14 Mart 2020 Cumartesi

Fukuşima nükleer felaketi dokuz yaşında

11 Mart 2011, Japonya‘nın Tohoku bölgesini vuran 9 büyüklüğündeki depremin 14 metre yüksekliğinde tsunami dalgaları oluşturarak Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nde nükleer felaketi başlattığı gün olarak tarihteki yerini aldı. 18 bin kişinin yaşamını yitirmesine, yüzbinlerce insanın yaralanmasına ve 380 bin insanın evini, yaşam alanlarını aniden terk etmesine yol açan üçlü felaket, doğal afetlerin nükleer santraller üzerinde ne denli tehlike teşkil edebileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Depremin meydana gelmesiyle nükleer tesisin altı reaktöründen üçünde sırasıyla 12,14 ve 15 Mart tarihlerinde meydana gelen tam erimeler, tsunami dalgalarının soğutma suyu sistemini bozmasıyla reaktörlerde patlamalara yol açarak tehlike derecesinin Çernobil nükleer felaketinin tehlike derecesine eşdeğer; “7 seviyesi”ne çıkarılmasını gerektirdi.

Ne var ki patlamalarla atmosfere yayılan radyoaktif partiküller daha önce de yazdığımız üzere yağış, rüzgar, fırtına gibi hava olayları ve yangınlarla ekosistemde yayılarak tehlike oluşturduğu gibi mütemadiyen denize karışan radyoaktif su ve çözümsüz atık sorunu da bu tehlike derecesini daha yukarıya taşıyor. Fukuşima nükleer felaketi’nin kendini sürekli yeniden üreten ve yüzlerce yıl sürecek olan ekosistemsel tehlikelerini ve risklerini önceki senelerde  olduğu gibi  paylaşıyoruz.

Bu seneye damgasını vuran olay, yüksek radyasyon seviyelerine hatta son kertede dünya çapında etkili olan koronavirüse rağmen gerçekleştiril- mek istenen Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları. Japonya’da halk Tokyo 2020’ye tepkili fakat ülkenin ekonomik çıkar dengeleri aşırı tepkilerin önüne geçiyor. Fakat gelin Tokyo 2020′ yi detaylandırmadan önce son bir yıl içinde yaşananlara göz atalım.

Bitmeyen dekontaminasyon çalışmaları

Fukuşima nükleer felaketinin oluşturduğu tehlike ve riskler kadar Japon Hükümeti’nin bölgede dekontaminasyon çalışmaları yürütülüyor olmasına rağmen mevcut radyasyon tehlikesini yok sayması ve sağlık risklerini görmezden gelen yaklaşımı da bu riskleri artırıyor. Bölgeyi terk etmiş olan 380 bin kişiden en son 40 bin kişi tazminat ödemeleri kesilmesine rağmen dönmemekte direnirken dönenler daha ziyade yaşlılar ve çocuksuz olanlar. Tahliye bölgesinde “okullar faaliyete geçti denmesi için” yeniden açılmış olan okullara ise öğrenciler başka şehirlerden otobüslerle taşınıyor.
Tahliye bölgelerinde halen girilmesi yasak olan ilçe ve şehirler ise yüksek radyasyon seviyeleri nedeniyle dekontaminasyon işlerinde çalışan işçilerin sağlığı açısından ciddi tehlike arz ediyor. Zira nükleer felaketin meydana geldiği Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde her gün dört-beş bin işçinin dekontaminasyon çalışmalarını yürütmesi, yer yer saatte 250 Mikrosievert radyasyona maruz kalmaları anlamına geliyor ki bu dünya standartı olan yıllık sınır dozuna dört saat içinde erişilmesi demek. Öte yandan 404 milyon dolar harcanarak inşa edilen fakat reaktörlerin içinden geçerek denize akmaması için biriktirilen 400 ton suyun miktarını yalnızca 170 tona düşüren Buzdan Duvar projesi zamanında tesis sahasında çalışanlarla beraber bu sayının sekiz bine ulaştığı belirtiliyor.

