8 Haziran 2014 Pazar

Fukushima tanıklıkları; “Radyasyon şehrinizi ele geçirirse”

11 Mart 2011 tarihinde Japonya’nın Fukushima şehrini, özellikle Futaba kentini vuran deprem ve tsunaminin sebep olduğu nükleer kazanın üzerinden 3 yıl geçmiş bulunuyor. Buna rağmen Fukushima sakinlerinin hayatı eski haline dönemiyor, yüksek dozdaki radyasyon şehrin yeni ev sahibi, hemen herkes sağlıklarını kaybetmemek için  şehrinden kilometrelerce uzakta, alışık olmadığı bir hayatı yaşamak zorunda… İnsanlar hala nükleer kazayı konuşuyor, yazıyor hatta çiziyor.
Japonya genelinde, yayın hayatına başladığı 1980’lerden beri beğeniyle takip edilen, günümüzde de oldukça popüler Oishinbo adlı manga (çizgi roman) da konuyu ele alanlardan. Manganın yaratıcısı Tetsu Kariya nihayetinde Fukushima mağdurlarının yüzü oldu, manga karakterleri  üzerinden Fukushima nükleer kazasının etkileri  işleniyor.
9 manga

Fukushima Sonrası Burun Deliklerinde Kanama Vakaları
Çizgi romanın yaratıcısı Tetsuya Kariya, Fukushima’ nın Futaba kentinin Eski Belediye Başkanı Katsutaka Idogawa’ nın görüşlerine başvurarak, çizgi romanı için bilgi aldı. Çünkü Idogawa San, felaketin akabinde, nükleer facia mağdurlarının Futaba’dan Saitama’ya tahliye edilmesi için sorumluluk alarak gönüllü çalıştı, nükleer kaza mağdurlarının radyasyondan en az oranda etkilenmesi için çabaladı. Tetsu Kariya,  Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de  Fukushima  bölgesinde bulunmuş olanlarda  artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı.  Burun kanamaları son zamanlarda Japonya’da çok gündemde,bir politikacı, iş adamı konuşmasının ortasında oluk oluk kan içinde kalabiliyor hatta hayat kalitesi bozulduğu için kanama olmasın diye burun deliklerini laserle yaktıranların olduğu bilgisi sosyal medyada dolaşıyor.
Tetsu Kariya,  Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de  Fukushima  bölgesinde bulunmuş olanlarda  artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı
Tetsu Kariya, Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de Fukushima bölgesinde bulunmuş olanlarda artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı
Nükleer kaza sonrası tahliye edilenlerin yaşamını anlatmaya çalışan bir başkası da kazanın değiştirdiği yaşamları kameraya çeken ve Oishinbo’nun gündemine katkıda bulunan Satomi Horikiri. Horikiri San kazadan birkaç yıl önce bir kamera satın alarak kamera kullanmayı öğrendi, kaza meydana geldikten sonra kendi mahallesindeki terkedilmiş bir okula yerleşen kaza mağdurlarına aşçılık yaparak onların acı hikayelerini dinledi . Nükleer kaza mağdurlarının değişen yaşamlarını anlatan uzun metrajlı belgeselinin adı “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”.
Nuclear Hot Seat adındaki bir dergi Idogawa San ve Horikiri San ile geçtiğimiz Mart ayında gerçekleştirdiği söyleşide onların nükleer kazaya dair yorumlarını aldı. Idogawa San, kazadan sonra YouTubeda nükleer karşıtı görüşlerini ifade etmişti. Aşağıda detaylarını  okuyacağınız, Japon Hükümetinin başka ülkelere nükleer santral teknolojisini ihraç etmesine atıf yaptığı bu konuşması hayli ilgi çekici…
Her ikisinin de  kendi seslerinden bu linkten dinleyebileceğiniz yorumlarının Türkçe çevirisini aynen aktarıyorum (Linkte iki ses kaydı var. İngilizce ve Japonca. Idogawa San ve Horikiri San’ın Japonca yorumları alttaki kayıtta)
Katsutaka Idogawa; “Dünyadaki her birey, sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürebileceği yaşam alanlarını hak eder
Fukushima Felaketi’nin üstünden 3 yıl geçti. Fakat kazanın hazin sonuçlarını biz hala yaşıyoruz, 30 sene geçse de yaşayacağız… Büyük pişmanlık içindeyiz. Neyin pişmanlığı mı? Zamanında Tepco (Tokyo Elektrik) ve devlet yetkililerine, Belediye Başkanı olarak görev yaptığım dönemde, “Nükleer santralde  kaza ihtimali var mı?” diye defalarca sormuştum.. “Hayır, yok.” demişlerdi. Her seferinde, “Sorun olmayacak, bir problem yaşamayacaksınız.” demekten geri durmadılar. Fakat üç yıl önce gördük ki; nükleer santral tsunamide yıkıldı. Demek ki nükleer santral yıkılabiliyormuş. Yalanlar üzerine tesis edilerek çalıştırılan bu nükleer santrallerin güvenli olmadığı, bizim yaşadığımız felaketle artık  ispatlanmıştır.
Nükleer kaza bizim yaşamımızı mahvetti. Tepco Elektrik şirketi, tüm bir kentin yaşadığı felaketin sorumlusudur.  Tarihte başka nükleer kazalar da oldu fakat,  Japonya’ da meydana gelen kazada durum farklı. On binlerce insan evlerini terk etti, kilometrelerce öteye taşınmak zorunda kaldı. Japon Hükümeti de sorumlu, bizim geleceğimizi mahvettiler. Çok fazla sayıda insan acılar içerisinde. Böylesine acı deneyimler edinmemize sebep olan Başbakan Abe şimdi de, yetersiz, güvenli olmayan ve emniyet şartlarından yoksun bu nükleer teknolojiyi başka ülkelere satma çabası içerisinde ve bunu gerçekleştirmek için bu ülkelerin yetkilileriyle görüşmeler yapıyor. Bizim başbakanımız, henüz kendi ülkesinde felakete yol açan kazanın sebepleri ve sonuçları açık açık ortaya konamamışken, kazanın  analizi yapılamamışken, nasıl olur da başka ülkelere bu teknolojiyi ihraç eder? Ben tüm Japon milleti  adına utanç duyuyorum.Japon ürünleri  dünya çapında her zaman yüksek kalitesiyle alıcılarına güven vermiştir. Gelişimini tamamlamamış bir ürünün pazarlanması gibi bir sorumsuzluk örneğine Japonya tarihinde rastlanmamıştır.
10 oishinbo_002
Fukushima nükleer kazasının sonucu olarak,  okyanusta radyoaktif kirlilik başladı ve üç yıl geçmesine rağmen bu kirlilik her gün artarak devam ediyor… Buna rağmen Başbakan Abe, yine uluslararası arenada, kirliliğin durdurulduğu, bloke edildiği gibi yalanlar söylemektedir. Başbakan Abe’ nin bu tavrı yüzünden utanç duyuyorum.
