20 Ocak 2020 Pazartesi

Avustralya yangınlarının gör dediği

İstanbul'un 10 katı kadar bir alanın içindeki canlılarla birlikte kül olduğu Avustralya'nın hazin öyküsünde belki tek iyi haber; yangınların uranyum madenlerinin çıkarıldığı bölgeye ulaşmaması ve ülkenin nükleer santrali olmayışı...




Küresel ısınmanın etkisiyle özellikle son on yılda artan aşırı hava olaylarının yaşandığı ülkelerden biri de Avustralya. Sistem içi etkileşimlerin küresel ısınmayı tetiklediği ülkede uzmanlara göre su kaynaklarının iyi yönetilmiyor oluşuna, son yıllarda aşırı buharlaşmaya bağlı olarak kaynakların azalması da eklenince yangınların söndürülmesi imkansız hale geldi. Dört aydır kontrol altına alınamayan yangınlar nedeniyle orman ve bitki örtüsüyle beraber 1,25 milyar hayvan ve en az 27 insan yaşamlarını yitirdi; türler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı;  bin 800 ev yandı…. Fakat maalesef yaşananların etkisi geçmiş zamanla sınırlı değil. Dört aylık süre zarfında yıllık karbon emisyon miktarı kadar karbonun atmosfere salınmış olması küresel ısınma açısından yeni bir pozitif geri besleme anlamına gelirken hava kalitesinin tehlikeli düzeyin 21 katına çıkmasıyla dumanlara boğulan canlılar, özellikle çocuklar açısından başta astım olmak üzere çeşitli hastalıklarda artış olabileceğine işaret eden bilimsel çalışmalar var. Fakat her şey daha da kötü olabilirdi zira, yangınlar dünya genelinde faaliyet gösteren nükleer santrallerde kullanılan uranyum yakıtının %12’sini tedarik eden Avustralya’da uranyum madenlerinin bulunduğu bölgeye ulaşmadı ve Avustralya’nın (gayet yerli ve milli olmasına rağmen) nükleer santrali yok.

En ‘güvenli’ halinde bile riskli: Uranyum madeni

Nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyumun yerin altından çıkarılması dünya genelinde yüksek güvenlik standartları gerektirse de tehlike her koşulda baki. Zira 1200 Megavat kapasiteli reaktörde yıllık kullanılan 30 ton uranyum maddesinin elde edilmesi için 440 bin ton uranyum kayasının çıkarılması gerekirken, çıkarılmasıyla birlikte başlanan prosesler nedeniyle oluşan atık ve atık havuzlarında açığa çıkan toryum, radyum, radon gazı, nikel gibi ağır metaller, arsenik, civa gibi ağır maddelerin çevreye, yer altı sularına karışması söz konusu. Nitekim Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, başta Nijer olmak üzere Afrika ülkelerinde ve Avustralya’da uranyum madenlerinin çevre ve insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri nedeniyle karşısında da yıllardır nükleer karşıtı mücadele yürütülüyor.
Avustralya’da faaliyette bulunan Ranger Uranyum Madeni, Olimpik Baraj (Olympic Dam) ve Beverly uranyum madenleri de uzun zamandır çevreci örgütlerin hedefinde. Kasım ayında Melbourne şehrinde Avustralya uranyum madenleri üzerine bir mülakat gerçekleştirdiğim Avustralya Koruma Vakfı (ACF) nükleer karşıtı kampanyalar sorumlusu Dave Sweeney’e göre uranyum madenciliği ve çıkarılan madenin işlenmesi çevre ve sağlık açısından büyük riskler taşıyor. Fakat Sweeney ilk aşamada etkilenenlerin uranyum madenlerinde çalışanlar ve iş sahasından radyoaktif tozları eve de götüren çalışanların aileleri olduğunun altını çiziyor.

‘Yangın madenlere ulaşsaydı, dünya için kabus olurdu’

Bu konuda 8 Ocak 2019 tarihinde yayımlanan görece yeni sayılabilen bir bilimsel araştırma da uranyum madeninde özellikle uranyum madeninin çıkarımı, öğütülmesi ve nükleer yakıt olan uranyum oksit üretimi proseslerinde çalışanlar için tehlikeye işaret ediyor. Buna göre çalışanların her gün düzenli olarak radon gazına düşük dozlarda dahi maruz kalmasına bağlı olarak 10 yılın sonunda biriken kümülatif doza göre akciğer kanserine yakalanması söz konusu. Nitekim Avustralya’daki yangınların madeni etki altına alma olasılığı radyoaktif partiküllerin havaya yayılması anlamına geldiği için Sweeney de yangınların uranyum maden bölgelerine sıçrama ihtimalini “dünya için kabus olurdu” şeklinde yorumluyor. Bununla beraber Ranger uranyum madeni gibi lisansı bitmesine rağmen henüz rehabilitasyonuna başlanmamış ve üretim sahasında atık havuzlarında istiflenmiş maden atıkları bulunan uranyum madenleri açısından ilave tehlikelerin bulunduğunu da ekleyelim.
Avustralya yangınları dünyanın geri kalanı için pek çok açıdan uyarı bile sayılabilir. Zira yangınları tetikleyen nedenler ve kötü su yönetimi politikalarının uygulanması beş-on yıl içinde diğer kıtalarda büyük ölçekli ve söndürülemeyen yangınların yaşanmasına yol açabilir. Kuşkusuz bu tür riskler petrol, gaz tesisleri, kimyasal fabrikalar, siyanür havuzlarının olduğu gümüş, altın, bakır madenleri gibi tesislerin de yangına kapılması bağlamında çok boyutlu kirlilik manası taşıyor.

Mega yangınlar ABD’de yaşansaydı?