Görsel: Greenpeace/ Japonya

Kanser vakaları artıyor

Yetişkinler arasında nedeni bilinmeyen kalp krizi ve diğer rahatsızlıklardan ölümlerin Fukuşima nükleer felaketi ile ilişkilendirilmesi kolay değil. Bu durumu daha da zorlaştıran ise felaketin ilk yılında ölümlerin %90’ı bildirilirken 2018’de bildirim oranının %55,8’e düşmüş olması. Diğer bir deyişle zaman geçtikçe ölümlerle ve kanser vakalarıyla nükleer felaket arasında bağ kurmanın güçleşmesi, bildirimlerin yapılmasının önünde engel teşkil ediyor.
Kanser vakalarının yüksek olarak görüldüğü bir grup da işçiler kadar direkt radyasyona maruz kalmasalar da bağışıklık sistemi görece zayıf olan çocuklar. Çocukluk çağı tiroit kanserinin nükleer felaket öncesinde milyonda bir ya da iki görülebilen bir hastalıkken nükleer felaketin başlamasıyla görülme sıklığının 500 kat arttığını ortaya koyan vakalar izlenmeye devam ediyor.
Buna göre tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi olanların sayısı, 2018 sonunda yayımlanan araştırmalara göre, 380 bin çocukta 206 iken, bugün bu sayı 218 vakaya çıkmış durumda. Sıkı bir takip yapılırsa bu sayının 3500’e çıkabileceğine işaret eden uzmanlara göre Fukuşima nükleer felaketi nedeniyle çocuklarda görülen kanser teşhisi ve şüphesi vaka sayısı Çernobil nükleer felaketi sonrasındaki vakalara kıyasla oldukça yüksek. Bu görüşü daha önce Yeşil Gazete’de yaptığımız röportajda, Kazuhiko Kobayashi de destekliyor. Kobayashi, nükleer felaketin başladığı tarihten bugüne dokuz yıl geçmiş olduğu için çocukların başka şehirlerde takibinin yapılması mümkün olmadığını söyleyerek kanser vakalarının bilinmesindeki zorlukların altını çiziyor.


Yüksek radyasyon seviyeleri

Bağımsız uzman ve yurttaşlar tarafından yapılan ölçümler Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nın Fukuşima rotası kapsamındaki Koriyama şehrinde saatte 0,46 mikrosievert, İitate kasabasında saatte 0,77 mikrosievert radyasyon tespit etmiş bulunuyor ki bu tespit radyasyon seviyelerinin dünya standartı kabul edilen yıllık 1 milisievertin saat hesabına  göre radyasyon miktarının iki-üç kat fazla olduğunu gösteriyor. Öte yandan hatırlatmak gerekirse  Fukuşima nükleer felaketinin başlamasından aylar sonra tayin edilen yıllık 20 Milisievert sınır dozunun dokuz yıldır hala uygulamada tutulması  dünya çapında bir ilk. Bu şekilde, açıkça dünya standardı olan yılllık 1 milisievert sınır dozuna geri dönülemeyecek denli yüksek radyasyon seviyeleri, diğer bir deyişle dünya standartının  20 kat üstü “normalleştirilmek” isteniyor.

Havalandırma kuleleri büyük risk

Gerek Fukuşima eyaleti gerekse meteorolojik hareketlilik nedeniyle Japonya ve Uzak Doğu hatta Pasifik Okyanusu açısından en büyük tehlikelerden biri de Fukuşima Nükleer Santral Tesisi sahasında bulunan havalandırma kuleleri . 120 metre yükseklikteki iki kule patlamalar esnasında yüksek radyoaktif izotopların açığa çıkması ve buralarda birikmesi nedeniyle yüksek tehlike barındırıyor. En son bu kulelerin bir fırtına ve ya şiddetli hava olayı nedeniyle devrilerek işçilerin mağdur olmaması için 200 metre uzaktan kumandayla bir operasyon yürütüldü ve kulelerin yüksekliği ayakları kesilerek  60 metreye indirildi. Ancak soğutma kuleleriyle ilgili yürütülen bu işleme olimpiyat sürecinde bir kaza meydana gelirse radyasyonun yayılmasına neden olur gerekçesiyle 2021 yılında devam edilmesine karar verildi.
2021 yılı Fukuşima Nükleer Santrali’nde dünyayı ilgilendiren operasyonların yapılacağı yıl olacak görünüyor. Nitekim 2021 yılında başlanması düşünülen bir diğer işlem de reaktörlerdeki erimiş olan yakıt çubuklarının çıkarılması; ki eğer işlem başarılır da erimiş yakıt çubukları soğumaya alınabilirse reaktörlerin sökümü için öngörülen tarih de ancak 2040 ya da 2050 olabilecek. Tüm bu işlemler için maliyet ise en az 250 Milyar Dolar olarak öngörülüyor.