Bizler eski günlerimize dönemeyiz. Çevrenin bir elektrik şirketince kirletilmesi çok üzücü bir olaydır ama daha üzücü olan, bu durumu düzeltecek ne bir politikacının ne de bir uzmanın çıkmasıdır. Bu felaketin sonuçlarının üstesinden gelmek uzmanlarla bile mümkün değildir.
Siz, dünyanın diğer ülkelerinin insanları, lütfen durup bizim halimize bir bakın. Bakın ki; bizler nasıl bir yaşama mahkum edildik, görün! Bir suçumuz olmamasına rağmen, ne cefalar çekiyoruz! Hayallerimiz yıkıldı! Çocuklarımızın geleceği mahvoldu!
Bizim elimizden gelen tek şey ise kayıt tutmak ve bu yaşadıklarımızın dünyanın hiçbir yerinde tekrar yaşanmaması için sizlere aktarmak. Bu bizim görevimiz.
Dünyadaki her birey, sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürebileceği yaşam alanlarını hak eder. Herkes çocuklarının geleceğe dair hayal kurabileceği bir hayatı yaşaması için sesini çıkarmalıdır; haykırmalıdır!
Bizler kendi ebeveynlerimizden güzel ve temiz bir şehri miras aldık. Fakat, ne acı ki, aynı temiz ve güzel şehri, kendi çocuklarımızın sağlıklı yaşayabileceği bir ortam olarak, onlara bırakamadık.                   
Böyle bir acı, dünyanın hiçbir yerinde yaşanmasın!
Lütfen,  dünyada sağlıklı nesillerin olması için ses çıkarın!”      
Şimdi de, nükleer santral kazasının yaşandığı Fukushima Futaba kentinden tahliye edilen nükleer kaza mağdurlarının hazin öykülerini, değişen yaşam koşullarını kameraya alarak “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”adlı belgeseli ortaya koyan  Satomi Horikiri’ nin anlattıklarına kulak verelim…
Satomi Horikiri; “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”
“Fukushima Nükleer Santral kazasından sonra, benim yaşadığım şehre, Fukushima’ nın Futaba kentinden tahliye edilenler oldu. Onların sığındıkları okulda gönüllü aşçı olarak çalıştım ve acılarını, üzüntülerini dinledim.
11 oishinbo_005...
Fukushima’ da bir nükleer santral kazası olduğunu duyduğumda “Bu bir son!” diyecek kadar şok içerisindeydim. Fakat en çok endişe duyduğum, nükleer santral bölgesinde yaşayanların ne durumda olduğu, onların hangi koşullarda yaşamak zorunda kalacaklarıydı. Bu sebeple, tam da benim yaşadığım Saitama şehrinin Kazo semtindeki terk edilmiş liseye, kaza mağdurlarının gelip sığındığını duyunca o okulda gönüllü aşçı olarak çalışmak istedim. Kazaya dair acı tecrübelerini, eski ve terkedilmiş bir okul binasında yaşadıkları komün hayatının zorluklarını dinlediğim bir yılın sonunda,  onların yaşadıklarını belgesel film yoluyla tüm dünyaya anlatma düşüncesi zihnimde belirginleşti. Aslında bunu daha çok onlar istediler, yaşadıklarının unutulmasını istemiyorlardı.
Fukushima’ nın  Futaba kentinden gelen nükleer mültecilerin sayısı 1.400 kişi, bu sayı tüm Futaba nüfusunun beşte birine karşılık geliyor. Futaba kent  sakinleri neden yaşadıkları yerden 300 km uzağa gelip sığındı derseniz, bunun tek sebebi Tepco (Tokyo Elektrik)’in, devletin, hükümet  yetkililerinin bu insanlara kaçıp sığınabilecekleri bir yer göstermemesi. Neyse ki o zamanki Belediye Başkanları  (Idogawa San), nükleer kaza ve kaza sonrası yayılan radyasyon konusuna duyarlı olduğu için kasabada yaşayanların sağlıklarını kaybetmemeleri adına uğraş vermiş ve onların Fukushima’ dan mümkün olduğunca uzağa kaçmalarını sağlamış. Ben de onun bu kararını çok doğru bularak hemen ardından kaza mağdurlarının yerleştiği  okulda gönüllü faaliyetlerime başladım.
Onlara yemek yapıyordum. Yaşadıkları bölgedeki işlerini de kaybetmiş bu insanlar, bir de terk edilmiş okula sığınarak komün hayatı yaşadıkları için özel hayatlarını da yitirmişti. Başlarda şehirlerine tekrar dönüp dönemeyeceklerini tartışıp duruyorlardı. Futaba kasabası sakinleri, kendilerine ait olan her şeyi şehirlerinde bırakmışlardı. Evlerini, okullarını, ailelerinin mezarlarını, sosyal yaşam alanlarını geride bırakmışlardı… Ve kendilerine ait olmayan, kendilerini de ait hissedemedikleri Saitama’ ya çıkıp gelmişlerdi. Yaşamak için bambaşka bir yere sığınmak zorunda kalmışlardı.
Gerçekten biraz düşününce, keşke yaşadıkları sadece bir deprem, tsunami olsaydı dedim… Çünkü öyle bir durumda doğal afet bittikten sonra evlerine dönebilir, yıkılmış, hasar görmüş yapıları tamir etmek  hatta yeniden inşa etmek suretiyle kentlerinde tekrar eski yaşamlarına kavuşabilirlerdi. Fakat nükleer kaza öyle bir şey ki, alıştığınız şehrinize, çocukluğunuzu, gençliğinizi, tüm hayatınızı geçirdiğiniz topraklara geri dönmenizi imkansız kılıyor. Sizi köklerinizden kopartıp çok uzaklarda yaşamaya mahkum ediyor.
Mesela Futaba kentini düşünelim… Evi depremde hasar görmüş birisi, tamir ederek o evde oturabilir mi? Göze görünmeyen radyasyon oraya tekrar dönmesi için en büyük engel… Radyasyonun ele geçirdiği şehrine dönmesi sağlığı açısından en büyük tehlike… Dolayısıyla Futaba’dan Saitama’ya sığınan insanlar da neyin nasıl düzeleceğini bilmiyorlar, düzeltebileceklerini hayal dahi edemiyorlar. İşlerini de kaybetmiş olan bu insanlar, aslında şehirlerine, mahallelerine dönerek kendilerini, evlerini, mahallelerini hatta şehirlerini  tekrar ayağa kaldırmaya adamak istiyorlar ama artık hepsinin yeni sahibi  radyasyon…    
Bu çok acı bir durum!
Başlangıçta kaza mağdurlarının arasında kentlerine, mahallelerine geri dönebileceklerini sananlar  vardı ama zamanla onlar da radyasyon oranı çok yüksek olduğu için oraya dönemeyeceklerini artık biliyor ve anlıyor. Herkes çaresizlik içerisindeyse de, başka seçenekleri olmadığı için şehirlerinden, geçmişlerinden vazgeçiyorlar…
İnanın, sadece yaşlılar değil, nükleer kaza mağdurlarının  hemen hepsi  aynı duygular içerisinde
Pınar Demircan