Ancak meseleye nükleer santraller ve yerine göre uranyum madenleri açısından baktığımızda on yıllar boyunca nefes alacağımız havadan, kendimizi sakınmamız yağan yağmurdan kaçmamız, toprakta, denizde yetişen ne varsa uzak durmamıza yol açacak durumlar yaşanabilir. Nükleer Enerji Çözüm Değil kitabının yazarı Dr Helen Caldicott’un uyarısını dikkate almak gerekirse ortalama 1000 megavatlık bir reaktör (misal Akkuyu’daki her bir reaktör 1200 Megavat) yılda 225 kilogram plütonyum üretir ve 500 kilogram plütonyumun atmosfere yayılması tüm dünya nüfusunu daha doğrusu tüm canlıları yeni bir kansere maruz bırakabilir. Bu açıdan ABD’ de yaşanması halinde mega yangınların nasıl bir alanda etkili olacağını yukarıdaki görselde görmek mümkün ki 2019 Ekim ayı verilerine göre ABD’ de toplam 98 ticari reaktör ve 4000 uranyum madeni bulunuyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim ki, iddiam bu tesislerin muhakkak yangına maruz kalacağına değil, etkisi giderek artan belirsizlik ortamında tolere edilmesi mümkün olmayan nükleer felaketlerin bulunduğu ihtimaline işaret etmek amacı taşımaktadır.
Aynı şekilde yangın yoğunluğunun görüldüğü Avustralya haritasını Avrupa kıtası üzerinden değerlendirdiğimizde 128 reaktörün risk teşkil ettiğini görürüz ki haritaya göre hesaba Rusya’nın 36 reaktörün de katılmasıyla bu sayı 164’e çıkar. Öte yandan daha önceki yazılarımızda okumuş olabileceğiniz gibi söz konusu çoklu felaketlerin yaşanmasına yönelik ihtimaller yangınlarla da sınırlı değildir. ABD’de 2017 yılında Harvey ve Irma kasırgalarıyla da deneyimlendiği üzere gerek fırtına ve kasırga türündeki aşırı hava olaylarıyla gerekse buzulların erimesi ve su seviyelerinin yükselmesine bağlı olarak hem reaktörler hem de tesiste biriktirilen atıklar açısından dünyanın tamamı için tehlike söz konusudur. Dolayısıyla bu reaktörlerin bir an önce devreden çıkarılarak on yıl gibi bir süre zarfında taşınmaya uygun hale getirilmesi, çözümsüz atık sorununun büyümesi önlenmelidir.
Bu aşamada Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla açık alanda istiflenen radyoaktif katı atıkların her fırtınada denize sürüklenmesi de örnek vaka sayılabilir. Nükleer reaktör ve atıkların risk boyutu, plütonyum maddesinin yarılanma ömrünün 24 bin yıl olduğu ve kanser yapıcı etkisinin en az 240 bin yıl olduğu gerçeğiyle ele alınması halinde daha net anlaşılabilir. Kaldı ki yarılanma ömürlerine göre tesiri onlarca yıldan milyonlarca yıla uzanan diğer radyoaktif izotopların (stronsiyum 90, sezyum 137…) da atmosfere yayılması da söz konusudur. Maalesef dünya genelinde operasyon halinde 400 reaktör, binlerce uranyum madeni ve bir de bunların atıkları varken potansiyel Çernobil ve Fukuşima’ların yaşanma ihtimali yadsınamaz.
Bu kötücül senaryolarla anlatmak istediğim iklim krizi gerçeğinin kendisinin bir felaket olduğu kadar çoklu felaketlere yol açabileceği ihtimalini içinde saklı tuttuğudur. Bugün iklim krizinin yakın gelecekte iklim göçünü başlatacağı öngörüsünde bulunan bilim insanları iklim krizi koşullarının nükleer felaketleri tetikleyebileceğini, dolayısıyla nükleer felaketlerin de bir göç dalgası başlatabileceğini hesaba dahil ederse bu konuda da değişimin talep edilmesi için adım atılabilir, en azından dünya genelindeki nükleer karşıtlığının yer yer cılız sesi güçlenebilir. Bu konuda sivil topluma düşen görev, dünya kamuoyunun farkındalığının artması için örgütlenmek ve dünya genelinde nükleerden çıkış için siyasi iktidarlara baskı yapmak olabilir. Nükleersiz bir yaşam için çocuklar da harekete hararetle katılmalı, yeni Greta’lar çıkmalı, bir an önce  kirleticilerden vazgeçilerek  doğru projelendirilmek koşuluyla faydalanılacak faydalanılacak, güneş ve rüzgar gibi doğayla uyumlu enerji kaynaklarına yönelinmelidir.
(Bu yazı Sivil Sayfalar.org’da da yayımlanmıştır.)

Muhafaza’kar’ siyasetin depremi

Uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.




Etimolojik olarak muhafaza eden, mevcut şartları koruyan, gelenekselci ya da  yeniliğe ve değişime karşı manasında kullanılan  Muhafazakar kelimesi  değişime kapalı sağ siyaseti temsilen de kullanılır. Ancak neoliberal düzende sağ siyaset neo-sağ olurken, bu kelime de önceliğini ifşa eder. Zira muhafaza edilen geleneksel düşünce falan değil, Kanal İstanbul ile de bir tekrarını yaşamakta olduğumuz üzere devşirilen kardır, ranttır…
Başlangıçta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından dezavantaj yaratıyormuş gibi gösterilmesi ve uysal Boğaz kıyılarının  şahlanıp gemilere çarpmasıyla“ihtiyaç” olarak gündeme getirilen projenin temel amacı son haftalarda iyice anlaşıldı.  Kuşkusuz bu gerçeğin keşfinde teyakkuza geçen sivil toplumun  İstanbul’da Büyükşehir yerel yönetimini yanında bulmasının ve proje alanındaki  tapu kayıtlarının el değiştirdiğinin öğrenilmesinin payı  büyük. Bunu en çok, akabinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki kapsamına getirilen sınırlamadan anlıyoruz. Böylece  çok sesliliğin, farklı siyasi partilerin iş süreçlerinde birlikte görev almasının şeffaflığın sağlanmasındaki önemi bir kez daha tecrübeyle sabitlendi. Fakat, o başka bir yazının konusu, bu yazıda muhafazakarlığın yıkıcılık potansiyeline bakacağız.
Ekoloji ve çevre konularındaki uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.  Zira  yurt toprağını seven, onu ata yadigarı belleyen kimsenin su kaynaklarının kirletilmesine, su havzasının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip edilmesine, bitki örtüsünün, biyoçeşitliliğin, hayvan türlerinin 136 milyon karelik orman ve tarım alanıyla beraber yok edilmesine katlanması, sessiz kalması  mümkün değil.

