16 Temmuz 2019 Salı

Dark turizmin karanlık tarafı: Çernobil

Apartmana girerken iki gencin sohbeti kulağıma çalınıyor:“Daha Çernobil’e başlamadım, izleyeceğim nasip kısmet olursa…”
Dünya çapında izlenme rekorları kıran Çernobil dizisinin, kitle iletişim teknolojilerinin de etkisiyle nükleer karşıtlarının başaramadığı kadar Çernobil üzerine konuşmayı teşvik ettiği; her kültürden, yaştan, siyasi görüşten insana ulaştığı aşikar. Nükleer karşıtlarının başaramadığı kadar diyorum çünkü dizinin senaristi ve yapımcısı Craig Mazin verdiği röportajlarda kendisinin nükleer karşıtı olmadığını, bilakis nükleeri desteklediğini ifade etmişti. Mazin’in bu beyanlarına istinaden ben de meseleyi bir nükleer yanlısının neden böyle bir dizinin yapımcılığına soyunmuş olabileceğini tartıştığım ve dizinin zamanlamasına  dikkat çektiğim şu yazıyı kaleme almıştım. Derken 10 Temmuz’da Çernobil dizisinde konu edilen Çernobil’in “resmen” turistik bölge olduğunu okuduk gazetelerde. Büyük tesadüftü doğrusu, ama Ukrayna Hükümeti de Çernobil’in gizeminin, albenisinin artmasından yararlanmayacak değildi ya! Yoksa tersi mi geçerli ? Dizi ile Çernobil seyahatinin reklamının yapılması amaçlanmış olabilir mi?

Çernobil’in “resmen” turizm bölgesi olduğunun ilan edildiği 10 Temmuz günü medyaya pek yansımayan bir şey daha oldu: Çernobil Nükleer Santrali‘nde patlayan 4. reaktörün üzerini kaplaması için 2016 yılında European Bank tarafından yürütülen proje kapsamında inşaatına başlanmış olan çelik lahit tamamlandı ve anahtarlar Ukrayna yetkililerine teslim edildi. 36 bin ton ağırlığında, 108 metre yüksekliğinde ve 257 metre genişliğinde olup neredeyse kubbesinin büyüklüğüyle dünyaca meşhur  Berlin Katedrali ile yarışacak dev çelik lahit, 45 bağışçı ülke ve kurum tarafından finanse edilmişti. Büyük kısmı Fransız mühendislik şirketi tarafından gerçekleştirilen inşaatın 2,6 milyar USD maliyetine ek olarak 900 milyon USD de proje yürütücüsü European Bank tarafından karşılanmıştı.  Proje taraflarının da kabul ettiği üzere yalnızca 100 yıllığına radyoaktiviteyi dışarı sızdırmaması umulabilecek çelik lahitin maliyetini üstlenenler, Çernobil’in turizme açılmasını memnuniyetle karşılamış olmalılar…
Dizinin Çernobil’in turizm metası olması yönünde ilgiyi arttırmış olabileceği meselesine dönecek olursak, yaygın kanıya göre reklamın iyisi kötüsü olmaz diyemeyiz elbette! Dizi her ne kadar subliminal mesajlarla faturayı bugün devamlılığı olmayan bir devlet sistemine ve “eski”teknolojiye çıkarıyorsa da onca insanı, canlıyı yaşamdan acılar çektirene çektire koparan, cansız çevreyi dahi öldürücü kılan, normalin milyonlarca katı dozdaki radyoaktiviteydi. O radyoaktivitenin açığa çıkması halinde canlı ve cansız çevrenin aynı akıbete uğramasına neden olacak şekilde risk teşkil ettiği muhakkak! Fakat bunu kim biliyor, kaçımız bu şekilde düşünüyor? Çernobil’i hayatında duymamış, ilk defa diziyle öğrenen, yeni teknolojiyle hatta bilgisayar oyunlarıyla büyüyen gençler sadece Türkiye’de değil dünya çapında “baba akım” medyada yer alan taraflı bilgilerin karanlığında nükleer gerçekleri ne kadar anlamış olabilirler?
Ürün pazarlama stratejisi çerçevesinde mal ve hizmetlere dair bilgilendirme, ikna etme ve hatırlatma fonksiyonlarını işleterek belli bir lokasyonun tanıtılmasını amaçlayan reklamlar tüketiciye ulaşmada kuşkusuz çok önemli bir araçtır. Bu açıdan dizi sayesinde duymayanın kalmadığı ve resmen turizm bölgesi ilan edilen Çernobil’e halihazırda yapılmakta olan turlara bir göz atalım. Çernobil’e ziyaretler; İngilizce’de “dark” turizm, Türkçe’de de hüzün turizmi ya da kara turizm olarak adlandırılıyor.  Akademik araştırmalara göre Türkiye’de Madımak Oteli, Sinop Cezaevi, Çanakkale Şehitliği‘ne yapılan turlar dark turizm  kapsamına giriyor. Dünya genelinde gittikçe popülerleşen bu turizm türü kapsamında Auschwitz‘in başı çektiği en popüler yedi destinasyondan üçünün, nükleer felaketlerin yaşandığı yerler olan Çernobil, Hiroşima ve ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında nükleer testler yapması nedeniyle yoğun radyoaktiviteye maruz bırakıldıkları için yerlilerinin tahliye edilmesiyle insansızlaştırılmış olan Bikini Adası olduğu görülüyor . Ancak bu noktada yeni bir soru kaçınılmaz: İnsanlık tarihinde acılara tanıklık etmiş mekanlara yapılan turların kapsamına, yine acılar çekilmiş olduğu için Çernobil’in ve diğer radyoaktif olarak kirli bulunan bölgelerin dahil edilmesi ne kadar doğru? Bu yazı özelinde sorarsak Çernobil ne kadar güvenli? Zira 26 Nisan 1986 tarihinde patlamış olan 4. reaktörün üzerine bugün çelik lahit yapılmış olsa da, patlamayla birlikte ABD’nin Hiroşima ve Nagasaki’ye atmış olduğu atom bombalarının yaydığı radyasyonun 200 katı atmosfere yayıldığı için turistik addedilen yerlerin hala tehlike barındırdığı rahatlıkla öngörülebilir. Bir nükleer reaktörün içinde oluşan reaksiyonun yarılanma ömrü * birbirinden farklı ve etkisi yüzlerce , binlerce hatta on binlerce yıl devam eden 1500 çeşit radyoizotop bulundurduğu ve tesisten plutonyum elde edildiği nasıl göz ardı edilir?



