10 Kasım 2023 Cuma

G. Kore’de toplanan Nükleersiz Asya Forumu’ndan izlenimler: Buzdağının altı

 Nükleersiz Asya, dünyanın nükleer santral ve silahlardan arındırılması için mücadelede ideal ölçekte bir hedef. Açıklı koyulu tonlardaki deneyimler ise, bu coğrafyanın kaderini dönüştürme potansiyelini elinde tutuyor.

    facebook sharing button
    twitter sharing button
    whatsapp sharing button
    linkedin sharing button
    messenger sharing button
    email sharing button
    snapchat sharing button

    Japonya’daki nükleer karşıtlarının 1993 yılında “Gelin, birlikte nükleer santralsiz ve nükleer silahsız, barış içindeki Asya’yı inşa edelim” sloganıyla kurduğu ve ilk etkinliğini nükleer santrallere karşı direniş desteği vermek için Güney Kore’de gerçekleştirdiği Nükleersiz Asya Forumu, pandemi nedeniyle dört yıllık bir aranın ardından 30’uncu yıldönümünde yine G.Kore’de yapıldı.

    Asya ülkelerindeki nükleer karşıtı mücadeleler arasında bilgi ve deneyim paylaşımı temelli olduğu kadar gerektiğinde direnişi büyütme misyonuyla faaliyetlerini on yıllardır sürdüren Forum, 19-23 Eylül tarihlerinde Japonya, Tayvan, Tayland, Hindistan, Filipinler, Avustralya ve Türkiye’den davet edilen nükleer karşıtı sivil toplum üyelerinin katılımıyla 20’nci buluşmasını gerçekleştirdi.

    Forum üyelerinin güncel ülke raporlarını sunarak karşılıklı bilgi alışverişinde bulunmasıyla başlayan altı günlük program kapsamında, Seul-Busan-Ulsan-Gyeongju-Uljin gibi nükleer santral tesislerinin kurulu olduğu kentlerle nükleer karşıtı mücadelenin nükleer santral projesini engelleyerek başarı sağladığı Samchaek’e gidildi.

    Bu ziyaretlerde hem nükleer süreçlere dair bilgi edinilerek nükleer karşıtı mücadelelerin aktörleriyle bir araya gelindi, hem de Forum üyelerinin konuşmacı olduğu enerji politikaları, demokrasi ve nükleer karşıtı hareket temalı panellerle münazara ortamları oluşturuldu. Eylül ayında Fukuşima’nın radyoaktif suyunun okyanusa boşaltılmasına başlanması Forum’a damgasını vurduğu üzere, kent merkezlerinde basın açıklamaları yapıldı. Programın son günü olan 23 Eylül’de ise Seul’de gerçekleştirilen İklim Adaleti Yürüyüşü’ne katılım sağlanmasıyla nükleer santrallerin iklim krizinin çözüm aracı değil bilakis yeni sorunların kaynağı olduğu vurgulandı; Türkiye’den nukleersiz.org olarak da bileşenleri arasında yer aldığımız İklimime Nükleeri Bulaştırma/Do not Nuke The Climate Ağı’nın eylemlerine destek verildi.

    G.Kore’nin ‘nükleer mağduriyet’i

    Yukarıda çerçevesini çizdiğim programa göre bu sene G.Kore’de gerçekleştirilmiş olan Nükleersiz Asya Forumu’na dair bir değerlendirmeyi daha önce Japonya, Filipinler ve Tayvan’daki etkinliklerin ardından olduğu gibi yine Yeşil Gazete‘de paylaşmaya çalışacağım.

    Ancak Türkiye’de nükleer enerjiyi savunanların G. Kore’yi örnek göstermesi  bakımından “buzdağının altı” olarak nitelediğim nükleer mağduriyet halini  görünür kılmayı istiyorum. Bunun için daha ziyade, ülkedeki hâkim enerji politikasına değinerek nükleer santrallerin kurulmasına ikna olmuş bir ülkede nükleer karşıtı mücadeleyi etkileyen koşullardan bahsedeceğim.

    Türkiye’nin yedide birine denk yüz ölçümü ve yarısına karşılık gelen nüfusuyla fosil yakıtlarda dışa bağımlı bir ülke olan G. Kore’nin endüstrileşmesinde nükleer teknolojisinin payına vurgu yapılır. Kalkınmasında kurulu elektrik gücünün yüzde 26’sını oluşturan operasyon halindeki 25 nükleer santralinin elbette payı vardır, ancak enerji üretiminin politik tercihlerle şekillendiğine önemli bir örnek, sol siyaset izleyen Moon Jaein hükümeti döneminde nükleerden çıkış planlanmışken 2022 yılında sağ siyaset izleyen Yoon Suk Yeol hükümeti döneminde bu planın ters yüz edilmesidir. Yani yenilenebilir enerjilere geçişin eşlik edeceği şekilde ömrünü tamamlamış olan nükleer santrallerin kapatılmasıyla Almanya’daki gibi nükleerden çıkış mümkünken yeni hükümetin önceliği, nükleerin enerji üretimi pastasındaki payının 2030’a doğru yüzde 30’a çıkartılması olmuştur.