Pınar Demircan

5 Haziran 2014 Perşembe

Nükleer: Yeni bir sayfa(!)

2 Haziran 2014 Salı akşamı TRT Haber’de Nükleer konusunu irdeleyen bir belgesel olduğunu öğrenince saat tam 21:00’da ekran başındaydım . Programı izlediğim zaman devletimizin nükleer santral kurulması hususunda ne kadar kararlı olduğunu bir kez daha anladım; zira belgesel adı altında servis edilen nükleer reklamından farksızdı ! Devlet kanalı olan TRT’de farklı çizgide bir programla karşılaşmayı beklemek hayalcilik olurdu zaten …Tarafsızlıktan uzak duruşuyla belgesel olarak niteleyemeyediğim programın hazırlayıcısı Serhat Akçabaşlangıçta nükleer meselesinde halkın nabzını tutmayı isteyen ,tarafsız, görevini yapma çabası içerisinde bir gazeteci görünümünde… İki söyleminden birinin içinde “kuşku” kelimesi geçiyor aynı zamanda çok mesafeli nükleere,” halka, protestolara kulak verelim bakalım” diyerek çıkıyor yola!
İlk ziyaret Mersin’e; nükleer santralin kurulacağı bölgeyi geziyor, halktan görüş alıyor. İş adamı Ali Amca’nın “nükleer projesine karşı olup olmamayı akademisyenler bilir” demesiyle izleyiciye alttan alta “başının üstünde duran gök, soluduğun hava üzerine hiçbir söz hakkın yok ” mesajı bir güzel veriliyor, Ali Amca’nın “Başka yer dururken nükleer santral neden Mersin’e kuruluyor?” sorusu da dikkatlerden kaçmıyor. Görüşü alınan bir turizmci ise ne gariptir ki nükleeri nasıl desteklediğini , nükleer teknolojinin turizme de zarar vermeyeceğini savunduktan sonra  araya “nükleer santral için başka yer seçilseydi bundan mutluluk duyardık” ı sıkıştırıveriyor . Gazetecimiz, Mersin Akkuyu’ya nükleer santral kurulması kararının alındığı ilk yıllarda Rusya’ya davet edilen kafileden biri doktor iki kişiyle de bir roportaj yapıyor, ne var ki herkes memnun …Akkuyu Belediye Başkanı Ümmet Büyük’ün de görüşü alınıyor elbette! (Ümmet Büyük’ü ben ilk defa Akkuyu Köylüsünün Nükleer Santrale karşı olan mücadelesini anlatan Akkuyu Belgeseli’nde tanıdım;kendisi başlarda Nükleer karşıtı mücadeleye destek vermiş sonradan nasıl olduysa nükleer taraftarı oluvermiş hatta bu programda Mersin halkının artık %90’ı nükleere taraftır diyecek kadar da ileri vardırmış işi … ) Programda nükleer karşıtı görüşler alınmazsa objektif imaj vermeyeceği kaygısıyla olsa gerek, Nükleer karşıtı Platform üyelerinden Dr Derman Boztok’un görüşü sorulmuş, o da nükleer atık mevzuuna değinmiş, bir de Mersin Sun TV Yöneticisi Ali Adalıoğlu nükleer santralin  muz ihracatını olumsuz etkileyeceğini belirtebilmiş ama hepsi o kadar 40 dakikalık program içerisinde sadece iki karşıt görüşe yer verilmiş; mamafih onların sesleri muzdaki radyasyonun, uçaktayken aldığımız radyasyonun daha fazla olduğunu savunan, üstüne de “radyasyon zararlı olsaydı maymunlar uzun yaşamazdı” diyebilen Ankara Üniversitesi Nükleer Bilim Enstitüsü Prof Dr Doğan Bor’un bilimsel(!) açıklamalarının yanında cılız kalmış.

Dağlardan deniz seviyesine inen ‘kuşku’

Gazetecimiz, yerel halkın görüşlerini aldıktan sonra NGS Akkuyu işletmesinde – bir çevirmeni mi desem yetkilisi mi bilemedim  onunla Rusya’ya gidiyor, amacı Akkuyu’ya kurulacak nükleer santralin benzerini çevresindeki hayat şartlarında müthiş bir değişiklik var mı diye bakmak, dozimetresiyle(namı diğer radyasyon ölçüm cihazıyla) ölçüm yapmak …Ziyaretinde ilk şaşkınlığı Novavoranej’de insanların maske takmaması ,koruyucu kıyafetler giymediğini görmesiyle yaşıyor. Bu şaşkınlığı hiç de inandırıcı değil. Bugün dünya genelinde 438 adet nükleer santral varken(55 adeti Japonya’da kapalı olarak bulunan) kaza ya da bir sızıntı yaşnmamışken insanların ne koruyucu kıyafet ne de maske takmadığı dünyaca bilinen bir gerçek . Dolayısıyla bu garip noktada gazetecimizin şaşkınlık yaşaması bana abartılı bir tepki olarak göründü. Gazetecimizin nükleere karşı endişe seviyesi bu programı yaparken edindiği bilgiler sayesinde dağlardan deniz seviyelerine çekilmiş ;öyle bir ikna olmuş …Netice itibariyle gazetecimiz Novavoranej’de ekolojistlerle , çocuklarla , sebze meyve yetiştirenlerlerle, nükleer santral çalışanlarıyla da görüşmeler yaptığını ihmal etmediğini ve dozimetresinin heryeri ölçtüğünü , ne kadar ölçüp baksa da dozimetresinin onu hep sevindirdiğini söylemeden geçmeyeyim . Kısacası Gazetecimiz dozimetresi elinde mutlu mesut , başlarda temkinli yaklaştığı nükleerin dostu olmuş şekilde hayatının kalan kısmına “ölçtüm baktım radyasyon yok!” bir de ”halk nükleere karşı çıkıyorsa bu durum onların bilgisizliğinden” diyerek devam edecek görünüyor.
Gelin bir de sayın sazetecimiz programında yer verseydi Nükleer fizikçi Prof.Dr. Hayrettin Kılıç Hocamız’ ın diyeceklerine bakalım:
“Son yıllarda Rusya nükleer endüstrisinin reklam gösterisi olan ve Voronezh şehrinden 40 kilometre uzaklıkta Voronezh ve Don nehrinin kesiştiği , Ukrayna sınırı yakındaki Novovoronez nükleer kopleksinin kısa geçmişi şöyle; Sovyetler zamanında geliştirilmeye başlanan basınçlı su moderatrolu VVER tipi Rus dizaynı reaktörlerin birincisi olan VVER-210 reaktörü 1964 yılından ikinci reaktör VVER-365 ise 1996 elektirik üretimine başladı. Bu reaktörlerin birincisi kurulusundan beri tasarım ve malzeme hastalarından dolayı meydana gelen kazalar (iki büyük kaza; 7 mayıs 1969 ve 1971 yılı Eylül ayında) sonucu 1998 yılında kapatıldı. İkinci reaktör de aynı sebeplerden dolayı bölge halkının güvenliğini tehdit ettiği için 1990 yılında kapatıldı.
Fakat radyoaktif olarak kirlenmiş bu iki reaktörün sökülüp çevreden izole edilmesi gerekirken, son yirmi yılda bu iki reaktördeki borular, kablolar, pompalar ve diğer aksamlar güvenli-söküm yönetmeliklerine uymadan sökülüp Kuzey Kore, Hindistan, Çin, İranda nükleer santral projelerinde veya kara borsada hurda metal olarak satıldı.Bu komplekste hala bu iki reaktör ve soğutma havuzlarindaki binlerce ton atık yakıtlar çevreyi tehdit etmekte, Bu iki reaktörün batı standartlarında sökülüp çevreden izole edilmesi sürecinin en az 30 yıl olacağı ve bu işlevler sırasında 8150 metreküp sıvı ve 3250 metreküp katı radyoaktif atıkların çıkacağı hesaplanıyor.”
Merak ediyorum , acaba sayın gazetecimiz 10 yıl sonra da Novavoranej’e benzer görüşmeler için gider miydi? Atlanılan bir gerçek var ki dünya nükleer santralin bir teknoloji olarak problem yaratabileceğine 3 miles Island,Çernobil ve Fukushima kazaları yaşandıkça tanık oluyor . Bir nükleer santralin ömrünün 40 yıl, ekonomik kaygılarla bu sürenin 60 yıla çıkartılmaya çalışıldığını düşünürseniz facialar her an kapımızda …Nükleer atık mevzuuna burada girmiyorum bile…
Japonya’da da Nükleer yeni bir sayfa; artık insanlar dozimetreyi hayatlarının içine almışlar, hiçbirşeyi dozimetreyle ölçmeden tüketemiyorlar , göz görünmeyen radyasyon paranoyak insanlar yaratmış ;ülke kanser oranlarının da artmaya yüz tutuğu bir toplumu taşıyor böğründe .
Aynı gazetecinin dozimetresiyle Japonya’ya, Fukushima’ya gitmesini istiyorum.
 Yeşil Gazete

18 Mayıs 2014 Pazar

SOMA GERÇEĞİ VE BİR ADIM ÖTESİ

Yazarımız Pınar Demircan‘ın Japonya’da yaşayan insanlara Soma Madeni Katliamı’nı tüm yönleri ile aktaran yazısının yine kendisi tarafından Türkçeleştirilmiş halini paylaşıyoruz.