Ülkemizde Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanan Nükleer Enerji Çözüm Değil kitabının da yazarı Dr. Helen Caldicott’a göre de Çernobil nükleer felaketi bitmiş değil. Dr Caldicott’un 4 Temmuz tarihli makalesinde yer verdiği Rus biyolog ve önceden Rusya Cumhurbaşkanının danışmanlığını yapmış olan Dr Alexey Yablokov, Beyaz Rusya’da biyolog ve ekolojist olarak çalışan Alexey Nesterenko ve fizikçi, Beyaz Rusya nükleer Enerji danışmanı Vassili Nesterenko‘nun 2009 yılında birlikte yürüttükleri “Çernobil : Felaketin Çevre ve İnsanlar İçin Sonuçları” adlı araştırmaya göre  milyonlarca insanı radyasyona maruz bırakan Çernobil kaynaklı mağduriyetler devam ediyor. Bunun temel nedeni, etkisi on binlerce yıl sürecek izotopların çevreye yayılması neticesinde Avrupa topraklarının %40’ının radyoaktif olarak kirlenmiş olması. Nitekim Çernobil Araştırması’nın ortaya koyduğu önemli bir tespit; Çernobil Nükleer Felaketi öncesinde Beyaz Rusya‘daki çocukların %90’ının sağlıklıyken bugün yalnızca %20’sinin sağlıklı olduğu ve radyoaktif bölgede bugün 1 milyon çocuğun yaşadığı yönünde. Öte yandan Dr. Caldicott makalesinde Rusya, Ukrayna, Avrupa, İngiltere ile birlikte Türkiye‘nin adını da zikrediyor ve açıkça Çernobil kaynaklı bir çok kurbanın olduğuna ve bu durumun hareket halindeki radyoizotoplarla radyoaktif toprakta yetiştirilen ürünlerin besin zincirine girmesi nedeniyle gelecekte de devam edeceğine dikkat çekiyor. Nitekim 2016 yılında bağımsız bilim insanları tarafından yürütülen bir başka Çernobil araştırmasınınortaya koyduğu gerçek de gelecek 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının olacağını öngörmekte.

Guy Debord, Gösteri Toplumu’nda gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yerde, basit imajların da hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline geldiğinden bahseder. İzleme rekorları kıran dizinin üstüne Çernobil’in “resmen” turizm bölgesi ilan edilmesinin sosyal medya ortamındaki paylaşımlarla birbirini etkileyerek oraya bir turist akınını başlatacağını söylemeye gerek yok. Kimi turizm acentalarının kişi başı 4 bin dolarlara varan fiyatlara sattığı turlar, 2020’ye kadar dolmuş durumda. Çernobil bölgesinin “resmen” turizme açıldığının duyurulması tur sayısıyla birlikte şüphesiz acenteler arası rekabeti  arttıracak. Artan rekabetin karşısında hizmet sunmaya çalışan acenteler tüketicilerini cezbetmek için daha tehlikeli ve girilemeyen yerleri tur kapsamına alıp hizmet çeşitlendirmeye soyunarak işi çılgınlığa vururken bir taraftan da maliyetlerden kaçınacak. Özetle Çernobil’in “resmen” turizme açılmasıyla bugüne kadar görece temkinli yapılan küçük ve aralıklı turların yerini  kitle turizmine bırakması halinde bildiğimiz kapitalizmin imkanlarının “güvenlik” ve “temkinli olmak” manasına gelen ne varsa içini boşaltacağını öngörmek güç değil.
*Yarılanma ömrü : bir radyonuklidin(radyoizotopun) ömrünün azalması için geçmesi gereken sürenin yarısıdır. Örneğin sezyum radyonuklidin (izotopunun) yarı zamanı 30 yıldır. Yarısının yarısı şeklinde devam edecek olan azalmaya göre etkisi en az 300 yılı bulacaktır. Plutonyumun yarılanma ömrü 24 bin yıldır .
(Yeşil Gazete)

13 Temmuz 2019 Cumartesi

The heartbeat of democracy heard in Turkey: reflections of an anti-nuclear activist

A democratic government requires the legislative-executive-judicial powers to function as an independent and free mechanism. Societies can express themselves and protect their rights within the framework of laws and jurisdictions to the extent that they have the conditions of democratic governance. Such a system prevents the ruling minority from having absolute sovereignty over the majority, but an opposite situation entails the elimination of the legal order and the limitation of rights and freedoms in order to legitimize the power of the minority. Plato says that societies are governed in the way that they deserve. In other words, if the majority can not achieve unity and integrity, they may be stuck in the management of minorities.


