30 Eylül 2019 Pazartesi

Çıplak hayatlar 2

Yontma taş devri, cilalı taş devri, tunç devri… Hisse devri! İnsanın dünya üzerindeki varlığını bir taşı oyarak kanıtlamasıyla başlayan sürecin vardığı nokta. Madalyonun bir yüzünde dünyaya yön veren şirketlerin hisselerinin ağırlığı, diğer yüzünde insanın bu dünyadaki yaşama dair hisselerini bir başka zamana devrettiği gerçeği…
Şirketlerin iktidara ortak olduğu bir dönemi, sahiplerine konuşma ve işlerine köstek olanları susturma erki bağışlayan hisseleriyle tanımlamak yanlış olmasa gerek. Bu bağlamda bir kez daha umarsızca öldürülebilen fakat kurban edilemeyen kitleler üzerinden kendini var eden egemenin otoritesini şirketlerle paylaştığına dikkat çekmeyi amaçlayacağım. İlk yazıda Rusya Devleti’ne ait olan Rosatom’u değerlendirmiştik. Bu yazıda ise Fukuşima Nükleer Felaketi’nin müsebbibi özel işletme Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) ile Japon hükümetinin marifetlerini (!) ele alacağım. Zira gerek Rosatom gerekse TEPCO yasal ve idari imkanlarla kurulmuş olan neoliberal imparatorluk açısından tatminkar olduğu kadar da vaatkar sayılan hükümetlerin paydaşından yana sınırları aşındırmasına iki mühim örnek.
Nükleer felaketler insanın beş duyusuyla değil ancak, ölçüm cihazlarının yardımıyla etki düzeyi tespit edilebilen bir tehlike ve risklere haiz olması bakımından siyasi iktidarın izin verdiği ölçüde korunmaya elvermesi nedeniyle yaşamın kontrolünün ne denli siyasi iktidarların elinde olduğunu net şekilde ortaya koyar. Nükleer risklerle tehlikeler zaman ve uzam üzerindeki hareketliliklerinden kaynaklanan şekilde etki ve şiddeti ölçüsünde mağdurlar açısından bitmeyecek bir kavganın fitilini ateşler. Ne var ki, en çok bu kavganın denge unsuru olması gereken yargının niteliğini yitirmesiyle toplumsal üşüme başlar. Nitekim Japonya’da 8,5 yıl önce meydana gelen 9 büyüklüğündeki deprem ve peşi sıra oluşan tsunaminin tetiklemesiyle üç reaktörde hasıl olan tam erime dolayısıyla  yaşananlar kralın çıplaklığından ziyade toplumsal boyuttaki “çıplak hayatlar”a işaret etmektedir.

Fukuşima Nükleer Felaketi nedeniyle evlerini, yaşam alanlarını bir anda dönmemecesine terk eden, buna rağmen zararları tazmin edilmeyen insanların haklarını aramak için bir araya gelerek Hidanren adı altında açtığı davaların kaybedildiği 19 Eylül 2019 günü bu açıdan tarihe not düşüldü. Zira şiddetli bir depremin 8,5 yıl önceki yükseklikte bir tsunami oluşturacağı için tsunami duvarının yükseltilmesi gerektiği fakat maliyetli olacağı için vazgeçildiği kabul edilmişti. Ancak 5700 mağdurun zararlarının tazmininin yanı sıra Nükleer Felaketin meydana gelmesini önleme potansiyellerini kullanmamış olmaları nedeniyle Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) yetkililerine karşı profesyonel ihmalkarlık gösterdikleri gerekçesiyle açılmış olan davalar beraatle sonuçlandı. 
Hidanren davaları sivil toplumun bir nükleer felaket halinde neoliberal sistem içindeki hak arayışının imkansızlıklar içinde neredeyse yaratıcılık gerektirdiğini göstermesi açısından önemli. Nitekim yaşanan herhangi bir mağduriyetin nükleer felaket kaynaklı olduğunun ispatlanması son derece zorken, yargılanan TEPCO yöneticilerinin nükleer felaket başladıktan sonraki tahliyeler esnasında yaşamını yitiren 44 kişinin katili olduğu saptaması bana göre tarihi bir atılım niteliğinde çok zihin açıcı  bir tespitti..
Bugünden geçmişe doğru bakınca nükleer felaketin başlamasına çanak tutan olaylarla sonrasında yaşananların Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nin yöneticilerinin davadan beraat etmesinden kopuk olmadığı aşikar. Diğer bir deyişle nükleer süreçlerin düzgün denetlenebilmesine olanak tanıyan bir yapı ve zihniyet olsaydı  ya da nükleer felaket halinde tahliye edilmesi gereken 20- 30 kilometre yarıçaplı alandaki bölge sakinleri tahliye edilseydi mahkemede pekala doğal ve adil bir yargılama ihtimalinden bahsedilebilirdi. Nükleer güç söz konusu olduğunda şirketle toplumu koruması gereken devletin şirketle arasındaki ilişki bu kadar geçirgen olmasaydı, insanlar izleyen süreçte evlerine dönmeye ve radyoakif bölgede yaşamak zorunda bırakılmayabilirdi… Özetle demek istediğim nükleer felaketin kendine de radyoaktif olduğu ve neoliberal sistemin açmazlarıyla sistemik sorunlarını bir röntgen cihazı timsali net bir şekilde gösterebildiğidir.