Denize boşaltılmak istenen 1 milyon 200 ton radyoaktif su

Dünya kamuoyunun da yakından izlediği radyoaktif atık suyun denize boşaltılmak istenmesi konusu ise halen beklemede. TEPCO ve Japon Hükümeti bugün sayısı 1200’e ulaşan 1000 tonluk silolardaki suyun denize boşaltılması için en son Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) da desteğini almasına rağmen yasa gereği balıkçıların iznine tabi olunması bir ekolojik felaketin önüne geçiyor.Zira bu suyun içinde onlarca radyoaktif izotop bulunduğu da tespit edildi. Japonya genelinde yapılan araştırmaya göre balıkçılarla birlikte nükleer karşıtlarının da desteğiyle karşıtlık %42 civarındayken, nüfusun yalnızca %6,7’si suyun denize boşaltılmasından yana . Bu şekilde günde 170 ton suyun biriktirilmesine devam edilse de yetkililer 2 yıl sonra suyun depolanabileceği bir alan kalmayacağı için boşaltılması gerektiği ifade ediliyor.

Atıklar çözümü olmayan sorun

Fukuşima nükleer felaketinin başlamasıyla dekontaminasyon görevlilerinin topladığı katı atıkların miktarı 9 yıl sonra 14 milyon tona ulaşmış bulunuyor. Beş yıl önce 43 milyon ton olan radyoaktif atıkların yakılarak bu miktara indirilmiş olması bir sorunken bugün 8000 Bekerel/kg’ya kadar radyoaktif olan katı atıklar okulların, kamu binalarının depolarında tutuluyor. Halkın rahat etmesi için bunların tutuldukları yerlerden çıkarılması ve nükleer santral civarındaki orta dereceli atık depolama alanına getirilmesine karar verilen son tarih ise 2022, zira bu tarihten üç yıl sonra yani 2025’te katı atıkların nihai atık depolama alanına alınması gerekiyor Ama bunların çıkarılıp nereye konacağı halen kararlaştırılmış değil, yani orta dereceli atık deposunun neresi olacağı belirlenemiyor.

Fukuşima anma etkinlikleri iptal, Tokyo 2020’ye devam

Fukuşima nükleer felaketi aynı zamanda Japonya’da yurttaşların nükleer risklere dair bilinçlenerek yurt genelinde bir daha nükleer santrallerle ilgili mağduriyet yaşanmaması, maruz kalınan tehlikelerin tazmin edilmesi ve risklere karşı önlem alınması için önemli bir tarihi olay. Nitekim bu olay nedeniyle yıllar içinde Japonya’da çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 37’ye düşerken bugün yeniden üretime açılmış bulunan operasyon halindeki reaktör sayısı yalnızca yedi ve ülke genelinde yenilenebilir enerji olarak rüzgar ve güneş santrali yatırımları nükleer enerjinin yerini alıyor. Bu açıdan dokuz yıldır sivil toplum eliyle düzenlenen Fukuşima Anması ve onu takip eden etkinlikler toplumun kendi içinde nükleer gerçekleri konuşması ve farkındalığın yükselmesi için önemli fırsatlar sunuyor.
Ne var ki nükleer felaketin meydana geldiği sembolik gün itibariyle gerçekleştirilen tüm anma etkinlikleri ilk kez koronavirüsün yayılmasına karşı alınan önlemler çerçevesinde ikinci bir açıklamaya kadar yasaklanarak iptal edildi. Dokuz yıldır ilk kez iptal edilen etkinliklerin bu seneki teması “Tokyo 2020 Radyoaktif Olimpiyat Oyunları” olarak planlanmıştı. Buna karşın Tokyo’nun 2020 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapacak olmasında ise bir başlangıç seremonisinin seyircisiz yapılmasından başka bir değişiklik yok. Zira Başbakan Abe Japonya’da 1000 Covid- 19 vakasına rağmen dünya çapında gelecek sporcuları Fukuşima’da karşılama fırsatını, diğer bir deyişle Fukuşima’dan sporcularla “iyileştik”mesajı verme fırsatını kaçırmak istemiyor.