On DiaNuke pages, you have read my articles about socio-economic aspects of nuclear power plant projects in my country. In these articles, I tried to explain to you how and under which conditions the nuclear power plant projects in my country have been made, and how civil society has responded to these projects which were intended to be established by the directive of governmental power. In doing so, one of my aims is to share the resistance practices and the other is to explain the reality of ongoing nuclear plans in my country in order to bring the attention of the global public. It is a fact that environmental movements have been on the rise since political powers and the companies cooperate to realize investment plans. Especially since 2000, the neoliberal agenda has abolished the laws impeding growth and put the projects into practice ruthlessly. For example, for the first time, international agreements were made to have nuclear power plants established in Turkey. But nuclear power plants emit radiation even in normal operation as well as they may cause a catastrophic crisis in case of an accident that is in turn affected by political decisions and non-transparent management. Nuclear power plants also require high security and have the potential to adversely affect wide geography in the event of a disaster. Due to reshaped law and constitution in an authoritarian regime just like in Turkey, governments conduct their all decisions and plans including nuclear plans despite the opposition of citizens.
Turkey has been ruled by the right-wing Islamic formation, the Justice and Development Party(AKP), since 2002. Recep Tayyip Erdogan who is the head of this party and the President of Turkey today was elected City Mayor in 1994 which means that the 2019 local elections saw the first loss of AKP and Erdogan within the last 25 years. For the first time in the country, the presidential system which was formed by the besieged law and parliamentary administration, obtained a result against the will of Mr Erdogan despite his coalition with the nationalist party (MHP) under the name of Republic Alliance by which the AKP has gained more power than ever and even the parliamentary system was changed to the presidential system. Ekrem Imamoglu was the rival of AKP candidate for 2019 local elections under the group of Nation Alliance, comprised of the center-left CHP (Republican People’s Party) and conservative nationalist Iyi Parti. The success of Imamoglu against the AKP has become an inspiring model for other electoral authoritarianism in the world. International media has generally reflected upon Imamoğlu’s victory through AKP chair & President Erdoğan’s crushing defeat.
According to official local elections which were held on 31 March 2019 after 4 years, Imamoglu received the right to be Mayor but it was not easy to have the understanding and acceptance of the ruling party AKP and President Erdoğan. Since Imamoglu had his own team and worked on counting votes persistently, he proved that he was elected by gaining more votes when compared with votes of the AKP. But maintaining that there is some fraud due to which they lost, the AKP suggested re-election and YSK (High Election Board) who normally should be independent of government announced that re-election for Istanbul would be held on 23 June. The re-election decision caused an extra loss of 40 billion USD due to preparations of a new election and resulted as a management gap for hundreds of, thousands of problems appeared in the city populated by of 16 million. Imamoglu conducted a successful election campaign with his team in Turkish political history, with an incredibly simple slogan: “I will become the mayor of the 16 million living in Istanbul.” He tirelessly stressed his inclusiveness and tried to reach out to all segments of the society regardless of their ethnicity, beliefs, social status, gender, and age. Although he won by a margin of only 13000 on 31 March 2019, this time around Imamoglu prevailed by 800000 votes in the election on 23 June 2019. Kurdish opposition and some courageous members of the long ineffective CHP who together ignited the fire of a viable opposition in Turkey were instrumental in Imamoğlu’s victory. In fact, Imamoglu’s victory would be an answer of the discontent of the low-middle class who have been fighting against economic crisis, inflation, unemployment, and many other socio-economic problems as well as journalists, academics and civils being under pressure of the AKP regime. Environmentalists were also in this group as their opposition against devastating projects have been ignored and were unhappy for a long time especially with dirty energy investments.
The first and the most progressing nuclear power plant project of Turkey, Akkuyu Nuclear Power Plant Project raised concerns about transparency surrounding its development more than ever in April 2019 due to shocking news about cracks in the under-construction reactor. According to the information leaked by the Russian media, there were cracks in the Akkuyu construction for the second time! In July 2018, soon after the opening ceremony took place for the construction, and again in April, there were cracks found in the basement. The basement had to be broken and the concrete was reloaded. It was then found that the public was never informed about it till TAEK found the cracks again in May 2019. As far as we know, Akkuyu had to redo the design. One of the main problems is we still have not received any formal explanation from our government regarding those cracks. According to the scientists and geologists, the reason why cracks happened is supposed to be the ground which is totally inappropriatefor construction. While the parliamentarians made a parliamentary research proposal on the cracks in the construction of Akkuyu Nuclear power Plant, non-governmental organizations made a press statement and requested an explanation from the political power and institutions. In fact, experts and specialists have long been warning the government to cancel the nuclear power plant project due to seismic faultlines in the region. These cracks are not the ones to be ignored since a very strong faultline is located just 30 kilometers away. Additionally, there was supposed to be another faultline close to Cyprus which is just 90 kilometers away. Again according to geologists, there used to be big earthquakes of 9 magnitude even tsunamis every 10 thousand years in this region. It has been reminded to the government and the court which were opened against the project that scientists in Fukushima stated about the presence of new faultlines when new technology is used to detect. But all warnings and oppositions were refused directly at the court 2 years ago.
To finalize, I would like to emphasize that local elections which were confirmed to be won by Imamoglu meant something very precious like some fresh air you get after you are stuck in a closed space or a sign of being alive just like a heartbeat. But victory would not be possible unless all opponents of AKP agree on one target. For this reason, the results of the Istanbul elections show that it is important to perform a comprehensive political approach without excluding cultural, ethnic differences and not polarizing people. Since it has been said that Istanbul is a metropolis and whoever governs Istanbul will govern the whole country next, we believe it is time to raise hope for Turkey. We must strive harder for it. We deserve it!

DiaNuke

The Chernobyl Series , Why Now?

Although it is being criticized as the film trying to blame the USSR and the communist regime for Chernobyl nuclear catastrophe, it is mostly seen as an attempt to provide public awareness of the dangers of nuclear power plants around the world. While the Chernobyl memory is getting old, the main purpose of such series might be to deconstruct the facts of Chernobyl nuclear disaster and nuclear industry.


