26 Mayıs 2019 Pazar

Eceliyle ölemeyenlerin ülkesinde yerel seçim, siz ölümü nasıl alırdınız?

Yerel yönetimler, çeşitli altyapı,ulaşım ve sosyal hizmetlerin sağlayıcısı olarak gerek şehirlerin gerekse daha küçük ölçekli yerleşim yerlerinin ve doğal alanların nasıl değerlendirileceğine dair kararların verilmesinde önemli rol oynar. Genel yönetimden yereline, kaynakların kullanım değerinden çok değişim değerine tabi tutulmasından mütevellit, siyasetin hep başka bir dünyası, başka öncelikleri vardır.

“Başkalarının dünyasında” kendimiz olarak ölmek

Bazı hizmetlere kaynak ayrılmaz, maliyetler hesap edilir ki yurttaşların seçim zamanlarında hafızalarını tazelemesi bu bakımdan önemlidir. Harvey’in, Umut Mekanları’nda “Başkalarının dünyasında kendimiz olarak yaşamanın” yaptığmız seçimler ve geliştirdiğimiz pratiklerle kendi potansiyelimizi inşa etmek anlamına geldiğine değinmesi bundandır. Aynı mantıkla “başkalarının dünyasında” kendimiz olarak ölmenin olasılıklarını da değerlendirebiliriz. Sahi siz ölümü nasıl alırdınız?
Trafik kazasında ölmek; beton mikseri altında kalmak; hafriyat kamyonu tarafından ezilmek; inşaattan düşmek; asbestten, kimyasallardan kanser olmak; tren kazasında ölmek; madende göçük altında kalmak; hava kirliliğinden kanser olmak; yangın çıkan binada yangın merdiveninin kapısı kilitli olduğu ölmek, deprem bile olmadan çökebilen binalarda yaşadığı için ölmek…
Gazete manşetlerinden seçtiğim içimizi yakan bu olayları unutamayız…..Bu elim olaylar fıtrattan değil, yerel yönetimlerin de sorumluluk alanlarına giren risklerin yok sayılmasından, maliyet hesabından, kontrol eksikliğinden meydana gelmiştir.
Siyasi iktidarların dünya genelinde muhafazakarlaştıkça “muhafaza etmek yani korumak”fiilinden başka bir şey anladıkları yeni bir tespit değil…Lakin ülkemizde sermayeyi ve kendi inşa ettikleri sistemi muhafaza eden, şeffaflıktan uzağa düşen yönetimler çevrenin yaşanabilir olmasını sağlamakta çok başarısız. Bu şartlarda hayati olan, risklerin bertaraf edilmesi ve tehlikeye dönüşmesi halinde tesirin büyümesini önleyebilecek “maliyet hesabı”na odaklanmayan yönetimlerin ve “vicdanlı” yöneticilerin görev başında olmasıdır.

Misal Fukuşima Nükleer Santrali

Nükleer felaketlerin mekansal ve uzamsal sınır tanımayan niteliği biraz da siyasi otoritelerin aldığı kararlar, attığı ve atmadığı adımlara bağlı olduğu için felaket süreçlerinin nasıl yönetildiği sistem açıklarına dair net fikir verir. Misal Fukuşima Nükleer Santrali için felaketin öncesinde tsunami duvarının iki kat daha yüksek olmasının gerektiği bilinmesine rağmen bu işin maliyetleri arttıracağı gerekçesiyle duvarda her hangi bir yükseltme yapılmamıştır.
Daha evveline gidersek bugünkü sorunu körükleyen bir başka maliyet hesabıyla karşılaşırız. Fukuşima Nükleer santrali 50 yıl önce inşa edilirken soğutma suyu sistemi kurma maliyetleri azalsın diye zemin 35 metre traşlanmıştır. Bu nedenle bugün nükleer santral sahasında bugün toplam miktarı 1 milyon ton radyoaktif su silolarda depolanmak zorunda olup, sivil toplum bu suyun denize boşaltılmaması için çırpınmaktadır.

Bir belediye başkanı inisiyatif kullanırsa… 

Yine Fukuşima’dan örneklersek: Deprem ve tsunami meydana geldiğinde santralden 10 kilometre yarı çaplı alanda nükleer felaket halinde içilmesi gereken iyot hapları önceden dağıtılmış olmasına rağmen yerel yöneticiler halka duyuru yapmadığı için zamanında kullanılamamıştı. Bir istisna inisiyatif kullanarak yurttaşlara iyot haplarını kullanmalarını duyuran
Futaba Belediye Başkanı’ydı ki bu şekilde normal şartlarda milyonda bir görülen çocukluk çağı kanserinin 500 kat artmasına neden olan durumda Futaba’daki çocukların da hasta olmasının önüne geçilmiştir. Çok açık ki yerel yöneticilerin insiyatif alarak inandığı şekilde davranması da hayati önemdedir…
Fukuşima Nükleer Felaketi’nden 25 yıl önce 1986 yılının 26 Nisan’ında meydana gelmiş olan Çernobil Nükleer Santral Kazası da Sovyetler Birliği yönetimi tarafından bir süre gizlenmeye çalışılmıştır. Siyasi otoritenin bu kararı nedeniyle Türkiye dahil bir çok Avrupa ülkesinde milyonlarca insan iki gün boyunca hiç bir önlem alınmadığı için radyoaktiviteye maruz kalmıştır.
Benzer şekilde ABD’nin Pensilvanya Eyaleti’ne bağlı Harrisburg’da 28 Mart 1979’da yani tam da 40 yıl önce meydana gelerek yıldönümünü andığmız ve dünya çapında bilinen nükleer santral kazalarının ilki sayılan Üç Mil Adası Nükleer Santral Kazası’na ilişkin açıklamalar da iki gün sonra yapılmıştır. Bu iki günde ise yetkililer bilgi vermekten çekindiği, emir bekleyen yerel yöneticiler de halkı ne olduğuna dair uyarmadığı için bölgedeki binlerce insan havadaki metalik tadı öğrenmiş, günlerce kusmuş, pek çok kişinin vücudunda yanıklar oluşmuştur. Bugün bu felaket nedeniyle santrale komşu olduğu için evlerini terk edip daha uzak yerlere taşınmış olanlar, sonradan evlerine dönenler nesiller boyu yaşadıkları kanser ve türevi hastalıklar üzerine kafa yormaktadır. Ne var ki, Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’nin mağdurları, karşılaştıkları kanser ve türevi hastalıkların nedenlerini on yıllar sonra Çernobil Nükleer Felaketi’nin etkileriyle aradaki benzerlikleri görerek Üç Mil Adası Nükleer Felaketi ile ilişkilendirebilmektedir.
Türkiye’de ticari bir nükleer santral kurulmuş değil. Kağıt üstünde iki, sözel bir nükleer santral planı vardır. Bir nükleer santral sürecinin yüksek maliyetli ve uzun yıllar gerektirdiğini düşünülürse genel seçime hatta bir sonraki yerel seçime kadar operasyona başlanamayacağı da söylenebilir. Fakat o yola giden taşların bu yerel seçim sürecini izleyen dönemde taşınacağına şüphe yok.