Tokyo 2020 kapsamında ilk durak olan Fukuşima’dan dünyaya verilecek mesaj için ise Iwate, Miyagi ve Fukuşima eyaletlerinden öğrenciler geçen sene ağustos ayında gerçekleştirilen atölyelerde bir araya getirilerek Fukuşima’dan “iyileşme” mesajı verilmesi için görevlendirildiler. Bu görev gereği nükleer felaketin etkisi süren Tohoku Bölgesi‘ndeki boşaltılmış olan geçici konutların aluminyum pencerelerinin geri dönüştürülmesiyle elde edilen malzemeden bir anıt yapacaklar- ki bu malzemelerin radyoaktif olabileceği ilk akla gelen risk!



Binlerce insanın yaşamını kabusa çeviren nükleer felaketin etkileri devam ederken Japon hükümetinin Fukuşima’yı dünyaya bölgedeki tüm sorunların giderilmiş ve radyoaktif kirlilikten eser kalmamış gibi gösterme çabası şüphesiz başta nükleer karşıtları tarafından eleştiriyle karşılanırken . Olimpiyat ateşi 26 Mart tarihinde ilk durak olarak Fukuşima’yı ziyaret edecek ve Japonya genelinde 17 eyalet ziyaret edilmiş olacak.
Fukuşima nükleer felaketi dünya genelinde  bilinen 400 nükleer felakette olduğu gibi yarılanma ömürlerine göre etkisi yüzlerce, binlerce belki de milyonlarca yıl devam edecek olan radyoaktif izotopların canlı cansız çevreye tezahür etmesiyle başlar ve  ömrünü tamamlayana kadar etkisini sürdürür. Bu şekliyle ekosistemsel kırım “ekokırım“olarak tanımlanmayı hak eden nükleer felaket canlı yaşamı üzerinde kendisini yıllar içinde kanser ve nedeni tespit edilemeyen diğer bir çok hastalıklarla gösterecektir. Fukuşima nükleer felaketi özellikle bir deprem ülkesinde nükleer felaketlerin meydana gelmesini kolaylaştıran ortamın olduğunu göstermesi açısından önemli dersler ihtiva eder. Bu nedenle hükümetler ısrar etse bile böylesi bir felaketin yaşanmaması için toplum tarafından nükleer santrallerle ilgili gerçeklerin bilinerek geleceğin sahiplenilmesi elzemdir. Söylemekten yorulmayalım: En tehlikesiz nükleer santral, hiç kurulmamış olandır.

Yeşil Gazete 
Pınar Demircan 

Memnuniyetsizlerin birliği için feminist tahayyül


    8 Mart 2020’de kim bilir kaçıncı kez sloganlar zihnimizde kapalı durduğu yerden çıkıp sokakları dolduracak: “Kadın olmasa dünya durur!”; “Kadın eli değerse dünya değişir!”… Dünyanın iklim değişikliği nedeniyle hızla felaketler çağına doğru sürüklenişine tanık olduğumuz bu dönem aslında yaşamın devamlılığına dair bir düşünümselliğin kurulması için son şansımız. Zira adına “Altıncı Yok Oluş” denen bu kriz öncekilerden farklı olarak tahakküm ilişkileriyle beslenen kapitalist sistemde insan eliyle gerçekleştirilen aşırı endüstrileşmenin bir sonucu. İklimi değiştirme pahasına fosil yakıt üretim ve tüketiminin temel müsebbipleri bu faaliyetin önünü açan şirketler ve devletler olsa da gidişatın değiştirilmesi için sorumluluk alıp onları durdurması gereken milyonlarca insan var. Bu açıdan 2015 yılında Greta’nın yaptığı çıkışa, bilim insanlarının, aktivistlerin, çocukların, kısacası bir “yarın”ın olamayacağı endişesini duyan herkesin katılımıyla o ilk büyük adım atıldı.
    Ne var ki hareketin büyümesi için sisteme dair çeşitli açılardan “memnuniyetsizlik duyanların” da konfor alanlarından çıkıp sürece dahil olması elzem. Onlardan biri de kapitalist sistemle perçinlenen tahakküm ilişkilerine gömülü olan bugünkü sisteme toplumsal, ekonomik ve politik veçhelerden direnen kadınlar ve kendini kadın hissedenler. Çünkü ancak çok geniş bir yelpazede tarihsel bir mücadelenin bayrağını taşıyan kadınlar memnuniyetsizler grubunu nitelik ve niceliksel olarak güçlendirebilir.
    Bu yazı iklim değişikliği ile felaketlerin kapıya dayanmasına neden olacak kadar saldırgan kapitalist tahakküm sistemine karşı feminist perspektifin bu hareketi büyütme ihtimaline katkı yapmayı amaçlıyor.