    G.Kore’nin enerji politikasındaki rüzgârın nükleerden yana dönmesiyle devlet şirketi olan Kore Hidro-Nükleer Güç (KHNP) ile nükleer lobisinin işbirliğiyle inşa halindeki iki reaktörün yanı sıra SMR iştahı ile yurt içinde, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 2017 yılında operasyona başlayan Barakah Nükleer Santrali konsorsiyumunun ardından deniz aşırı projelerden pay kapma eğilimiyle yurt dışında aktifleştiğini de söylemek yanlış olmaz. Nitekim bu sene temmuz ayında G.Kore’nin Türkiye’deki Sinop projesine teklif verdiği haberleri de basınımıza yansımıştır. Ancak görüştüğüm nükleer karşıtlarının yorumunun G.Kore’deki şirketlerin Türkiye projesinden ziyade Polonya projesiyle ilgilendiği yönünde olduğunu belirtmek isterim.

    Image: World Nuclear Association

    G.Kore’de ilk nükleer santrallerin kurulmasına ‘70lerin sonunda ömrü 30 yıl olan Kori 1 reaktörüyle başlanmışsa da nükleer santrallerin bir çoğu, ‘80’ler,‘90larla 2000’lerin başında faaliyete geçmiştir. Bu tarihten sonra, 2011 yılında Japonya’da meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi’nin meydana gelmesi ise yükselen nükleer karşıtlığının etkisiyle nükleer santral projelerinin hızını kestiği söylenebilir. Busan-Ulsan-Gyeongju ve Uljin kentlerindeki nükleer santrallerin kent merkezlere yakınlığı ve bir kaza halinde acil durum tahliye zorluğu gibi risklerin varlığı endişelerin yükselmesinde rol oynamıştır. Özellikle Gyeongsangbuk eyaletinde soğutma suyunun tedarik edildiği nehrin iki yakasında konuşlanan 5’er reaktörlü Busan ile Ulsan kentlerindeki, ikisi inşa halinde biri geçici kapalı durumdaki nükleer santrallerin 3,8 milyon kişinin yaşadığı kent merkezine yalnızca 25 kilometre mesafede olması temel sebeplerden sayılıyor. Yine bu bölgeye 30 km mesafede Uljin’deki 6 reaktörlü Wolseong Nükleer Santrali‘nin bulunması da endişeleri destekliyor. Bununla beraber, depremselliğin düşük olduğu G.Kore’de Fukuşima sonrası testlerle kentsel merkezlere yakın nükleer santrallerin inşasında sismik riskin göz ardı edilmiş olduğunun anlaşılmasının ve 2016 yılında Gyeungju’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremin korku yaratmasının etkili olduğunu da söyleyebilirim.

    Sağlığı bozulana ‘evini taşı’ önerisi

    Nükleer teknolojisiyle dünyada “en”ler arasında yer alan G.Kore’de göz ardı edilen yalnızca riskler değil. Yazının başlığında işaret ettiğim buzdağının altındaki konulardan biri de normalin 10 katı daha fazla tirityum içeren ağır su reaktörleriyle Wolseong Nükleer Santrali’nde 2019 yılında meydana gelen sızıntıların ve de reaktörde tespit edilen mikro çatlakların çevre ve halk sağlığını tehdit etmesi.

    Bu konuda nükleer santral çevresinde yaşayanlara yapılan idrar testleriyle tirityumun dahili olarak alındığı ispatlanmış, hatta santralin işletildiği yerleşim yerinin sakinleri içinde tiroit kanserine yakalananların sayıca artması da mağdurların epidemolojik delillerle dava açarak hak arama sürecine uzanmış bulunuyor. Ne var ki hukuki mağduriyetlerin de eklendiği dokuz  yıllık süreçte Wolseong nükleer santraline karşı sivil toplum güçleri tarafından açılan davalar tesisin taşınmasını sağlayamamış. Hem de Çevre Bakanlığı’nın santralin çevresinde yaşayanlar üzerinde yürüttüğü araştırmanın sonuçlarının insan sağlığının nükleer santrale fiziki yakınlık oranında bozulduğunu teyit etmesine rağmen… Yani devlet sağlık şartlarındaki bozulmanın tek nedenin nükleer santral olmadığı gibi kaçış yollarına başvururken, sağlığı bozulana “sen evini taşı”demiş oluyor.

    Yonggwang Gulbi (yellow corvina)

    G.Kore’deki nükleer santrallerdeki sızıntı ve çatlak haberleri ülkede balıkçılığa da zarara uğratmış.  Geleneksel Kore yemeklerini vazgeçilmezi sayılan levrek familyasından Yonggwang Gulbi (yellow corvina/ sarı korvina)  balığının satışları nükleer santralle ilgili sızıntı ve çatlak haberleri nedeniyle düşünce balıkçılar tesisin adının değiştirilmesi için dilekçe vermiş. KHNP tarafından dünyanın beşinci büyük nükleer santrali olarak altı reaktörlü Yonggwang Nükleer Santrali‘nin Güney Jeolla eyaletindeki reaktörlerinin adının 2013 yılında “Hanbit” olarak değiştirilmesi sağlığını yitirme riskiyle yaşayanlara “sen git” diyen hükümet ile KHNP’nin ne balıkçılara ne de balıklara aynı tavrı sergileyemediğini gösteriyor.

    Hatta aynı yıl altı reaktörlü Uljin Nükleer Santrali’nin adı da kentin adıyla markalaşmış olan yengeç satışlarının üzerinde olumsuz imaj  yarattığı için, “Hanul” olarak değiştiriliyor. Aynı tesisin bu tarihte inşa halinde olup 2022 itibariyle 2032’ye kadar operasyona başlaması planlanan reaktörlerine ise “yeni” anlamına gelen “Shin” kelimesi ilave edilerek nükleer santral tesisi, eski yeni reaktörlere Hanul adının verilmesiyle gereken algı değişikliğinin sağlandığı anlaşılıyor.