Maalesef Fukuşima Nükleer Santral Tesisi’nde silolarda depolanan radyoaktif suyun denize boşaltılmak istenmesi de bu örneklere uzak değil. Fukuşima Daaiichi Nükleer Santarali’nin üç reaktöründe meydana gelen tam erimenin her gün yüzlerce ton suyla soğutulmayı gerektirmesi, bu suyun dünya kamuoyunun gözü önünde denize boşaltılamaması ve silolarda depolanmasıyla nihayetlenmekte. Hatta soğutma suyuna ek olarak her gün dağlardan akıp gelen 100 ton suyun da reaktör binasının  içine girmesi nedeniyle bu miktar hızla artmakta. Her ne kadar  buzdan duvar projesiyle 400 milyon dolar harcanarak su miktarı 500 ton’dan 300 ton’a düşürülmüşse de radyoaktif suyun depolanmasına devam edilmek zorunda. Ne var ki silolarda biriktirilerek toplam miktarı 1 milyon 200 tona ulaşan radyoaktif su, ilave silo konacak yer kalmadığı ve depolama çok maliyetli olduğu için denize boşaltılmak isteniyor. Esasen yetkililer iki yıldır silo konacak yer kalmadığı için radyoaktif suyu denize boşaltmak amacıyla yasa gereği balıkçılardan alması gereken izni almaya uğraşıyordu.
Balıkçıların ve sivil toplum örgütlerinin engellemesi sayesinde eko yıkımın önüne geçildigi anlaşılıyor ki bugün mesele dünya kamuoyuna mal olmuş bulunuyor. Zira  bugüne dek radyoaktif suyun içinde yalnızca trityum radyoaktif izotopunun olması bile yeterince sorun teşkil ederken TEPCO’ya ait raporlarda ALPS arıtma sisteminin düzgün çalışmadığı, dolayısıyla etki süresi onlarca yıla uzanan kanser ve türevi hastalıklara yol açabilecek başka izotopların olduğu öğrenilmiş durumda. Şüphesiz biriktirilen radyoaktif suyun denize boşaltılma ihtimali komsu ulkeleri de ilgilendirmekte.  Japonya ile yakın coğrafyayı paylaşan Güney Kore açısından huzursuzluk yaratan bu açıklamaların karşılığı Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’na katılacak olan G.Kore ekibinin kendi yiyeceklerini beraberlerinde götürme kararı alması oldu. Diğer taraftan G.Kore’nin Tokyo’da yapılacak radyoaktif Olimpiyat Oyunlarından tümüyle çıkması daha iyi bir cevap da olabilirdi.
Fukuşima bölgesinde ancak acil durum koşullarında geçerli olabilecek şekilde radyasyon sınır dozları standart değerlerin 20 kat üstünde tutulması olağanlaşmıştır.. Tazminatlarının kesilmesi için evlerinde yaşamak üzere geri çağrılanlar ise dönmeleri halinde bugünden yarına bir başka nükleer felaket olmadıkça evlerinden tekrar ayrılacak değil. Yani binlerce kişi hükümetin yeniden yerleşimi salık verdiği yerlere ömürlük hayatlarını geçirmek için dönecek… 1 yılda 20 milisievert radyasyon alınmasıyla 10 yılın sonunda alınan radyasyon dozu kümülatif manada 200 milisievert olacak. Nükleer santralde çalışan işçiler için sınır dozu ve çalışmayı bırakma sınırı 5 yıl için 100 milisievertken evlerine dönen yetişkinler en az 10 yılda bu dozdan fazlasını alıyor olacak. Çocuklar ise -özellikle kız çocuklarının aynı doz radyasyondan yetişkinlere göre iki kat daha fazla etkilendiğini  göz önüne alırsak- sağlıklı bir yaşam istemese yeridir.
Başa dönersek, kapitalist sistemin neoliberal ilişkilerle yeniden form tuttuğu, tüm köşeleri kaptığı sistemde adil yargıya dair bir beklenti içinde olmak iyice anlaşılmıştır ki abesle iştigal! Yalnızca gelişmekte olan ülkelerde de değil artık dünya genelinde bir neoliberal imparatorluktan ve onun hisseleri uğruna soyduğu hayatlardan bahsedebiliriz. İşte bu nedenle “iklimi değil sistemi değiştirelim” dediğimiz gibi gerek nükleer politikayı üreten sistemle gerekse çatı örgütleriyle küresel olarak, farklı ülkelerde benzer sesleri çıkarmak ve seslerimizi birbirine katmak suretiyle mücadele etmeli.
(Yeşil Gazete)
(Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin davalıları yargı nezdinde suçsuz bulundu!