Soma Madeninde çıkan kazada 299 ölü ….bu sayının sebebi İşçi sağlığı işgüvenliği şartlarının sağlanmaması .kurallarına  uyulmaması 
Dünyada bilmeyenin, duymayanın  kalmadığı kaza 13 Mayıs günü Türkiye’nin batısında Manisa Soma’da meydana geldi. Kazada yangın sebebiyle çok sayıda işçi hayatını kaybetti fakat aşağıda hala çıkarılmamış olan çok sayıda insan var .
Kazanın meydana gelişinin üzerinden 4 gün geçti. Yangının söndürülmesi için arama kurtarma çalışmaları canla başla devam ediyorsa da halen içeri hiç girilememiş olan 2 galeri var. Yangın sebebiyle ortaya çıkan karbon monoksit gazının miktarı da yangının sönmesiyle gittikçe artmakta… Diğer bir felaket  içeride elektrikler kesildiği için yeraltında biriken suyun maden içini basması . Kaza tam da vardiya değişim saatine denk geldiği için mağduru oldukça fazla, bu sebeple de içeride kaza anında içeride 787 kişiden 299’u maalesef hayatını yitirdi, 80’i yaralı olarak kurtarıldı,  içeride kaç kişi var hala tam bilinmiyor…
Kazadan bir gün sonra Başbakan Erdoğan Soma’ya gitti. Kazada kocasını, babasını, kardeşini, çocuğunu, yakınlarını kaybeden halkla karşılaştı; onların isyan dolu yakarışlarıyla karşılandı hepsi tek bir ağızdan “Başbakan istifa!” diye haykırıyordu. Başbakan bu tepkiye sert karşılık verdi, halkının acısını paylaşacağına onları azarladı hatta onlara vurdu. Başbakanın korumaları sesini çıkaranı gözaltına aldı, tutukladı hatta onlara dayak attı, hepsini medyadan izledik.
Polis şiddeti sadece kazanın meydana geldiği Soma’da kendini göstermedi, cinayeti kınayan, insanların pisipisine ölmesine sebep olan devletine yurt genelinde eylemlerle cevap verdi, halk polise nefretini kustu ve Türkiye polis şiddetinden her şehirde gazdan nasibini aldı!
Mesela kazadan 2 gün sonra 15 Mayıs’ta İstanbul Taksim’de hükümet aleyhine toplanan sivil toplum kuruluşu üyelerinin de bulunduğu  yaklaşık 4.000 kişi basın açıklaması da yapmak istediler ve polisin şiddetiyle karşılaştılar, bol miktarda biber gazı yine kullanıldı ve insanların kendisini ifade etmesine dahi tahammül edemeyen  devlet, polis eliyle bu eylemi de dağıtmış oldu.
Bu isyan pek tabi ki Soma ya da İstanbul ile sınırlı kalmadı, tüm ülkede gözyaşlarını tutamayanlar çareyi sokağa çıkmakta buldu, hemen her şehirde hükümet aleyhine eylemler yapıldı. 3 gün yas ilan edildi ve çoğunluğu memur olan çalışanlar 16 Mayısta iş bırakma kararı aldı. Kazanın üstünden 3 gün geçmesine rağmen ülkede hala acı ve gözyaşı var, yerin altından henüz çıkarılamamış olan bedenlerin sayısı korkutucu… Halkın hükümete isyanı , bu kazanın sorumlusunu  devlet yani iktidar partisi AKP olarak görüldüğünün ispatı. Peki neden halk Erdoğan’ı ve hükümetini sorumlu tutuyor bu kazadan? Pei niye? İşte sebepler:
Not Japoncada “Erdoan” olarak yapılan telaffuzu özellikle “Erdogan” olarak yazdım ki ülkemizin kanseri haline gelen problemleri Japoncada kanser kelimesine karşılık gelen “GAN” sesiyle biraz mizah katarak anlatabilelim. Yani bu durumda Japonca’da “Erdo (GAN)kanseri”  olarak ifade edebiliyoruz Başbakanımızın adını . Bu kanser türünün daha fazla sağlıklı hücreyi yok etmeyeceğini umuyorum. 
Devletimiz 19 yıldır  ILO’nun Madencilikle ilgili 176 sayılı maddesini imzalamaktan imtina ediyor
Maden işkolu tüm dünyada en tehlikeli olduğu kabul edilen işkoludur ve Türkiye şartlarına tabi olduğu ILO’nun maden işkolunu düzenleyen 176 no’lu maddesini 1995 yılından beri imzalamamakta direnmiştir. Peki bu maddeler özetle hangi düzenlemeleri gerektirmektedir? Türkiye hangi maddeleri imzalamaktan kaçınmıştır?
Çalışma olduğu zaman maden içerisinde kaç işçinin olduğunu bilinmesini sağlayacak bir sistemin kurulması gerekir
Maden içerisinde iş güvenliği tedbirlerini arttıracak iletişim ve haberleşme sisteminin kurulması gereklidir
Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesi için düzenlenmelidir
Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalıdır
İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalıdır
Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalıdır
Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalıdır
Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalıdır
İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalıdır
İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı tüm bu uygulamalar ücretsiz olmalıdır
İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşımları sağlamak zorundadır
İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumludur
Denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlanması ve kazaların etkili soruşturulması gerekmektedir
Bundan başka altyapı çalışması olarak acil durum halinde madendeki işçilerin korunmasını sağlayacak kaçma odalarının, sığınakların oluşturulması  da zorunluluklar arasında yer alıyor. Bu sebeple 12 kişilik sığınaklardan yapılması gerekiyor ki maliyeti toplamda 80 bin dolar….Uzmanların görüşüne göre Soma Madeninin ,en kalabalık olduğu vardiya değişim zamanı öngörülürse bu kaçma odalarının sayısı  en az 15-20 arasında olmalı ki bu kaçma alanları olursa afet ve felaket hallerinde içerideki işçiler sağ kurtulabilsin .
Türkiye yıllardır işçi sağlığı iş güvenliğine dair bu maddelere imza atmadı. Eğer bu kaçma odaları, sığınaklar yapılmış olsaydı şimdi hayatını kaybetmiş işçilerimiz yaşıyor olabilirdi.
Soma Holding AKP İlişkisi 
Aslında tek problem Türkiye’nin ILO’nun Madencilik işkolunu düzenleyen maddelerine imza atmaması da değil. Esas problem Soma Madeni’nin 2005 yılında özelleştirilerek kamu işletmesinden özel işletme kimliğine geçirilmesi; “Soma Şirketi” olarak faaliyetlerine başlaması. Türkiye’de kamu kurumu olan işletmelerle özel işletmeler arasında işçi sağlığı iş güvenliği konularındaki uygulamalarda farkların olması.
Türkiye’de kamuya ait maden işletmelerindesektörde çalışan 1.000 kişi üzerinden yapılan hesaba göreölümlü kaza oranı 2.4 kişi iken özel işletmelerde bu sayının 20.3 kişi olabilmesi. Aynı işkolunda Avrupa ortalaması ölümlü kaza için 1.8 kişiye tekabül ediyor.  Bununla birlikte 2000 yılından beri Türkiye’de maden işkolunda meydana gelen kazalarda hayatını kaybedenlerin sayısı da 1.308 kişi olarak biliniyor.
Maalesef Türkiye genelinde işçi sağlığı iş güvenliği konusundaki bilinç Japonya’daki kadar ileri de değil. Örneğin “Önce İş Güvenliği” diye bir anlayış görülemeyebiliyor bazı işletmelerde. İş güvenliği bilincinin oturtulması için gerek şirket kültüründe gerekse çalışanlar içerisinde eğitimin önemi büyük fakat gözünü kar hırsı bürümüş işletmelerde bu önemli detay daha fazla kar hırsı yüzünden kolaylıkla atlanabiliyor.
Bunun örneğini tam da Soma Holding’de görüyoruz; Soma Holding’in sahibi kazadan iki hafta önce televizyonda “çok büyük maliyet indirimi sağladık” diye övünebiliyor. İşin en ilginci maliyet avantajı sağlanan rakamlar; nasıl olur da bu rakam 140$’dan 24$ indirilebilir? Maliyet indiriminin de bir optimizasyonu vardır. Eğer Soma’daki gibi maliyeti 140$dan 24$’a indirmişseniz %600’e yakın bir kazanç sağlamış olursunuz ki bu indirim değil çalmaktır. Peki neyden çalınmıştır? Maliyet azaltma dediğiniz şey verimliliğinizden işin kalitesinden dengesiz bir şekilde ayrılıyorsa burada iktisadi bir optimizasyondan bahsedilebilinir mi?
Öte yandan Soma Holding’in sahibi yine 2 hafta önce Soma Madeni’in çok sağlam ve harika bir saha olduğundan bahsedebilmiş, bununla övünebilmiş ve kaza halinde işçilerin içeride 20 gün kadar mahsur kalsalar da dışarı sağlam çıkabileceklerini söylemiş bulunmaktadır. Ne yazık ki bizler bugün Soma Madeni’nin ne kadar “harika” olduğunu gözyaşları içinde tecrübe ediyoruz… Gerçekte ise Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde 11 defa kaza meydana gelmiş bulunmaktadır. İlaveten 15 yaşında çocukların çalıştırılmış olma olasılığı hala zihinleri karıştırmakta, üstelik her haliyle Soma Holding hükümetimizin de güven(!) duyduğu desteklediği bir işletmedir. Buna inanabiliyor musunuz?
Soma Holding’de taşeronlaştırmanın da çok yüksek olduğu yaralı da olsa kurtulan işçilerin kendileri tarafından söylenmektedir. Kabul edersiniz ki taşeronlaştırmanın yüksek olduğu işletmelerde işçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri yetersiz kalabilmektedir. Taşeron işçilerin işyerleri her zaman kolayca değiştirilebildiği için  yeterli ve uygun süreli eğitimler verilememekte, sağlam takip yapılamamaktadır.
Bununla birlikte Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde meydana gelen 11 kazanın sebepleri tespit edilmemiş olup  üzerine aksiyon planları alınmamış, mühendislerin uyarılarına rağmen iyileştirmelerin yapılmadığı bilinmektedir. Bunların hepsi  akıl sınırlarını zorlamaktadır. Bu uyarıları değerlendiren muhalif parti CHP milletvekilinin soru önergesinin de ciddiye alınmamış olduğunu bugün anlamaktayız. CHP, Soma Holding’de “Neden bu kadar çok kaza oldu?” diye sormuş denetimlerin etkin yapılıp yapılmadığını sorgulamışsa da AKP, muhalif parti olduğu için CHP ‘nin önergesini dikkate almamayı tercih edebilmiştir.
İlaveten hem başbakan hem de AKP nin lideri olan Erdoğan için Soma Holding ‘le yakın ilişkilerinin olma ihtimali ayrı bir problem olarak görünüyor. Soma Holding sahibinin eşinin Manisa’da AKP ‘den belediye meclisi olması tesadüf mü sorularını akıllara getiriyor. Hatta belediye seçimlerinde AKP üzerinden Soma Holding çalışanlarına bazı faydaların sağlandığı bile konuşulanlar arasında. Kaza öncesinde Soma Holding’in 5.000 mavi yaka 500 beyaz yaka çalışanı bulunuyordu. Soma Holding’in beyaz yaka çalışanları Tokyo’nun Shinbashi semtine denk gelen işyeri merkezi İstanbul Maslak’taki Spine (Omurga) Plaza’da. Bu Plaza 191 m yükseklikte bir gökdelen. Maalesef hayatı bu kaza ile kaybettirilen 299 işçinin ortalama boy uzunluğu 160cm olsa boylarının toplamı zengin kulenin yüksekliğini 7 kere geçer…
Sendikal Faaliyetler ve Sahadaki İyileştirmeler Yetersiz 
Türkiye’de bir işkolundaki faaliyetlerin iyileştirilmesi Japonya’daki gibi işyeri bazında değil işkolu ölçeğinde yapılıyor fakat işkolunda örgütlenebilmesi için o işyerinde çalışanların salt çoğunluğu sendika üyesi olmalı; eğer işyerindeki işçiler arasında salt çoğunluk sağlanamazsa işyeri o işkolundaki sendikaya üye olamıyor. Nitekim Soma Holding’de de çalışanların sendika üyeliği yetersiz, Avrupa’daki gibi işyerinde çalışanların %30 +1 kadarının sendika üyesi olmasıyla o işkolunda örgütlenmeye elverilseydi belki iş güvenliği konusundaki ihtiyaçlar çalışanlar tarafından tespit edilen risklerin bertarafıyla giderilir ve bu kaza yaşanmazdı.
Bu arada Soma Holding’de ortalama işçi ücretinin 900 TL (90.000Yen ) e tekabül ettiğini söylemeyi de atlamayalım.
İşte tüm bu sebepleri göz önüne alıp değerlendirince bu yaşanan trajedinin bir kaza değil cinayet olduğu  saniye saniye faciayı izleyen halk için açıktır, nettir ve sorumlusu kuşkusuz yeterli önlemeleri almaktan kaçınanlardır.
Şimdi sizleri az önce yukarıda açıkladığım bir facia yaşanmasına yol açan  sebepler üzerine düşünmeye davet ediyorum.
Sizce böyle bir ülkede Nükleer Santral kurulabilir mi? 
Böylesine elim sonuçları doğuran politik ve iktisadi ilişkiler ağıyla yönetilen Türkiye’de nükleer santral kurma sorumluluğunun altına girerseniz yaşanacakları hayal edebiliyor musunuz?
Bir madende asgari şartları sağlayamayan yönetimin nükleer santral projesi başka bir faciadan ne kadar uzak olabilir? Sadece bir adım ötesi…
Kaynak: Yeşil Gazete

