaşam tarzlarımız değiştirip , farkındalığımızı arttırarak iklim değişikliğini  önlemek. Zira Bonn COP23 kapsamında  Hindistan pavilyonunda gerçekleştirilen yoga seansları da bu yaklaşımın bir ürünüydü.

Muz efsanesi

İklim görüşmelerinin yapıldığı süre zarfında kendini İklim için Nükleer olarak adlandıran bir grup da her gün “ Her gün 1 muz yemekten korkmuyorsanız nükleer santral yakınında da yaşayabilirsiniz”  mesajıyla katılımcılara muz dağıttı.
Nükleer enerji konusunda bilgi  paylaşımları olan Beyond Nuclear’den Linda Penz Gunter  makalesinde muz efsanesine şöyle bir açıklama getiriyor:    Muz yediğiniz zaman vücudunuzdaki potasyum 40 miktarı artmaz, bu madde doğal olduğu için karaciğerde tüketilir. Fakat nükleer kulüp destekçileri bunu evvel ezel sanki nükleer testlerle, kazalarla yayılan sezyum 137 ve stronsiyum 90 gibi sınai radyasyonla  aynıymış gibi  göstermeye çalışır. [1]
COP23’teki iklim değişikliğini durudurmak için nükleer enerjiyi savunan ve önerenlerin başında  “İklim değişikliğini yavaşlatmak için nükleer enerji  nasıl rol oynar” etkinliği ile boy gösteren IAEA  geliyor. Bu çerçevede  COP 23’te Fransa , Macaristan ve  Birleşik Krallık taki özel aktiviteler anlatıldı.  Örneğin IAEA ‘nın web sitesinde yer alan bilgiye göre son günlerde Avrupa semalarında tespit edilen muhtemelen Türkiye’den geçerek ilerlemiş  olan rutenyum izotoplarının kaynağı Mayak  Kullanılmış Nükleer Yakıt Tesisi’nin de sahibi olan Rosatom[2] da   dünya genelinde Avrupa , Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde  yaptığı anlaşmalarla 133 Milyar Dolar’lık* bir portfoy[3] oluşturma çabası içinde bulunuyor.
COP 23 bir kez daha  etkileri halen daha yaşanmakta olan Fukuşima ve Çernobil Felaketleri’ne neden olan, bir kaza olmasa bile sızıntı ve izotop salımı gibi çeşitli riskleri operasyon süreçlerinde yapısı gereği taşıyan nükleer santrallerin kurulması için her tür fırsatın değerlendirildiğinin yeni bir ispatı. Zira atıklarından, nükleer silah üretimine imkan sağlayan nükleer santraller siyasi nedenlerle kapatılmak istenmezken ve yahut kapatılmışsa da Japonya’da olduğu gibi yeniden operasyona alınmasına çalışılırken  bu teknolojinin bulunmadığı ülkeler ise nükleer santralleri tesis eğilimi gösteriyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde toplumsal kompleksler insanların ikna edilemesi için kullanılarak “güçlü ülke olma” potansiyeli bu söylem üzerinden kuruluyor.

Nükleer santraller nükleer zincir içinde düşünülmeli!

Kaldı ki nükleer santrallerin yakıtı olan uranyumun yer altından çıkarılması esnasında diğer madencilik faaliyetlerinde olduğu gibi madenin çıkarılma sürecinde derine inildikçe artan oranda karbon dioksit ve kloroflorokarbon gazı salınır. Hiç de kısa olmayan inşaat süreçleri ve bu süre zarfında zemini dinamitleyerek düzleme gibi faaliyetlerle ekolojik anlamda da oldukça savaşkandır. Günde her bir reaktörün 10 Milyar Metreküp su çekeceğini kaynatarak geri vermesinin de bir zaman sonra ekosisteme bir dönüşü olacaktır.  İklim değişikliği koşullarında nükleer santrallerin ve atıklarının daha büyük felaketlere imza atma potansiyeli olduğundan ise daha önceki yazılarımızdan hatırlarsınız. [4]