Güçler ayrılığı ilkesi çiğnenmişse

Hızlandırılmış trenlerin, yaşam odası olmayan madenlerin, AVM’ ye çevrilen deprem toplanma alanlarının ülkesiyiz.
Siyasi iktidarın, aldığı kararları yerel yönetimlerin sağ duyusunun süzgecinden geçirmesini sağlamak bizim elimizde.
Hele ki bir ülkenin yönetiminde en büyük denge unsuru olan güçler ayrılığı ilkesi çiğnenmiş başka bir şeye dönüştürülmüşse, doğasını, insanını koruma sorumluluğunu duyan yerel yönetimlerin, vicdanlı yöneticilerin önemi de artıyor. Yurttaşın kendini güvende hissedebileceği mercilerin olması, derdini anlatabilmesi, en azından kendini evinde güvende hissetmesi hatta eceliyle ölebilmesi için başka bir yol var mı?
Pınar Demircan
Bu yazı Bianet’te de yayımlanmıştır .

“Nükleersiz Yaşam İçin Çocuklar” da gelecek!

16 yaşındaki İsveçli aktivist Greta Thunberg’in bir yıl önce başlattığı iklim eylemine 15 Mart günü 128 ülkeden 1,5 milyon çocuğun katılarak destek vermiş olması dünya genelinde kaçınılmaz bir değişimin habercisi. Doğal kaynakların iki yüz yılı aşkın bir süredir fütursuzca tüketilmesine ve kirletilmesine bağlı olarak endüstriyel ilerlemenin freni tutmayan bir arabadan farkı yok. Çocuklar, gayet net ortaya koydular ki, iklim değişikliği nedeniyle dünyada yaşamak imkansızlaşacaksa okula gitmek manasız. Kötücül geleceği hazırlayan sistemin değişmesi için arabanın el freni çekilerek durdurulması elzem.
Dünya genelinde küresel iklim değişikliğinin önlenmesi için, ülke bazında küresel anlaşmalar imzalanmak suretiyle karbon salmayan teknolojilerin kullanılması başvurulan yöntemlerden. Ancak karbon emisyonlarının azaltılmasının hedeflenmesi nükleer endüstri gibi karbon salmasa da başka problemlere haiz olan bir sektörün aktörlerine nükleer felaketlerle kaybedilen itibarın yeniden kazanılma fırsatı olarak görünmekte. Zira son yıllarda nükleer santrallerin karbon salmıyor oluşu Fukuşima Nükleer felaketinin etkileri ve yenilenebilir enerjilerden açık ara farklı olduğunun anlaşılması neticesinde nükleer santrallerin “temiz güvenli, ucuz” maskesinin düşmesinin karşısında nükleer endüstrinin lehine kullanılmak isteniyor. Hatta bir zat, Greta’nın 16 yaşında bir kız çocuğu olması nedeniyle onun masallarla kodlanmış olabileceği varsayımıyla “Sinderella”ya atıf yaparak Greta’ya sosyal medyada “Go Nucleria” diye seslenmekte. Greta’ya bu şekilde açıkça “iklim için nükleeri savun” denilmesi önümüzdeki süreçte iklim için çırpınan çocukların da nükleer politikalarına alet edileceğine dair malumun ilamı. Oysa çocukların iklim eyleminin temelinde “yaşanabilir bir gelecek” temennisi var ve Fukuşima’da sekiz yıldır yaşananlar nükleer enerji santrallerinin gerçeklerini hatırlatırken bizatihi çocuklar için bu endüstrinin ne kadar sorunlu olduğunu da göstermekte.
Bir endüstriyel kaza düşünün ki üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen etkili olsun ve daha yıllarca etkisini sürdürecek olsun… Japonya’nın Fukuşima eyaletinde meydana gelen Fukuşima Daicihi Nükleer Santral Felaketi neticesinde radyasyon gerek patlama ve çekirdek erimelerinin meydana geldiği an itibariyle gerekse mütemadiyen toprağa, havaya ve denize karışarak bölge, eyalet hatta ülke sınırlarının dışına taştı. Benzer şekilde Fukuşima’dan önceki Çernobil Nükleer Felaketi de 33 yıl geçmiş olmasına rağmen etkisini hissettirmekte, bölgedeki ormanlık alanlarda çıkan yangınlar radyoaktif partikülleri ekosisteme karıştırmakta. Bütün bu olaylar bir radyoaktif felaketin ne meydana geldiği uzamla ne de mekanla sınırlı bulunduğunun ispatı. Kaldı ki yağmur, rüzgar, fırtına gibi meteorolojik olay ve yangınlarla oradan oraya taşındığı için kendini felaket olarak hep yeniden inşa etmekte. Nitekim solunum ve beslenme yoluyla her an yutulma riski bulunan radyoaktif sezyum, stronsiyum gibi etkisi yüzlerce yıl süren izotop konsantrasyonuna sahip camsı yapıdaki “hot spots” adı verilen radyoaktif partiküller Fukuşima’dan 170 Kilometre uzakta da tespit edildi. Diğer taraftan radyoaktif kirliliğin ölçümü kolay bir iş değil. Zira zeminden 1 metreye kadar yükseklikle başka daha yukarılara çıkıldıkça başka radyoaktivite dozları tespit edilebiliyor.