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Soma gerçeği ve bir adım ötesi

Yazarımız Pınar Demircan‘ın Japonya’da yaşayan insanlara Soma Madeni Katliamı’nı tüm yönleri ile aktaran yazısının yine kendisi tarafından Türkçeleştirilmiş halini paylaşıyoruz
* * *
Soma Madeninde çıkan kazada 299 ölü ….bu sayının sebebi İşçi sağlığı işgüvenliği şartlarının sağlanmaması .kurallarına  uyulmaması !
Dünyada bilmeyenin, duymayanın  kalmadığı kaza 13 Mayıs günü Türkiye’nin batısında Manisa Soma’da meydana geldi .Kazada yangın sebebiyle çok sayıda işçi hayatını kaybetti fakat aşağıda hala çıkarılmamış olan çok sayıda inssan var .
Kazanın meydana gelişinin üzerinden 4 gün geçti. Yangının söndürülmesi için arama kurtarma çalışmaları canla başla devam ediyorsa da halen içeri hiç girilememiş olan 2 galeri var.Yangın sebebiyle ortaya çıkan karbonmonoksit gazının miktarı da yangının sönmesiyle gittikçe artmakta …Diğer bir felaket  içeride elektrikler kesildiği için yeraltında biriken suyun maden içini basması . Kaza tam da vardiya değişim saatine denk geldiği için magduru oldukça fazla, bu sebeple de içeride kaza anında içeride 787 kişiden 299’u maalesef hayatını yitirdi, 80’i yaralı olarak kurtarıldı,  içeride kaç kişi var hala tam bilinmiyor…
Kazadan bir gün sonra Başbakan Erdoğan Soma’ya gitti. Kazada kocasını,babasını ,kardeşini ,çocuğunu ,yakınlarını kaybeden halkla karşılaştı; onların isyan dolu yakarışlarıyla karşılandı hepsi tek bir ağızdan “Başbakan istifa!” diye haykırıyordu.Başbakan bu tepkiye sert karşılık verdi, halkının acısını paylaşacağına onları azarladı hatta onlara vurdu. Başbakanın korumaları sesini çıkaranı gözaltına aldı, tutukladı hatta onlara dayak attı,hepsini medyadan izledik.
Polis şiddeti sadece kazanın meydana geldiği Soma’da kendini göstermedi, cinayeti kınayan, insanların pisipisine ölmesine sebep olan devletine yurt genelinde eylemlerle cevap verdi, halk polise nefretini kustu ve Türkiye polis şiddetinden her şehirde gazdan nasibini aldı!
Mesela kazadan 2 gün sonra 15 Mayıs’ta İstanbul Taksim’de hükümet aleyhine toplanan sivil toplum kuruluşu üyelerinin de bulunduğu  yaklaşık 4.000 kişi basın açıklaması da yapmak istediler ve polisin şiddetiyle karşılaştılar, bol miktarda biber gazı yine kullanıldı ve insanların kendisini ifade etmesine dahi tahammul edemeyen  devlet, polis eliyle bu eylemi de dağıtmış oldu.
Bu isyan pek tabi ki Soma ya da İstanbul ile sınırlı kalmadı, tüm ülkede gözyaşlarını tutamayanlar çareyi sokağa çıkmakta buldu, hemen her şehirde hükümet aleyhine eylemler yapıldı. 3 gün yas ilan edildi ve çoğunluğu memur olan çalışanlar 16 Mayısta iş bırakma kararı aldı. Kazanın üstünden 3 gün geçmesine rağmen ülkede hala acı ve gözyaşı var, yerin altından henüz çıkarılamamış olan bedenlerin sayısı korkutucu…Halkın hükümete isyanı , bu kazanın sorumlusunu  devlet yani iktidar partisi AKP olarak görüldüğünün ispatı. Peki neden halk Erdoğan’ı ve hükümetini sorumlu tutuyor bu kazadan ? Pei niye? İşte sebepler:
(Not )Japoncada “Erdoan” olarak yapılan telaffuzu özellikle “Erdogan” olarak yazdım ki ülkemizin kanseri haline gelen problemleri Japoncada kanser kelimesine karşılık gelen “GAN” sesiyle biraz mizah katarak anlatabilelim. Yani bu durumda Japonca’da “Erdo (GAN)kanseri”  olarak ifade edebiliyoruz Başbakanımızın adını . Bu kanser türünün daha fazla sağlıklı hücreyi yok etmeyeceğini umuyorum. 
Devletimiz 19 yıldır  ILO’nun Madencilikle ilgili 176 sayılı maddesini imzalamaktan imtina ediyor
Maden işkolu tüm dünyada en tehlikeli olduğu kabul edilen işkoludur ve Türkiye şartlarına tabi olduğu ILO’nun maden işkolunu düzenleyen 176 no’lu maddesini 1995 yılından beri imzalamamakta direnmiştir. Peki bu maddeler özetle hangi düzenlemeleri gerektirmektedir? Türkiye hangi maddeleri imzalamaktan kaçınmıştır?
-Çalışma olduğu zaman maden içerisinde kaç işçinin olduğunu bilinmesini sağlayacak bir sistemin kurulması gerekir
-Maden içerisinde işgüvenliği tedbirlerini arttıracak iletişim ve haberleşme sisteminin kurulması gereklidir
-Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesi için düzenlenmelidir
-Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalıdır
-İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalıdır
-Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalıdır
-Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalıdır
-Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalıdır
-İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalıdır
-İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı tüm bu uygulamalar ücretsiz olmalıdır
-İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşımları sağlamak zorundadır
-İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumludur
-Denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlanması ve kazaların etkili soruşturulması gerekmektedir
Bundan başka altyapı çalışması olarak acil durum halinde madendeki işçilerin korunmasını sağlayacak kaçma odalarının ,sığınakların oluşturulması  da zorunluluklar arasında yer alıyor. Bu sebeple 12 kişik sığınaklardan yapılması gerekiyor ki maliyeti toplamda 80 bin dolar….Uzmanların görüşüne göre Soma Madeninin ,en kalabalık olduğu vardiya değişim zamanı öngörülürse bu kaçma odalarının sayısı  en az 15-20 arasında olmalı ki bu kaçma alanları olursa afet ve felaket hallerinde içerideki işçiler sağ kurtulabilsin .
Türkiye yıllardır işçi sağlığı işgüvenliğine dair bu maddelere imza atmadı. Eğer bu kaçma odaları, sığınaklar yapılmış olsaydı şimdi hayatını kaybetmiş işçilerimiz yaşıyor olabilirdi .
Soma Holding AKP İlişkisi 
Aslında tek problem Türkiye’nin ILO’nun Madencilik işkolunu düzenleyen maddelerine imza atmaması da değil. Esas problem Soma Madeni’nin 2005 yılında özelleştirilerek kamu işletmesinden özel işletme kimliğine geçirilmesi; “Soma Şirketi” olarak faaliyetlerine başlaması.Türkiye’de kamu kurumu olan işletmelerle özel işletmeler arasında işçi sağlığı iş güvenliği konularındaki uygulamalarda farkların olması.