    İklim adaleti biyolojik mağduriyeti de içerir

    İklim değişikliğiyle gelen yok oluş tehdidi karşısında iklim adaleti, toplumsal cinsiyet konularına ek olarak biyolojik mağduriyetin de kadınların aleyhine işliyor olmasının mücadeleye yeni bir boyut katacağı umulabilir. İklim değişikliğine bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde dış çevre koşullarında yaşayan ve çalışan kadının temiz su ve gıdaya, temiz ve ucuz enerjiye erişimde zorluklarla karşılaştığı bilinir. İklim adaleti çerçevesindeki ele alınan bu sorunların yanısıra afetler esnasında kendinden önce çocuğunu kurtarma çabasını gösteren kadınların ölüm oranının yüksek olduğu da yine kadın-iklim çalışmalarında sıklıkla vurgulanır. Ancak nedense kadının endüstriyel kirlilik karşısında biyolojik mağduriyeti bilimsel araştırmalar içinde dahi hep biraz ihmal edilmiştir. Oysa iklim değişikliğinde payı olan endüstriyel kirlilik ekosistemsel bozulmaya yol açarken bütün canlı yaşamı üzerindeki tesirini biyolojik yapı ve metabolizmal özelliklere göre gösterir.

    Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre  her yıl 4,2 milyon kişi hava kirliliği nedeniyle yaşamını  yitirirken birinci sırada çocuklar, ikinci sırada kadınlar yer alır. Benzer şekilde ülkemizde Küresel Hava Durum Raporu’nun 2019 verileri de Türkiye’de hava kirliliğinin PM 2.5 seviyesindeyken 36 bin 900 erken ölüme neden olduğunu ve bugün dünyaya gelen bir çocuğun ortalama yaşam beklentisinin 20 ay kısaldığını ortaya koyuyor. Diğer taraftan anne karnında gelişim halindeki çocukların yaşamsal bütünlüğünü tehdit eden hava kirliliği etkisini kadınlarda da adet düzensizlikleri ve meme kanserindeki artışla gösteriyor.
    Nitekim Kanada’da hava kirliliğinin PM 2,5 seviyesinde olduğu 1980-1985 yılları arasında 90 bin kadın üzerinde yapılan bir araştırma menapoz öncesi yaş grubundaki kadınlarda göğüs kanserine yakalanma oranının%30 arttığına işaret ediyor.