Günde 11 ton dinamit

Bilim insanlarının uyarılarına en son Yüksek Çevre Mühendislerinin uyarıları da eklendi. Buna  göre  kanalın açılması için günde 11 ton dinamit kullanılacak ve  proje süresi olan 5 yıl boyunca her gün  kullanılan dinamitin kümülatif yıkım gücü   20 bin tonluk (20 Kiloton)  etkiye tekabül edecek. Bununla birlikte uzmanlara göre mesele 11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fay Hattı’nın geçmesi nedeniyle olası bir depremde kanalın iki yakası arasındaki yardım faaliyetlerinin yapılamaması/aksaması söz konusu olacak. Ayrıca uzmanlar yalnızca deprem riskine değil, kanalın açılması halinde Trakya bölgesinin zemininin killi volkanik yapısının durdurulması zor heyelan ve göçüklere yol açabileceğine de dikkat çekmekte.
Öte yandan  İstanbul depremine yönelik hazırlıkların yapılmayışını en son 2 ay önce bütçenin yetersizliğiyle açıklamış olan hükümet yetkilileri  Kanal İstanbul’un yapılması için “gerekirse hazineden karşılarız” diyerek kararlı olduklarını topluma göstermeye çalışıyor. Tarihe not düşülmesi için ben buradan net şekilde soruyorum: Depreme yönelik binaların hatta okul binalarının  güçlendirme çalışmalarının hazinede bütçe olmadığı için yapılamayacağını söyleyen siyasi iktidarın temsilcileri, şimdi Kanal İstanbul’un yapılması için Hazine’nin devreye gireceğini söylüyor öyle mi?
Normal şartlarda bir deprem, doğal afet meydana geldiği zaman, misal Marmara depremi , Düzce Depremi, Van depremleriyle de hatırlanırsa devlet maddi manevi imkanlarını seferber eder, medyadan dramatik mesajlar verilir, siyasetçiler bölgeye gider, deprem çadırları ziyaret edilir vs. Neticede yürekleri yakan bir dert hasıl olmuştur, telafisine çalışılır. Peki eğer Kanal İstanbul için dinamitler insan eliyle patlatıldığında  deprem, heyelan meydana gelirse vebali kim olacak? Bilim insanlarının uyarılarının reddi de fıtrata mı bağlanacak?

Ya kanal ya memleket

17 yıllık  nüfuzunun  ekonomik alt yapısını  inşaat projelerine dayandıran siyasi iktidarın yeni pay dağıtmak için pasta bulma çabasında olduğu ortada. Zira  genel işsizlik , ekonomi sorunlarını bırakın çözmeyi sorunun kaynağıyken kendi içinde de depremler yaşanmakta belli ki. Zira başka türlü  en basitinden enflasyon daha ne kadar hissedilen enflasyonun beşte biri olarak %11 gösterilebilir ki? Sanki Tanıl Bora’nın derlemesiyle inşaatın rant dağıtımından korporatizme uzanan ekonomi- politik gücün  hicvedildiği “İnşaat Ya Resullulah” dergisini okumanın tam zamanı…Özetle Kanal İstanbul’un yapılmasındaki sertlik ve ısrar  göze alınan yıkımla birlikte düşünüldüğünde yapılamayacak Kanal’ın bir başka doğal yıkım sürecini başlatacağını öngörmek çok zor değil. Fakat aksi Trakya’ya, Çanakkale’ye  doğru yeni kanal ve inşaat projelerinin de  habercisi olur ki bu noktada yeni sloganı tekrar etmeli Ya kanal ya İstanbul değil,  hakikaten Memleket…
(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Ekoloji ve barış mücadelesinin dar’boğazı’


Ekoloji ve barış mücadelesinin dar’boğazı’


    Hep daha fazlasını istemenin politik bir yanı vardır ve bir şeyin kullanım değerinden ziyade değişim değerini tercih etmek de daha fazlasını istemenin bir çeşididir. 12 bin yıllık Hasankeyf’i suya gömerek ömrü 60 yıl olan bir baraja çevirmenin; ormanı katledip yerine havalimanı inşa etmenin, havalimanını parka dönüştürmenin olduğu gibi İstanbul Boğazı’nın yanıbaşına Kanal İstanbul’u açmanın da politik hesapları var malum. Lakin mücadele daha politiktir, ona direnişin karesi de denilebilir.
    Nam-ı diğer Çılgın Proje. İngilizce adıyla “Crazy Project”, bilim insanlarının uyarıları okunabilirse sehven “Aptalca Proje”şeklinde tercüme edilebilir… Zira Kanal İstanbul, projesi uygulamaya geçirilirse ekosistemin önemli bir parçası olan deniz yaşamı son bulacak, deniz suyunun yer altı suyuna karışması nedeniyle İstanbul’un su sorunu katlanacak (hem de iklim krizi koşullarında!), deprem riski artacak…. Diğer bir deyişle bu kan-al İstanbul’un kanını damarlarından çekerek doğal yaşam döngüsünü geri dönüşü olmayan şekilde bozacak, nihayetinde beklenen İstanbul depremi siyasi iktidarın eliyle gerçekleştirilmiş olacaktır.

    Ekonomik ve siyasi rantın pahası!

    Proje için harcanacak enerjinin, iklim krizi için önlem alınması gerekirken atmosfere ekstradan salınacak karbon emisyonunun yol açacağı maddi manevi maliyetler de cabası! Siyasi iktidara göre ise buzdağının görünen kısmı 3. Havalimanı’nda olduğu gibi yap -işlet-devret mantığıyla özel şirketlere, şahıslara yetki verilmesinden ibaret. Zira, yeni şehirler kurulacak, istihdam kartı kullanılacak, böylece ekonomik ve siyasi rant devşirilecektir. Bununla birlikte Kanal İstanbul’un siyasi iktidar için yeni bir pazarlık fırsatı yaratacağını küresel arenada siyasi dengeleri hareketlendirmeye dönük bir amaca hizmet edeceğini de öngörmek lazım.
    Bugün, gerek İstanbul’un gerekse Karadeniz’in barış ortamını 1936’da imzalanan ve Türkiye dahil tarafların uygulanışına dair bir itiraz beyan etmediği en uzun süre yürürlükte kalan anlaşma sayılan Montrö Anlaşması’na borçlu olduğumuz yadsınamaz. Türkiye’nin lehine bir anlaşma olduğu için ilgili akademik çalışmanın sonuç kısmında okuyabileceğiniz gibi siyasi iktidarın boğaz geçiş ücretlerinden yararlanması da  tamamen kendi tasarrufundadır. Yani taraf ülkelerin sözleşmeyle ilgili bir derdi yoktur! Nitekim doğal olarak gözler sözleşme kapsamı dışındaki devletlerin İstanbul Boğazı’ndan yararlanma hakkını düzenleyen maddelere çevrilince görülüyor ki 18.maddede “Karadenize kıyıdaş olmayan Devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaktır”; 19.maddede  “savaş zamanı savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi yasak olacaktır” denmekte…