Türkiye’de kamuya ait maden işletmelerinde(sektörde çalışan 1.000 kişi üzerinden yapılan hesaba göre)ölümlü kaza oranı 2.4 kişi iken özel işletmelerde bu sayının 20.3 kişi olabilmesi. Aynı işkolunda Avrupa ortalaması ölümlü kaza için 1.8 kişiye tekabül ediyor.  Bununla birlikte 2000 yılından beri Türkiye’de maden işkolunda meydana gelen kazalarda hayatını kaybedenlerin sayısı da 1.308 kişi olarak biliniyor.
Maalesef Türkiye genelinde işçi sağlığı işgüvenliği konusundaki bilinç Japonya’daki kadar ileri de değil. Örneğin “Önce İş Güvenliği” diye bir anlayış görülemeyebiliyor bazı işletmelerde. İşgüvenliği bilincinin oturtulması için gerek şirket kültüründe gerekse çalışanlar içerisinde eğitimin önemi büyük fakat, gözünü kar hırsı bürümüş işletmelerde bu önemli detay daha fazla kar hırsı yüzünden kolaylıkla atlanabiliyor.
Bunun örneğini tam da Soma Holding’de görüyoruz ; Soma Holding’in sahibi kazadan iki hafta önce televizyonda “çok büyük maliyet indirimi sağladık” diye övünebiliyor. İşin en ilginci maliyet avantajı sağlanan rakamlar ;nasıl olur da bu rakam 140$’dan 24$ indirilebilir? Maliyet indiriminin de bir optimizasyonu vardır. Eğer Soma’daki gibi maliyeti 140$dan 24$’a indirmişseniz %600’e yakın bir kazanç sağlamış olursunuz ki bu indirim değil çalmaktır. Peki neyden çalınmıştır? Maliyet azaltma dediğiniz şey verimliliğinizden işin kalitesinden dengesiz bir şekilde ayrılıyorsa burada iktisadi bir optimizasyondan bahsedilebilinir mi?
Öte yandan Soma Holding’in sahibi yine 2 hafta önce Soma Madeni’in çok sağlam ve harika bir saha olduğundan bahsedebilmiş, bununla övünebilmiş ve kaza halinde işçilerin içeride 20 gün kadar mahsur kalsalar da dışarı sağlam çıkabileceklerini söylemiş bulunmaktadır. Ne yazık ki bizler bugün Soma Madeni’nin ne kadar “harika” olduğunu gözyaşları içinde tecrübe ediyoruz…Gerçekte ise Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde 11 defa kaza meydana gelmiş bulunmaktadır. İlaveten 15 yaşında çocukların çalıştırılmış olma olasılığı hala zihinleri karıştırmakta, üstelik her haliyle Soma Holding hükümetimizin de güven(!) duyduğu desteklediği bir işletmedir .Buna inanabiliyor musunuz?
Soma Holding’de taşeronlaştırmanın da çok yüksek olduğu yaralı da olsa kurtulan işçilerin kendileri tarafından söylenmektedir. Kabul edersiniz ki taşeronlaştırmanın yüksek olduğu işletmelerde işçi sağlığı işgüvenliği tedbirleri yetersiz kalabilmektedir. Taşeron işçilerin işyerleri her zaman kolayca değiştirilebildiği için  yeterli ve uygun süreli eğitimler verilememekte,sağlam takip yapılamamaktadır.
Bununla birlikte Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde meydana gelen 11 kazanın sebepleri tespit edilmemiş olup  üzerine aksiyon planları alınmamış, mühendislerin uyarılarına rağmen iyileştirmelerin yapılmadığı bilinmektedir. Bunların hepsi  akıl sınırlarını zorlamaktadır. Bu uyarıları değerlendiren muhalif parti CHP milletvekilinin soru önergesinin de ciddiye alınmamış olduğunu bugün anlamaktayız. CHP, Soma Holding’de “Neden bu kadar çok kaza oldu?” diye sormuş denetimlerin etkin yapılıp yapılmadığını sorgulamışsa da AKP, muhalif parti olduğu için CHP ‘nin önergesini dikkate almamayı tercih edebilmiştir.
İlaveten hem başbakan hem de AKP nin lideri olan Ergoğan için Soma Holding ‘le yakın ilişkilerinin olma ihtimali ayrı bir problem olarak görünüyor. Soma Holding sahibinin eşinin Manisa’da AKP ‘den belediye meclisi olması tesadüf mü sorularını akıllara getiriyor. Hatta belediye seçimlerinde AKP üzerinden Soma Holding çalışanlarına bazı faydaların sağlandığı bile konuşulanlar arasında. Kaza öncesinde Soma Holding’in 5.000 mavi yaka 500 beyaz yaka çalışanı bulunuyordu.Soma Holding’in beyaz yaka çalışanları Tokyo’nun Shinbashi semtine denk gelen işyeri merkezi Istanbul Maslak’taki Spine (Omurga) Plaza’da. Bu Plaza 191 m yükseklikte bir gökdelen. Maalesef hayatı bu kaza ile kaybettirilen 299 işçinin ortalama boy uzunluğu 160cm olsa boylarının toplamı zengin kulenin yüksekliğini 7 kere geçer…
Sendikal Faaliyetler ve Sahadaki İyileştirmeler Yetersiz 
Türkiye’de bir işkolundaki faaliyetlerin iyileştirilmesi Japonyadaki gibi işyeri bazında değil işkolu ölçeğinde yapılıyor fakat işkolunda örgütlenebilmesi için o işyerinde çalışanların salt çoğunluğu sendika üyesi olmalı; eğer işyerindeki işçiler arasında salt çoğunluk sağlanamazsa işyeri o işkolundaki sendikaya üye olamıyor. Nitekim Soma Holding’de de çalışanların sendika üyeliği yetersiz, Avrupa’daki gibi işyerinde çalışanların %30 +1 kadarının sendika üyesi olmasıyla o işkolunda örgütlenmeye elverilseydi belki işgüvenliği konusundaki ihtiyaçlar çalışanlar tarafından tespit edilen risklerin bertarafıyla giderilir ve bu kaza yaşanmazdı.
Bu arada Soma Holding’de ortalama işçi ücretinin 900 TL (90.000Yen ) e tekabül ettiğini söylemeyi de atlamayalım .
İşte tüm bu sebepleri göz önüne alıp değerlendirince bu yaşanan trajedinin bir kaza değil cinayet olduğu  saniye saniye faciayı izleyen halk için açıktır, nettir ve sorumlusu kuşkusuz yeterli önelmeleri almaktan kaçınanlardır.
Şimdi sizleri az önce yukarıda açıkladığım bir facia yaşanmasına yol açan  sebepler üzerine düşünmeye davet ediyorum.
Sizce böyle bir ülkede Nükleer Santral kurulabilir mi? 
Böylesine elim sonuçları doğuran politik ve iktisadi ilişkiler ağıyla yönetilen Türkiye’de nükleer santral kurma sorumluluğunun altına girerseniz yaşanacakları hayal edebiliyor musunuz?
Bir madende asgari şartları sağlayamayan yönetimin nükleer santral projesi başka bir faciadan ne kadar uzak olabilir? Sadece bir adım ötesi…
Pınar Demircan