Radyasyondan daha tehlikeli denebilecek bir faktör ise hükümetin ve yetkililerin radyoaktif mağduriyeti görmezden gelen politika ve uygulamaları. Zira radyoaktivitenin var olduğu hafifsendikçe insanların dahili ve harici radyoaktiviteye maruz kaldığı durumlar artmakta. Örneğin nükleer felaket başladıktan sonra Fukuşima bölgesinde radyoaktivite düzeyi yükseldiği için uluslararası kabul edilen yıllık sınır dozu 20 katına çıkarılmıştır. Sekiz yıldır bu sınır hükümet tarafından yeniden 1 Milisieverte çekilememiş olsa da evlerini terk etmiş semt sakinlerine geri dönmeleri için çağrı yapılmakta. Hatta ailelerin evlerine geri dönmesi için bölgenin çocuklar için bile güvenli olduğu iddiasının karşılık bulması amacıyla ilk ve orta dereceli okullar öğretime açılıyor, yeni okul inşaatları yapılıyor. Aileler çocukları için güvence verilince geri dönmeye kolay ikna olur düşüncesinin ürünleri bunlar. Zira aynı miktar radyasyon dozuna maruz kalan çocuklar ve yetişkinler üzerinde yürütülen araştırmalar göstermiştir ki radyoaktivitenin çocuklarda yaratacağı tahribat yetişkinlere göre 3 kat daha fazla olabilmektedir. Nitekim Japonya genelinde çocuklarda milyonda bir görülen tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi vakalarına bugün Fukuşima’da 380 bin çocuğun 200’ünde rastlanmaktadır
Japonya’da hükümet nükleer risk ve tehlikeleri hafifseyedursun sivil toplum hükümetin bu politikalarına 8 yıldır direnerek mücadele etmekte. Özellikle bölgedeki radyoaktivite nedeniyle çocukların daha yoğun mağduriyet yaşadığı bilimsel olarak ispatlanmış olduğu üzere, hükümetin radyoaktif bölgelere geri dönüş çağrısına karşı “Fukuşimalı Çocuklar İçin Adalet Kampanyası”nı yürütülmekte. Siz de bu yazı vesilesiyle kampanyayı imzanızla destekleyebilirsiniz.
Nükleer santrallerin enerji üretimi süreçlerinde çeşitli radyoaktif izotoplar açığa çıkar. Bunlardan nükleer yakıtın ham maddesi olan uranyum 235’in yarılanma ömrü 700 milyon yıl; uranyum 238’in 4,5 milyar yıl ve nükleer santralin atıklarında dolayısıyla atıkların yeniden işlenerek yakıt haline getirildiğinde kullanılmış olan plutonyumun yarılanma ömrü 24 bin yıldır. Ancak bu maddelerin etkisi yarılanma ömürleriyle de sınırlı değildir, yarı ömürlerinin en az 10 katı kadar sürecektir. Yine nükleer santrallerin nihai atıkları 1 milyon yıl korunarak depolanmasını gerektirecek kadar tehlikeli maddelerdir.
Bu bağlamda yazımı Türkiye’deki çocukların iklim grevinin İstanbul’daki lideri Atlas’ın konuşmasından bir alıntıyla tamamlamak istiyor, “Bugün biz gençler olarak geleceğimizden kaygı duyduğumuzu göstermek için buraya geldik. Bugün okula gitmedik. Çünkü okul bekleyebilir ama iklim değişikliği beklemez. Bugün İstanbul’da hava sadece soğuk ama ya sel olsaydı ya da sokağa çıkamayacağımız kadar sıcak olsaydı buraya gelemezdik” cümlesini ödünç alarak son kısmı “çevremize radyoaktivite yayılmış olsaydı buraya gelemezdik” şeklinde uyarlıyorum.
İnanıyorum ki, çocuklar doğru bilgi edindikçe nükleer felaketin yalnızca kendi yaşamlarını değil çevreyi, tüm canlı yaşamını ve kendilerinden sonraki nesillerin yaşamını tehdit edeceğini kavrayacak olgunlukta. Ve yine inanıyorum ki, çocuklar dünyanın geleceğini kendilerine dert edinirken nükleersiz seçenekleri tercih ederek çok yakında iklim için olduğu gibi nükleersiz bir yaşam için, yaşanabilir dünyaya yön çizmek için de gelecek. 
Pınar Demircan
Bu yazı Bianet’te de yayımlanmıştır.

Akkuyu’da 1.reaktörün temeli tamamlandı, peki güvenli mi?

Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)’nin 1.reaktörüne ait temelin tamamlandığı dün Rosatom tarafından duyuruldu. Dün yaşanan diğer bir gelişme ise Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin askıya alınmasına yeşil ışık yakılmasıydı. Türkiye’nin bir deprem ülkesi olmasına rağmen, Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirilmesi (ESPOO) Sözleşmesi’ni  imzalamamış olması da insan hakları, basın özgürlüğü, diğer hak ve özgürlükleri ihal etmesine ilaveten, Avrupa Birliği ile gerilimi arttıran bir faktör. Peki, Akkuyu NGS’nin çiçeği burnunda kadın yöneticisi Anastasia Zooteva Akkuyu Projesi’nin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA)’nın güvenlik standartlarını ve gerekliliklerini sağladığını iddia ederken sözlü taahhütler nükleer santral gibi riskli projeler için yeterli mi?
Akkuyu NGS (foto Wnn)
Dün Rosatom yetkilisinin yaptığı açıklamaya göre, Akkuyu NGS Projesi’nin en önemli aşaması için 17 bin metreküp betonun kullanıldığı kısım geçen hafta 8 Mart’ta tamamlanmış bulunuyor. Yetkilinin sözlerine göre bir sonraki proses adımı ise reaktör binasının inşaatı. Buna göre reaktör binasının dış ve iç duvarların inşaatının ardından acil durum kontrol odasının bulunacağı binanın inşaatına başlanacak.
Akkuyu NGS, 2010 yılında Türkiye ve Rusya ile hükümetleri arasında imzalanan bir anlaşmayla dünyanın ilk inşa et-sahiplen-işlet(build-own-operate)prosesine tabi olarak Rusya tarafından işletilmesi planlanan bir nükleer santral ve geçen sene üretim lisansını aldı. Rus Devlet Başkanı Putin’in temel atma törenine uzaktan katıldığı Akkuyu’da bir süredir reaktör inşaatına dönük hazırlıklar yapılmaktaydı. 2015 yılında Akkuyu Nükleer Santrali’nin Uluslararası Atom enerjisi Ajansı(IAEA) tarafından sert eleştiriler almış olan , bu nedenle içeriği kamuoyundan sır gibi gizlenen ancak, ortaya çıkınca da eleştirilerin dikkate alınmadığı Akkuyu NGS Projesi’ nin yöneticisi de geçen haftalarda değişti. Türkiye’de Rus Devleti tarafından işletilecek santralin yeni yöneticisi olarak atanan Anastasia Zooteva, bugüne dek yapılan işlerin IAEA güvenlik standartlarını ve gerekliliklerini sağladığını ifade etti.
Akkuyu NGS sahası (foto DW)
Ayrıca Akkuyu NGS’nin ikinci reaktörü için de geçen senenin kasım ayında inşaat izni alındı. Yine Rosatom yetkilileri tarafından yapılan açıklamaya göre çalışma prosedürünü ilgilendiren mühendislik çalışmaları hazırlanmakta ve tamamlanınca nükleer adanın güvenliği dışındaki tüm reaktör tesis faaliyetlerine başlanacak. Dolayısıyla Akkuyu NGS’nin ikinci reaktörünün inşaatı için de lisansın bu sene içinde alınacağı ifade ediliyor. Böylece inşaatın başlaması için sene boyunca hazırlıklara devam edilecek. 
Diğer bir gelişme ise Akkuyu NGS’de kullanılması planlanan reaktörlere ilişkin. Zira Akkuyu NGS için tayin edilen reaktör modelinin ilki VVER 1200/392M basınçlı su reaktöründen (PWR) 1114 MW kapasiteli Novovoronezh 7’nin tamamlanmasının ardından, geçen ayın 25’inde Novovoronezh 2’nin AES-2006 dizaynı olan VVER-1000 tipindeki ikinci reaktörünün de tamamlandığı öğrenildi. Novovoronezh 2’nin birinci ünitesi ise 5 Agustos 2016 tarihinde tamamlanmış ve 27 şubat 2017de enerji üretimine başlamıştı. Rosatom’un iştirak şirketlerinden Rosenergoatom’dan yapılan açıklamaya göre Rusya’nın güneybatısındaki Novovoronezh 2’ye yakıt yüklemesi geçen ay 24 Şubat’ta tamamlanmış bulunuyor.
Diğer taraftan dünkü haberimizde de okuduğunuz gibi Akkuyu NGS Projesi Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını destekleyen şekilde 109’a karşı 370 oy veren Avrupa Parlamentosu için sıcak uyuşmazlık konularından birini oluşturuyor. Zira Türkiye, sınıraşan tehditleri ilgilendiren boyuttaki faaliyetlerine dönük olarak çevre etki değerlendirmesinin yapılmasını gerektiren anlaşmayı imzalamamış bulunmakta. Birleşmiş Milletler  Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirilmesi Sözleşmesi  (ESPOO) ilk defa 1991 yılında Finlandiya tarfından imza edilmiş ve 1997’den itibaren tüm Avrupa’da geçerliliği bulunan fakat, Türkiye’nin kendi parlamentosunda onaylatmamış olduğu bir sözleşmedir.
Pınar Demircan
(Wnn, Yeşil Gazete)

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Akkuyu’daki Çatlağın Üstü Kapatılmamalı


Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom'un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi bu yazının görseline* ilham olmuştur


*Görsel: Pınar Demircan/Seyit Saatçi
Kuralına göre yapılmayan işler, uzmanların uyarılarının umursanmaması ve yetkin olmayan yetkililerin sorumsuzluğu neticesinde son on yıl içinde Soma Maden Kazasını, Pamukova, Çorlu ve Eskişehir tren kazalarını yaşadık. Uzmanlar, bilim insanları Akkuyu NGS'nin zemininin inşaata uygun olmadığını söylüyor.
Peki uygunsuzluklara ek olarak uygulama ve denetimdeki eksiklerin gölgesinde "aynı gemideki 82 milyon" yola birlikte devam edebilir mi?
Geçen hafta, Mersin'de yapımına başlanmış olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)'nin temelinde çatlakların oluştuğunu öğrendik.
Oysa bir nükleer santralin inşaatı en yüksek güvenliğin ve her açıdan sağlamlığın tesis edilmesi gereken bir yapıdır ve temel inşaatında sorun yaşanması kabul edilemez.
Nitekim tarih boyunca dünya genelinde bilinen benzer bir vaka da bulunmamaktadır. Ancak, bu olayı on ayın sonra hadise tekerrür ettiğinde bir şekilde basına sızdığı için öğrenmemiz de başlı başına üzerinde durulması gereken bir konudur. Üstelik Akkuyu NGS, inşaatın temelinde çatlak oluştuğunu doğrularken Rus Rosatom Şirketi yalanlamaktadır...
Daha vahimi, olayın üzerinden 2, 5 hafta geçmiş olmasına rağmen ne hükümetten ne nükleer konularında en yetkili makam olan Nükleer Düzenleme Kurumu'ndan ne de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)'ndan bir açıklama yapılmamış olmasıdır.
Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom'un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi bu yazının görseline[*] ilham olmuştur.