In order to understand and to evaluate the reasons to produce Chernobyl series which has been widely seen in the world and to answer the questions asked to me, I watched the film and read almost all comments and critics in Turkey. In fact, my interest grew more as soon as I noticed that being far from the insight of failure of a government and nuclear power plant the main debate was focused on the opposition against criticism of the Soviet system (USSR). Perhaps this is the reason why this article can be considered as a critique of the critics about the film and will try to show another dimension of the issue. However, Craig Mazin, the writer, and producer of the film, emphasizes in his interviews that this production does not carry an anti-nuclear mission; the wrong reactor design and the privacy policy of Soviet Russia is highlighted as the reasons for the disaster ; and the film reminded me of the BBC documentary on Chernobyl which I watched many years ago are some other reasons for me to write this article.
No wonder, the Chernobyl nuclear catastrophe has an important impact on the public awareness of the risks of nuclear power plants. It is a great loss that in the first 10 years after the disaster has started approximately 8 million people have become victims of cancer and some other diseases have been growing in Europe plus, it is not possible to carry out agriculture, forestry and fishing activities in radioactively polluted areas for hundreds of years. Moreover, a scientific research published in 2016 indicates that there will be 40 thousand new cancer cases due to Chernobyl for the next 50 years and it shows that Chernobyl will stay with us for tens or hundreds of years more. Since there has been no scientific study conducted by governmental offices in order to understand the effects of Chernobyl in Turkey, it is difficult to predict future cancer cases for my country. In fact, it is even difficult to understand where cancer cases are concentrated too. The only research on the health effects of the Chernobyl nuclear disaster in Turkey was produced by the Turkish Medical Association. It emphasized that there were also some difficulties even in determining where cancer cases occur due to people were not treated in which city or even region they have been living. On the other hand, it has been widely known that contaminated nuts and tea were distributed to citizens for free just like it was done in many other countries. At this point, I kindly invite you to think about why and how it is covered up all over the world.
Despite Soviet Russia government and the nuclear power plant are accused of spreading radiation to the atmosphere, governments and political authorities of other nations whoever did not protect their people from and let them exposed to the spread radiation from Chernobyl must be counted as responsible. In fact, the worldwide communities have seen how negative effects of nuclear power plants were hidden by the administration of the United States (USA) just after the USA dropped the atomic bomb. USA officials kept the records of Japanese people who were exposed to cancer and other diseases without even sharing the results with neither the local authorities nor with the patients themselves. This practice of the USA administration was also formalized in 1959 when the International Atomic Energy Agency (IAEA), the world-wide top institution, signed an agreement with the World Health Organization (WHO), a non-governmental organization, to undertake to monitor of nuclear health records.
Unfortunately the Fukushima nuclear disaster, which occurred 25 years after the Chernobyl Nuclear Disaster, once more showed us how the effects of radioactivity on human health and the environment were covered up. This assertion is based in particular on the fact that people released from Fukushima are invited to live permanently in places 20 times higher than the annual radiation limit dose, where they are advised to return to rebuild their homes, or even to be forced to do so because their compensation has been discontinued. However, the fact that tens of millions of people were invited to watch the Tokyo 2020 Olympics, that ball games will be held in Fukushima, shows that the increases in cancer cases after Fukushima have been ignored by both the government in Japan and the world governments and companies that support the Olympic Games, and moreover.
Why now?
Declaring Soviet Russia as the sole perpetrator of the world’s largest nuclear disaster over the Chernobyl series by ignoring nuclear realities to the extent I have described above, shows that the image of the risks on nuclear power plants around the world is tried to be reshaped. It is understood that the Chernobyl Nuclear Disaster, which the nuclear counterparts used to draw attention to nuclear risks as the Chernobyl memory is getting old each year and can be introduced to the new generations as a product of Soviet Russia by linking them to a state system that does not exist today. Because even though we hear that there are exits from nuclear power plants in Europe after the Fukushima Nuclear Disaster, nuclear power plants are introduced as carbonless technologies. We can see a similar effort by pronuclear groups and nuclear industry saying ” Greta go Nuclear! to Greta who called on the worldwide governments to overcome the climate crisis.

DiaNuke

30 Haziran 2019 Pazar

Çernobil dizisi, neden şimdi?