İklimime nükleeri bulaştırma

Nükleer endüstri takdire şayan   COP 23 performansı sergilerken nükleer karşıtları da  izlemekle kalmadı. Küresel nükleer kulübün taktikleriyle baş etmek için “birbirinden öğrenmenin” gerekliliğine inanmak suretiyle küresel  anlamda bir ağ ören  aktivistlerden oluşan ve aralarında benim de yer aldığım Don’t Nuke The Climate “Türkçe mealiyle “İklimime nükleeri bulaştırma” Kampanyası COP23 boyunca nükleerin gerçeklerini anlattı. Ayrıca yan etkinliklerde nükleer endüstriden temsilcilere  sorular yönelterek cevapların nasıl geçiştirildiğini katılımcılara göstermiş oldu. “İklimime nükleeri bulaştırma” diyenler iklim değişikliğini üreten politikaların karşısında düzenlenen yürüyüşe  katıldı.  Nükleer endüstri, yeni  Çernobil ve Fukuşima’larla, ekosisteme ve onun parçası olan canlılara raadyasyon dolayısıyla kanser,hastalık ve ölümden başka bir şey vadetmediği ve her türlü savaşa hizmet ettiği üzere   tüm enerji santrallerinin derhal kapatılması ve yenilerine izin verilmememesi gerektiği her fırsatta vurgulandı. Kaldı ki bugün tecrübe etmekte olduğumuzrutenyum skandalı   bu santralleri kuran siyasi iktidarların ve onun aracı olan Türkiye Atom Enerjisi(TAEK) gibi bilimsel kurumların bir sorun halinde açıklama yapmadığını, yurttaşlarını nasıl yalnız ve biçare bıraktığını yeterince göstermektedir. Bugün üzerinden 32 yıl geçmesine rağmen Çernobil hafızamızı zorlamamıza gerek bırakmayan örnekler yaşanabilmektedir.
Son notlar 
**www.IAEA.org
 
Yeşil Gazete 
Pınar Demircan 

TAEK’e Soruyoruz: Radyoaktif bulutlar Türkiye’yi atlayarak mı ilerledi?