"Bir felakete neden olmadan durdurulması gerek"

Akkuyu NGS'nin temelindeki çatlaklardan teknik açıdan da bir çok soru işareti yayılmaktadır. Türkiye Mimar ve Mühendisler Birliği Odası'nın da (TMMOB) bir kaç gün önce basın bülteni aracılığıyla kamuoyuna bir kez daha duyurduğu gibi inşaatın temelinde çatlak oluşmasına uzanan süreç uzmanların, bilim insanlarının Akkuyu'nun zemin yapısının bir nükleer santral kurulması için uygun olmadığı
yönündeki uyarıları dikkate alınmadığı için yaşanmıştır.
Özetle TMMOB tarafından vurgulandığı gibi, "Kamu güvenliği açısından çok önemli bir tesis. Bir kaza olması durumunda telafisi olanaksız büyük felaketlere neden olacağı bilinen bir gerçek.
"Temel çatlağı gibi ileride büyük yıkımlara neden olabilecek teknik hataların yapılmış olması kabul edilemez.Çatlaklar TAEK tarafından tespit edildi, dolayısıyla yürütücü şirketin yalanlaması bir anlam ifade etmez. Bir felakete neden olunmaması için yapım çalışmalarının durdurulması gereklidir."

Temel çatlatan zemin üstüne daha en az 10 bin ton yük

Peki Akkuyu NGS'deki inşaat durdurulmazsa ne olacak? Gelin bunu anlamak için Akkuyu NGS'ye inşa edilmesi planlanan Rosatom ürünü AES 2006 tipindeki VVER 1200 reaktörünün ilk örneğini teşkil eden Rusya'daki Novovoronezh 2 Nükleer Santrali'ne bakalım.
Rosatom'a teknik altyapı desteği veren tedarikçi şirketin web sitesinde yer alan bilgiye göre, iki adet VVER 1200 reaktörünün ağırlığı muhafaza kapları, ortak buhar jenaratörü, pompaları, basınç kompresörü gibi ekipmanlarıyla tam 3500 ton!
Dolayısıyla Rus uzmanlardan da teyit ettiğim üzere reaktörlerin inşaatı tamamlandığında Akkuyu NGS'deki Nükleer Ada diye bilinen kısıma binecek olan yükün toplam ağırlığı en az 10 bin ton civarındaz olacak.
Halihazırda Akkuyu NGS'ye 30 kilometre mesafedeki Ecemiş fay hattının bulunduğunu, üstelik Fukuşima nükleer felaketinden sonra yeni teknolojilerle yapılan taramaların yeni fay hatlarınıgösterebildiğini de buraya not düşmek isterim. Yani Akkuyu NGS'nin kurulmak istendiği bölgede yer bilimi uzmanlarının da daha önceden işaret ettiği Kıbrıs Dalma Batma Çukuru gibi, araştırılması halinde başka yeni fay hatlarının bulunması da muhtemel.
Bu bağlamda sorumuz büyük ölçüde şöyle: fay hatlarının %98'i aktif olan ülkemizin depremi tolere edemeyecek nitelikteki bir bölgesinde bir inşaat temeli dahi tutmazken buraya 10 bin tonluk yük bindirecek 4 reaktörün inşa edilmesini siyasi iktidar gerçekten kendi vicdanında tartabiliyor mu?

"82 milyonluk Türkye gemisinin yolcularıyız"

19 Mayıs 2019 günü Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması için 100 yıl önce o ilk adımın atıldığı Samsun'da bugünkü siyasetin önde gelen isimleri bir aradaydı. İstanbul'daki yerel seçimin yenilenmesi için enflasyon artışına, Türk Lirasının değer kaybına rağmen adeta zamanın durdurulduğu bir dönemde 100. yıl vesilesiyle millet, birlik, beraberlik kelimeleri telaffuz edildi.
"82 milyonluk Türkiye gemisinin yolcularıyız. İçeride ne yaşanırsa yaşansın, geminin gövdesinin sağlam kalmasına, motorlarının işlemeye devam etmesine, rotasından sapmamasına katkıda bulunmak hepimizin görevidir" denildi.
Bu sözlere karşılık, Akkuyu NGS'nin inşaatına tüm uyarılara rağmen devam edilirse Çernobil Nükleer Felaketi'nin SSCB üzerindeki etkilerini hatırlatmak isterim:

Çernobil Nükleer Felaketi SSCB'nin sonu oldu

26 Nisan 1986 yılında bugünkü Ukrayna sınırları içinde kalan fakat o dönemde eski Rusya, diğer bir deyişle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB) sınırları içindeki ve SSCB ordusunun kumandasındaki Çernobil Nükleer Santrali'nde meydana gelen felaket hükümetle halkları arasında var olan mesafeyi ve güvensizliği derinleştirdiği için SSCB'nin dağılmasını tetiklemiştir.
Kaza meydana gelmeden önceki dönemde uzmanlar, bilim insanları nükleer santralin teknolojik alt yapısındaki eksiklikleri tespit etmiş ve uyarılarda bulunmuşsa da hükümet tarafından dikkate alınmamışlardı. Nihayet kazanın ardından yönetimin gerçekleri gizlediği gibi toplum sağlığını da gözetmemesi toplumun yönetime karşı azalan güvenini tümden kaybetmesine yol açmıştır.
Türkiye, Akkuyu NGS inşaatındaki çatlaklar üzerine mecliste soru önergesi sunan, araştırma önergesi veren siyasi partileriyle, basın bültenleri yayımlayan,beyanatlarda bulunan sivil toplum örgütleriyle, meslek örgütleriyle, aktivistleriyle, bilgi isteyen gazetecileriyle, 82 milyon olarak siyasi iktidardan ve kurumlarından bir açıklama beklemektedir. Tam da TMMOB'un vurguladığı şekliyle Akkuyu'daki
çatlağın üstü kapatılmamalıdır!
[*] Dünya çapında ödüllü karikatür sanatçısı , Sinoplu Seyit Saatçi'ye bu yazıma çizimiyle verdiği katkı için teşekkür ederim.