Dünya genelinde nükleer santrallerin tehlikelerine ilişkin kamusal farkındalık sağladığı düşünülen Çernobil Nükleer Felaketi’nin faturasının SSCB’ye kesilmeye çalışılması komunist rejime eleştiri, bir kara propaganda şeklinde algılansa da bu dizinin temel amacı “Çernobil”in nedenlerini yapıbozuma uğratmak suretiyle nükleer santralleri ve bugünkü nükleer endüstriyi aklamak olabilir.
Türkiye’de ve dünyada izlenme rekorları kıran Çernobil dizisini biraz topluma neyin nüfuz ettiğini anlamak biraz da bu filmin yapılma nedenlerini değerlendirmek ve tarafıma yöneltilen soruları cevaplayabilmek amacıyla izledim. Bu zaman zarfında film üzerine yürütülen tartışma ve değerlendirmelere bigane kalamadım. Açıkçası temel tartışmanın, bir nükleer felaketin başlamasıyla siyasi iktidarın nasıl önlemler aldığı, işçilerine nasıl muamele yaptığı, siyasi iktidarın hangi hususlara önem verdiğini gösterme becerisi olduğunu teslim etme iç görüsünden uzak Sovyet Rusya(SSCB)’nın siyasi sistem eleştirisine odaklanmış olması da izleme arzumu arttırdı. Belki de bu nedenle birazdan okuyacağınız filmin ve bazı eleştirilerin eleştirisi sayılabilecek bu yazı, meselenin bir başka boyutunu göstermeye çalışacak. Bununla birlikte filmin senaristi ve yapımcısı olan Craig Mazin‘in verdiği röportajlarda bu filmin nükleer karşıtı bir misyon taşımadığının altını çizmesi, tüm olan bitenden yanlış reaktör dizaynını ve Sovyet Rusya dönemiyle sınırladığı gizlilik politikasını sorumlu tutması bir de filmin yıllar önce izlediğim BBC’nin Çernobil belgeseline çok benzemesi bu yazının ortaya çıkış nedenlerinden.
Kuşkusuz Çernobil Nükleer Felaketi dünya kamuoyu nezdinde nükleer santrallerin riskleri üzerine farkındalık yaratması açısından önemli bir etkiye sahiptir. 33 yıl içinde Avrupa’da yaklaşık 8 milyon insanın kanser ve türevi hastalıkların mağduru haline gelmiş olması, radyoaktif olarak kirlenmiş bölgelerde tarım, ormancılık ve balıkçılık faaliyetlerinin sağlıklı bir şekilde yapılmasının yüzlerce yıl mümkün olmaması büyük bir kayıptır. Dahası, 2016 yılında yayımlanan bilimsel bir araştırmanın gelecek 50 yıl içinde Çernobil kaynaklı 40 bin yeni kanser vakasının olacağına dikkat çekmesi Çernobil’in daha on belki de yüzlerce yıl aramızda olacağını göstermektedir ki bu sayıya Türkiye’deki potansiyelin de dahil olması muhtemeldir . Dahil olabilir diyorum, zira Türkiye’de Çernobil sonrası artan kanser vakalarını ortaya çıkaracak bir araştırma devlet kurumları eliyle yapılmamıştır, hatta kanser hastalarının hangi bölgelerde yoğunlaştığı bile tespit edilememektedir. Çernobil’in sağlık etkisi üzerine Türkiye’de yapılmış tek araştırma olan Türk Tabipleri Birliği (TTB)’nin 2006 tarihli raporunda da kanser vakalarına yönelik tedavilerin vakaların oluştuğu bölgede değil başka bölgelerde yapılması nedeniyle kayıt altına alınmasındaki güçlüklerin altı çizilmektedir. Diğer taraftan Türkiye’de Çernobil ile ilgili gerçeklerin nasıl örtbas edildiği, radyasyonlu fındığın , çayın geçim güçlüğü içinde sürekli zamlarla enfalasyonla mücadele halkın tüketimine nasıl sokulduğu çokça yazılmış tartışılmıştır. İşte tam da bu noktada sizi Çernobil Nükleer Felaketine dair gerçeklerin sadece Ukrayna’da, Türkiye’de değil tüm dünyada neden ve nasıl örtbas edildiğini düşünmeye davet ediyorum. Zira meydana gelen kanser vakalarından radyasyonun atmosfere yayılmasının müsebbibi Sovyet Rusya bile olsa, yayılan radyasyondan halklarını korumayan bilakis onları radyasyona maruz bırakan siyasi iktidarlar da sorumludur.
Esasen nükleer santrallerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin örtbas edilmesine ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri(ABD) yönetiminin Hiroşima‘ya atom bombasını attıktan sonra kanser ve türevi hastalıklara maruz kalarak yaşayan insanların kayıtlarını saklamasında bilim insanları ve yetkili kurumlarla hatta hastaların kendileriyle dahi paylaşmamasında rastlamaktayız. ABD yönetiminin bu uygulaması 1959 yılında dünya çapında üst kurum olanUluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (UAEA) nükleere ilişkin sağlık kayıtlarının takibini yapmayı üstlenmek üzere yine devletler üstü bir kurum olan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile anlaşma yapmasıyla  resmiyet de kazanmıştır.
Nihayet Çernobil Nükleer Felaketi’nden 25 yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi ile radyoaktivitenin insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkilerinin nasıl örtbas edildiği bu kez Japonya‘da yaşananlarla görülmüştür. Bu iddiam bilhassa Fukuşima’dan tahliye edilen insanların yıllık radyasyon sınır dozu olması gerekenin 20 kat üstünde olan yerlerde sürekli yaşamaya davet edilmesine, buralarda evlerini yeniden kurmaları için geri dönmelerinin salık verilmesine hatta tazminatları kesildiği için buna zorlanmalarına dayanmaktadır.  Bununla birlikte on milyonlarca insanın Tokyo 2020 Olimpiyatları‘nı izlemek için davet edilmesi, top oyunlarının Fukuşima’da yapılacak olması, Fukuşima sonrası kanser vakalarındaki artışların gerek Japonya’daki hükümet gerekse Olimpiyat oyunlarına destek veren dünya hükümetleriyle şirketler nezdinde önemsenmediğini, dahası yok sayıldığını göstermektedir. Fukuşima’da yaşananlara dair bu senenin güncellemesini şu yazımızdan okuyabilirsiniz. 
Neden şimdi?
Nükleer gerçekliklerin yukarıda anlattığım ölçüde yok sayıldığı bir ortamda Çernobil dizisi üzerinden dünyanın en büyük nükleer felaketinin yegane müsebbibinin Sovyet Rusya ilan edilmesi dünya genelinde nükleer santrallerin riskleri hakkındaki imajın değiştirilmek istendiğini göstermektedir. Öyle anlaşılıyor ki Çernobil hafızası yaşlanırken arkada nükleer karşıtlarının nükleer risklere dikkat çekmek amacıyla başvurduğu Çernobil Nükleer Felaketi, yeni nesillere bugün var olmayan bir devlet sistemine bağlantılandırılmak suretiyle, Sovyet Rusya ürünü olarak tanıtılabildiği ölçüde nükleer santrallere karşı direnç kırılabilecek ve kimilerine göre nükleer santrallerin aklanması sağlanabilecek. Zira içinde bulunduğumuz dönemde Fukuşima Nükleer Felaketinin ardından Avrupa’da nükleer santrallerden çıkışlar olduğunu duysak da nükleer santraller karbonsuz teknolojiler olarak tanıtılmaktadır. Buna benzer bir çabayı nükleer endüstrinin iklim krizinden çıkılması için dünya hükümetlerine çağrı yapan Greta’ya “Greta go Nuclearia/ Nükleere geç!“atfında da görebiliriz.
(Yeşil Gazete)