    Rusya faktörü

    Kanal İstanbul’un bir ipte oynayan cambazların sayısını arttıracağı aşikar. Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemileriyle Karadeniz’e çıkması ihtimali ki bugün açıkça ABD’ye ait savaş gemilerinden söz edilmekte, kıyıdaş olan ülkeleri misal Akkuyu Nükleer Santrali’ni yap-sahip ol-işlet modeliyle işletecek olan Rosatom Şirketi’nin bağlı olduğu Rusya’yı rahatsız edecek, ilişkiler gerilecektir. Tabii Kanal İstanbul’un tehlikeli madde sevkiyatının da güzergahı  olacağı bahanesini hatırlarsak yerli ve milli(!) Akkuyu Nükleer Santrali’ne Rusya’dan uranyum sevkiyatı veya Akkuyu Nükleer Santrali’nden çıkarılan kullanılmış yakıtın 10-20 yıl bekletildikten sonra yeniden işleme için Rusya’ya sevkiyatının (henüz atıklarla ilgili imzalanmış bir sözleşme bulunmamaktadır) Karadeniz-Kanal İstanbul güzergahından yapılma olasılığını buraya not düşelim.
    Proje çılgın olduğu ölçüde gerçekleşme ihtimalinden uzak değerlendirilirse güç kaybetmekte olan bir siyasi iktidarın yeni inşaat ve ilişkilerden devşireceği rant ile gücünü geri kazanmaya dönük hamle yapacağı gözden kaçırılabilir. Ayrıca siyasi iktidarın, toplumsal muhalefet karşısında 2018 yılının Eylül ayında Mckinsey danışmanlık firmasına ekonomiyi denetleme yetkisini vermekten geri adım atması, termik santrallerin filtresiz çalıştırılmasına verilen onayı geri alması ve Ziraat Bankası’nın Simit Sarayı’nı kurtarma kararını geri çekmesi gibi bir sonucun Kanal İstanbul için beklenmesi de mücadele açısından yalnızca zaman kaybı olabilir. Kanal İstanbul Projesi,  İstanbul’a karşı açılan bir savaş olduğu kadar yıllardır giderek artan şekilde hukuksuzluğun, antidemokratik uygulamaların mağduru sivil toplumun müdahalesini gerektiren bir demokrasi sorunudur. Dolayısıyla bu projenin savılması ancak tüm sivil toplum kurum ve örgütleriyle çevre hareketinden emek hareketine, su hakkı savunuculuğundan temiz hava hakkı, hayvan hakkı,insan hakkı savunuculuğuna ekoloji ve barış mücadelesinin içinde bulunduğu darboğazı aşmasıyla mümkün olabilir.
    (Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