Normal şartlarda haberler, olaylar meydana geldikten sonra hazırlanır ve yayınlanır fakat bunun için herşeyden önce olaya dair bilgi toplamak gerekir. Meydana gelmiş olmasına rağmen onu haber yapacak olay niteliği yüklenemediği için ise şimdi olduğu gibi soruları haberleştirmek bir ihtiyaçtır.
İşte Eylül ayının sonu itibariyle Dünya kamuoyunu özellikle Avrupa’yı meşgul eden nihayet 22 Kasım günü kaynağı anlaşılan radyoaktif sızıntı ile ilgili olarak Türkiye’de yetkili merciiler tarafından bir açıklama yapılmadığı için biz de o soruları “haber” olarak yöneltiyoruz. Zira etki altında olduğu düşünülen Avrupa’da konuyu takip eden bilim insanları ve uzmanlar sayesinde Rutenyum 106 (Ru-106) izotopunun  Rusya, İtalya, Avusturya, İsviçre ve Almanya tespit edilmesi ve ölçüm karşılaştırmaları neticesinde radyoaktif sızıntının Rusya’ya ait Mayak Kullanılmış Yakıt Tesisi’nden olduğu anlaşıldı.
Peki Avrupa sınırına 30 kilometre mesafedeki tesisten yayılan radyoaktif bulutlar hangi rotayı izledi ve hangi zaman aralığında ilerleyerek İtalya’ya kadar ulaştı?
Radyoaktif bulutların izlemiş olabileceği olası Rota
Bu harita “openrussia” adlı bir siteden  ve radyoaktif bulutların izlemiş olabileceği  olası rotalardan birini  gösteriyor. Yani kesin net olarak radyoaktif bulutlar üzerimizden geçti iddiasında olamayız. Fakat sormak istiyoruz:
1)Türkiye’de radyoaktif izleme ve inceleme nosyonu taşıdığı düşünülen Türkiye Atom Enerjisi Ajansı (TAEK) radyoaktif izotopları tespit etme teknik alt yapısına sahip mi?
2)Radyaoktif bulutlara ilişkin herhangi bir bilgi edinildi mi? TAEK bilgi edindiyse bu bilginin kamuoyuyla paylaşılması gerekmez mi?
3)Yoksa web sitesinde Radyasyon Erken Uyarı Sistemi Ağı (RESA)’nın tanıtıldığı kısımda “radyoaktif bulutun geçtiği bölgeler boyunca zamana bağlı olarak radyoaktif maddelerin birikimi ve buna bağlı çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkiler hesaplanmaktadır” [1] açıklamasının yer aldığı TAEK’in bu yeterliliğe sahip olmadığını mı düşünmemiz gerekir?
4) Web sitesinin devamında “Ülkemizi etkileyebilecek düzeyde radyasyon sızıntısı olması durumunda uyarı verecek olan sistem havadaki gama radyasyon düzeyindeki artışın algılanması esasına dayanmaktadır” açıklaması yapmış olan TAEK,  Rusya ve Fransa’da kullanılmış yakıtların olduğunu ve bunların radyoaktif bulutlara yol açabileceği bilgisine hakim değil mi ya da bunu umursamıyor olabilir mi? Zira  Avrupa’da tespit edilmiş olan radyoaktif izotopun adı Rutenyum 106  ve bu madde nükleer atıklarda bulunuyor. Ölçümü ise kolay değil.
Nisan ayında Çernobil’in 31. yıl dönümünde  Türkiye’ye gelerek Akkuyu’da atıkların Rusya tarafından alınmayacağını , Rusya anayasasının 12. maddesinin böyle bir imkan tanımadığı açıklamalarında bulunmuş olan Nükleer Fizikçi Andrey Ozharovsky havadaki rutenyumun 100 metreküplük havanın pompalanmasından sonra filtrelerin ölçülmesiyle tespit edilebileceğini söylüyor. Yani Türkiye’den geçmiş olsa da  rutenyum ölçülmesini sağlayacak teknik altyapımız  bulunmayabilir.
Bu noktada, Ru-106’nın beta ve gama  izotopu olduğunu ve sağlık açısından olumsuz etkisinin bulunduğunu, özellikle solunum yoluyla alındığında ciddi sorunlara neden olabildiğini belirtelim.
Öte yandan üç nükleer santral projesi yapan Türkiye, Akkuyu nükleer santralinin kurulması için yer lisansı 1976’da alınmış bulunuyor.  Nükleer santralin kurulmasına itiraz olacağını öngörmüş olan siyasi iktidar da bu  kararını uluslararası anlaşmayla, projeyi anayasa üstü bir ilişkiler üzerinden yürütülecek şekilde tanıtmıştı . Projenin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) süreci itibariyle de sivil toplumun itirazlarının yok sayıldığı bir  tanıklık yaşandığı bilirkişi incelemelerinin nihai raporunda net olarak görüldü.  Nihayet Cumhurbaşkanı, Akkuyu ÇED İptal Davası’ndan bir gün önce “Nükleer santralin kurulmasına  karşı olanlar var, İsteseniz de istemeseniz de nükleer santral yapılacak” diyerek yargı karşısında tavrını ortaya koymuştu. Dolayısıyla tüm bu nedenlerle de  Ru sızıntısına dair  bilginin paylaşılması  da mümkün olmayabilir.
Bununla birlikte sözkonusu sızıntının kaynağının Rusya’nın Mayak  Kullanılmış Nükleer Yakıt Tesisini işleten Rosatom ve aynı Rosatom Türkiye’de Akkuyu NGS’yi kurması ve işletmesi kabul edilmiş onaylanmış firma olduğunu hatırlayalım. Hatta yine bu Rosatom, Akkuyu NGS’de kurulması onaylanan VVER 1200 tipi dünyada denenmemiş reaktörler üzerinde pilot çalışmasını yaparken bir de jenaratör arızası deneyimlemişti. Yine de Rosatom’u esas tarihe geçiren olay 29 Eylül  1957’de meydana gelen Mayak (Kyshtym) Nükleer Kazası idi.
Dolayısıyla  Misyonu yalnızca “Ülkemizin nükleer teknolojiden yararlanmasını sağlamada öncü olmak, nükleer alanda düzenleyici ve denetleyici faaliyetleri yürütmek[2] olan TAEK’ten  Rosatom gibi bir firmanın yol açabileceği maddi manevi zaiyatın takibini yapabilecek mi sorusunun cevabını da almak istiyoruz.
Referans
*Bu konudaki takibimiz devam edecektir.