    Foto: PD

    Program kapsamında son uğrağımız olan Samchaek ise nükleer karşıtı direnişin başarıya ulaştığı bir kent. 1970’lerden itibaren nükleer santral kurulmasına direnen kesimlerin mücadelesi ,projenin yeniden gündeme geldiği 2000 sonrasında yerel yönetimin desteğini alarak etkisini artırmış. Ancak kentteki termik santralin mevcudiyeti değişik dinamiklerin devrede olduğunun işareti sayılabilir. Yine de Samchaek’teki mücadeleyi hareket aktörlerinden dinlemiş olarak Mersin ve Sinop’taki projelerin Samchaek projesi gibi iptal edilmesi için anıt taşa nükleer karşıtı flamalarımızı bırakarak dilek dilemekten kendimi alamadığımı belirteyim.

    Atık sahası olmayan nükleer ülke!

    Nükleer santrali olan ülkelerde nükleer karşıtı mücadelenin en yoğun sürdüğü alan kuşkusuz nükleer atıkların depolanması için bir yerin belirlenmesi sürecidir. Demokrasinin kurumları görece işleyen ülkelerde nükleer atık alanının seçiminde de katılımcı süreçler dikkate alınır. Yani ülkemizde 2022 yılının Kasım ayında Ankara sınırları içinde Avadanlı’da tarım alanlarına yakın bir arazinin nihai atık alanı olarak ilan edildiği anımsanırsa, dünya genelinde nihai nükleer atık sahası Türkiye’deki gibi çitlenmiş bir alanın bakanlıklar arasında el değiştirmesiyle belirlenmiyor! Nitekim, G. Kore’de 37 yıldır hükümetlerin girişimlerine ve nükleer santralleri savunan bir kesim olmasına rağmen dünya genelinde nükleer teknolojiyi haiz ülkelerdeki gibi nihai atık alanının bulunmaması, toplumsal muhalefetin kendisini dayatabileceği yargı erki gibi hukuki bir zemin bulabilmesine dayanıyor.

    Bununla beraber toplumsal muhalefetin güçlenmesini sağlayan gelişmeler arasında 2016 yılında bir nükleer atık deposunda yangın çıkması halinde ülke yüzölçümünün yarısından çoğunun radyoaktif kirliliğe uğrayacağı ve toplam nüfusun yarısına karşılık gelen 24,3 milyon insanın tahliye edilmesi gerektiği yönündeki haberlerin basında yer almasının öne çıktığı söylenebilir. Esasen bu gerçeklik, Türkiye’deki nükleer karşıtı hareketin Akkuyu ve Sinop projelerinin yanı sıra Ankara’da nihai atık alanı tayin edilmiş olmasına karşı da kamuoyu farkındalığı oluşturması gerektiğini anımsatıyor.

    Foto: Toach

    Ağustos ayının sonunda Fukuşima’dan radyoaktif suyun denize boşaltımına verilen onay ise bu bölgeye denizden 1000 kilometre mesafede olan G. Kore’de tarihsel husumetin izlerinin de etkisiyle Japonya’nın bu eylemine karşı tepkiyi tırmandırmış bulunuyor. Nitekim yüzde 70 düzeyindeki karşıtlık nükleer yanlısı ve Japonya’ya destek veren hükümetin varlığına rağmen nükleer karşıtı söylemleri olanaklı kılarken bizim de kentin en işlek alanında basın açıklamaları yapabilmemizi destekliyor.

    Öte yandan bu durumun tarifi  G.Kore’de bir Japonya yurttaşı için de geçmiş hassasiyetlerle yüzleşmeden mümkün olmuyor. Nitekim 30 bin kişinin katıldığı İklim Yürüyüşü kapsamında “İklimime Nükleeri Bulaştırma” ağının etkinliğinde konuşan Japonya’dan Nükleersiz Asya Forumu’nun kurucusu Daisuke Sato’nun (*) ilk sözleri “Japonya’da bu radyoaktif suyun denize dökülmesini engelleyemedik. Japonya Asya ülkelerini işgal etti ve sömürgeleştirdi, ancak şimdi bunu bir de radyasyonla yapıyor. Bir Japon olarak sizlerden özür diliyorum. Radyoaktif suyun okyanusa ve Japonya’ya boşaltılmasına karşı mücadele edeceğiz” oluyor.

    Fukuşima’nın radyoaktif suyunun okyanusa boşaltılması nükleer santrallerin gerçeğinden bağımsız olmadığı için Japonya’nın kararını kınayan kitlelerin nükleer karşıtlığına kanalize edilmesini kolaylaştırdığı söylenebilir. Nitekim Japonya’nın kararına tepki, katılımı yükseltirken İklim Adaleti Yürüyüşü’ndeki ağırlığı renkli performanslar sergileyen İklimime Nükleeri Bulaştırma Ağı’nın sağladığını belirtmem yanlış olmaz.  Bu kapsamda yürüyüş boyunca,  Türkiye’den nükleer karşıtları dahil 70 kadar çevre örgütü ile platformun  imza vererek desteklediği  gibi en başta nükleer santrallerin ağır maliyetleri ve uzun inşa süreleriyle iklim krizine ihtiyaç duyulan acil çözümü sunmaktan uzak olduğuna ve iklim krizi şartlarında radyoaktif felaketlere zemin hazırlayarak felaketlere yol açtığına da dikkat çekilmiş bulunuyor.