    Üç boyutlu direnişin düşzamanı şarkısı: Toprak benim, nehir ben…

    Üç boyutlu direnişin düşzamanı şarkısı: Toprak benim, nehir ben…

      Bugün yaşayan en eski medeniyet olduğu kabul gören Avustralya’daki Aborjin halklarının toprağa duydukları bağlılıktan öğrenebileceğimiz şeyler var. Zira İngilizce ab-orginal yani Avustralya’nın ilk yerleşikleri anlamına geldiği üzere, geçmişi 70 bin yıla uzanan, gücünü inanış, değer ve geleneklerinden alan bir kültürden bahsediyoruz. Buna göre, doğayla kurdukları ilişki gereği kültürlerinin parçası saydıkları toprak, diğer canlı cansız varlıklarla, yani gökyüzü, insan, hayvan ve diğer canlılarla birlikte Düşzamanı/Dreamtime yaratılmıştır. Salt insanlarla değil doğayla da “ben”yerine “biz”olmalarından mütevellit, dünyanın geri kalanının ancak 1970’lerde yakaladığı, bugünkü yaygın kullanımıyla “ekosistemsel farkındalığın”içine doğdukları varsayılabilir. Ne var ki, Avustralya’daki tüm yerel halkların bütün birey ve grupları için bu yönde genelleme yapmak doğru olmaz. Bilakis, geri dönüşü olmayan doğa tahribatını kabul eden bazı maden projeleri devlet ve şirketlerle birlikte hareket eden yerel grupların topluluk içinde kurduğu baskı, doğa koruyucuları için üç boyutlu mücadele verilmesini gerektiriyor. Orta Avustralya’nın Tjiwarl kadınlarının Yeelirrie Uranyum Madeni’ne karşı direnişi işte böyle bir ortamda 40 yılı aşkın süredir sabırla ve inatla devam ediyor.
      Onlarla geçen hafta bir konferans vesilesiyle ziyaret ettiğim Melbourne şehrinde Avustralya Koruma Vakfı/Austalian Conservation Foundation (ACF)’nın düzenlediği ödül töreninde tanışma imkanı buldum. Vicki Abdullah, daha önce  Shirley Wonyabong ile Elizabeth Wonyabong gibi yaşadığı Tjiwarl topraklarını ve bu topraklardaki biyoçeşitliliği korumak adına yılmadan verdiği mücadelesiyle gelecek nesillere ilham olması için ACF tarafından  Peter Rawlinson prestij ödülüne layık görüldü. Nitekim yıllar önce önce üç ayrı şirketin Yeelirrie Uranyum Madeni’ni kurup işletme Cohayallerini yıkan bu kadınların izleyen süreçte Güney Avustralya Hükümeti’nin desteğini alan Kanada menşeili Cameco Şirketi’nin karşısında sağlam durması gerekecek.  ACF Nükleersiz kampanyasının sorumlusu Dave Sweeney söz konusu projenin 2400 hektarlık(24 kilometrekarelik) bir alanda 2043 yılına kadar işletilmesi planlanan maden operasyonunda, günlük 10 milyon litreden fazla su kullanılacağını, proje nedeniyle bin hatta on binlerce yıl etkisi sürecek olan atık miktarının ise 36 milyon ton civarında olacağını, buna bağlı olarak bazı biyolojik türlerin yok olacağını söylüyor. Kaldı ki ekokırıma yolaçacak yeni bir uranyum madeninin açılmasına Güney Avustralya siyasi iktidarı tarafından su kıtlığının yaşanması garanti sayılan iklim krizi çağında izin verilmiş olması, dünya için bir kayıp, çıkarılacak olan uranyumun ise potansiyel müşterileri olan nükleer santrallere hizmet edeceği aşikar.
      Shirley Wonyabong , Pınar Demircan, Vicki Abdullah.
      2016 yılında başvuru yaparak Çevre Bakanlığı’ndan madenin açılması için onay alan Cameco Şirketi’ne karşı Çevre Koruma Otoritesi/Environmental Protection Authority(EPA) doğanın tahribatı dolayısıyla türlerin yok olacağını söyleyerek karşı çıkarken, Tjiwarl kadınları da topraklarının zehirlenmesine izin vermeyeceklerini söyledi. Süreç mahkemeye taşındı. Vicki Abdullah ve arkadaşları yıllardır verdikleri mücadelenin bir benzerini kararı bir üst mahkemeye taşıyarak  gösterdi ve Tjiwarl topluluğunun sesinin mahkeme salonunda duyulmasını sağladı. Ancak 2017 yılında Proje Çevre Bakanlığı tarafından onaylanınca üç kadın bu kez “Vazgeçmeyeceğiz, topraklarımız değerlidir ve biz yasalar değişene kadar mücadele edeceğiz”dediler. Son sekiz yıldır direnişlerinin sesini uluslararası düzeyde duyurmak için çeşitli ülkelerden katılımcılarla bir haftadan ile bir ay arasında değişen sürelerle uzun dayanışma yürüyüşleri organize ediyorlar. Tjiwarl kadınları topraklarını uranyuma kurban etmemekte kararlı. Vicki Abdullah şirkete şöyle sesleniyor: “ Vazgeçmeyeceğiz, yasalar değişene kadar mücadeleye devam edeceğiz. Cameco şirketi Yeelirrie  Uranyum Madeni’ni açmak istiyorsa kendisini uzun bir maliyetli bir mücadeleye hazırlasın!”
      Esasen gençlere ilham olacak Tjiwarl kadınlarınıncda ilham aldıkları biri var: Avustralya’nın 1950-60 yıllarındaki  nükleer silah testlerinin etkilerinin öğrenilmesini sağlayan ancak 2017 yılında hayatını kaybeden nükleer karşıtı aktivist Yami Lester. Standing Strong/ Sağlam duruş çatısında toprak hakkı aktivisti olan ve nükleersiz ödülü de alan Lester, Güney Avustralya doğa ve insan hakları için ömrü boyunca yıllarca mücadele verdi. Yankunytjatjara  bölgesinde yaşarken 1950’lerde Birleşik Krallık tarafından gerçekleştirilen nükleer bomba denemeleri nedeniyle 10 yaşında  kör olan Lester, aniden kör oluşunun yaşadığı coğrafyada yıllar içinde artan orandaki hastalıkların da nedeni olan radyoaktif kirliliğe bağlı olduğunu savundu. 74 yaşındayken verdiği röportajda “Radyoaktif kililiğin ne olduğunu yaşayarak öğrendim” diyen Lester topraklarının nükleer atık sahası yapılmak istenmesine karşı beraberindeki halklarla  direndi: “Çok endişeliyiz. Güney Avustralya insanları olarak bölgemize nükleer atıkların konmasını istemiyoruz. Hükümet bitmeyecek problemleri olan bu radyoaktif kirlilikle bizi neden karşı karşıya bırakıyor?” Nükleer atık projelerini eleştirirken bir taraftan da Emu Junction ve Maralinga’da 1950’lerde yapılmış olan nükleer testler nedeniyle oluşan radyoaktif kirliliğin hala insan sağlığı ve doğa  üzerindeki etkisini sürdürdüğünü hatırlatıyordu. Lester ve arkadaşları 1994-2004 yıllarında nükleer atık projesini iptal ettirdikleri gibi 2015-2017 yıllarında da hükümetin desteklediği yüksek dereceli nükleer atık ithalatına karşı çıktı, halkın bilgilendirilmesine çalışarak, kampanyalar organize etti. Onların bu çabası mecliste de temsiliyetsiz kalmadı. Güney Avustralya topraklarına nükleer atık ithalatını öngören bu projeler, yasama süreçlerinde ağırlığını koyan İşçi Partisi’nin engellemesiyle  tamamen duruduruldu. Bu sonucu üç ay önce, 2019 yılının Eylül ayında hayatını kaybeden Avustralya’nın Narungga’sından insan hakları aktivisti Tauto Sansbury 2017 yılında şöyle yorumlamıştı: ” Uluslararası nükleer atık planının tarihin çöplüğüne göndermek bizim zaferimizdir. Bugünkü İşçi Partisi lideri Jay Weatherill’in Güney Avustralya’yı koruma kararını kutluyoruz. “
      Vicki Abdullah, fonda Yami Lester (Görsel: Nükleersiz Platformu)
      Yami Lester’in nükleer atıklara karşı mücadelesinden ilham alarak uranyum madenine karşı mücadele eden Tjiwarl kadınlarının Avustralya içinde ve dışında  ilham vereceği gençleri düşünüyorum. Uzamda ve zamanda sınır tanımayan radyoaktif mağduriyete karşı nükleer zincirin her halkasına karşı direnişin özellikle iklim krizinin şekillendirdiği belirsizlikler çağında zamana yenilmeden küresel olarak yükselmesi bir zorunluluk. Lakin şirketlere karşı başarının bir an önce yakalanması için bazı mekanizmaların eksikliği duyulabilir. Diğer bir deyişle direnişi örenlerin dönüp arkasına baktığında  insanın ve doğanın haklarını kendisiyle birlikte savunan ve mecliste ağırlığını koyabilecek bir siyasi mekanizma görmeye ihtiyacı olabilir. İşte o zaman insan kendi neslinin ve doğanın haklarını savunma ihtimali bulunan siyasi mekanizmayı önce kendisinin savunması gerektiğini fark edebilir. Fark edilmesi dileğiyle…
      (Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

      Sivil toplumun radyasyon veri haritası

      Toplumsal fayda üretmeyi hedefleyen sosyal devlet imgesinin kaybolmuş olması bir yana devletin fayda değil, zarar verdiği dönemlerden geçiyoruz.

      Savunuculuk, sessizlerin sesi olma, yeni düşünceler üretme, etkin olma, çözüm bulma, dayanışma sivil toplumun sistem içinde sıkışıp sorunun üstesinden gelmek ya da sorunla  yaşamayı öğrenmek adına başvurduğu yollardan. Bu yolda ona eşlik edebilecek önemli araçlardan biri ise haritalar. Romantik bir tanımla sistemin karanlığında el yordamıyla yolunu bulmaya çalışanlara inisiyatif kullanılarak tutulan bir fener…. Son dönemde adlarını çokça duyduk: Kent suçları haritası, kültür varlıkları haritası, mülksüzleştirme haritaları, ekoloji mücadelelerinin haritaları, maden,santral gibi kirletici projeler haritası ve daha pek çokları …Hepsi de emek verilmiş, değerli çalışmalar. Bu yazıda ben de size radyasyon veri haritasından bahsedeceğim.
      Geçen sene Japonca kitap formatında yayımlanan çalışma geçenlerde ödüllendirildi, kuruluşu 1958 tarihine uzanan Gazeteciler Kongresi’nin 2019 yılı gazetecilik ödülüne layık görüldü. Ancak Fukuşima felaketine dair toplumu bilgilendirme görevini üstlenmiş olması gereken gazetecilik mesleğini temsil eden bu kurumun ,Fukuşima ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarmada sekiz yıldır ne kadar pasif kaldığı ise biraz ironik. Japonya’da 15 bin adet basılan ve hızla tükenen harita kitabın dünya geneline bilgi verilmesi için basılan 16 sayfalık ingilizce özet versiyonu ise şuradan edinilebilir.
      Şüphesiz daha önce de radyasyon haritaları hazırlanmıştı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun sitesine girerseniz orada da Çevresel Radyoaktivite Atlası’nı görebilirsiniz. Hatta felaketin meydana geldiği yıllar için Çernobil’den radyasyon yayılımı da şuradan görülebilir.