Bu yazı Yeşil Gazete ve Bianet’te 25 Mayıs 2019 tarihinde yayımlanmıştır

Pınar Demircan


17 Mart 2019 Pazar

8. yılında Fukuşima Nükleer Felaketi ve yeni riskler

2011 yılından bugüne Fukuşima Nükleer Felaketi boyunca yaşananlar, nükleer santral kurma planları yapan bazı ülke ve hükümetlere köprüden önce son çıkış; bazılarına ise “kıyak” müşteri olma fırsatı şeklinde göründü. Hükümetin yapmış olduğu nükleer santral anlaşmalarıyla ülkemizin ikinci grupta olduğu aşikar. Oysa “Fukuşima”nın adı bile bir nükleer santralde meydana gelebilecek kaza risklerinin tehlikeye dönüşmesiyle oluşan toplumsal ve ekolojik maliyetlerin ne denli büyük, çeşitli ve hesaplanamayacak kadar dallı budaklı olduğunun simgesi haline gelmiş bulunmakta. Üstelik Fukuşima bu misyonunu tamamlamış da değil, risklerin tehlikeye dönüşmesi ve bu tehlikelerin yeni risklere zemin hazırlamasıyla kendini yeniden ve yeniden üreterek, daha onlarca hatta yüzlerce yıl sürecek… Diğer taraftan siyasi iktidarın tutum ve kararları da sivil toplumun yalnızlaştırılma biçimleriyle, neoliberal derslerin en unutulmazını vermekte ki yaşananlar küresel açıdan da ibretlik! Fukuşima’da yaşananları ve alınması gereken dersleri bir köşe yazısına sığdırmak mümkün olmasa da durumu birkaç çarpıcı örnekle açıklamaya çalışacağım:
Hatırlarsanız, geçen sene Fukuşima Nükleer Santrali’nde ölümcül seviyelerde radyasyon tespit edilmişti. Bu durum değişmiş de değil. Öte yandan radyoaktif mikropartiküllerin ve izotopların hava hareketiyle yayılması da her zaman mümkün. Benzer şekilde nükleer santralde yoğun radyoaktif olan kısımlara yeraltı suyunun girmesi yeni radyoaktif su üretimine neden olmakta. Nitekim radyoaktif olduğu için 1000 tonluk silolarda biriktirilen suyun miktarı geçen seneye göre yüzde elli artarak 1 milyon 400 tona ulaştı. Bu noktada iki açıdan problem sözkonusu: Birincisi silolara yeni yer açılamayacağı için radyoaktif suyun Okyanusa boşaltılmak istenmesi. İkincisi ise Okyanusa dökülmek istenen bu suyun içinde etkisi 300 yıla varan stronsiyum ve sezyum gibi kanser ve birçok başka hastalığa yol açabilecek şekilde radyoaktif izotopların bulunması. Nitekim, silolarda biriktirilen suyun okyanusa boşaltılması ekosistemsel felakete yol açacakken, radyasyonun bu şekilde besin zincirine karıştırılma ihtimali baki.
Fukuşima’nın bugünkü kritik tartışma konularından bir diğerini tam erimenin meydana geldiği reaktörlere ait havalandırma bacalarının sökümüne başlanacak olması teşkil ediyor. Operasyondaki herhangi bir başarısızlık yüksek miktarda radyasyonun çevreye yayılması anlamına gelirken, normal şartlarda nükleer santrallerde periyodik olarak izotopların havaya salındığı bu bacaların her biri, incelemelere göre bugün saatte 10 bin milisevertten daha fazla radyasyon barındırmakta. Dört bacanın sökülmesi için birkaç ay içinde nükleer santral sahasında bir robot üretimine başlanması planlanıyor.
Öte yandan Japon hükümetinin nükleer felaketin ardından Fukuşima eyaleti genelinde 1 milisievertten 20 milisieverte çıkartmış olduğu radyasyon sınır dozlarını eski haline döndürmek gibi bir girişimi de yok zira radyasyon seviyelerinin daha onlarca yıl aynı kalacağı bir gerçek. Buna rağmen Japon hükümeti 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’na kadar tahliye edilmiş olan herkesin evine dönmüş olması için uğraşmakta. Zira sekiz yıl önce tahliye edilmiş olan 380 bin kişiden 43 bin kişinin hala evine dönmediği bilinirken, geri çağırma sürecinde yurttaşların kolay ikna olması amacıyla hükümetin başvurduğu yöntem, ilk ve orta dereceli okulları öğretim hayatına yeniden açmak. Bu şekilde ebeveynlerde Fukuşima’nın çocuklar için bile güvenli olduğu hissini uyandıran hükümet çevresel radyasyon ölçümü için kurulan cihazları ise kaldırtmanın uğraşında. Maliyeti 25 milyar dolara varan 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın hazırlıklarını üstlenen hükümetin 10 yıllık ömrü dolduğu bahanesiyle maliyeti 3.6 milyon dolar olan ölçüm cihazlarını yenilemeyeceğini buraya not düşelim.
Anlaşılan o ki, Fukuşima gibi felaketler yeni risklerle kendini yeniden inşa ettikçe, siyasi iktidarlar da kendilerini duruma göre konumlamakta, ya gerçekleri örtbas etmeye çalışmakta ya da radyasyon sınır dozlarını yukarı çekmeye varan bir pişkinlik sergileyebilmekte… Fukuşima Felaketi’nin tetiklendiği Japonya gibi bir deprem ülkesi olan ülkemizde siyasiler kazalarda dahi sorumluluk kabul etmemekte… Sizce, intihar etmek için insanın kendisini trenin önüne atması yerine trene binmesinin kafi olduğu ülkemizde planlar hayata geçirilir nükleer santral kurulursa yaşanacakları tahmin etmek güç müdür?
15 Mart Cuma günü Komşu Kapısı Maçka Dayanışma Derneği’nde “Fukuşima Etkisi” adı altında Fukuşima’da yaşananları, nükleer risklerin toplumsal ve ekolojik maliyetlerini ve ülkemizdeki nükleer planların detaylarını anlatacağım, beklerim.
Bu yazı Yeşil  Gazete'de yayımlanmıştır.