    Foto görsel: Toach

    Türkiye’de Akkuyu Nükleer Santrali operasyona başlatılmamışken ve de Sinop  projesinin akıbeti dahi belli değilken bir de İğneada’nın telaffuz edilmesi öngörüsüzlüğün ve umursamazlığın ta kendisi! Fakat, ülkemizde on yıllardır erozyona uğrayan  demokrasinin kurumlarının artık çökmüş olması halihazırda tehlikeli olan nükleer santrallerle bağlantılı tüm sorunları daha da derinleştiriyor. Bu noktada Nükleersiz Asya temennisi, dünyanın nükleer santral ve silahlardan arındırılması için mücadelede ideal ölçekte bir hedef. Açıklı koyulu tonlardaki deneyimler ise, bu coğrafyanın kaderini dönüştürme potansiyelini elinde tutuyor.

    *

    (* ) Daisuke Sato,  Sinop’taki nükleer santral projesinden Japonya henüz çekilmemişken 2018 yılında Fukuşima’nın kadın tanığı Masumi Kowata‘yı getirmiş, benim de Türkiye ayağını organize ederek  Japoncadan çevirlerini üstlendiğim Sinop ve İstanbul’daki söyleşilerin mimarı olmuştur. Bu kapsamda Sinop’ta  Sinop Nükleer Karşıtı Platform (SNKP)’un ev sahipliğinde ve SNKP tarafından her yıl düzenlenen Çernobil Nükleer Karşıtı Mitingiyle eş zamanlı yapılması öngörülen panel, mitingin o yıl OHAL gerekçesiyle ilk kez yasaklanmasıyla beraber iptal edilmişse de, SNKP panel etkinliğini halkın meydan söyleşisine çevirerek Fukuşima’nın Kadın tanığının sesinin duyulmasını sağlamıştır. İlgili haber için tıklayın.

    Güçlendirilmiş parlamenter sistemin kamusala borcu var

     Millet İttifakı’nın seçim sonrasına yönelik yol haritasında öne çıkan 'anayasa, yasa, kuvvetler ayrılığı denge ve denetleme esasları çerçevesinde, istişare ve uzlaşı' vurgusu, demokrasinin yeniden inşası için çok önemli. Ancak, bu durum kamusal zararı tescilli Akkuyu NGS, Sinop NGS, Kanal İstanbul gibi girişimlerin de teori ve pratikte geçersiz olmasını gerektiriyor.

      facebook sharing button
      twitter sharing button
      whatsapp sharing button
      linkedin sharing button
      messenger sharing button
      email sharing button
      snapchat sharing button

      2002 yılından bugüne altı genel seçimin beşinde tek başına iktidar olarak 20 yıldır hükümetteki yerini koruyan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP)  son beş yılının da partili cumhurbaşkanlığı uygulaması altında geçen şekilde siyasal rejime damga vurduğu bir dönemin ardından yeniden seçim aşamasındayız.

      Dolayısıyla, 14 Mayıs Pazar günü yurttaşlık kavramı paydasında buluşup sandığa gitmek ve o sandığı sandık görevlisi ya da müşahidi olarak korumak kanunların çizdiği çerçevede hakkımıza sahip çıkabilmek adına şimdilik yapabileceğimiz en iyi şey. Ancak bu eylemin seçim sistemine ilişkin kartların yeniden karılmasını, uygulama ve güvenlik açıklıklarına karşı umutsuzluğa düşülmeden ifası, demokrasi hak ve özgürlüklerin, toplumsal ve ekolojik boyutlarıyla yaşam hakkının daha fazla ihlal edilmemesi için de mühim. Fakat yurttaşlık görevi bununla da sınırlı değil, zira devlette devamlılık esasını zorlaması muhtemel olan bir değişimin ne kadar başarılabileceği  demokrasi taleplerinin sivil toplum güçleri tarafından izleyen süreçte yükseltilmesine bağlı.

      Millet İttifakı nükleer santraller ve Kanal İstanbul’dan vazgeçmeli

      Yukarıdaki satırları yazmaya sevk eden gerçeklik, AKP’nin iktidarda olduğu süre zarfında 2007’den itibaren demokratik rejimlerin esası olan güçler ayrılığı ilkesinin yerini yasama ve yargı erklerinin yürütme lehine zayıflatılmasıyla yürütmenin güçle donatılmasına yaslanan güçler birliği sisteminin almış olmasıdır.

      ’80 sonrası gittikçe yoğunluk kazanan torba yasa ve KHK uygulamalarının AKP dönemindeki abartılı kullanımıyla taşları döşenen yolda parlamenter sistemin terkiyle geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden çıkmak bu nedenle ana muhalefetin ilk icraatı olacak görünüyor. Nitekim seçimin güçlü adaylarını çatısı altında toplayan Millet İttifakı’nın seçim sonrasına yönelik 12 maddelik yol haritasında öne çıkan “anayasa, yasa, kuvvetler ayrılığı denge ve denetleme esasları çerçevesinde, istişare ve uzlaşı” vurgusu demokrasinin yeniden inşası için çok önemli. Ancak, bu durum vazgeçilmesi öngörülen sistemin ürünü olarak hayata geçirilmek istenen kamusal zararı tescilli Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS), Sinop NGS, Kanal İstanbul gibi girişimlerin de teori ve pratikte geçersiz olmasını gerektiriyor.