      İktidar güven vermiyor

      Sekiz  yıl önce Japonya’da yaşanan 9 şiddetindeki deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan  Fukuşima Nükleer Felaketi’nin etkilerine dair de bu harita fikir veriyor. Fakat önceki iki haritadan da farklı olarak Fukuşima Nükleer Felaketi ile ilgili hazırlanan bu haritanın en önemli özelliği tamamen yurttaş inisiyatifiyle hazırlanmış olması. Ölümcül dozda değilse kokusu, tadı, görüntüsü  olmayan ölçüm cihazlarıyla ölçülmedikçe nerede ve ne kadar olduğu anlaşılamayan radyasyonun ve /veya radyoaktivitenin ölçümünü artık pek çok ülkede yurttaşlar kendileri yapmaya çalışıyor. Çünkü örneğin Fukuşima’da devletin yaptığı çevresel radyoaktivite ölçümler uçaktan, 90 metre havadan oysa yurttaşların yaptığı bu çalışmada temel kriter yere yakın ölçümler ve numune alınması. Bu ölçümleri yapmanın bir yolu  pahalı ve profesyonel cihazları satın almak ya da yeni trend daha basit tipte olsa da kendi ölçüm cihazını üretmek. Her iki ihtimalde de temel neden aynı : Yurttaşlar radyoaktif maruziyet söz konusu olduğunda siyasi iktidara ve siyasi iktidarın yaptığı/yaptırdığı tarafsız sonuç vermeyeceğini düşündüğü üstünkörü yapılan afaki ölçümlere güvenmiyor. Zira toplumsal fayda üretmeyi hedefleyen sosyal devlet imgesinin kaybolmuş olması bir yana  devletin fayda değil zarar verdiği dönemlerden geçiyoruz. Devletin şirketleştiği,şirketin yanında saf tuttuğu, yurttaşın kendi hakikati çerçevesinde özneleşirken toplumun devletleştiği dönemlerden…
      Fukuşima Nükleer Felaketi başladıktan sonra da  yayılan radyoaktivite kadar tehlikeli bir durum yeni kurulan Abe Hükümeti’nin tahliye alanını 20 kilometre yarıçaplı alanla sınırlı tutması, önlem aldırmaması olduğu kadar bugün de devam eden şekliyle  “radyasyon bitti” yalanlarıydı. Nitekim haritayı hazırlayan ekipten Mari Inoue’nin yorumu Çernobil Felaketi’nin ardından yetkililerin radyasyon miktarının yıllık 1 milisievertin üstüne çıktığı yerlerdeki herkesin tahliyesinin gerçekleştirilip tazminatların da buna göre ödendiği şeklinde. Oysa  Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali felaketinin başladığı yıl iktidar olan Abe Hükümeti toplam üç reaktörde tam erime meydan gelmemiş gibi beş yıldır Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın hazırlıkları içinde. Bununla birlikte tahliye bölgesinde bugün hala radyasyon tavan sınırı yıllık 20 Milisievert, yani dünya standartı olarak kabul edilenin 20 katı ve Tokyo Olimpiyat Oyunlarının bir kısmı da ziyaretçilerin maruziyeti düşünülmeden radyoaktif Fukuşima’da yapılacak.  Dolayısıyla harita ekibi özellikle bu durumun ciddiyetine dikkat çekmeyi amaçlıyor. Benzer şekilde haritayla işaret edilen bir diğer sorun da radyoaktif katı atıkların yakılması ya da açık alanda depolanması için katı atıkta kilogram başına 100 bekerellik sınırın 3 sene önce 80 katına yani 8000 bekerele çıkarılmış olması. Harita ekibi radyoaktif kirliliğe yol açan, yaşamları tehdit eden yerler görülürse hükümetin bu uygulamadan vazgeçebileceği ümidini taşıyor.

      Yurttaşın veri haritası

      Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası fikrinin nasıl doğduğuna gelirsek, ekibin tanımına göre nükleer felaketin başlamasıyla tahliye alanı dışındaki yurttaşların çocukları, torunları için endişelenip onlara güvenli gıda sağlamak için kurdukları ölçüm istasyonlarının birbiriyle veri  paylaşmaya başlaması belirleyici . Zira 2014-2017 yılları arasında 30 ölçüm istasyonu sahibi yaptıkları ölçümlerle Japonya’nın doğusundaki 17 eyaletten 4000 gönüllünün yardımıyla 3400 lokasyondan toplanan toprak numunelerini ve 1700 adet nehir suyu ile kül gibi doğadan aldıkları numuneleri uzman ve bilim insanlarının görüşlerinden de yararlanarak web sitesi üzerinden oluşturdukları ortak veri bankasına (Minna No Data/Herkesin verisi)   girmeye başlamışlar. Gıda üzerinde yapılan ölçümler ise bugün 16 bin numuneye ulaşmış durumda.
      Yurttaşın Radyasyon Veri Haritası bu şekilde radyasyonun bitmediğini, radyoaktivitenin Japonya’nın doğusunda nerelerde ne kadar olduğunu dünyaya anlatmayı amaçlarken  nükleer felaketin etkisinin de yüz yıl dahi süreceğini somut olarak, izotopların yarılanma ömürlerine göre hazırlanan 2011-2041’e kadar her 10 yılı ve 2111’e ait gelecek projeksiyonlarında  gösteriyor. Tabii burada şunu not etmek gerekir ki, radyoaktivite dış şartlara göre hareketlidir. Yani canlı ve cansız çevreye tutunmuş olan endüstriyel izotoplar yağmur, fırtına ,şiddetli hava olaylarıyla oradan oraya taşınabilir. Nitekim en son Fukuşima bölgesinde meydana gelen Hagibis Tayfunu 1’er ton’luk siyah torbalarda muhafaza edilen toplam 2667 ton radyoaktif atığı denize sürüklemişti. Tabii bu olayın her yıl en az bir iki defa tekrarlandığını/tekrarlanacağı düşünülebilir.
      Şüphesiz öngörülemeyen riskler radyasyon haritalarının kullanımını zorlaştırıyor. Ancak gezegenin bütününe pusulasını şaşırtmış olan kapitalist sistem ve onu saldırganlaştıran neoliberal politikayı hakim kılan zihniyete karşı yurttaşların dayanışma zeminleri oluşturarak direnmesinden ve kendi yolunu birlikte bulmasından başka seçenek yok. Bu tür bir hayatta kalma ve yaşatma mücadelesinin kendi yağıyla kavrulan sivil toplumu hemen devletleştiremeyeceği varsayılabilir ama hızla devleştireceği muhakkak!
      (sivil sayfalar.org’da da yayımlanmıştır.)