    Sağlık politikaları cinsiyet ve yaş farkı gözetmiyor 

    İklim değişikliğinin yol açacağı belirsizliklerden bir diğeri de daha sık görülmesi beklenen afetler. Lakin bu afetlerin meydana geliş sıklığını ve şiddetini arttırması endüstriyel tesislerde kazaları tetikleyerek ekosistemin dolayısıyla tüm canlıların ekolojik kirliliğe maruz kalmasıyla sonuçlanabilir. Bu noktada kadınların biyolojik yapısının kimyasal maddeler karşısında daha kırılgan olma ihtimalinin yüksekliği söz konusu.
    Bu sorunu 2006 yılında makalesinde tartışan Maureen Butter da ekolojik risk teşkil eden kimyasal kirlilik ve bulaşıcı hastalıklar karşısında kadınların erkeklere göre daha farklı etkilendiğine işaret ediyor. [1] Bununla birlikte araştırmanın en önemli çıktısı, kadınların doğurganlık özellikleri gereği hormonal bezlerin farklılığı olduğu kadar otoimmun de denen bağışıklık sisteminin erkeklere göre daha zayıf olması nedeniyle dahili maruziyetlerin daha yoğun komplikasyonlara yol açması.
    2014 yılında Frontiers’da yayımlanan araştırma da otoimmun hastalıkların kadınlarda daha çok görüldüğünü ortaya koyuyor.[2] Butter’ın makalesinde üzerinde durduğu bir diğer bir konu ise kadınların kimyasal maddelerden erkeklere göre yüksek oranda etkilenmesine karşın meselenin hafife alınması nedeniyle sağlık politikalarında kadınların lehine bir revizyonun yapılmaması.  Kimyasal etkinin ırk, yaş ve cinsiyete göre yol açacağı mağduriyetin farklı olduğu bilinse de bilimsel araştırmalarda genellikle erkek işçilerin maruziyetleri baz alınıyor hatta, aynı işyerinde çalışan hamilelik çağındaki kadınların bile daha ağır bir mağduriyet yaşama ihtimalleri  dikkate alınmıyor.
    Bu konuda bir diğer örnek de daha önce bir yazımda  değindiğim üzere aynı doz radyasyon maruziyeti karşısında yetişkin erkeklere göre yetişkin kadınların %50 daha fazla, erkek çocuklarının 5 kat, kız çocuklarının ise 10 kat daha fazla kanser ve türevi hastalıklara yakalanması gösterilebilir. Zira bilimsel gerçek insan cinsi ve yaşına göre farklı komplikasyonların oluştuğunu söylerken radyasyon sınır dozlarının belirlenmesinde her hangi bir kademelenmeden eser yok.
    Nitekim Çernobil nükleer felaketinin ardından radyasyon üst sınır dozlarının dünya genelinde yıllık 44 Milisievert’ten 1 Milisievert’e  indirilmesi ve bugün hala bu sınırın geçerli olması açıkça cins, yaş ve ırka göre farklılığın gözetilmediğinin ispatı. Kadın-erkek ve çocuk arasında radyasyonun mağduriyeti farklı düzeyde yaşanırken “kim için” ve “neye göre” sorularını cevaplamaktan uzak olan radyasyon dünya standardının bağımsız bilim insanlarının ısrarla “düşük doz radyasyon yoktur, diğer bir ifadeyle düşük görünen radyasyon da sağlık için risklidir”uyarısıyla birlikte düşünüldüğünde ezbere konduğu anlaşılıyor.
    İklim değişikliği şartlarında genel mağduriyetlerin artacağı savına geri dönersek feminist hareketin yıllardır mücadele ettiği bu sistemin kadın ve çocukların daha dezavantajlı konumda olmasına karşın eşitsiz mağduriyetten korunmaları için herhangi bir prosedürel düzenlemenin dahi yapılmaması oldukça düşündürücü. Hayatın her alanını kesen iklim değişikliğinin etkilerinden korunmak için, dahası korunma gerektirmeyecek özgür ve güvenli yaşanabilir bir dünyaya doğru dönüşümün başlaması için sosyal, politik, ekonomik müdahalelere karşı direniş örgütleyen feminist hareketin dinamizmine ihtiyaç var. Bir Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü daha kutlarken feminist hareketin iklim hareketi içindeki memnuniyetsizlerin birliğine can suyu olması dileğiyle.
    ***
    [1] Maureen E. Butter, Are Women More Vulnerable to Environmental Pollution?  J. Hum. Ecol., 20(3): 221-226 (2006)
    [2] Frontiers in Neuroendocrinology Gender differences in autoimmune disease 35 (2014) 347–369 
    (Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