24 Haziran 2019 Pazartesi

“Mare Nostrum” Bizim Denizimiz

Akdeniz, aslında “Mare Nostrum’dur: Bizim Denizimiz”. Romalılar’ın tümüyle Akdeniz’e hakim olduğu Milattan öncesine uzanan deyişiyle bugün , Ege, Adriyatik gibi 13 ayrı alt denizi içeren, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan, 23 ülkenin denizinden aynı zamanda nimetlerinden birlikte faydalandığı bir havzadır Akdeniz. Akkuyu NGS ise o havzada bir tehdit!
2015 yılında Yunanistan’da Çipras ve mensubu olduğu siyasi parti Syriza’nın hükümet koalisyonunuoluşturacağı günlerde yaygınlaşan “Ege Denizi balıklarındır” deyişini hatırlarsınız. Esasen 1996 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında başlayan Kardak Krizi zamanında Ege Denizi’nin sahipliği üzerine sol görüşün hakim olduğu çevrelerce benimsenen bu denklemi pek tabi ki Akdeniz, Karadeniz ve dünyanın bütün denizleri için kurmak mümkün. Zira türler arasında bir hiyerarşi yaratmadan meseleye yaşamsal aciliyet açısından bakabilirsek o denizin içinde yaşayan canlıların, kıyısında yaşayan bizlere göre daha fazla söz sahibi olması bir haktır. Bununla birlikte kıyıdakiler de tek başına değil…Referansını Romalılar’dan alan deyişle Akdeniz, aslında daha çok Mare Nostrum’dur: “Bizim Denizimiz”. Romalılar’ın tümüyle Akdeniz’e hakim olduğu Milattan öncesine uzanan deyişiyle bugün Ege, Adriyatik gibi 13 ayrı alt denizi içeren, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan, 23 ülkenin denizinden, aynı zamanda nimetlerinden birlikte faydalandığı bir havzadır Akdeniz. Akkuyu NGS ise o havzada bir tehdit!
Küresel politikalar karşısında yereli yeniden düşünmek
1960’lardan itibaren belirginleşen savaş karşıtı, hak ve kimlik temelli toplumsal hareketlerle ayı zamanda ortaya çıkan çevre hareketleri içinde “küresel düşün, yerel eyle” sloganı dikkat çeker.1900’lerin başında şehir planlamacısı İskoç asıllı Patrick Geddes’e ait olduğu düşünülen bu söz,1969’dan itibaren gezegenin selameti adına kirliliğe karşı önlem alınması, geri dönüşüm, yeniden kullanım gibi yöntemlerle kendini göstermiştir. 1990’lardan itibaren ise küresel iklim krizi, nükleer felaketler gibi sınır aşan etkiler karşısında bu ifadenin adeta ters yüz edildiğini görürüz ki Dünya Sosyal Forumu, İklim Forumu gibi küresel etkinlikler de bu düşüncenin ürünüdür. Neticede gezegen üzerinde küresel bir maruziyet yaşanmasının nedeni küresel politikalar güderek faaliyet gösteren şirketlerle Dünya Bankası, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) gibi ulusüstü kurumlar eliyle gezegenin mağduriyet yaşaması karşısında mücadelenin stratejisinin, dilinin duruma göre yerelden küresele uyarlanması gerekmiştir. Ancak geniş veçheli dayanışma ağları içinden ilerlemek her zaman hızlı işleyen bir yol olmayabilir. Biraz da bu nedenle bu yazının amacı, “yerel düşün küresel eyle” bağlamını değişen şartlara göre yereli yeniden konumlandırarak düşünmek olacak.
8 yıl önce meydana gelen Çernobil’den sonra Dünyanın ikinci büyük nükleer felaketini düşünelim. Şüphesiz, Fukuşima Nükleer Felaketi, Çernobil Felaketi’ne dair unutulmaya yüz tutan gerçekleri dünya kamuoyuna hatırlattı. Dahası, nükleer santralleri gelişen iletişim teknolojilerinin yardımıyla önemli bir tartışma konusu haline getirdi. Yine son dönemde dünya çapında izleme rekorları kıran Çernobil dizisinin nükleer santrallerle ilgili farkındalığı tekrar yükseltti ve potansiyel nükleer felaketlere karşı daha proaktif olunması gerektiği yeterince anlaşıldı. Lakin bir gerçek var ki bugün dünya genelinde faaliyet halindeki 417 reaktörün her biri küresel felakete gebe ve bunların atıkları ve kullanılan yakıtın yerin altından çıkarılması, işlenmesi, sevkiyat süreçleri dahil çok boyutlu riskleri de cabası. Gerek bu santrallerden gerekse ilgili tüm proseslerinden kurtulmak için dünya genelinde bir çok ülkede nükleer karşıtı hareket var ancak küresel faaliyetlerin organizasyonundan tutun da kültürel farklılıklara kadar stratejilerin hedeflere dönüşmesini sağlayacak mekanizmaların hızını kesen faktör çok.
Bölgesel dayanışma köprüden önce son çıkış
Meseleye Türkiye’deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) açısından bakacak olursak bu santral salt nükleer karşıtlarına göre değil, nükleer endüstriye göre de sorunlu. Nitekim “Böyle dostun varsa düşman gerekmez” dedirtecek kadar açıkları, yetersizlikleri olan bu proje, nükleer santrallerin kurulması ve yaygınlaşması için çalışan UAEA tarafından 2015’te bir çok eleştiri almış ancak bu eleştiriler dikkate alınmamıştı. Akkuyu Nükleer Santrali kurulur da enerji üretimine başlanırsa yaşanacak sorunlar yağmurdan, soluduğumuz havadan korkmamıza yol açacak kadar içimizde olacak. Zira Akkuyu NGS yer lisansı 1976’da alınmış bir proje olarak daha yer seçimi ile ilgili dahi bir çok sorun barındırıyor. Son dönemde yayılan çatlak haberleri bu endişelerimizin yersiz olmadığını yeterince gösterdi ki Fukuşima Nükleer Felaketi’nden sonra nükleer santrallerin yerleri yeni teknolojilerle ölçüldüğünde yani yeni zemin etütleri yapıldığında başka fay hatları tespit edilmiştir. Nitekim Akkuyu NGS sahası üzerinde bilim insanlarının yaptığı araştırmalara göre 1992 yılında yapılan ölçümlerde tespit edilen irili ufaklı fay hattı sayısı da 152’den 320yçıkmıştır. Tüm bunları birlikte düşünürsek Akkuyu sahası üzerinde bugünün teknolojisiyle tespit edilebilecek fay hattı sayısının daha fazla olacağı muhtemeldir. Dolayısıyla yer bilimci Prof. Dr. Haluk Eyidoğan’ın önerdiği gibi Akkuyu sahasındaki 300 kilometrekarelik alan yeniden incelenmelidir. En büyük sorun, bu ihtimalin siyasi iktidarlar tarafından göz ardı edilmesi, soru işaretlerinin giderilmemesi, gerçekleri işitmesi gereken tarafların bilakis çıkan sesi bastırmaya çalışması, nihayetinde sorunun teknik niteliğinin ötesinde bir yerde demokrasi çıkmazına saplanmasıdır.
Zira 2015 yılında Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) belgesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilmesini izleyen süreçte benim de hemen her aşamasını kaleme aldığım olaylar, davalar silsilesinde o çıkmaz yolun bütün kıvrımlarıyla tanıştık. Dolayısıyla aslında, AkkuyuNGS sahasında zeminin çatlaması ve bu bilginin Türkiye’deki yetkili kurumlardan değil Rus medyasından sızan haberlerle bize ulaşmış olması, geçmiş ve gelecekteki tüm çatlaklara dair malumun ilamıydı. Bu bağlamda sistemdeki çatlaklar karşısında sağlam kalmanın yolu yeni zenginlikler bulmaktan geçebilir. Nihayetinde bizimle aynı zararı görecek fakat siyasi olarak demokratik haklara sahip daha şanslı toplumların seslerini hükümetlerine duyurma ihtimali varsa neden dayanışma yolu seçilmesin?
Bizim denizimiz
31Mayıs- 3 Haziran 2019 tarihlerinde Nükleer fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç ile birlikte katıldığımız Madrid’de gerçekleştirilen Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu/World Antinuclear Social Forum(AWSF) yukarıda bahsettiğim çerçevede Akdeniz’deki komşularımızın Akkuyu NGS Projesi’ne dair duyması gerekenleri paylaşmak için detaylarınışurada okuyabileceğiniz değerli bir imkandı. Aarhus ve Espoo gibi anlaşmaları imzalamayarak komşularını sınır aşan kirlilik ve risklere maruz bırakabilecek faaliyetleriyle ilgili olarak bilgilendirmeyen Türkiye, tüm Akdeniz’i tehdit ederken komşuları bilgilendirme işi de farklı bir yoldan bize düşüyor. Daha açık söylersem Akkuyu NGS ÇED’inin iptal edilmesi için açılan davaların reddi, davaların gerekçelerini ortadan kaldırmadığı gibi meydana gelecek felakete giden yoldaki taşların nasıl döşendiğinin bilinmesi komşular açısından da bir hak. Bununla birlikte kamuoyu baskısınınTürkiye’de işlemediği gibi yeni kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK)’nun “düzenleme” fonksiyonunu devreye sokmadığının bilinmesi de gerekli. Ne de olsa Akkuyu’nun idari yönetimi Gaziemir’deki nükleer atıklara karşı hiç bir önlem almayan NDK’da olacak. İşte tam bu noktadaTürkiye’de çevre mücadelesi verenlerin Akdeniz’e kıyısı olan diğer 22 ülkedeki yurttaşlarla dayanışmak için tarihsel köklerinden gelen gücünü hatırlamasında fayda olabilir. Ortak bir coğrafyayı ve kültürü paylaşan toplumların sahip oldukları doğa ve doğal varlıklarını bölgesel olarak savunması daha mümkün olabilir ki bu yaklaşım küresel mücadelenin de önünü açabilir. Çünkü o, Mare Nostrum…Bizim Denizimiz!
14 Haziran Cuma günü 19:00 ‘da Mare Nostrum’un Mersin’inde, Kültürhane’deki Çitta Ekoloji Sohbetleri kapsamında nükleer, Akkuyu, iklim krizi ve Fukuşima’da yaşananları anlatacağım. Bu kez Mersin’de buluşmak dileğiyle.
(Yeşil Gazete)