Pınar Demircan

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Nükleer konusunda Türkiye’yi uyaran Japon Yönetmen Tange Yeşil Gazete’ye konuştu

Bir hafta önce “Japonya’dan Türkçe uyarı“, “Japon yönetmen Türkiye’yi nükleer konusunda uyarıyor” başlıklı video sosyal medyada paylaşıldıktan kısa süre sonra hemen hemen bütün mecralardan izlendi. İlgili videoda Japon yönetmen Kouki Tange nükleer tehlike konusunda uyarmak istediği Türkiye halkına kendi mesajını Türkçe olarak iletmekte idi. Kouki Tange’nin hazırladığı videonun ülkemizde yayılmasını sağlayan Nükleersiz.org‘dan Pınar Demircan, Yeşil Gazete için Kouki Tange ile Facebook üzerinden görüşerek röportaj yaptı. Japonca olarak gerçekleşen röportajın Pınar Demircan tarafından dilimize kazandırılmış halini yine Demircan’ın kaleme aldığı sunuş yazısı ile birlikte paylaşıyoruz
* * *
15 Nisan günü facebook mesaj kutumda bir video buldum,Tange-san bu videoyu izleyip ekte gönderdiği mektubu sosyal medyada paylaşmamı istiyordu . Videoyu seyrettiğim gibi eş zamanlı olarak hem facebooktan hem de anti nükleer gruplardan arkadaşlarımla hemen paylaştım . İlaveten Japoncadan çevirmemi istedikleri bir mektup vardı fakat mektubu çevirmeden önce videoyu hemen paylaştığım için mektubun sosyal medya hızını yakalaması tabi ki zaman alacaktı. Siz dilerseniz videonun  mektubunu  buradanokuyabilirsiniz. 
Kouki Tange ile Şubat ayında facebook üzerinden benim anti nükleer konularındaki ilgimi, Fukushima ve Japonyadaki aktivistlerle tanışmak istediğimi bilen başka bir Japon arkadaşım kanalıyla tanıştık.Tange-san  ile  doğal olarak hemen nükleer  felaketin boyutları ve etkileri üzerine sohbet etmiştik.
japonya-dan-turkce-nukleer-felaket-olacak-5917674_5440_o  222
Tange-san 1968 doğumlu,  5 ve 9 yaşlarında iki çocuk sahibi. Fukushima kazası yaşandıktan 1,5 yıl sonra Tokyo’dan taşınarak eşi ve 2 çocuğuyla birlikte Tokyo’ya bir daha dönmemek üzere   Japonya’nın  güneyinde Kyuushu’ya taşınmışlar, taşınma kararını 1 yıl sonra radyasyonun etkileri iyice medyada duyulmaya başlayınca almışlarsa da  hayat koşullarını düzenleyip taşınabilmeleri ancak  1,5 yılın sonunda mümkün olabilmiş.
Tange-san’ı sizlerle buluşturmak için  kendisine önceden sorularımı içeren bir dosya gönderdim . Japonya ile aramızdaki zaman farkı 6 saat olduğu için denk gelmemiz biraz zor olduysa da sorularımın yanıtlarını aldıktan sonra da bir süre yazışarak yanıtlarımı toparlayabildim . Cumartesi Türkiye saatiyle 14:00’da sorularımı gönderip, 17:00’da cevapları aldığımı söyleyebilirim, sorularımı cevaplamakta büyük bir özen gösterdi, cevapları almak için bir kaçkez kendisine mesaj göndererek seslenmek durumunda kaldım …
Pınar : Videonuzu hazırlama ve Türkiye’ye gönderme sürecinizi anlatır mısınız?
Tange: Bu videoyu 2013 yılının Ağustos ayında hazırladım,o günden beri de bu videoyu Türkiye insanına nasıl ulaştırsam diye düşünüyordum.Açıkçası olumsuz bir tepki almaktan korkuyordum . Birkaç arkadaşıma danıştıktan sonra yarı Türk yarı Japon bir arkadaşım beni sizinle tanıştırdı. Ben de videoyu size göndermeyi uygun gördüm .