Tokyo Elektrik Şirketi’nin üç üst düzey yetkilisi, görevlerini ihmal ederek Fukuşima Nükleer Felaketini meydana getiren olaylara neden oldukları için “profesyonel ihmalkarlıkla”yargılandığı davalardan beraat etti.
Soldan sağa: Tsunehisa Katsumata,Ichiro  Takekuro ve  Sakae Muto
Japonya’da deprem ve tsunaminin bir nükleer felaketi tetikleyeceğini öngöremedikleri için 2015’den bu yana HIDANREN adı verilen davalarda hapis istemiyle yargılanan Tokyo Elektrik Şirketi’nin eski başkanı Tsunehisa Katsumata ile başkan yardımcıları Sakae Muto ile Ichiro Takekuro, beraat etti. 2011’de Tokyo’daki deprem ve tsunaminin ardından Fukuşima Nükleer Santrali‘nde meydana gelen felaketin mağduru binlerce kişi tarafından açılan dava silsilesinin başında kamuoyundan açıkça özür dilemiş olan şirket yetkilileri, tsunami olasılığını öngörmelerine rağmen risklere karşı önlem almamakla suçlanıyordu .
Hidanren davaları silsilesinde tüm ölümlerin deprem ve tsunami kaynaklı gösterilerek nükleer felaketten hiç kimsenin ölmediği iddialarına karşı sivil toplum adına davacı tarafın avukatları, sadece nükleer felaketten dolayı 44 kişinin nükleer felaket başladıktan sonra hayatını yitirmiş olduğunu geçen sene görülen ve yerinden takip ettiğimiz davayla ispatlamıştı. Davalı taraf ise sözkonusu ölümlerin görevi ihmal suçu kapsamında düşünülmemesi gerektiğini, nükleer felaketin öngörülemeyeceği şeklinde savunma yaptı.
Greenpeace tepkili
Davanın görüldüğü mahkeme salonunun dışında kararı protesto edenler, öfkelerini “Bu sonucu kabul etmiyoruz!” diyerek gösterirken, Greenpeace Japonya, Japonya’nın yargı sisteminin Fukuşima Nükleer Felaketin mağduru on binlerce insanın haklarını korumaktan uzak olduğunu açıkladı.
Dövizlerde yazan: “Hepsi suçsuz!kararı  Yanlış karardır”
Greenpeace Almanya‘dan kıdemli nükleer uzman Shaun Burnie ise aksi bir kararın Japon nükleer endüstrisi ile birlikte hareket ederek nükleer yanlısı politika izleyen Abe Hükümeti açısından felaket anlamı taşıyacağını şu sözlerle ifade etti : “Maalesef mahkemenin böyle bir karar vermiş olması sürpriz olmadı zira, 8,5 yıl önce başlayan nükleer felakette almış olmaları gerekn önlemleri almadıkları için felaketin sorumluları olanlar hala kendilerini korumakla meşgul “.
Fukuşima Nükleer Santrali 8,5 yıl önce meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle 6 reaktörün üçünde oluşan tam erime radyoaktif bir felaketin yaşanmaya başlamasına neden olmuştu. 9 Şiddetindeki deprem ve peşi sıra  oluşan 14 metre yüksekliğindeki tsunami dalgaları nükleer tesiste elektrik kaynağının durmasına yol açarken reaktörlerin  soğutulmasını imkansızlaştırmıştı.
Davacılar, TEPCO yöneticileri olan Katsumata, Muto ve Takekuro’nun riskleri bilmelerine rağmen alınması gereken önlemleri almamış/aldırmamış  olmakla suçluyordu. Zira TEPCO yöneticilerine nükleer felaketin öncesinde 10 metre yüksekliğinde tsunami dalgalarının nükleer tesisi tehdit edebileceği öngörülmüş ve bu riske karşı önlem alınmazsa felaket olacağı yönünde bir uyarı yapılmıştı.  Dava sürecinde, 2002 yılında TEPCO tarafından yapılan iç denetimlerde 8,3 şiddetindeki bir depremin 15,7 metre yüksekliğinde tsunami dalgası oluşturabileceği yönünde bir raporun da bulunduğu ortaya çıktı.
Deprem, tsunami ve nükleer felaket 20 bin kişinin yaşamını yitirmesine ve nükleer tesis bölgesinde yaşayan ve bugün bir çoğu hala dönmemiş olan yüz binlerce kişinin resmi ve resmi olmayan tahliyelerle evlerini terk etmesiyle sonuçlandı.  TEPCO şirketinin açıklamalarına göre tam erimenin meydan geldiği üç reaktörde ergimiş yakıtların reaktörden çıkarılması ve ardından bu reaktörlerin sökümü 40 yıl alacak. Ancak çoğu uzman bu sürenin çok daha uzun olacağına dikkat çekiyor.
Reaktörlerde yapılacak bu işlemlerin maliyet boyutunun ise radyoaktif kirliliğinin mağdurlarına ödenen tazminatlarla beraber 200 milyar doları bulacağı ifade ediliyor. Bunlara ilaveten nükleer santral tesisinde biriktirilerek miktarı 1 milyon 200 tona ulaşan ve balıkçılık açısından büyük tehlike oluşturan radyoaktif suyun ve diğer radyoaktif temizlik süreçlerinin riskleriyle maliyetleri de söz konusu.
TEPCO yöneticilerinin tanımlanan bilinen risklere karşı almaları gereken önlemleri almamaları nedeniyle görevi ihmalden suçlandıkları davaların açılması  iki defa delil yetersizliğinden düşürülmüş, sivil toplum tarafından davalıların hüküm giymesi için 2015 yılında dava yeniden açılmıştı.
Davacı sivil toplum adına 5700 mağdurun avukatlığını üstlenmiş olan Avukat Hiroyuki Kawai kaybeden taraf temyize gideceği için bu davaların 10 yıl kadar sürebileceğine dikkat çekerek, nihai hedeflerinin büyük bir nüfusu mağdur ederek yaşamsal tehlike arz eden nükleer santrallerin kökünü kurutmak gibi büyük bir mücadelenin başlangıcı olduğunu ifade etmişti.
(Guardian, Yeşil Gazete) 