6 Haziran 2019 Perşembe

Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu Madrid’de toplandı

Madrid’te gerçekleştirilen Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu, nükleersiz bir dünyanın kurulması amacıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri, sendika ve meslek örgütlerinden temsilcileri, araştırmacıları, bilim insanlarını ve aktivistleri bir araya getirdi.

Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu (Antinuclear World Social Forum – AWSF), bu yıl İspanya’nın başkenti Madrid’te gerçekleştirildi. 2011 yılında Fukuşima Nükleer Felaketi’nin ardından nükleer risklerin bertarafı için dünya çapında bir mücadele yürütülmesi amacıyla dayanışma sağlamak üzere ilki 2016 yılında Tokyo’da yapılan Forum, izleyen yıllarda da Kanada ve Fransa gibi nükleer endüstrinin fazlasıyla etkin olduğu ülkelerde gerçekleştirilmişti.
Başlangıçta Dünya Sosyal Forumu (World Social Forum -WSF) bünyesinde yapılırken son iki senedir nükleer temanın yoğunluğu  nedeniyle ayrıca toplanan Nükleer Karşıtı Sosyal Forum; Arjantin, Portekiz, Brezilya, Fransa, Türkiye, Meksika ve İspanya’dan 30 konuşmacıyı bir araya getirdi. 31 Mayıs günü Türkiye’den katılımcıların da yer aldığı bir basın toplantısıyla açılan Forum, 3 Haziran Pazar günü kent meydanında yapılan gösteri ve topluluk konuşmalarıyla tamamlandı. Nükleersiz bir dünyanın kurulması amacıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri, sendika ve meslek örgütlerinden temsilcileri, araştırmacıları, bilim insanlarını, çeşitli mesleklerden aktivistleri bir araya getiren forumda bilgi ve deneyim paylaşımında bulunuldu, yeni iş birlikleri kuruldu. Özellikle Akdeniz Havzası gibi yakın coğrafyayı paylaşanlar arasında stratejik dayanışma mesajları iletildi.