      “Boğazına” kadar neoliberalizm

      Neoliberal politikanın uygulanış biçimleri griden siyaha doğru grinin tonları gibi betimlenirse renk koyulaştıkça yaptırımların, bunun akabinde otoriterleşmenin artacağı öngörülebilir zira ağır neoliberal uygulama ve yaptırımların demokrasilerde işletilmesi mümkün değildir. Otoriterleşme eğilimi artarken siyasetin dışına itilen toplum tepki göstermedikçe hep daha fazla ezilmeye mahkumdur.
      Dünya genelinde son kırk yıla damgasını vuran toplumsal manada huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağı olduğu tescilli neoliberal politikalar en son Şili’de tansiyonu yükseltti. Ortaya çıkış sırasıyla sondan geriye doğru, bu sene Hong Kong’daki protestolar; geçen sene bu zamanlarda başlayan Fransa’da Sarı Yeleklilerin direnişi; 2013 yılında Türkiye’deki Gezi Parkı eylemleri ve 2010 yılının Aralık ayında yaşanan Arap Baharı ortaya koydukları irade bakımından benzerlik gösteren kitlesel eylemlerdi. Şili’deki protestoların da eklenmesiyle huzursuzlukların dışa vurum sıklığındaki artış dikkat çekerken hangi ülkede olursa olsun kültürel ve toplumsal alt yapı farklılıklarına rağmen fakirliğin dayatıldığı hayattan kurtulma ve sağlıklı yaşama talebinde ortaklaşıldığı anlaşılıyor. Nitekim Şili’de gördüklerimiz arasında adrese teslim mesajlar da yok değil: “Neoliberalizm başladığı yerde bitirildi” yazan pankartlar dünyanın geri kalanı için de nefes açıcı etki yapıyor.
      Bilimsel olarak bazı canlı türleri için aksi mümkünse de genel manada hiç bir insan türü oksijensiz ortamda yaşayamaz… ’80 sonrası uygulamaya konan ekonomi programlarının hiç bir bünyeye uymadığı, ülkelerin kendi kültürel ve toplumsal dinamiklerine göre bir reaksiyona yol açtığı ortada. Zira mal ve hizmetlerin kullanım değerinden ziyade değişim değerini önceleyerek her şeyi meta olarak gören kapitalist sistem anlayışının ekolojik toplumsal, siyasi etki ve sonuçlarını görmezden gelerek pazarı genişletme girişimleri de farklı yollar izleyebiliyor. Nitekim Michel Foucault 1979 yılındaki derslerinin toplandığı Biyopolitika’nın Doğuşu’nda neoliberalizmin farklı biçim ve aşamalarına işaret eder. Buna göre neoliberal politikaların devletler eliyle mi ya da bir enstitünün önderliğinde mi işletildiğinden tutun da yurttaşlar üzerinde yönetimsellik ve/veya hegemonya ilişkisinin kurulma şekillerine, baskı ortamının düzeyine kadar çeşitlilikten bahsedilebilir. Yine neoliberal politikaların küresel kapitalizmin genişlemesi için deterministik bir rol oynama potansiyeli ya da liberal ekonomi koşullarıyla özdeşlik kurularak işletilmesi de söz konusu olabilir. Neoliberal politikanın uygulanış biçimleri griden siyaha doğru grinin tonları gibi betimlenirse renk koyulaştıkça yaptırımların, bunun akabinde otoriterleşmenin artacağı öngörülebilir zira ağır neoliberal uygulama ve yaptırımların demokrasilerde işletilmesi mümkün değildir. Otoriterleşme eğilimi artarken siyasetin dışına itilen toplum tepki göstermedikçe hep daha fazla ezilmeye mahkumdur.
      2018 yılında Türkiye’de parlamenter demokrasinin yerini Cumhurbaşkanlığı sisteminin alması ve güçler ayrılığı ilkesinin güçler birliğine dönüşmesiyle arzu edilen her tür değişimin tek elden düzenlenmesine uygun zemin hazırlandı. Esasen bugünkü siyasi iktidarın özellikle son beş yıldır dile getirdiği “toplum mühendisliği” veya ülkeyi şirket gibi yönetmek ideali de bu hazırlıkların habercisiydi. Ancak buradaki temel sorun mecliste ana muhalefet konumunda olan bir siyasi partinin muhalefet etme görevini yerine getirmeyip popülist politika izlemeyi tercih etmesi diğer bir deyişle iktidar karşısında teslimiyetçi bir tavır sergilemesidir. Lakin şimdilerde ana muhalefet partisi ikinci defa yapılmaya zorlanan yerel seçimle elde ettiği Belediye Başkanlığı koltuğuna henüz oturabilmişken bir de yetki alanının daraltılmasıyla karşı karşıya. Zira yeni bir düzenlemeyle Cumhurbaşkanlığı eliyle kurulan Boğaziçi Başkanlığı ile Boğaziçi Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Düzenleme Kurulları boğazlardaki yapılaşma, imar düzenlemeleri, yıkım, kentsel dönüşüm ve denetim gibi her konuda yetki kullanıp uygulatacak. 200’e yakın personeli ile faaliyet göstermesi beklenen bu kurumların yöneticileri de doğal olarak Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Kurullardaki bakanların, idare heyetindeki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nün yetkileri sıfırlanırken ana muhalefet partisi “kayyım “gerçeği ile tanışmış olacak.
      Maalesef bazı kişi ve grupların hataları yalnızca kendilerini etkilemez. Artık İstanbul Boğazı’ndaki son yeşil alanlara da veda edebiliriz. Oysa yalnızca ilkeli davranmak hayat kurtarırdı… Eğer meclisteki ana muhalefet partisi konumundaki bu siyasi parti Mardin, Diyarbakır, Mardin, Hakkari,Yüksekova, Van, Nusaybin, Cizre, Kulp, Kayapınar, Bismil, Kocaköy, Karayazı, Erciş’te seçilmiş belediye başkanlarının görevlerinden alınıp yerlerine kayyım atanmasına en azından halkın iradesinin gaspına izin vermemek adına karşı çıkabilseydi, bugün kendi görev alanı da bu kadar daraltılamazdı. Anlaşılan o ki İstanbul “Boğazı”na kadar neoliberalizme batmış olacak ve biz ana muhalefet partisinin teslimiyetçi tavrının resmini artık vapurdan da göreceğiz.
      (Yeşil Gazete)
      Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.