Çıplak hayatlar

Egemenliğin ortaya koyduğu ilk etkinlik çıplak hayat üretme işidir. Zira, hangi konuda olursa olsun hayatın kendisi bir iktidara ölümüne tabi kılınırken aynı zamanda mutlak bir terk edilme ilişkisine maruz bırakılır.*
Geçen sene Nenoksa Köyü halk festivaline giderken                                                                                  Foto kredi: Sergei Yakovlev/AP:
Fotoğrafta Rusya’nın kuzeyindeki Arkhangelsk bölgesinde 500 kişinin yaşadığı Nenoksa (Nyonoksa) köylülerini bir festival öncesinde, yerel kıyafetleriyle poz vermiş görüyorsunuz. Fakat ne kadar giyinseler de hep biraz çıplaktır Nenoksa halkı; herkesi koruması için siyasi iktidara bırakılan hak karşısında öldürülebilecek fakat kurban edilemeyecek kadar kutsaldırlar.
Bir ay önce, 8 Ağustos günüydü, Nenoksa halkı deniz üstündeki askeri test sahasında bir patlamayla irkildi. Patlamanın ardından test mürettebatında yedi Rosatom çalışanı özel kıyafetli görevliler tarafından ağır yaralı olarak bölge hastanesine götürüldü. Bu esnada radyasyon seviyesi, olağan sınırın 16-20 kat üstüne çıkmıştı. Ardından yetkililer tarafından radyasyon seviyesinin normale düştüğü açıklaması yapıldı. Fakat patlamadan birkaç gün sonra bölgedeki dört radyasyon izleme cihazı devreden çıkarılmıştı.
Hastaneye getirilen Rosatom çalışanları kurtarılamamış, hemen ardından yaralılara temas eden doktorlar kendi muayeneleri için Moskova Hastanesi’ne götürülmüştü. Zira bir doktorun vücudunda sezyum 137 tespit edilmişti… Moscow Times’da yer alan habere göre patlamadan sonra ağır yaralılarla ilgilenen doktorlardan biri 15 Ağustos’ta yaşadıklarını sosyal medyada şöyle anlatıyordu: “Doktorlara talimat verildi. ‘Yaralıları tedavi edin!’ denildi. Ancak yaralılara müdahale etmeden önce hiç bir uyarı yapılmadı, ne koruyucu ekipman ne de kıyafet verildi”. Sosyal medyada olayın olduğu gün bunları paylaşan doktor, daha sonra gazeteye röportaj vermeyi kabul etmedi.
Askeri testi gerçekleştiren Rosatom’dan ilk yapılan açıklama, patlamanın roket motorunda meydana geldiği yönünde olmuştu. Sonrasında bu ifade patlamanın izotop güç kaynağı olan motorda gerçekleştiği şeklinde değiştirildi. Ancak patlamadan tam 18 gün sonra Barent Observer’ın haberine göre Rusya Federasyonu’na ait Hidrometeroloji ve Çevre İzleme Servisi Roshidromet, Severodnisk  üzerinde atmosfere yayılan radyoaktif izotoplardan numune gaz toplamış ve yayılan izotopların niteliğinden patlamanın reaktör patlaması olduğunu tespit etmişti. Bunlar yarılanma ömrü görece kısa olan bazı izotoplardı: Stronsiyum 91 (yarı ömrü 9,3 saat); Baryum 139 (yarı ömrü 83 dakika) ve Baryum140 (yarı ömrü 12,8 gün) ve Baryum ürünü olan Lanthanum 140 (yarı ömrü 40 saat).**
Patlamanın ardından Rusya yönetiminden her şeyin kontrol altında olduğu, bir sorunun olmadığı, hatta Cumhurbaşkanı Putin’den “Sizi ilgilendiren bir durum yok” şeklinde açıklamalar geldi.  Aynı günlerde dalgalar patlama esnasında kullanılmakta olan platformları Dvina Körfezi’nde Nenoksa Köyü’ne kadar getirmişti. Tren istasyonuna yalnızca dört kilometre mesafede kıyıya vuran platformlar bugün hala orada. Köyün insanları uzaktan fotoğrafını çekip sosyal medyada “Ölüm neye benziyor bakın” diyerek paylaşmakta…
Platformların kıyıya vurduğunun sosyal medyada paylaşılması üzerine bölgeye giden bağımsız uzmanların uzaktan yaptıkları ölçüme göre sonuç: 154 Mikrorontgen. Uygun koruyucu ekipman ve ölçüm cihazı olmadan platformdan yayılan radyasyonun ölçülmesi riskli olduğundan tehlike tahminlerden ibaret… Bununla birlikte riskin boyutunu anlamamızı kolaylaştıracak olan bir bilgi testlerin yapıldığı bilinen bölgede, patlama öncesinde standartın 5-6 Mikroröntgen olması sayılabilir.
Özetle reaktör patlamış, radyoaktif kirlilik içinde kalan iki platform kıyıya vurmuş, çevre sağlığını gözeten hiç bir koruma, önlem alınmadan, bir uyarı işareti dahi konmadan  öylece durmakta. Neyse ki aynı askeri testlerde görevli olan bir kaptan bir sabah işe giderken köyün tren istasyonunda kendisine sorulunca “Siz yaklaşmayın oraya tehlikeli olabilir” deyiveriyor…(!)
Fransa’dan Radyasyon İzleme Labaratuvarı CRIIRAD’ın Araştırma Direktörü Bruno Chareyron’un Moscow Times’a yaptığı açıklamasındaki şu sözleri ise dikkat çekici: “Bu sahilde derhal radyoaktif temizlik yapılmalıdır”. Chareyron ekliyor: “Yetkililer radyoaktif patlamadan arda kalanları toplamalı, sudaki kirliliği ölçüp kumdan numune alarak çevresel radyoaktif kirliliği tespit edilmelidir”.
Tehlikeye birebir maruz kalanlar, Nenoksa Köyü sakini 500 kişiyle onların genlerinde yaşayacak doğmamış olanlar ve tabii ki deniz dahil doğal yaşamın  kendisi, canlı, cansız tüm çevre.. Yaşananlar karşısında sayıların anlamını yitirirken Nenoksa Köyü’nden 30 Kilometre mesafede 183 bin nüfuslu Severovinsk şehri uzanıyor.
Rosatom, Rusya’nın askeri ve sivil (ticari)bütün nükleer faaliyetlerini yürüten, 1992 yılında kurulmuş olan Rusya Atom Enerjisi Bakanlığı’nın ve öncesinde Sovyetler Birliği’nin Nükleer Enerji ve Endüstri Bakanlığı’nın devamı niteliğinde olan şirket… İki sene önce Mayak Tesisi’nde radyoaktif atıkların açığa çıkardığı toplam etki süresi 10 yıla varan rutenyum 106 izotopunun Türkiye dahil Avrupa semalarında aylarca dolaşması tehlikesine maruz bırakan; dolayısıyla endişe ve korkuya neden olan, bu süre zarfında sorumlu olduğunu inkar eden şirket…
1986 yılında Dünya’nın en büyük nükleer kazası olarak bilinen Çernobil Nükleer Felaketi’nin müsebbibi ve patlamanın meydana geldiği günlerde gerçekleri  örtbas ettiği için radyoaktiviteye maruziyet potansiyelini sürdürerek dün,bugün ve gelecekte milyonlarca canlının vebalini taşıyan şirket…
1957 yılında Mayak Tesisi’nde meydana gelen fakat, 1990’a kadar 30 köyün haritadan silindiği, binlerce kişinin yaşadıkları yerlerden tahliye edildiğini saklayan ve tarihe Kyshtym Kazası olarak geçen facianın da sorumlusu… 1948’lerden itibaren bölgenin içme suyunu sağlayan Techa Nehri’ne radyoaktif atıklarını döken ve bu nehirden yaşam bulan yüz binlerce insanın, tabiatın zehirlenmesine neden olan Rosatom…
Sicili böylesine bozuk, canavarsı bir şirkete hükümetlerarası bir anlaşma üzerinden %99,2 hisse sahipliğiyle Akdeniz’deki siyasi hesaplar için  nükleer santral kurma, işletme imkanı tanındığına göre bizler maalesef en az Nenoksa yerlileri kadar çıplağız! Zira “Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var ama, benim elimde olmasın, ben bunu kabul etmiyorum” sözü başka nasıl açıklanabilir ki?
Türkiye 1979 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önlenme Anlaşması’nı onaylamış  bir ülkedir.
Daha bir yıl önce, 2018 yılının Ağustos ayında Birleşmiş Milletler  Silahsızlanma Konferansı’nın Dönem Başkanlığını yaparak 2008’de de icra etmiş olduğu gibi nükleer silahsızlanmaya dair sorumluluk almış katılımcı devletlerin takdirini toplamıştır.
* Agamben,G. ,Kutsal İnsan, 105
** yarılanma ömrü*10=etki süresi şeklinde düşünülebilir.