      Meseleyi Türkiye’de ’60’lardan beri ihaleler açılan nükleer santral projelerinin  ilk kez AKP iktidarında bu denli  ilerletilmesi bakımından Akkuyu NGS örneği üzerinden değerlendirirsek, siyasal iktidarın bu hegemonik projesiyle küresel ve ulusal ölçekte bekasını koruma saikiyle hareket etmiş olduğu açık ve nettir. Bu bakımdan nükleer yakıtın bir yıl sonra üretime geçeceği açıklanan tesise sırf seçim propagandası amacıyla getirilmiş olması da hayata geçirilmek istenen kamusal zarardan ibaret olan bu projeyi Millet İttifakı’nın sürdürmemesi gerektiğini imlemektedir.

      Zira Akkuyu NGS’yi ileriye taşıyan ilk adımlar siyasetin kurumlarının çökertilmesi, Anayasanın arkasından dolaşılması, Akkuyu’ya karşı açılan davaların siyasallaşan yargı aracılığıyla projenin ilerlemesine engel teşkil etmemesiyle atılmış, bu açılan yoldan Sinop NGS projesinin ilerletilmesi için de yararlanılmıştır. OHAL döneminin etkileri sürerken 2017 yılında bu projelere stratejik ve öncelikli yatırım statüsünün tanınması ise Rusya ile 2015 yılında yaşanan uçak krizinin ardından AKP için bu ilişkinin kotarılmasını amaçlamıştır.

      Bu doğrultuda “6745 Sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la KDV istisnası, gümrük muafiyeti, yüzde 90 vergi indirimi, yatırıma katkı payı, KDV desteği, yatırım yeri tahsisi, faiz desteği verilmiş, projeler “Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Karar” kapsamında öngörülen teşvik ve desteklerden de yararlandırılmıştır. Kaldı ki bıkmadan usanmadan tekrar ettiğimiz gibi  Akkuyu NGS örneği AKP’nin Rusya’ya kendi topraklarımız üzerinde toprak vermek suretiyle ayrıcalık tanıması, liman vermesi, inşasını ve işletmesini sağlayarak askeri üs kazandırmasına imkan veren uluslararası bir anlaşmayla hukuk da çiğnenerek hayata geçirilmiş, daha başından ulusal ve ekolojik zararın üstlenildiği bir projedir.

      Projelerin kamuoyu nezdinde meşruiyetleri yok

      Türkiye’nin Rusya’ya tüm ekolojik ve kamusal riskleri üstlenerek (buna ekolojik zararların ekonomik yükü de dahildir) nükleer santral hediye etmesi yeterince büyük bir sorunken bu projeyle Türkiye’ye 60 yıl boyunca en az yüzde 70 kârlılıkla elektrik satılacak olması gibi bir gerçek de söz konusudur. Tüm bunlar Akkuyu NGS’yi ülkenin her türlü çıkarına karşı olduğunu teslim ederek ana muhalefetin neredeyse ilk vazgeçmesi gereken proje konumuna getirmektedir.

      Akkuyu NGS’nin Rusya lehine teşviklerle donatılmış olmasının yanı sıra AKP’nin 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği kapsamında torba referandumu ile gerçekleştirilen yargı reformunun akabinde siyasallaşan yargı aracılığıyla toplumsal itirazları dizginleyerek baskı ve zor araçlarına başvurulmuş olması da projenin kamuoyu nezdinde bir meşruiyetinin olmadığını ortaya koymaktadır. Nükleer karşıtlarına dava ve ceza yağdıran uygulamalarının üstünde yükseltilmiş olan bu projeye rızanın baskı ve zor araçlarıyla sağlandığı açıktır. Nitekim en son 2016 yılında 15 Temmuz’dan önce Mersin ve Mezitli kent Konseyleri tarafından 13 ilçede 5050 kişi arasında gerçekleştirilen kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre Mersin’deki nükleer karşıtlığı yüzde 70 oranında çıkarken 2023 yılında yakıtın bitmemiş tesise getirilmesine itiraz etme görevinin salt aktivistlere kalmış olmasında kuşkusuz bu baskı ve zor uygulamalarının payı vardır. Zira OHAL döneminden itibaren baskı ve zor uygulamaları zirveye ulaşmış, nükleer karşıtlarına dava açılması, proje mekânı olan köye girişlerinin engellenmesi rutin uygulamalara dönüşmüştür.

      İlk adım oy kullanmak ve sandığa sahip çıkmak

      Nükleer yakıtın tesise getirilmeden 1 gün önce 26 Nisan Çernobil nükleer felaketinin yıldönümündeki protestoları aktivist belgeselci Hakan Tosun’un tarihe not düşen video çekiminden izleyebilirsiniz. Ne var ki seçim propagandası olarak nükleer yakıtın tesise getirilmesine karşı, köye giderek Anayasada yer alan protesto hakkını kullanmak isterken engellenen yurttaşları koruyan ya da uğradıkları haksızlığı kınayan bir yaklaşımın sergilenmemiş olması düşündürücüdür. Tam da bu noktada Akkuyu NGS’nin 700 No’lu KHK ile Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçilmeden kısa bir süre önce kurulan Nükleer Düzenleme Kurumundan müteşekkil idari alt yapısının yargıya intikal etmişken siyasallaşan yargının bu aykırılığı da kılıfına uydurmuş olması yeni hükümete Akkuyu NGS’ yi devam ettirme cesareti vermemelidir.