İspanya’da çevre mücadelesi yolunda geçmiş 40 yıl içinde öldürülen Gladys del Estal, Ladislao Martinez, Antonio Lucena, Mario Gavira nezdinde yaşamını yitiren aktivistlerin anılmasıyla başlayan program kapsamında; uranyum madenlerinin, nükleer santrallerin ve atıkların çevre ve insan sağlığına verdiği zararın farklı ülkelerdeki boyutlarının ele alındığı sunumlar yapıldı. Türkiye’den nükleer fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç (Green Think Tank of the Foundation Turunch) ile Pınar Demircan’ın (Nükleersiz.org) katıldığı forumda,  Akkuyu’daki reaktör inşaatının temelindeki çatlaklar, Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeği ile birlikte toplantı gündeminde önemli yer tuttu. Akdeniz havzasının ve gezegenin risklerden korunması için Akkuyu Nükleer Santral Projesi’nin ivedilikle durdurulmasının salt Türkiye’deki yurttaşlar değil tüm dünya için önemli olduğu paylaşıldı. Türkiye’den katılımcılar ülkenin jeopolitik konumu gereği nükleer programının nükleer silahlanma açısından hassasiyet taşıdığına da dikkat çekti.


Hedef odaklı yaklaşımlarla bölgesel işbirliği 
Akkuyu Nükleer Santrali’nde meydana gelebilecek bir felaketin etkisi bağlamında Sosyal Forum’un en önemli çıktılarından biri, bölgesel dayanışma olurken bölgesel nükleersizleşmenin önemi ve komşu ülkelerdeki nükleer felaketlerin siyasi sınırları aşarak çevresini nasıl olumsuz etkileyeceği vurgulandı. Forumda bilgi ve küresel aktivizm açısından deneyim paylaşımının yanı sıra uluslararası bilgi alışverişinin önemine dikkat çekildi.Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına dair farklı ülke perspektiflerinin paylaşıldığı forumda, iklim krizi şartlarında nükleer enerjinin temiz enerji olarak lanse edilmesine karşılık iklim değişikliğine bir çözüm olmadığının anlatılmasına ve hükümetlerin nükleer enerji kullanımını sonlandırmasına yönelik girişimlerde bulunulması kararlaştırıldı. Gerek nükleer santrallerin gerekse uranyum madenlerinin on binlerce yıl problem olmaya devam edecek olan atıklarıyla gelecek nesillerin yaşamından çaldığı, nükleer santrallerin yapımına devam edilmesinin yenilenebilir enerji kullanımı üzerinde engel oluşturduğu ve nükleer santrallerin bir an önce kapatılması gerektiğinin altı çizildi.
Forumda nükleerin ticari kullanımı ve silahlanma boyutunu ele alan bir sunum yapan Prof. Dr. Kılıç etkinliği  Güney Amerika, Avrupa ve Türkiye’yi buluşturan bu etkinliği değerli bir  bilgi alışverişi zemini olarak yorumladı. Özellikle nükleer atık konusunda farklı bölgelerde benzer sorunların yaşanmasının ortak çözümlere muhtaç olduğunun altını çizen Kılıç, farklı  meslek gruplarından uzmanların bir araya gelmesini farklı bakış açılarının buluşmasını sağladığını belirtti.  Daha önce Tokyo ve Paris’te yapılan forumlara da katılmış olan ve izlenimlerini yine gazetemizdeki yazılarında bulabileceğiniz Nükleer konulu içerikler editörü Demircan ise forumda Türkiye’deki nükleer santral planlarını ekonomik, sosyal, çevresel boyutlarıyla ele alan bir sunum yaptı. Demircan’ın etkinliğe dair yorumu  ise Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili gelişmeler açısından özellikle Akdeniz’in nükleer kirlilik ve kaza riskine karşı  korunması için komşularla  bilgi paylaşımına yönelik önemli bir fırsat şeklinde oldu. Nükleer karşıtı mücadelede hedef odaklı yaklaşımlarla bölgesel işbirliklerinin daha hızlı ve kolay kurulabileceğini söyleyen Demircan,  ortak bir coğrafyayı paylaşan benzer kültüre sahip toplumların ortak değerlerle hareket etmesinin daha kolay olacağını bunun küresel mücadelenin de önünü açabileceğine inandıklarını ifade etti.
Forumun gerçekleştirildiği İspanya’da 7 reaktör operasyonda ve ortalama ömür süresi 40 olan santraller yaklaşık 35 yaşında. Ancak bunların üçü modelleri gereği bir kaç yıl içinde ömürlerini doldurmuş olacak. Bu üç reaktör söküm sürecindeyken dört reaktör de 8 yıl içinde, 40 yaşını geçerek ömrünü tamamlayacak. Nükleer santraller İspanya’da tüketilen elektriğin %20’sini karşılıyor, buna rağmen hükümet 2035 itibariyle nükleer enerji kullanımından çıkılacağını duyurdu.  Zira hükümetin iklim değişikliğine cevap olarak aldığı aksiyon gereği, sera gazı salımını 2030 sonuna kadar %4 düşürerek 1990’daki seviyelere getirmesi gerekiyor. Bu hedefler gerçekleştirilebilirse İspanya 2050’de iklim dostu bir ekonomiye de sahip olacak.



(Yeşil Gazete)

06.06.2019


Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...