(Yeşil Gazete)
Bu yazı Sivilsayfalar‘da da yayımlanmıştır 

Hepimiz biraz da ormanız artık!

“Belki de bir toprak etiğinin gelişmesinin önündeki en büyük engel gerek eğitim gerekse ekonomik sistemimizin etik değerlerden değil de vicdanlı bir farkındalıktan uzak oluşudur”.*
İnsanı diğer türler karşısında azınlık olarak değerlendiren Aldo Leopold, toprakla, doğayla etik değerler çerçevesinde kurduğu ilişkinin onu doğayı değiştirip dönüştüren sömürgeci pozisyonundan çıkarıp yalnızca bir doğa yurttaşı yaptığını savunur. Leopold’a göre bu ilişkinin sağlıklı bir şekilde işlemesi ancak sevgi, saygı ve hayranlık temelli olması halinde mümkündür. Toprak Etiği’ni 1949’da keleme alan Leopold bugün Kazdağları’nda altın madeni işletmek için  kurban edilen ağaçları, İzmir’de, Marmaris’te ve daha birçok yerde çıkan yangınlarda alevlere terk edilen ormanların halini görse, insan türünün neredeyse bir asrın sonunda hala sınıfı geçemediğini, sevmenin öğrenilebilen bir şey olmasına rağmen başarısız olunduğunu anlayıp kuşkusuz çok üzülürdü. Tabii biz de üzüldük, kahrolduk, kahroldukça sevgimizi daha çok fark ettik…
Bu yazıyı onurlandıran karikatürist Oğuz Demir’in Kazdağları Kardeşliği adındaki rüya gibi çizimine gözlerimin takıldığı 3-4 saniyede ben de orman oldum… Tüm canlar hemhal olmuş bir ağaca sığınmıştık… Çizimin içinde yerimi aldığımda fonda piyano sesi duyuluyor, binlerce kişi omuz omuza vermiş bulunuyor, bir arada olmanın gücüyle umutlu bir hava esiyordu. Sonra birden alevler sardı etrafımızı, farklı türlere ait olan sesler birbirine karışıyor, çığlık çığlığa bir kaçış yaşanıyordu. Bastığımız toprak erirken piyano gitmiş, yerinde alevlerin dansıyla bir trajedi sahneleniyordu… Sıcaktı, çok sıcak… Ateş çemberinin ortası cehennemin kendisiydi.
Katı olan her şey buharlaştığı gibi yangınlarla da kül oluyor… Ateş olmayan yerden duman çıkmadığı da malum, bu ateşin nedenleri arasında  piknikçinin mangalı, sigara izmariti, bir cam kırığının iklim krizinin coşturduğu aşırı sıcak hava, rant fırsatçılığı ve daha birçok olasılık sayılabilir. Ancak, yangın risklerinin arttığı bir dönemde yangınların tespit edilmesine ilişkin yeterli önlemlerin alınmasını, erken yangın tespit sistemi kurulması gibi alınabilecek önlemleri tartışmamız gerekirken bu yangınların neden söndürülmediğini ve yayılmaya bırakıldığını konuşmak zorundayız. Zira yetkili tarafların yaptığı açıklamalar yangınların  söndürülmesi için azami gayretin sarf edilmediğini hatta, yangın söndürme konusunda ehil ve donanımlı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı Türk Hava Kurumu’nun bilinçli bir şekilde devre dışı bırakıldığını gösteriyor. Diğer taraftan Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan kendi bakanlığının bütçe ve maliyet hesabı içine düştüğüne işaret eden açıklamalar duyuyoruz…
‘Bu cinayet kimin işine yaradı?’
Daha açık ifade etmek gerekirse; yangınların çıkma nedeni ne olursa olsun bu yangınların ölçeğinin büyütüldüğünü, ormanlarımızın ve içindeki canların bilinçli bir şekilde yanmaya terk edildiğini görüyoruz. Leopold’un bahsettiği sevgiden eser yok… Genellikle cinayet filmlerinde katili bulmak için “Peki bu cinayet kimin işine yaradı?” sorusunu sorarız, sanırım bu sorunun cevabını bir yıl sonra alacağız. Her ne kadar Orman Bakanlığı’nın ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ormanların yanmasının her hangi bir maddi karşılığı olmayacağına dair verdiği sözler, resmi açıklamalar olsa da İzmir Karabağlar’da kül olan 1000 stadyum büyüklüğündeki alanın imara açılmasına izin verilecek mi önümüzdeki süreçte göreceğiz. Zira  kapitalist sistem içerisinde metalaştırılan şeylerin miktarını arttırmanın tek yolu para işlevi görmeyen metaların miktarını azaltmak olduğu üzere, meta değerlerin yasa ve kanunların dışına taşarak sürekli genişlediğini gösteren örnek yok değil. Nitekim 2007 yılında Muğla’nın Milas ilçesinde Güvercinlik koyunda çıkan yangının Halep çamı ve kızıl çam ormanını kül etmesiyle 150 stadyum büyüklüğünde bir arazi ormansızlaşmış, dönemin Orman Müdürü ise arazinin imara açılmayacağına, ağaçlandırılacağına dair sözler vermişti. Yangından bir yıl sonra yanan arazi üstünde beş yıldızlı bir otelin inşaatına başlanması için verilen onayı, 2015 yılında müşterilerini ağırlamakta olan bu otele bin yatak kapasiteli ikinci tesisi kurması için izin verilmesi izledi.
Benzer şekilde Trabzon Sürmene’nin Çamburnu Mevkii’nde 20 hektarlık alan yandıktan sonra imar açılmayacak denmiş olmasına rağmen bugün villalar yükselmiş bulunuyor. Özetle bir kez daha anlaşılıyor ki neoliberal ekonomi politikasının olanaklarıyla semiren kapitalist sistemin her koşulda ve şekilde yeni ihtiyaçları doyurma çabası içinde olduğunu akılda tutarak verilen sözlerin takibini yapma sorumluluğu sivil toplumdadır.
Yıllar yılı sırtına yüklenen kayayı yokuşun başına yeniden ve yeniden taşıyan Sisifos, en son bir piyanoyu çıkardı yokuşun başına, yok oluş çığlığı  okyanus ötesinde yankılandı, sesine karşı coğrafyalardan ses buldu. Kalkınma eleştirmeni, insanın hırs ve ihtiraslarının varacağı noktayı görerek doğal yaşama dair düşünen, Henry David Thoreau 1845’lerde kaleme aldığı Ormanda Yaşam‘da (Walden) “Ayağımı bastığım toprak ölü, atıl bir kütle değil. O bir beden bir ruhu var, organik; o ruhun etkisi, o ruhun parçacıkları içime akıyor” sözleriyle anlatır doğanın parçası olduğunu. Ormanın ve ormanı evi bilenlerin acısını yüreğimizde hissedebildiysek, ondan bir parça  da aklımızda, fikrimizin kıyısında bizimle yaşar. Tabii, bu her ezilen için geçerli.
Emeğin, toprağın, paranın her şeyin metalaştırılmasına istinaden 1944’te Büyük Dönüşüm’ün yazarı Karl Polanyi, toplum gerçekliğinin yakınmadan kabul edilişinin insana ortadan kaldırılabilecek tüm adaletsizlikler ve özgürlük kısıtlamalarına karşı yılmadan mücadele etme gücü ve cesareti verdiğinden bahseder. Sisifos‘un durumunu hatırlatan türden bu yaklaşım cesaretin  herkes için daha geniş özgürlükler yaratma amacına sadık kalması halinde büyüdüğüne ve bu süreçte gücün veya planlamanın özgürlükleri yok etmek üzere kendisine karşı çalışmasından da korkması gerekmediğine işaret eder. Fakat  iktidarların dayatmış olduğu sınırların aşılabilmesi için önce Foucault’un Özne ve İktidar’da  önerdiği gibi bu dayatılan sınırların evrensel ve zorunlu olduğunu düşünmekten kendimizi kurtarmamız gerekir. Başka türlü bir yaşamın mümkün olduğu tahayyülüyle ortaya çıkan toplumsal hareketler içinde birbirimizden yana atacağımız adımlar özgürlüklerimizin güvencesi olacaktır. Gerek doğanın ve doğal varlıkların gerekse  insanın hak ihlalleri olsun, ormanda yaşarken evinden olan tüm canlar, KHK’lerle bin bir emekle edindikleri işleri kaybettirilmiş olanlar; emekçiler; ekonomik döngünün ve siyaseten sistemin dışına atılmaya çalışanlar için topyekün kurtuluş biraz da o sınırların karşılıklı atılacak adımlarla aşılmasında saklıdır. Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrantız, hepimiz KHK’lıyız; hepimiz HDP’liyiz; hepimiz kadınız; hepimiz LGBTİ’yiz; hepimiz Özgecan’ız ve hepimiz biraz da ormanız artık!
*Aldo L., A sand County Almanac,  (Perhaps the most serious obstacle impeding the evolution of a land ethic is the fact that our educational and economic system is headed away from, rather than toward, an intense consciousness of land.Çeviri P.Demircan) s: 223
(Bu yazı Sivilsayfalar.org‘da  da yayımlanmıştır)

20 Ağustos 2019 Salı

Sisifos’un imkanları

“Umut ve gelecek yoksunluğu, insanın her şeye açık oluşunda bir artış anlamına gelir”.*  Ceza olarak aşağı yuvarlanan kayayı hep yeniden tepeye çıkarabilmek, buyruğu verenlere başkaldırmanın yegane yoludur aslında…