      Sivil ikileme yer yok

      Her karar arifesi tercih yapmayı gerektirir ancak, ikileme düşmenin bazen askeri sonuçları olabilir. Gerçek nükleer karşıtı mücadele, mevzunun bütünlüklü ve tutarlı bir şekilde kavranmasıyla bilişsel bir farkındalık sağlarken yaşamları da kurtaracaktır.
      Naoufal Lahlali – 2016
      Milattan önce dördüncü yüz yılda Sokrates’ın “küçük bir işle uğraşıyor değiliz, nasıl yaşamamız gerektiğiyle uğraşıyoruz”sözü, bize etik değerlerin tüm zamanlardaki önemine dair bir şeyler söyler. Özellikle karar verme aşamasında belli değerlere bağlı kalınması, tekçiliği çekici hale getirerek tercih yapmanın mekanik bir yolunu gösterir. Bu açıdan bir ayağı çevre, bir ayağı barış hareketinde olan nükleer karşıtı mücadele, savaş olasılığı karşısında etik değerlerine tutunabilirse net tavır alabilir. Bu yazıda kaçınılmaz olarak nükleer silah ve nükleer enerji üretim süreçlerinin ilişkisine değineceğim, fakat esas mesele nükleer karşıtı mücadelenin tüm savaşlar karşısındaki tutumu olacak.
      Nükleer silah ve nükleer enerji bağıntısı yıkıcı bir gücün “yapıcı” bir güce dönüştürülmesi üzerine kuruludur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlayan silahlanma çalışmaları gerek savaşa hazırlık süresince gerekse savaşın Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarıyla bitirilişini takiben sayısı iki bini bulan atom/nükleer silah deneme/testleriyle geliştirilmiştir. Aynı zamanda eski adıyla atom bugünkü yaygın kullanımıyla nükleer santrallerin de kurulmasına başlanmıştır. Nükleer testlerin sonuçlarının insan sağlığına etkilerinin anlaşılmasıyla dünya kamuoyu nükleer testlerin durdurulması için harekete geçer, bu girişimler uluslararası barış hareketine dönüşür. Yeni doğan çocukların süt dişlerinde stronsiyum 90 maddesinin bulunması Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın 1979 yılında Türkiye dahil pek çok ülke tarafından imzalanmasının önünü açacaktır.
      Alternatif enerji aldatmacası
      Nükleer testlerin durdurulmasını izleyen süreçte, 1970’lerin başında yaşanan petrol krizi nükleer santrallerin dünyaya bugün iklim krizi karşısında “yeşil enerji ya da yenilenebilir enerji” şeklinde bir üretim kaynağı olarak tanıtıldığı gibi “alternatif enerji” üretim imkanı olarak sunulur. Bu nedenle özellikle 1970’lerden sonra nükleer santrallerin birbiri ardına kurulduğunu görürüz. Ne var ki, Üç Mil Adası ve Çernobil nükleer felaketleri, nükleer santrallerin nükleer bombalarla aynı akıbeti doğurduğunu dünya kamuoyuna gösteren çok net örneklerdir. Petrole ve kömüre alternatif enerji olarak ortaya çıkarılan nükleer enerji üreten santrallerin takkesi düşmüş keli görünmüştür. Nükleer santrallerin bir savaş esnasında kullanılma ihtimali barındıran nükleer silahlar gibi namlusunu mütemadiyen doğaya, tüm bir ekosisteme ve yaşamın bütününe çevirmiş olduğu yıllar içinde yapılan araştırmalarla anlaşılır. Nihayet bu çalışmalar nükleer santrallerle ilgili olarak, kaza olsa da olmasa da canlı ve cansız çevreyi geri dönüşü olmayan (bu yazıda yer veremeyeceğim fakat birçok yazımda açıkladığım) zararlarının olduğunu ortaya koyar.
      Fukuşima nükleer felaketinde oluşan radyoaktif serpinti nedeniyle bertaraf edilen toprağın istiflendiği 1’er tonluk torbalar
      Nükleer santrallerle ilgili gerçekler açıkça göstermektedir ki, savaşlarla toprak elde etmek için ülkenin varını yoğunu ortaya koyan hükümetler. nükleer santrallerle topraklarını savaşmadan kaybedebilirler. Toprağın radyoaktif bir serpintiyle şehit gömer gibi toprağa gömüldüğünü, torbalara doldurulduğunu, her bir karışı için canların feda edildiği o topraklardan nasıl vazgeçildiğini en son yaşanan Fukuşima Nükleer Felaketi net olarak göstermiştir. Tüm bunların ışığında diyebilirim ki, nükleer santrallerle nükleer silahlara karşı çıkmanın kesişim noktasında her türlü yaşamın istem dışı sonlandırılmasına dair bir direniş vardır. Nükleer karşıtı tavır ve tutumlar dünya genelinde nükleer silah ve santrallere karşı olunduğu kadar tüm savaşlara karşı olunmasını gerektirir. Tüm savaşlara karşı çıkamıyor yalnızca nükleer silahlarla ilgileniyorsanız dahi her tür çatışma sürecinin nükleer savaşa tırmandırılabileceğini öngörmeniz gerekir. Bununla birlikte, nükleer santral işletim süreçleriyle silah yapım süreçleri arasındaki geçişlilik kadar nükleer savaşlarla diğer savaşlar arasındaki deterministik süreçler de çevre hareketinin barış hareketiyle el ele yürümesini zorunlu kılar. Bu birliktelik ise bize barışın lüksü olmadığını da hatırlatacaktır. Zira tüm savaşlarda silah ve bilumum patlayıcılar kullanılır; doğa, insan ve çevreden mağduriyet yaratılır. Diğer bir deyişle savaşın iyisi kötüsü olmaz, ikileme yer yoktur.
      Dünya çapında siyasi ve ekonomik projelerin hayata geçirilmesi amacıyla hükümetlerin “savaş” kartını toplumların üstünde etkin bir araç olarak kullandığına inanın ya da inanmayın savaşların sonucunda insanlar ya ölür ya da yaşam şartları esaslı olarak değişir, ağırlıklı olarak son beş yıldır deneyimlendiği gibi göç etmek zorunda kalır. Söz konusu göç dillerine, kültürlerine yabancı olunan coğrafyalara gidişi zorunlu kılabilir. Mülteci haline getirilen insanların denizde boğularak can vermesinin nedeni de, gittikleri ülkelerde yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmalarının nedeni de savaşlardır. Eğer gerçek bir nükleer karşıtı iseniz duygu durumunuz, siyasi görüşünüz ne olursa olsun sivil ikileme düşmez, savaşları onaylamaz, savaşın önünü açmazsınız.
      (Yeşil Gazete) 
      Bu yazı Sivil sayfalar‘da da yayımlanmıştır 

      Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

        Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...