Nükleerden çıkışı alternatif enerji üretimine endekslemek

İçinde bulunduğumuz yüzyılda elektrik üretimi açısından karbon emisyonu hesaplarının, üretim maliyetlerini düşürme gayretlerinin ve sürdürülebilirlik kriterlerinin belirleyici olacağı anlaşılıyor. Güneş ve rüzgar enerjisinin dünya genelindeki elektrik üretiminin % 10’unu sağlayan nükleer santrallerin yerini alması sözkonusu ancak, geçiş için altyapı hazırlıkları zaman gerektiriyor. Oysa nükleer enerjiden çıkışın fitilini ateşleyen son olay sekiz yıl önce meydana gelen ve hala devam eden Fukuşima Nükleer Santral Kazası’ydı. Bugün ise nükleerden çıkışta en yaygın argüman iklim değişikliği şartlarında maliyetli; enerji sorunununa hızlı çözüm üretmekten uzak, atık sorunu baki, birçok risk içeren nükleer enerji ile devam edilemeyecek olması ve meselenin alternatif enerji üretimine endekslenmesi.
2018 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’na göre faaliyet halindeki reaktör sayısının 413’e; inşa halindeki reaktör sayısının ise ilk kez 50’nin altına düştüğü göz önüne alınırsa nükleer endüstrinin ciddi bir erozyon yaşadığı aşikar. Nitekim Avrupa’da Almanya’nın başı çektiği nükleerden çıkış kararlarını 2035’te nükleerden çıkacağını açıklayan Belçika, İsveç ve nihayet İspanya izledi. Kuşkusuz, gelişme ve kalkınma adına her yolun mübah sayıldığı yollardan geri dönmek ya da başka bir yola sapmak için de her yol mübah olmak zorunda ki, ben de bu yönde yazılar yazıyorum. Ancak şunu teslim etmek gerekir: Bu yönde atılan kalıcı olsa da ağır bir adım.
5-6 Şubat’ta Belçika’nın başkenti Brüksel’de Avrupa Parlamentosu Milletvekili Rebecca Harms ve Henrich Boll Stiftung Derneği’nin davetiyle uzmanların buluşturulduğu bir konferanstaydım. Burada edindiğim izlenim nükleerden çıkış mücadelesinde varılan noktanın bir sona değil başlangıca tekabül ettiği yönünde. Zira konferansın odağındaki her yıl yayımlanan benim de yorumlayarak sizlerle paylaştığım Dünya Nükleer Endüstri Raporu’na ait veriler, nükleer endüstrinin enerji pastasından el çektirilmesinin zaman alacağını gösteriyor. Lakin bir taraftan alternatif enerji üretim çözümlerinin oluşturulması diğer taraftan siyasi iktidarların nükleer reaktörlerin söküm maliyetlerinden kaçınmak için reaktörlerin işletim lisans sürelerini uzatarak ertelemelerde bulunması esasen bir nükleer felaketin daha yaşanması ihtimallerini içinde barındırıyor.
Misal, Belçika’da elektriğinin %60’ını sağlamak amacıyla kurulmuş olan toplam 7 reaktörden aktif durumdaki iki reaktörün lisanslarının uzatılmış olması her an nükleer felaket olabileceği endişesini hissettirmekte. Zira ülkenin doğusunda Almanya sınırına komşu Tihange 2 reaktörünün basınç kabında tespit edilen mikroskobik çatlaklarla Tihange’deki aynı Westinghouse teknolojisinin kullanıldığı Doel 3’ün taşıdığı potansiyel tehlike bu endişelerin temelinde yer alıyor. Bu nedenle Brüksel’deki koferansın ardından 10 ve 11 şubat günlerinde bahsettiğim reaktörlerin bulunduğu bölgelere ziyaret yaparak yerel dayanışma gruplarından bilgi almak suretiyle biraz nabız tutmaya çalıştım. Zira yerel yönetimler, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından tayin edilen 30 kilometre mesafedeki alanda iyot hapı dağıtılması uygulamasını 60 kilometre içindeki tüm nüfusu kapsayacak şekilde genişletti. Kaygılı sivil toplum 2017 yılında Hollanda ve Almanya sınır komşularından da katılımla 50 bin kişinin oluştruduğu 90 kilometrelik bir insan zinciriyle Tihange ve Doel nükleer tesislerinde aktif olan bu reaktörlerin kapatılmasını talep etmişti. Fakat, Belçika Hükümetinin 2035 yılını nükleerden çıkış tarihi ilan etmesiyle bu nükleer santrallerin bugün kapalı olan birer reaktörü daha devreye alınacak ve bu reaktörler 16 yıl daha çalıştırılacak.
Antwerp Limanı’na komşu olan Doel 3 reaktörü olası bir Çernobil veya Fukuşima benzeri kaza neticesinde katmerli bir ekolojik felakete yol açabilir. Nükleer felaketlerin baş sorumlusu nükleer lobinin anlayacağı dilden söylersem böyle bir olay dünya ticaretinin durmasına ve kapitalist birikimin büyük zarar görmesine neden olur. Zira dünya geneline satılan petrolün sevkiyatı da buradan yapılıyor. 1990’ların başında Doel köyü dahil toplam 25 köyü yutmuş olan devasa endüstriyel limanın büyük bir ekolojik ve ekonomik kayıp yaşatacağı ortada. Sizce de karbon ayak izlerinin hesaplandığı bir dönemde yaşanabilecek fosil yakıt kirliliğinin bu kadar önemsenmemesi normal mi?
Şimdi tekrar soruyorum, nükleer enerjiden çıkış için gerçekten neyi bekliyorduk biz?
***
1 Mart Cuma akşamı Fukuşima Nükleer Felaketi’nin 8 yıl sonra geldiği aşama ve Türkiye’deki nükleer planlarla ilgili bir söyleşim olacak. Etkinlik detaylarına bu bağlantı üzerindenulaşarak kayıt yaptırabilirsiniz.
***
Bu yazı ilk olarak yeniyasamgazetesi.com/ ‘da yayımlanmıştır