Kazdağları’nın bağrına bıçak saplayıp yüz doksan sekiz bin ağacı katleden, altın çıkarmak için bitki örtüsünün içine zehir akıtıp doğal yaşamın kaybına yol açacak olan Alamos Madencilik Şirketi’nin CEO’su işletecekleri madende yabancı işçi istihdam etmeyeceklerini “Türkler taş taşımakta çok iyi” diyerek açıklıyordu. Haksız değil. Özellikle son beş yıldır neoliberal ekonomi politkasının rüzgarının çılgınlık derecesine varan hızla aşağı yuvarladığı taşları yukarı çıkarmakla uğraşıyoruz. Fatsa, Hasankeyf, Artvin… nereye bakarsanız bir kıyım, arkasında bekleyen bir yenisi… Yine Kütahya, Balıkesir, İznik ve Munzur altını üstüne getirmek için katli vacip görülen yerlerden. Sadece Kazdağları’nda 40 ayrı şirket  ruhsatlandırılmış şekilde altın çıkarmak için sırasını bekliyor. Bu kıyıma zemin hazırlayan 17 yıldır yasa ve kanun maddeleri üzerinde her türlü tasarrufa sahip olan kurduğu ittifakla gücüne güç katarak torbaya atılan teklifleri toptan TBMM’den geçiren siyasi iktidardan başkası değil.
5177 Sayılı Yeni Maden Yasası’nda yapılan değişikliklerin 2004 yılı itibariyle yürürlüğe girmesini izleyen süreçte yabancı şirketlerin maden ruhsatı almak üzere başvurması, madencilik sektöründe  sömürgecilik döneminin başladığına işaret eder gibi. Zira Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın internet sitesinde bu zemin üzerinde yükselen yatırımların 2018 Eylül ayı itibariyle 136’sı yabancı firmaya ait 657 maden ruhsatına ulaştığını görüyoruz. Bakanlık tarafından yabancı yatırımcılar için ingilizce olarak hazırlanmış Maden Yatırım Rehberi ise bu artışın nedenlerine ışık tutan türden: Taş, mermer, çinko, altın, gümüş, kurşun, krom her şeyi çıkarmaya davet ediliyor yatırımcılar.
Sadece altın yatırımı ile ilgili kısımda Türkiye’de 6500 ton altın rezervi olduğu ve çoğunun yer altından çıkarılmayı beklediği belirtiliyor. Vaatler arasında %50 ucuz arazi tahsisi ve orman satışından %50 pay verilmesi de dikkat çekici. Sağ taraftaki altın haritası görselinde, bu rehberde solmuş yıldızlarla halihazırda operasyondaki madenler, sarı parlak olanlarsa açılmayı bekleyen madenler gösteriliyor. Yine rehberde açılacak her tür altın madeni işletmesi için azaltılmış bürokrasi ve çeşitli vergi indirimi uygulamaları da taahhüt ediliyor.
Yatırımlar, modern dönemde iktidarlar tarafından ilerlemeci  anlayışın bir ürünü olarak kalkınma ve gelişme saikleriyle birlikte anılır, çoğu kez popülist söylemlerde de yer bulur. Yıllardır nükleer santral gibi ülkenin hiç de menfaatine olmayan bir projenin dahi gerçeklerin tam aksi söylenerek  temiz, ucuz, güvenli şeklinde tanıtıldığı malum. Ne var ki, Kazdağları’nda altın çıkarmak için davete icabet eden Alamos’un işletme ruhsatını almış olduğunu duymamız 10 yıl kadar sürdü. Bölgede 2007’den beri bir direniş olmasına rağmen hükümetin bu projeyi istihdam ya da başka sözlerle gündeme getirdiğini hiç duyduk mu? Belki de Türkiye’nin akciğeri sayılan bir coğrafyayı siyanüre boğmanın açıklanabilir bir tarafı yoktur? Esasen işler arka planda öyle gizli yürütülmüş ki Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nden Süheyla Doğan iki yıl önce bu maden şirketlerinin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) başvuru sürecinde tepki çekmemek için altın çıkarma faaliyetini başvuru dosyasına “kuartz çıkarma” şeklinde yazdırarak izin aldığı yönündeki tespitlerini paylaşmıştı. Ne yazık ki devlet kurumlarının ve şirketlerin gerek mega projelerde gerekse kirletici tesislerin yatırımlarında sergilediği işbirliğini şimdi de  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Alamos’un yatırım faaliyetini savunan, Alamos’un iştirakı Doğu Biga Madenciliğin açıklarını kapatan sözlerinde hatta, ÇED imzalarındaki usulsüzlüklerde görüyoruz.
Usulsüzlüklerin olduğu hangi projede  facialar yaşanmaz ki ? Altın madeninden devam edersek misal 2000 yılında Romanya’da Baire Mare Aurul altın madenine ait siyanür havuzunun çökmesi, Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya olmak üzere üç ülkenin topraklarının zehirlenmesine yol açmıştı. Çalışanlar, Çernobil Nükleer Felaketi’ni hatırlatırcasına sınır ötesi kirliliğe örnek teşkil eden bu facianın oluşma nedenlerini inşaat sürecindeki usulsüzlüklere bağlamıştı. Bir altın madeni işletmesinin kaza olmasa da doğa ve doğal varlıkları tarumar ettiğini ise Kanada menşeili Goldcorp’un Guetemala, Meksika, Honduras’taki faaliyetleri nedeniyle yurttaşlar ve  bilim insanları tarafından yargılandığı yurttaş mahkemesinde suç teşkil ettiği ilan edilen gerekçelerde görebiliriz (Health tribunal 2012). Buna göre Goldcorp  su varlıklarının kirlenmesinden, bitki örtüsünün geri dönüşü olmayan şekilde kaybedilmesinden, zehirli siyanür tozlarının havaya saçılmasından, ağır metallerin açığa çıkmasından, evcil ve vahşi hayvanların, insanların hastalanmasından ve ölmesinden sorumlu tutulmuştur. Mahkemede konuşan tanıklıklar ise siyanür uygulaması nedeniyle çevrelerinde ve kendi bedenlerinde meydana gelen değişimi şöyle tanımlamışlardır: Deri ve göz hastalıkları, saç dökülmesi, bebek düşükleri, ölü doğumlar, yeni doğan bebek ölümleri, sinir sistemi hastalıkları, sindirim sistemi hastalıkları, çocuklarda kronik hastalıklar….
Savaşlarla uğruna kan dökülen toprakların ve üzerinde yaşayanların idaresine talip olan siyasi iktidarlar, önayak oldukları ticari ve endüstriyel faaliyetlerle işte bu şekilde hastalığa ve ölüme bizzat kapı aralayabilmekte. Bilim, teknoloji ve kültür etkileşimi üzerine eserleri bulunan Lewis Mumford’un da tespit ettiği gibi madencilik çevreye getirdiği yıkım ve insan hayatının karşı karşıya olduğu tehlikelere kayıtsızlığıyla savaşa benzer. Savaşın kendisi yeterince anlamsızken benzerine niye tahammül edelim ki? Savaşta ölmemenin yani yaşamda kalmanın koşulu direnmekse şayet, Hasankeyf’te, Salda’da, Fatsa’da, Uşak’ta, Artvin’de, Sinop’ta, Honduras’ta, Meksika’da iradesinin dışına taşan idare karşısında Sisifos’un imkanlarıyla sınırlı olan yurttaşlar taşın tekrar aşağı yuvarlanacağını bile bile onu yukarı taşımadan; sağlığına, geleceğine, kurdun, kuşun, ormanın hakkına sahip çıkmadan yaşamaya başka nasıl devam edebilir?
İki yıl önce yaşam alanlarına kurulmak istenen mermer ocağına karşı çıktıkları için hedef haline getirilerek mücadele yolunda öldürülen Ali Ulvi ve Ayşin Büyüknohutçu çiftine saygıyla.
*Camus A., Sisifos söyleni, 95
(Bu yazı Sivil Sayfalar‘da da yayımlanmıştır.)



Pınar Demircan 
Yeşil Gazete

4 Ağustos 2019 Pazar

Kazma dağları! Bırak, yerin altında kalsın…

Gün geçmiyor ki yeni bir yerin kazılacağını, doğal kaynakların talan edilerek su varlıklarının, çevre ve canlı yaşamının gözden çıkarıldığını duymayalım!  Çanakkale’de Kazdağları, Kütahya’da Murat Dağı’nın etekleri, Fatsa’da Bahçeler, Artvin’de Cerattepe yerin altındakinin üstündekinden daha değerli varsayılmasıyla madenciliğe açılan  dolayısıyla toplumsal muhalefetin kabardığı yerlerden. Oysa bugün bile deneyimlediğimiz aşırı hava olayları, sel ve kuraklık gibi afetler sıklaşarak kısa zamanda günlük yaşamın bir parçası olacak ve  biz “hep daha fazlasını iste!” noktasından “elindekini koru!” safhasına zorunlu geçiş yapacağız. Bu nedenle madenciliği de iklim krizi ile birlikte düşünmek önemli.