P: Peki Tange-sanı tanıyabilir miyiz biraz?
T: Elbette kısaca anlatayım
Film direktörü/sanat yönetmeni /insan
Dünyaca ünlü Butoh dansçısı , Kazuo Ohno ekolünden yetiştim . Yüzlerce müzik videosu çalışmam var ve Tange Kouki Music Video Koleksiyonunun sahibiyim. CD dizaynları yaptım, kitap format tasarımlarım var , pek çok sanat etkinliğini yönettim ve engelli insanlara istihdam yaratma çalışmalarına destek verdim.  Hem bir  film şirketi olan  Yellow Brain hem de tasarım şirketi olan  Mabatakinin temsilciliğini yaptım .
Fakat Japonya’daki  nükleer enerji  teknolojisini  protesto etmek için bu şirketlerdeki faaliyetlerime 2012 yılında son verdim, o zamandan beri arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz NoddIN adında bir sanat etkinliğine başladık hala da devam ediyoruz. Aktivitelerimiz sanat etkinlikleri çerçevesinde anti nükleer mesajlar  içeriyor .  Aktivitelerimizi  bu linkten takip edebilirsiniz …    (Not: web siteleri Japoncadır)
(Tange-san’a bir gün, çalışmalarını Türkiye’de sergileyip sergilemek istemeyeceğini de sordum,kendisi böyle bir sergi fikrine sıcak baktığını belirtti…)
P:Hazırlamış olduğunuz videonun çok büyük bir kitleye hitap ederek izlenmesini nasıl karşılıyorsunuz?
T:Çok seviniyorum elbette ama, nükleer enerjiyi savunanlardan  tepki almaktan da çekiniyorum. Açıkçası  mesajımın herhangi bir siyasetçinin işine yaramasındansa halktan insanların ilgisini çekebilmesini çok istiyorum.
P:Bu videoyu hazırlamaktaki amacınız neydi?
T:Videoyu hazırladığım dönemde Japonya’da insan hayatına değer verilmediğini görmem çok etkili oldu.  Hala kimse Fukushima kazasının gerçek sebebini bilmiyor. Fukushima’da ne sebep ne sonuç belliyken para için Türkiye’ye nükleer santral teknolojisi sattığımıza inanamıyorum. Tarih boyunca insanların kendisini bir başkasının yerine koyma ve buna göre bir değerlendirme yapma yetisinin çok eksik kaldığını  düşünmüşümdür. Özellikle “şimdi”  bu düşünce şeklini değiştirip barış için yardımlaşma zamanıdır, birbirimize destek olma zamanıdır.
P:Fukushima’ya ne kadar uzaklıkta yaşıyordunuz?
T:Tokyo’da yaşıyordum. 1,5 yıl önce ayrılarak eşim ve iki çocuğumla birlikte Japonya’nın güneyine Kyuushu bölgesine yerleştim.
P:Fukushima Nükleer faciasından sonra hayatınız Tokyo’dan da taşınana kadar nasıl değişti?
T: Açıkçası Deprem ve tsunaminin ardından  nükleer felaket olduğu haberleri 6 ay sonra duyulmaya başlandı. Herşeyden önce hayatımızın kalitesi değişti .Radyasyon göze görünmez, kokusu yoktur. Radyoaktif kirlilik haberleri duyulmaya başlandıktan sonra hepimiz paranoyaklaştık, Çoğu insan radyasyon ölçüm cihazı edinmeye başladı. Çocuklarımızı dışarı çıkarmaz olduk, nehirden korktuk ,denizden korktuk, yemek yemekten, neredeyse nefes almaktan korkar olduk.
P:Fukushima kazasından sonra nükleer santral sahası civarında yaşayanların 3 yıl sonra evlerine geri dönmeleri için devlet tarafından çağrı yapıldığını duyuyoruz ,bu konuda ne düşünüyorsunuz?
T:Kesinlikle geri dönmemeliler. Fukushima kazasından sonra nükleer santral sahasının 20 km yakınına kadar gidip bakmışlığım var zaten daha yakınına gidilmesi yasaktı o zaman, şimdi ise izin alınması halinde girilebiliniyor.
P:Türkiye’ye gönderdiğiniz videonun bir benzerini daha önce başka ülke vatandaşlarına göndermiş miydiniz? Türkiye bir ilk mi?
T:Evet  böyle bir çalışma yapıp ilk kez Türkiye’ye gönderdim. Fakat bildiğiniz gibi Japonya başka ülkelere de nükleer teknolojisini satmaya çalışıyor, onlar için de benzer bir çalışma yapmak ihtiyacını hissediyorum.
P: Peki Türkiye için bu videoyu hazırlamaktaki amacınızdan biraz bahsedebilir misiniz, neyi hedeflediniz?
T:Ben iki ülkenin vatandaşları arasında bir diyalog kurmak istedim, “bakın biz bunu yaşadık” diye size anlatmak istedim. Çünkü ben 10 yıl önce 2004’te Türkiye’ye seyahat ettiğimde sizlerden çok nezaket ve yakınlık  gördüm. Bana karşı niçin bu kadar arkadaşça yaklaşıldığını  vatandaşlarınıza sorunca, hiç unutmam bana 1890 yılında Japonya açıklarında batan Ertuğrul Gemisindeki askerlere yardım eden Japonlardan bahsetmişlerdi. Türkiye ile Japonya arasındaki dostluğu inşa eden bu olayın siyasi malzeme haline getirilmesine izin vermememiz gerekir.
P: Yaptığınız videonun başında “Türkçe öğrendim” diyorsunuz, gerçekten Türkçe öğrendiniz mi? Türkçe biliyor musunuz? Yoksa bu video için ezberledim mi demek istediniz ?
T: Türkçe bilmiyorum, hiç öğrenmedim. Video 2013 yılı Ağustos ayında hazırlandı, benim burada Türk arkadaşım yok . Burada bir arkadaşımın kanalıyla tanımadığım birine Türkçe’ye çevirttiğim metni size Türkçe hitap etmek  için çalışıp  ezberledim. Açıkçası çok zorlandım. Türkiye’deki seyahatim boyunca Türkçe kelimeler öğrenip sizinle sizin dilinizde iletişim kurmaya çalışmıştım.  Bence insanlara kendi dillerinde hitap etmek önemlidir, yine bu sebeple size, sizin dilinizde bir video hazırlayarak mesajımın  samimi olduğunu göstermek  istedim.
P: Videonuzun en son kısmında “lütfen kimseye güvenmeyin” diyorsunuz, vurgulamak istediğiniz tam olarak nedir?
T: Japonya çok garip bir dönem yaşıyor, televizyon, medya, insanlar herkes yalan söylüyor.
Hiçbirşeye inanamıyoruz.
Ben bu videoyu hazırlarken Türkiye’de nükleer santralin kurulmasını savunan insanların tepkisinden biraz korkmuştum. Fakat  açıkçası bu kadar güvenilmez bir dönem yaşayan Japonya gibi, çeşitli başka sebeplerle  güven duymanın kolay olmadığı  dünyada da adı sanı bilinmeyen yüzü görünmeyen birinin konuşmasına güven duyulmaz diye düşünmüştüm;  muhtemelen onu dinlemezdiniz. Bu sebeple cesaretimi toplayarak adımı, kimliğimi, yüzümü  açarak bu videoyu hazırladım.
P: Son olarak Türkiye vatandaşlarına söylemek istediğiniz?
T: Bir insanın diğeri için endişe duyması ülke sınırlarını tanımamalıdır. Önemli olan siyasetçiler üzerinden değil, insan insana birbirimizi anlayabilmemizdir. Nükleer santrallerin kurulmasına  izin vermeyin, nükleer santrallerin kurulmasını önlemek için elinizden geleni yapın. Mücadeleniz akılcı yollardan olmalıdır… Lütfen çok dikkatli olun!
Hepimizin ortak bir meselesi var…Barış için uğraşmak! Siz de özgürlük,barış ve yaşam haklarınız için bıkmadan usanmadan mücadele etmelisiniz!
Unutmayın,  geleceğiniz için…
Pınar Demircan

Röportaj ve Japonca’dan çeviri: Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...