Haber: Pınar Demircan 
(Yeşil Gazete)

“Bu dava siyasidir!”: Akkuyu NGS ÇED iptal davasından değerlendirmeler

Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) Projesi’ne itirazlar  sayesinde Türkiye’de sivil toplum örgütleri sık sık fiziken de bir araya geliyor.
Hatırlarsanız Akkuyu NGS Çevre Etki ve Değerlendirme(ÇED) raporu, iki kez  reddedilişin ardından 3 Aralık 2014 tarihinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ziyaretine denk getirilerek son haliyle 3.000 sayfa olsa da je(s)t gibi onaylanıvermişti.
Anayasaüstü niteliğiyle sivil toplumu karar sürecinin dışında tutmayı amaçlayan anlaşmanın karşısındaki direniş ise bugün hukuki boyutuyla 13 ayrı sivil toplum örgütünden toplam 80 yurttaşın açtığı davalarla devam ediyor.  En son ÇED onayının iptaline yönelik açılmış olan bu davanın öncesinde 11 Temmuz 2016  ve 5 Aralık 2016 tarihlerinde Bilirkişi İncelemelerigerçekleştirilmiş  nihai rapor ise mart ayında kamuoyuyla paylaşılmıştı.  Raporun bilimsel içerik taşımaması bir yana  “ÇED raporunda yazdığı gibi uygundur”  ifadeleriyle dolu olması hatta ÇED’e methiye niteliği taşıdığı  açık ve netti. Dolayısıyla ÇED İptal Davası’nın da farklı olacağı beklenmiyordu, ancak bu haber-yorum yazısıyla  tarihe not düşmek adına “Toplumsal Sonuçları olacak bir projenin siyasi Dava şeklinde görüldüğü”ne dair ortak değerlendirmeleri sunmak insani görevimiz.

Dava bu kez Mersin’de değil Ankara’da! 

Nihayet 22 Kasım günü de 40 yıllık nükleer karşıtı mücadele açısından tarihi önem taşıyan bir başka gün olarak sivil toplumu Ankara’da bir araya getirdi. Akkuyu ÇED İptal Davası’nın Türkiye Barolar Birliği(TBB), Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği(TTB) dosyalarıyla  görülmesine 30 dakika gecikmeyle sabah 10:00’da başlandı. Gecikmenin nedeni, Davacı tarafın, nihai raporuna  itibar ve itimat  etmemesi nedeniyle bilimsel beyanlarına başvurulması için    N.Bülent Damar, Oğuz Türkyılmaz,Prof. Dr. Ali Gökmen, Prof.Dr. İnci Gökmen ile TTB Uzmanı Doç.Dr.Cavit Işık Yavuz’dan oluşan aynı zamanda her biri TMMOB üyesi olan uzman  kadronun hakim tarafından dinlenip dinlenmemesi tartışması oldu. Davacılar 11 Temmuz Bilirkişi İncelemesi’nde de Yargı tarafından atanan bilirkişilerin haricinde Nükleer Fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç’ın görüşlerinin dinlenmesi talebinde de ısrarcı olmuş ve bu ısrar neticesinde Prof. Dr Hayrettin Kılıç dinlenebilmişti.
Mahkemede ilk olarak meslek birliklerinin dava dosyaları görüldü. Türkiye Barolar Birliği Çevre Komisyonu’nun üyesi olan avukatlardan TBB adına Av. Arif A.Cangı ile  Av.İsmail Hakkı Atal,  TMMOB adına Cömert Uygar Erdem ile Av. Nurten Yakış ve Türkiye Tabipler Birliği adına Ziynet Özcelik itiraz dilekçelerini  yazılı ve sözlü olarak sundular.  Salonda davalı Rosatom Şirketi tarafınınAvukatı Salih Çelen ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nınAvukatı Zeynep Erben, Bilirkişi incelemelerinde olduğu gibi yine Davacıların karşı tarafında yan yana konuşlandı.