      Sonuç olarak başta operasyona geçmesi  halinde bizi geri dönülmeyecek zararlarla başbaşa bırakacak  Akkuyu NGS olmak üzere kamusal faydası olmadığı bilinen eko kırıma yol açacak bu projelerin engellenmesi şarttır. Bunun  için en kısa ve hasarsız yolun siyasal iktidarın değişmesinden geçtiği hepimizin malumu olduğu üzere ilk yapılacak şey de önce o ilk adımı atarak oy kullanmak ve sandığa sahip çıkmaktır.  Ancak sonraki aşamada hiçbir şeyin kendiliğinden olmayacağı, ülkenin, kamusal varlığımızın maddi manevi zararına neden olacak bu projelerden kurtulmanın yurttaşlık bilinciyle sürecin takip edilmesine ve ısrarcı davranılmasına bağlı olduğu da açıktır.

      Isınan dünyada nükleer enerjinin ekonomi politiği: Küresel güneyde kalkınmacılığın sonu*

       Devlet eliyle desteklenen nükleer enerji yatırımlarının iklim krizi şartlarında birçok veçheden kayıplara yol açtığını savunan bu yazı bir kavram olarak kalkınmacılığı tersyüz ederken çıkış yolu için yeşil siyasete sesleniyor.

        facebook sharing button
        twitter sharing button
        whatsapp sharing button
        linkedin sharing button
        messenger sharing button
        email sharing button
        snapchat sharing button

        Tarihsel olarak ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla gücü dünya genelinde tescillenmiş olan atom enerjisinin yıkıcılığının yapıcı bir forma dönüştürülmesine dayanan modernleşme vaadi 1953 yılında ABD Başkanı Eisenhower’ın ilan ettiği Barış için Atom Anlaşması’nın [1] kalkınmayı hedefleyen devletlerin projeyi benimsemesiyle  hayata geçirilmiştir. Soğuk Savaş döneminin atom testleri toplumsal teyakkuzun etkisiyle resmi olarak yasaklanırken uzun inşaat süreleri, üretim için gerekli olan uranyumun belli ülkelerde bulunması ve ağır teknolojik  maliyetler  gibi nedenlerle atomun enerji formuna girmesi  yavaş gerçekleşmiştir. 1970’lerde yaşanan petrol krizine kadar nükleer enerji üretimi yaygınlaşmamışken; nükleerin  petrolün alternatifi olma ihtimalinin ortaya atılmasıyla söz konusu maliyetlerin de teknolojik gelişmeler ilerledikçe düşeceği varsayımı yaygınlaşmıştır.

        Nükleer enerjinin geçmişte petrole alternatif gösterildiği gibi günümüzde de küresel ısınmanın baş tetikçisi sayılan karbonu salmadığı için fosil yakıtlara alternatif sayılarak yerini korumasına çalışılıyor. Ancak radyasyon yaydığı gibi yerküreyi  ısıtan üstelik daha tehlikeli hale getiren  kalıtsal  irrasyonel işleyişe son verecek olan da küresel ısınmanın kendisi. Zira hızlı ve gerçekçi önlemlerin alınmasını gerektiren iklim değişikliğinin sonuçları devlette devamlılık esasına göre geliştirilen hegemonik ilişki ağlarını ve bunların işleyişlerini gösteren turnusol kâğıdı gibidir. Devlet eliyle desteklenen nükleer enerji yatırımlarının iklim krizi şartlarında birçok veçheden kayıplara yol açtığını savunan bu yazı bir kavram olarak kalkınmacılığı tersyüz ederken çıkış yolu için yeşil siyasete sesleniyor.

        Daha fazla tüketim için tüketim dönemi

        Ekonomik olarak 1960’ların zenginleşmeyi enerji tüketimine endeksleyen paradigması yüksek miktarda enerji üretiminin değişken maliyetlerde azaltım sağlamasına yaslanarak yoğun enerji üretiminin kaynağı görülen nükleer enerjiyi bu resmin içine kolaylıkla oturtmuştur. Özellikle kapitalizmin daha fazla tüketim için üretim mantığının 70’lerden itibaren kendisini elektrik tüketimi ile ekonomik büyüme arasında doğru orantı olduğu iddiasıyla güçlendirmesi  yoğun enerji üretimi için nükleer enerjinin kabul görmesini sağlamıştır. Ancak, tüketimin gelişmişlik kriteri olmadığı, gelişmişlik indeksi ve kişi başı milli gelir gibi çoklu parametrelere ihtiyaç duyulduğu ‘90’ların ortalarından itibaren ABD’de anlaşılmışsa da Dünya Bankası’nın 2008 yılı raporunda enerji kullanımın gelişmiş ülkelere göre geri oluşu üzerinden yapılan [2] değerlendirme ilk yaklaşımın Küresel Güney için geçerli kılındığını göstermektedir. Oysa enerji israfı ve/veya enerji tasarrufu karşıtı politikalarla da enerji tüketimi yüksek gösterilebilir ki, buna en iyi örneklerden birini elektrik tüketiminin israfla artıran [3] bu sayede daha fazla enerji üretimi için ulusal  ve uluslararası sermayenin yeni yatırımlarını devreye sokmayı başaran (!) Türkiye teşkil eder.

        Öte yandan askeri amaçlı çalışmaların desteklenmesinde rolü olan nükleerin enerji boyutuyla modernleşme bağının sürmesi için sermaye yoğun teknolojik araştırmaların önemli olması devletlerin araştırmaları finanse eden şirketlerin kapitalist hedefleriyle uyumlanmasını  getirmiştir. Küresel sermayenin merkezden çepere doğru yayılma ihtiyacı açısından 2000’lerden itibaren küreselleşmenin sağladığı imkanlar ise yeni coğrafyalara doğru genişleme eğilimine hizmet etmiştir ki, bu eğilim nükleer enerji şirketlerinin son yıllarda Orta Doğu pazarına yönelmesini de açıklar. Yani sermayenin coğrafi olarak genişlemesi kapitalist birikimin çelişkilerinden kaynaklanan krizlerinden kaçınarak sürerken tüm diğer alanlardaki metalaştırma süreçleri nükleer enerji sektöründe de işlemektedir.