En son geçen hafta Kazdağlarında yurttaşların yaklaşık on yıldır kurulmasına karşı mücadele verdiği altın madeni projesiyle ilgili olarak teyakkuza geçildi, kampanyalar yapıldı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bu yıl mart ayında projeye Çevre Etki değerlendirme (ÇED) onayını vermesi üzerine Çanakkale’nin Kirazlı Köyü’ne yapılması planlanan Siyanürlü Altın Madeni Projesi ile ilgili çalışmalara başlayan firmanın, onay kapsamında izin verilenin 4 katına çıkarak 195 bin ağacı kesmiş olması sabırları taşırdı. Proje gereği 20 bin ton siyanür kullanımına maruz kalacak olan Kazdağları’nın meşe, çam ormanları ile birlikte dünyada sadece Türkiye’de yaşayan 7 bitki türünün yaşam alanı olması da ağaç kesiminin yanında sorunun çok önemli bir boyutu. Zira siyanürle birlikte açığa çıkacak olan arsenik gibi ağır metaller Kazdağları’ndaki dereleri, yer altı sularını, tarım alanlarını zehirleyen kirlilikle; ormanları ve nadir bitkileri de yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak. Ayrıca  maden sahası 180 bin nüfuslu Çanakkale şehrinin içme suyunu sağlayan Atikhisar barajına komşu olduğu için bu zehirli maddelerin şehrin şebeke suyuna karışma riski de bulunmakta. Kaldı ki iklim değişikliğine bağlı sel, deprem gibi afet olayları meydana gelirse tolere edilmesi mümkün olmayan büyük ölçekli sonuçlarla karşılaşılabilir. Kazdağları’nda altın arama projesine dur demek için başlatılan kampanyaya imzanızla destek olabilirsiniz.  
Maalesef  Kazdağları  örneği tek değil. Kütahya’nın Gediz ilçesine bağlı Karaağaç Köyü’nde de bir altın gümüş madeni kurulması için 8 Mayıs’ta ÇED onayı verilmiş bulunmakta. Madenin faaliyet göstermesi planlanan Murat Dağı eteklerinin 25 endemik bitki türü, hayvan türlerinin çeşitliliği ve ender bulunan yaban hayat ögeleriyle birlikte sulak alanlarına ev sahipliği yapması önemli bir doğa alanın altın uğruna gözden çıkarılacağının işareti. Uzmanlara göre proje için ağaçların kesilmesiyle toprağın erozyona uğraması ve bölgede heyelanların oluşması da kuvvetli ihtimal. Murat Dağı, Ege’nin en büyük iki akarsuyu olan Büyük Menderes ve  Gediz nehirleriyle Karadeniz’e dökülen Porsuk Çayı ve Sakarya Nehri’nin kaynağı olduğu için siyanür kullanımı nedeniyle açığa çıkacak olan zehirli maddelerin şehrin su kaynaklarına karışması yine önemli bir risk. 
Fatsa ve Artvin de altın-gümüş madeni projeleri nedeniyle yıllardır adını bu risklerle duyurmakta. Yine Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın internet sayfasında altın-gümüş çıkartıldığı belirtilen Bergama, Manisa, Uşak, Gümüşhane, Eskişehir ve Erzincan da maden şirketlerinin ele geçirerek toprak, hava, su varlıklarını kirlettiği canlı cansız çevre açısından kıyam gerçekleştirdiği yerlerden. Oysa dünya genelinde iklim krizi konusunda hükümetler düzeyinde de bir farkındalık gelişirken, yalnızca altın madenciliğinden de değil  uranyumdan kömüre, altına, gümüşe kadar her tür yer altı kaynağının çıkarılması adına yürütülen operasyonlardan vazgeçilmesi gerekiyor. Zira madencilik çok yoğun enerji kullanılmasını gerektiren, karbon salımına neden olduğu için iklim krizini derinleştiren ve gerek çıkartılan madenin doğası, gerekse maden ayrıştırılırken kullanılan zehirli kimyasallar nedeniyle iklim krizi şartlarında kıymeti artacak su varlıklarını zehirleme potansiyeli de bulunduğu için terk edilmesi gereken bir sektör.
Bu yıl Birleşmiş Milletler (BM) tarafından gerçekleştirilmiş olan Küresel Kaynaklara Bakış 2019 adlı araştırma (Global Resources Outlook 2019)  dünya genelinde karbon emisyonlarının yarısının maden ve fosil yakıt, ham maddelerinin yerin altından çıkarılma faaliyetinden kaynaklandığını ortaya koymakta. Buna göre sondajlar, açılan kuyular, çıkarılan maddelerin işlenmesi, sevkiyatı ve atıklarının neden olduğu sorunlar açısından sistemik reformların yapılması iklim krizi açısından elzem olmalı. Her ne kadar “sistemik reform” ifadesi neoliberal kimliğiyle sakil kalsa da bu raporun  her tür madencilik faaliyetinin dünya genelinde  karbon emisyonlarının %53’üne neden olduğunu teslim etmesi önemli. Yine raporun ortaya koyduğu diğer bir gerçek, geçen 50 yıl içinde dünya nüfusu ikiye  katlanmışken küresel çapta yer altından çıkarılan maden ve fosil yakıt miktarının 1970’lerde 27 milyar tondan 2017 yılında 92 milyar tona yani yaklaşık 4 katına  çıktığını ortaya koyması. Bununla beraber yer altı kaynaklarına yönelik kişi 1970’lerde o dönemin nüfusuna göre kişi başı yıllık 7 ton olurken 2017’lerde kişi başı 12 tona çıkmış buluyor.
BM raporunu incelerken kurumsal riskler üzerine çalışmış eski bir beyaz yakalı olarak maden şirketlerinin gelecek riskleri nasıl değerlendirmiş olduğu sorusu aklıma geldi. Avrupa Birliği tarafından 2016-2018 yılları arsındaki verilerle hazırlanarak yayımlanan Madencilik raporu (MARCO)’daki uyarılar  genel bir internet aramasıyla karşıma çıkan maden şirketlerine iklim riskleri danışmanlığı hizmetlerinin neden verildiğini de açıklıyordu. Nitekim raporda iklim riskleri verimlilikteki düşüşlerin ötesinde gerek maden alanı gerekse çevre açısından kirliliğe yol açabileceği belirtilmekte ve işletme yönetimi açısından ciddi ve hesaplanmayan maliyetlerin oluşabileceğine hatta, sel suyunun maden sahasını basması zehirlenmelerle beraber çalışma yaşamının sekteye uğramasına yol açabileceğine dikkat çekilmekte.  
Bununla beraber şirketler açısından iklim değişikliğine dair en büyük risk faktörünün hükümetlerin karbon emisyonlarını azaltmaya  dönük politikası olduğunu söylemeliyim. Zira Queensland Üniversitesi tarafından yapılan iklim değişikliği şartlarında madencilik sektörünü yurt dışı imkanlar açısından değerlendiren bir araştırma maden şirketlerine farklı ülkelerin  iklim değişikliği politikasına göre operasyonlarını gerçekleştirmesi yönünde tavsiyeler vermekte diğer bir deyişle uygun şartların küresel çapta aranması için madencilikte kolonyalizmi önermekte! Kuşkusuz Paris anlaşmasını imzalamış ama onaylamamış bir Türkiye  küresel maden şirketleri için birbirinden cazip fırsatlar sunuyor, kaldı ki yabancısının gelmesine gerek olmadan yerli şirketler de doğa varlıklarının, yaşam alanlarının cellatlığına soyunmuş durumda.
Murat Dağı’ndaki kartalın, Kazdağları’ndaki  ceylanın içtiği suda siyanür olması ihtimalinde,  çocuklarımızın içtiği suda siyanür olması ihtimali gizli. Tek çare hükümetlerin iklim krizini ciddiye alarak samimi politika üretmesinde. Ancak kömürlü termik santrallerinin filtresiz çalıştırılmasına, yeni termik santrallerin kurulmasına göz yuman hükümetlerin toplumsal muhalefet eliyle küresel iklim değişikliği politikalarına uymaya zorlanması yerin altındakini yerin altında bırakmak dahil bir çok sorunun ortak  anahtarı gibi görünüyor.
Pınar Demircan 
(Yeşil Gazete) 

Bu yazı Sivil Sayfalar‘da da yayımlanmıştır. 