ÇED iptaline ilişkin Dava süreci hukuka aykırı işliyor!  

TBB ve TTB avukatları ilk olarak Bilirkişi inceleme raporunun yanlı hazırlandığına ve neticeyi tanımadıklarını Bilirkişi incelemesinin tekrarlanmasını gerektirecek kadar geçersiz olduğuna ilişkin görüşlerini aktardı . Avukatlar, Cumhurbaşkanının ÇED Davasından bir gün önce nükleer santralin  kurulmasının engellenemeyeceğini açıkça yayın organlarından duyurmasının,  Bilirkişi İncelemelerinin nihai sonuç raporundaki yanlı kararla örtüştüğünün altını çizerek ÇEDiptaline ilişkin dava sürecinin hukuka aykırı bir şekilde ilerlediğine dikkat çektiler. Av. Cangı Cumhurbaşkanının  bu ısrarının “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!” anlamı taşıdığını ifade ederek  uzmanların bilim insanlarının ortaya koyduğu tolere edilemeyecek risklerin varlığının inkar edildiğini ifade etti. Avukatlar tek tek kendi dava konularında tatminkar sonuç vermeyen, ÇED’in bir an önce onaylanarak projenin devam etmesi için verilen Bilirkişi inceleme raporuyla  ÇED’e yönelik argümanlarını güncel verilerle tekrar yöneltti.  
Bu çerçevede Davacı vekillerden Av. Cangı Akkuyu NGS’nin Suriye, Irak, Filistin ve diğer Ortadoğu ülkelerindeki çatışmalar göz önüne alındığında Akkııyu NGS’nin yerinin, taşıdığı saldırıya açık bir menzilde olduğunu, kaza ve patlama gibi olası felaketler, ulusal güvenlik için büyük risk taşıdığına dikkat çekti.

“Avrupa’da bu gün tespit edilen radoaktivitenin kaynağı Akkuyu NGS Proje’sinin sahibi Rosatom’dur!”

Akkuyu NGS Projesinin sahibi Rosatom’un yetersizliklerine dair örnekler paylaşan Av.Cangı, son bir aydır Avrupa’da pek çok ülkeyi meşgul eden radyoaktif izotopların varlığına  ve bunların müsebbibinin Akkuyu NGS projesinin %51den aşağı olmayacak şekilde sahibi bulunan Rusya Devleti’nin kuruluşu olan Rosatom Şirketi’nin olduğunun anlaşıldığını söyledi. Tesisin de 29 Eylül 1957 yılında meydana gelen Mayak Nükleer Santral kazasıyla geçen ve Avrupa sınırına 30 kilometre mesafedeki bugün hala radyoaktif olarak kirli Kyshtym Şehri’ndeki Mayak Nükleer Santrali  olduğuna işaret etti.
Rosatom şirketinin başarısızlıklarından örnekler de veren Av. Cangı, geçen sene kasım ayında Rosatom’un  Akkuyu’da kurulmasını öngördüğü henüz dünyada denenmemiş VVER 1200 tipi reaktörün jenaratörünün arızalanmasına  değinerek, gerçek deneyin Akkuyu’da  kurularak gerçekleştirileceğini söyledi. Rusya’da işletmede olan reaktörlerde meydana gelebilecek tasarım ve ötesi (tahmini tasarım) senaryolarının  yetersiz olduğunu, reaktör içinde ve dışında meydana gelebilecek kazaların analizinin yapılmadığını hatta, bazı reaktörlerde hala acil durum otomatik durdurma sistemi olmadığını aktardı. Rosatomşirketinin yetersizliklerinin bu davanın konusu olmadığı iddiasıyla itiraz eden Savcının karşısında Av. Cangı  proje sahibinin yetersizliklerinin bilinmesi gerektiğini  belirterek ÇED sürecinin esasen bir  “Taahhütler manzumesi” olduğunu, bu nedenle proje sahibinin taahhütlerini yerine getirme alışkanlığı olup olmadıgının ÇED dosyasını ilgilendirdiğini ifade etti. Başta kabul edilmeyen beyanat heyet tarafından bu açıklamalarla kapsama alındı.