        Kapitalist birikim ve neoliberalizmin rolü

        Nükleer enerji üretiminin ekonomik, ekolojik ve toplumsal riskleri nedeniyle geniş ölçekli önlemler alınmasını, proseslerine uygun kuralların oluşturulması için kanun ve yönetmelikler dahil kurumsal alt yapı düzenlemesi gerektiren yanı merkeziyetçi üretim modeliyle işlemesini zorunlu kılmıştır. Bununla beraber merkeziyetçilik, 70’lerin sonlarından itibaren kapitalist birikim, rejiminin hakim neoliberal stratejisi doğrultusunda planlamadan el çektirilen devletin düzenleyici pozisyonu gereği toplumsal itirazları bastırma görevinin öne çıkmasında, baskı ve zor uygulamalarında kendini dayatır ki, bu da siyasal iktidarların sermayenin coğrafi hareketliliği üzerinden kendi siyasi ve ekonomik hegemonyasını tesis etme ve koruma önceliği doğrultusunda yatırımları topraklarına çekme çabasıyla örtüşür. Ayrıca merkeziyetçiliğin kapitalizmin neoliberal stratejisine göre küresel şirketlere faaliyetlerini icra etmesi için gereken izinleri ayarlamak, prosedürleri uygun hale getirmek, yargı süreçlerini kolaylaştırmak, istisnai imkanlar tanımak gibi öncelikleri de vardır. Bu sayede siyasal iktidarlar ulusal ölçekte de küresel yatırımlarla iş bağlantıları kurmak suretiyle siyasal hegemonyalarını destekleyen sermaye gruplarını oluşturur.

        Kurulan bağlantıların yeni iş bağlantıları için araçsallaştırılması da ticaret ağı üzerinden bu bağlantıyı kuran siyasal iktidarın hegemonyasının geliştirilmesine hizmet eder. Yani siyasal iktidarın topluma enerji ihtiyacı olarak sunduğu endüstriyel yatırımlar aslında siyasal iktidarın iktidarının devamlılığı için elzemdir ve  kalkınmacı girişimleri de kamu yararıyla ilişkisinin olmadığını  gösterir ki bu durum iktidarların toplumsal itirazları bastırmak amacıyla yıldan yıla  demokrasi dışı uygulamalara daha fazla başvurulmasını da açıklar. Küresel Güney’de devletlerin  neoliberal strateji öncesine tarihlenen Anayasalarıyla karşı karşıya gelmesi, toplumsal itirazların da hak, hukuk, hukuk, adalet arayışında siyasallaşan yargı karşısında Anayasaya sığınması, siyasal iktidarların Anayasayı sürekli değiştirmeye çalışması bundandır.

        Sermayenin menfaatlerini önceleyen siyasal iktidarların girişimlerinin sonucu olan küresel ısınmanın dünyadaki yaşamın sonunun getirmemesi için bir politika değişikliğine ihtiyaç vardır. Zira çöl sıcaklarıyla, şiddetli fırtına vb. aşırı hava olaylarıyla, mega yangınlarla, sel oluşumlarıyla var oluşu tehdit ederken; bu tehdidin bir boyutunu da, krizin yeryüzünde mevcut endüstriyel altyapıyla buluşması, yani krizin çoklu felaket olarak yaşanması teşkil eder. Bu gerçek, nükleer santrallerin riskleriyle düşünüldüğünde 12 yıl önce yaşanan Fukuşima nükleer felaketinin  günümüzde deprem ve tsunaminin etkileriyle değil, nükleer felaketin etkileriyle tartışıldığını düşünmeyi gerektirir ki, Çernobil ve Fukuşima’ların yeniden yaşanma  ihtimali, nükleer santrallerin sorunu nasıl derinleştirdiğini gösterir.

        Nükleer santrallerin arz güvensizliği

        Nükleer santrallerin küresel ısınma ile ilgili sorunu, normal şartlarda su ile soğutulan, bu nedenle nehir ve göllerin kıyısında kurulmuş olan nükleer santrallerin, debisi sınırlı olan su varlıklarının  ısınmasına bağlı olarak aylarca devreden çıkarılmasını gerektirmesiyle bugünden görülmektedir. Örneğin Fransa’da elektrik ihtiyacının yüzde 85’ini karşılayan 58 reaktörün neredeyse yarısının ırmak ve göl kenarlarında kurulmuş olması nedeniyle yaz aylarında devreden çıkarılmasının gerisinde soğutma suyunun aşırı ısınması vardır. Nükleer santrallerin enerji arz güvenliği, kesintisiz enerji imajını sarsan bu verimsizliğinin inkârı, yani soğutma sisteminin çalışmamasına rağmen üretime devam edilmesi ise kaza boyutunu düşünmeyi gerektirir. Bununla beraber  küresel ısınma arttıkça deniz ve göl kenarlarındaki su soğutmalı nükleer santraller için gündemdeki bu tehlikenin, dünya genelinde en yaygın olan hafif su reaktörlerinin deniz kıyısındaki tesislerinde de yaşanabileceği öngörülebilir.  Ayrıca deniz kıyısındaki nükleer santraller için bir diğer tehlike de, deniz seviyesindeki yükselmelere bağlı olarak deniz suyunun  tesisleri ve tesis sahasında geçici depolanan nükleer atıkları su altında bırakması riskidir. Özellikle  küresel ısınmadaki artışın 2 dereceye doğru ilerlemesiyle deniz suyu seviyesinin 3 metre yükselecek olması tesis sahasındaki havuzların içinde 10-20 yıl muhafaza edilmesi gereken  kullanılmış yakıt çubuklarının tesiste geçici olarak depolanmasına karşı şimdiden  önlemlerin alınmasını gerektirir.