Chernobyl: The Dark Underbelly of Dark Tourism



The Chernobyl series, which recently gained worldwide popularity, encouraged people to talk about Chernobyl in a way which even nuclear opponents could not manage, thanks to the influence of mass communication technologies – it is obvious that the series reached people of all cultures, ages, and political views. Since the series’ Director Craig Mazin clarified that he was not anti-nuclear, but in favour of nuclear energy, I attempted to understand the possible reasons for him making this film and discussed the timing of the Chernobyl series here. On July 10, we also read in the papers that Chernobyl which was the subject of the Chernobyl series, is “officially” also a tourist attraction now. What a big coincidence! It is hardly surprising that the Ukrainian Government would not have wanted to miss out on benefiting from the popularity of Chernobyl’s mystery and appeal! Or is it the opposite? Was part of the goal of the Chernobyl series, advertising and promoting Chernobyl as a tourist destination?

On July 10, even as Chernobyl was being officially declared a tourism spot, something equally significant happened, away from media glare – the steel sarcophagus, on which construction had started within the scope of the European Bank project in 2016 in order to cover the Reactor 4 building which had exploded during the Chernobyl accident, was completed and the keys were delivered to the Ukrainian authorities. The giant steel sarcophagus, weighing 36,000 tons, measuring 108 meters in height and 257 meters in width and competing with the world-famous Berlin Cathedral with its dome, was financed by 45 donor countries and institutions. The cost of the construction by the French engineering company was 2.6 billion USD and 900 million USD was covered by the project manager – the European Bank . Those who bore the cost of the steel sarcophagus, which is expected to contain radioactivity for the next 100 years, should have welcomed the opening of Chernobyl to tourism.
Turning to the issue that the series may have increased interest in Chernobyl as a tourism destination, one can not say that advertising is never bad, of course! Despite via subliminal messages, Chernobyl series mostly blames an “old” technology that does not have continuity today, and argues that there was an overdose of radioactivity which made people suffer for life time or killed them and poisoned the environment. For sure the living and non-living environment is under risk in case of any exposure to radioactivity! But who knows, how many of us think in this way? Young people all over the world might have never heard of Chernobyl in their lives and have learned something about it for the first time through the series. They have grown up with new technology and even computer games, and the misinformation that they receive from mass media may have hampered their understanding regarding nuclear facts especially since the series never made the connection with today’s nuclear reactors.
Advertisements aim to promote a certain location through information, persuasion and reminders, doubtlessly functions of goods and services within the framework of product marketing strategy are very important tools in reaching consumers. In this respect, let’s take a look at the tours that are currently underway in Chernobyl, which is officially declared as a tourism region, thanks to the series! Actually the visits to Chernobyl have been called “dark” tourism in English and sometimes referred to ‘sad’ tourism. Three of the seven most popular destinations, led by Auschwitz, appear to be Chernobyl, Hiroshima, and the US nuclear testing island of the Second World War which is one of the several places to have faced nuclear disasters. But at this point a new question is inevitable: How appropriate it is to include Chernobyl and other radioactive-polluted areas within the scope of tourism – places that have witnessed immense human suffering in general? In this respect, how safe is Chernobyl? Even though the steel sarcophagus was built over the Reactor 4, which exploded on April 26, 1986, it is not difficult to say that the places considered ‘touristic’ are still dangerously radioactive due to the accident which released radioactivity nearly 200 times of the amount emitted by the US Atomic bombs in Hiroshima and Nagasaki. How can one ignore the fact that the reaction in a nuclear reactor has 1500 kinds of radioisotopes that have different half-life* periods from each other such as hundreds, thousands, or tens of thousands of years, for example plutonium has a half life of 24 000 years!
According to Helen Caldicott, the author of Nuclear Energy is not a Solution, the Chernobyl Nuclear Disaster is far from over. She emphatically makes this point in her article, based on a scientific study ‘Chernobyl: Consequences of Disaster for the Environment and People’, conducted in 2009 by Dr. Alexey Yablokov, a Russian biologist and former advisor to the President of Russia, Alexey Nesterenko, a biologist and ecologist in Belarus, and, Vassili Nesterenko, a nuclear energy engineer . The Study concludes that Chernobyl-induced radiation exposure which impacted millions of people, will continue into the future. The main reason for this is that 40% of European soil is now radioactively contaminated by the spread of isotopes to the environment, whose impact will last for tens of thousands of years. Indeed, an important finding revealed by the Chernobyl Survey is that prior to the Chernobyl nuclear catastrophe, 90% of children in Belarus were healthy, while only 20% are healthy today and one million children still live in the radioactive region. On the other hand, Dr. Caldicott underlines in her article that there are many victims of Chernobyl in Russia, Ukraine, European countries, UK and Turkey. She says that this situation will continue in the future as radioisotopes are in motion and agricultural products are being grown in radioactive soil from where they continue to enter the food chain. In fact, another Chernobyl Survey conducted by independent scientists in 2016 also suggests that there will be 40,000 new cancer cases in the next 50 years.
Guy Debord, in the book Show Society, states that where the real world is becoming one of simple images, simple images are also becoming effective motivations of hypnotic behavior. No wonder that with Chernobyl ‘officially’ becoming a tourism zone, it will influence society especially through social media and as a result of such interactions, there will be a flow of tourists to the region. Some of the tours sold by tourism agencies which cost up to four thousand dollars per person, are already booked until 2020. The announcement that the Chernobyl region has been officially opened up for tourism will increase the competition among agencies on the number of tours. Finally, these agencies, in trying to provide services in the face of increasing competition, will attempt to defy cost concerns and diversify services by including more dangerous and inaccessible places within the tour packages, with a view to attract potential consumers. In short, it is not difficult to foresee that capitalist business logic will hollow-out the content of words such as ‘safety’ and ‘caution’ in Chernobyl.
*Half-life: is used to calculate the time it takes for a radionuclide (radioisotope) to decrease its life. For example, the half-life of cesium radioisotope is 30 years. The effect will last for at least 300 years according to the decrease which will continue in the form of half of it. The half-life of plutonium can last 24 thousand years and 240 thousand years.

https://www.dianuke.org/chernobyl-the-dark-underbelly-of-dark-tourism/?fbclid=IwAR2dY5Ad7fO5IBJga6PxZgAddEgDxLImJ2oPozepVvlQJwGLFmjUoNNWckU

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...