Nükleer endüstrinin manipülatif ikna aracı çocuklar

Ürünlerin alıcı bulması ve kabul görmesi için nasıl bir ambalaj içinde sunulduğu önemlidir. Ambalaj, bir ürüne atfedilen ya da atfedilmek istenen değerlerin altını çizdiği için ürünle birlikte satılır. Çocuk haklarının suistimali anlamına gelse de her şeyin mübah sayıldığı kapitalist sistemde saflık, temizlik, neşe ve geleceğin timsali olan çocuk imajına tanıtımlarda sıklıkla başvurulur. Bu şekilde ürünün sağına, soluna çocuğun yerleştirilmesiyle kamuoyunun ikna edilmesi girişimleri dolayısıyla “değer atfı” manipülatiftir…
Bugün Japonya’nın Fukuşima eyaletine giderseniz, şehir merkezinde uğradığınız bir kafenin menüsünde Fukuşimalı  çocukların Fukuşima’da yetiştirilen pirinçle hazırladığı pirinç köftesine, Fukuşima’da yetiştirilen sebzelerden yapılan kızartma seçeneğine rastlayabilirsiniz. Çünkü geçen hafta Fukuşima’nın imajının düzeltilmesi için bazı kafe ve restaurantlarda yiyeceklerin Fukuşima’lı çocukların eliyle hazırlandığı haberi basında yer aldı. Buna göre 8 yıl önce Fukuşima Nükleer Felaketi başladığında, en küçüğü 3 yaşında olup bugün 11-16 yaş aralığındaki çocuklar okuldan sonra mutfağa koşuyor. Müşteriler ise uygulamadan oldukça memnun, nükleer felaketle yayılan radyasyonun yüzlerce yıl toprakta kaldığını, o sebzelerin bu topraktan çıktığını pek umursamıyor. Projenin ilk 6 ayında bahçede sebze yetiştirmeyi öğrenen çocuklar ise projenin parçası olmaktan heyecanlı ve gururlu hatta başka çocukların da projeye katılması için gönüllü eğitim vermek isteyecek kadar hevesli.
Diğer taraftan geçen hafta 11 yaşında bir kız çocuğunun Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla iki ay içinde 100 Milisievert (10 Röntgen) alarak ciddi düzeyde radyasyon mağduru olmuş olduğu öğrenildi. Oysa Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik ve Japon Hükümeti, kamuoyuna “Çocukların 100 Milisievert ve üzeri dozda radyasyon aldığına dair bir bulgu yoktur” şeklinde defalarca beyanatlarda bulunmuştu. Zira Çernobil Nükleer Felaketi’nin üzerinden 20 yıl geçmişken 2006 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan bir araştırma, radyoaktif olarak kirli bölgelerde 18 yaşından küçük 5000 çocukta tiroit kanseri tanısında bulunmuş, Birleşmiş Milletler’in (UN) 2006 yılında açıkladığı bir rapor ise 100 Milisievert doz radyasyon almış olan 15 çocuğun tiroit kanseri nedeniyle yaşamını yitirdiğini açıklamış ve bu durum Fukuşima için benzerlik kurmaya neden oluyordu. Nitekim bugün Japonya’da milyonda bir çocukta görülen tiroit kanseri ise 368 bin çocuktan 200 çocuğa teşhis ve tanı şüphesinin konmasıyla, 12 yıl sonra Çernobil’in akıbetine yaklaşılacağına işaret etmektedir.
Nükleer felaket halinde çocukları sahaya süren nükleer endüstri santral kurulmadan önce de kamuoyunu etkilemek için çocukları kullanır. Türkiye’nin ilk nükleer santrali olmaya aday Akkuyu Nükleer Santrali’ni inşa eden Rosatom’un Rusya, Mısır, Zambiya, Hindistan ve Türkiye’den toplam kırk sekiz çocuğu 10. Uluslararası Akıllı Tatiller Projesi adı altında Rusya’da düzenlenen Güneş Kampı’nda toplayıp tatil yaptırması, öğrencilerin nükleer santral sahasına götürülmesi, çocuklu nükleer santral reklamları gibi bu kapsamdadır. Kampta Rusça kelimeler öğrenen, müze gezen, matruşka bebek yapan öğrenciler en çok matruşka bebek yapmaktan hoşlanmış, Rosatom’a güzel tatil için teşekkür etmişler.
Oysa yıllar geçecek, biraz büyüyünce Rosatom ve nükleer santrallerle ilgili gerçekler bu çocukların karşısına matruşka bebekler gibi çıkacak… En alttaki matruşka onlara nükleer endüstrinin gerçek kurbanının kendileri olduğunu fısıldayacak… Anne karnındaki bebeklik sürecinden 18 yaşına gelene kadar gelişme çağındaki çocuklar, büyümede önemli rolü olan hormonları salgılayan tiroit bezinde radyasyonun birikmesine bağlı olarak tiroit kanserine yakalanma sıklıkları arttığı için nükleer endüstrinin ilk gözden çıkardığı toplumsal gruptur.
Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştı

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...