        “Nükleer enerjide ısrar edilmesi, paylaşım savaşlarına yol açarak uluslararası ihtilaf ve savaş olasılığını tırmandırmasının yanı sıra sınırlı miktarda olan uranyumun çıkarılması ve sevkiyatıyla karbon salımına pozitif besleme yapmaktadır.”

        Küresel Güney’de siyasal iktidarların  kalkınmacı pratikleri besleyen alışkanlıklarının nükleer santralleri daha tehlikeli hale getirdiği ve çoklu felaketin neredeyse bir diğer ayağını oluşturduğunu söylemek de yanlış olmaz. Buna en güzel örneği yazın en sıcak döneminde 32 dereceye varan Akdeniz’in su sıcaklığının değişmemesi için tesislerden deşarj edilen suyun sıcaklığının 35 dereceyi geçmesini sınırlayan Su Kirliliği Kontrol  Yönetmeliğinin 36. Maddesinde yapılan değişiklikle [3] Akkuyu Nükleer Santrali’nin  bu maddenin kapsam dışına çıkartılmasıyla Türkiye sergilemektedir. Bu durum  Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından küresel sıcaklık artışının 3 dereceye vardığında Akdeniz’in bölgesel olarak daha da ısınacağını ortaya koyan projeksiyonlarıyla düşünüldüğünde kanun ve yönetmeliklerde değişiklik yapılarak tehlikenin yok sayılmasının  değil santralin verimliliği, Akdeniz ekosistemi ve  yaşamın kesintiye uğramaması için hayati olduğu nettir.  Oysa Küresel Kuzey’in Avrupa’daki örneklerine bakıldığında nükleer santrallerin çektiği soğutma suyu sıcaklığı 25 derecelerde olduğu gibi deşarj sıcaklığı da 30 derecelerdedir. Bu durum aynı zamanda Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA) gibi düzenleyici üst kurumların da Küresel Kuzey ile Güney arasındaki yaklaşım farkının felakete yol açma ihtimalini gözetmediğini, yalnızca nükleer santrallerin kurulmasında, pazarın genişletilmesinde rol oynadığını da gösterir.

        Küresel ısınmaya etkisi

        Küresel ısınma merceğinden bakıldığında nükleer santralleri savunan siyasal iktidarların kalkınmacılık maskesi altında tutuna geldiği kesintisiz elektrik üretimi, enerji arz güvenliği gibi kavramlarla vedalaşması gerektiği de açıktır. Üstelik nükleer enerjide ısrar edilmesi, paylaşım savaşlarına yol açarak uluslararası ihtilaf ve savaş olasılığını tırmandırmasının yanı sıra sınırlı miktarda olan uranyumun çıkarılması ve sevkiyatıyla karbon salımına pozitif besleme yapmaktadır.

        Enerji arz güvenliğinden bahsedilebilmesi için önerilen enerjinin önce güvenli olması gerekirken; nükleer santrallerin geleneksel sorunlarına eklemlenen iklim krizi, nükleer santrallerden acilen vazgeçilmesini gerektiriyor. Ne var ki, nükleer enerjinin yüksek yatırım maliyetlerinin üstlenilmesi teknolojik gelişmelerle enerjiye erişim imkanının ve verimliliği artan yenilenebilir enerji yatırımlarına yönelmenin önünde engel. Geçtiğimiz yollar, kaynağını doğadan alan ve kaynağında sınırlı olmayan, doğayla uyumlu yenilenebilir enerjiye yönelmenin elzem olduğunu gösterirken iklim krizinin en temel nedenlerinden kalkınmacılık adı altında işleyen menfaat odaklı yaklaşımların yol açtığı tahribat da yaşamın devamlılığının ancak adalet, katılımcılık, paylaşımcılık gibi yeşil siyaset ilkeleriyle mümkün olabileceğini bilincimize nakşediyor.

        Dipnotlar:

        [1] Barış için Atom Anlaşması’nı 1955 yılında ilk imzalayan ülke hızlı modernleşme idealine erişme beklentisi içindeki Türkiye’dir.
        [2] Kayıp kaçak oranı %30’larda olup yaz saati uygulamasının kaldırılması da %10’luk ilave tüketim yaratmıştır. Yani enerji israfı üzerinden enerji tüketiminin yüksek gösterilmesi sağlanırken; Türkiye gelişmiş ülke skalasında görünmektedir. Bu durum, iklim değişikliğinin önlenmesi için yeşil fonlara ulaşmasında gelişmiş ülke sayılarak kapsam dışında kalmasının da nedenleri arasında olduğu şeklinde değerlendirilebilir. Bkz: TMMOB Enerji görünümü raporları
        [3] Bkz (Ek fıkra: RG-12/5/2023-32188) Nükleer Güç Santralleri için; endüstriyel soğutma sularının denize deşarjında Yönetmeliğin diğer hükümleri geçerli olmak kaydıyla 33’üncü maddenin 4 üncü fıkrasında belirtilen şartlar aranmaz.

        Kaynaklar 

        *

        (*)Bu yazı ilk kez Yeşil Siyaset Dergisi’nde yayımlanmıştır. 

        Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

          Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...