“Akkuyu NGS Bilirkişi raporu bilimsel değildir!”

Av. Atal ise  Akkuyu NGS’nin iklim değişikliği bağlamında oluşabilecek tehlikelere yönelik hiçbir hazırlık yapılmadığını, raporun  Bilirkişilerin tsunami ile deniz seviyesindeki önlenemez daimi yükseliş arasındaki farkı bile bilmediklerini gösterdiğini, sadece bu nedenle bile Bilirkişilerin hazırladığı raporun kabul edilemez olduğunu açıkladı.  Akkuyu NGS‘nin eski müdürü Faruk Uzel’in bile ayrıldıktan sonra yaptığı açıklamalarda “Zemin kodunun 1 metre  altında su sızmasını engeleyemeyen bir teknik altyapı yetersizdir, bu firmada çalışmaya devam etmem mümkün değil” beyanlarını  aktararak  firmanın yetersizliklerine değindi.
Avukatlar,  Akkuyu NGS’deki sahte imza skandalını  da hatırlatırken Akkuyu NGS’yi kurma planı yapan Rosatom’un hiç bir nükleer santralinde Fukuşima’daki gibi ciddi bir kaza olması durumuna  karşı altyapısal anlamda hazırlıklı olmadığını,  gerekli olan acil soğutma suyu sisteminden, yedek dizel jenaratörlerin iflası durumunda alınması gereken en son müdahale önlemlerinden bihaber olduğuna vurgu yaptı.

 “Akkuyu NGS  siyasi iktidarın diplomatik ilişkileri çerçevesinde verdiği sözdür!”

Yeşil ve Sol Parti  ile müdahilleri arasında Sinop Çevre Dostları Derneği’nin de yer aldığı EGEÇEP’in  davacı olduğu dosyanın  bireysel müdahillerinden Prof. Dr. Beyza Üstün’ün  ÇED Davasına ilişkin yorumu ise davanın siyasi olduğu ve siyasi iktidarın diplomatik ilişkileri çerçevesinde Rusya’ya bir takım sözler verildiği için  nükleer santral kurmaya çalıştığı  şeklinde oldu  zira Cumhurbaşkanının Davadan önceki gün “Ne olursa olsun nükleer santrali yapacağız !” çıkışı da bu anlamı taşıyor. Bununla birlikte   Türkiye’nin nükleer klubün de bir üyesi olmayı hedeflediğini fakat nükleer klup üyesi olunca büyük devlet olunmayacağını  nükleer silah sahibi fakat  gelişmiş bir ülke olmayan Pakistan’a bakarak anlamak mümkün görüşünde olan Prof. Dr. Üstün’e göre sermayenin doğal alanlarda kısıtlı hamle imkanı kaldığı için nükleer santral projesinin hayata geçirilmesiyle nükleer atık gömü alanlarının meşrulaştırılması sözkonusu.

ÇED iptal edilmezse, durum  Danıştayın da siyasi iktidar tarafından ele geçirilmiş olduğu şeklinde okunabilir

EGECEP’in dava dosyası kapsamında müdahil olan önceden Mersin Milletvekili bu dönem İzmir HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ise  ÇED İptali Davasının  Mersin’de değil Ankara’da görülmesinin maksatlı olduğuna dikkat çekti, bu şekilde halkın davaya olan ilgisinin ve katılımının da düşürülmesi amaçlanmış bulunuyor. Kürkçü, bu günkü ÇED Davası süresince Davacıların dinlenmesinde gerekli özenin gösterilmediğini, mahkeme salonunda Davacılar arasında farklı dönemlerde Mersin’de milletvekilliği yapan 3 milletvekilinin (CHP,HDP, MHP) Mersin’deki ilçelerde %70 e yakın bir temsil  sahip olarak mahkemede bulunmalarına rağmen dinlenme konusunda gereken alakanın gösterilmediğini sözlerine ekledi. Kısacası bu dava Akkuyu NGS hakkındaki şimdiye kadarki tüm dava konularının etraflıca ele alındığı, uzmanların, bilim insanlarının  görüşü doğrultusunda  ÇED’e  yönelik tüm itirazların bir kez daha sabırla dile getirildiği bir dava oldu. Dolayısıyla Kürkçü’ye göre bu ÇED iptal edilmezse, durum  Danıştayın da siyasi iktidar tarafından ele geçirilmiş olduğu şeklinde okunabilir.
EGEÇEP’in Davacı olduğu dosyanın bireysel müdahilleri arasında eski  İstanbul HDP Milletvekili Sabahat Tuncel ile eski İstanbul CHP Milletvekili Melda Onur da bulunuyor.

“Akkuyu Danıştayın vicdanına  kalmıştır!”

Nihayet Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı bugün Davacı tarafların ellerinden  geleni yaptıklarını, uzman görüşlerini, bilim insanlarının , toplumun tavrını en net biçimde ortaya koyduklarını, kendi vicdanlarının rahat olduğunu geriye kalan tek faktörün karar vericilerin vicdanı olduğunu ifade etti. Ancak Dr. Atıcı’ya göre ÇED raporları için 3 ay içinde dava açılmazsa ÇED’in olumlu kabul edileceği yönündeki açıklamalar siyasi iktidarın zihniyetini gösteriyor.  Yani ÇEDin iptal edilmemesi ihtimali yüksek.

Vebali ağır…Etkisi yüzbinlerce yıl sürecek!

Tüm bu aktardıklarımız çerçevesinde görüldüğü üzere Akkuyu için yeniden nefesler tutuldu, bir umutla 15 gün sonra açıklanacak netice bekleniyor. Genel olarak  davadan beklenti ÇED’in iptali olsa da  Davacı vekiller bu mahkemenin sonucunun Bilirkişi İncelemesinin nihai raporuna dayandırılmasına şiddetle karşı . Zira girişte de belirttiğimiz gibi nihai bilirkişi raporu ÇED’e methiye şeklinde hazırlanmıştı. Bu durumda Davacı vekillerin çaresizce tek temennisi Bilirkişi İncelemesinin yeniden yapılması olurken bize de başta söylediğimiz gibi tarihe not düşmek kalıyor.
Sonuç olarak, siyasi iktidarların ömürleriyle kıyaslanamayacak kadar uzun süre etkisini sürdürecek olan kansere ve genetik mutasyona yol açan nükleer kazalarla ya da işletim sürecindeki sızıntılarla, salımlarla açığa çıkan  izotopların; 100 bin de değil 1 milyon yıl muhafaza edilemesi gereken nükleer atıkların bu toprakların sınırlarına girmesine dönük bir adım daha işte bu 15 gün içinde atılabilir.  Bu adım atılırsa, siyasi iktidarın  ödeyeceği vebal büyük… Oysa bu gün ve gelecek nesillerin sağlıklı yaşam hakkını gasp etmeyecek  yaşam biçiminin olduğunu hatırlatırcasına güneş her gün yeniden doğuyor!

Pınar Demircan 
(Yeşil Gazete)

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...