    27 Şubat 2020 Perşembe

    ‘Yeni’lenen deprem haritasının güncelliği ve Ak-kuyu’nun depremselliği

    Deprem haritaları sismik tehlikeye dair yurttaşların bilgilendirilmesi amacıyla hazırlanır, inşaat yönetmeliklerinin düzenlenmesi ve depreme karşı önlemlerin alınmasına temel teşkil eden Deprem Yönetmeliği için veri sağlar. Küresel çapta depremlerin meydana gelme eğilimini değerlendiren World Atlas’a göre dördüncü; Avrupa Birliği ülkeleri tarafından yürütülen Sismik Uyum Programı çerçevesinde gerçekleştirilen araştırmaya göre İtalya ve Yunanistan’ı da geçerek ilk sırada yer alan Türkiye için kuşkusuz deprem tehlike haritasının anlamı büyüktür ve güncelliği hayatidir.
    Türkiye’de deprem tehlike haritasının hazırlanmasında yetkili kurum olan AFAD da 18 Mart 2018 tarihinde resmi gazetede yayımlanmasını müteakip, 1 Ocak 2019 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye Deprem Tehlike Haritası’nı tanıtarak diri fay sayısının 485 olduğunu kamuoyuna duyurdu. Ancak, bu bilgi verilirken söz konusu rakamın 2012 yılında 326 olarak açıklanan diri fay sayısına bilinen fay segmentlerinin dahil edilmesiyle elde edildiğinden bahsedilmiyordu. Nitekim dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da Türkiye genelinde 485 fay kırığı olduğunu ifade ederek bilim insanları tarafından önceden bilinen parça fay hatlarının bir araya getirilmesiyle bu sonucun mühendislik çalışmalarına katkıda bulunacağına 2014 yılında değinmiştir.
    Peki 24 Ocak 2020’de meydana gelen Elazığ depreminin ardından “kamuoyunda algı iyiyken” açıklanan Yenilenmiş Deprem Haritası’na dair “yeni” olan nedir? AFAD yetkilisinin, “En güncel deprem kaynak parametreleri, deprem katalogları ve yeni nesil matematiksel modeller dikkate alınarak çok daha fazla ve ayrıntılı veriyle hazırlanmıştır” açıklaması bu soruya bir yanıt sayılabilir mi? Elbette, zira yurttaşların e-devlet ‘ten ve/veya AFAD’ın web sitesinden giriş yaparak bu haritadaki verilere göre belirttikleri adresin fay kırığına mesafesini öğrenmesi mümkün. Nitekim noktasal bilgi edinebileceği söylenen harita medyada “Evimin altından, yakınından fay hattı geçiyor mu?” manşetiyle yer buldu. Esasen neoliberal dönemde bireyin öznelliğini dışa vuran türden sayılabilecek bu soru yeni deprem haritasının ruhunu da ortaya koyuyor, sanki yurttaşın tekil olarak bilgilendirilmesiyle diğerinden “kopuk oluş” yeniden tesis ediliyor.
    Öte yandan, 1996 yılındaki Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin 23 yıl sonraki ilk ayrıntılı revizyonu olarak karşımıza çıkan bu haritanın bölgesel değil, noktasal niteliği önceki duruma göre bazı bölgelerin depremselliğinin düştüğü gibi bir algı yaratması nedeniyle tartışmalı da olan bir konu. Nitekim Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şerif Barış, 46 şehir için deprem tehlikesinin düşürüldüğünü hatta, Adana ve Gemlik gibi aktif fay hatlarının üzerindeki yerleşim yerlerinde deprem tehlikesinin düşük gösterilmesine karşı Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odası’nın itirazlarının olduğunu dile getiyor. Prof. Dr. Barış’a göre depremselliğin düşük gösterilmesi inşaat yönetmeliklerine sirayet ederek deprem güvenliğinden kaçınmaya neden olabilir.

    Akkuyu NGS’nin depremselliği

    Öncelikle şunu belirtelim ki, ne eski ne de “yenilenen” Deprem Tehlike Haritası fay hatlarının bilinmesinin kritik önem arz ettiği inşaat halindeki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) için referans alınabilir. Zira Deprem Haritası yönetmeliğinin ilk maddesinde belirtilen yönetmeliğin kapsamı çerçevesinde açıkça köprülerin, nükleer tesislerin kısaca bugünkü ifadeyle mega proje kapsamına giren inşaatların yönetmelik kapsamının dışında olduğu yazıyor:
    “1.1.7 – Binalar ve bina türü yapıların dışında kalan köprüler, barajlar, kıyı ve liman yapıları, tüneller, boru hatları, enerji nakil hatları, nükleer tesisler, doğal gaz depolama tesisleri gibi yapılar, tamamı yer altında bulunan yapılar ve binalardan farklı hesap ve güvenlik esaslarına göre projelendirilen diğer yapılar bu Yönetmeliğin kapsamı dışındadır”.
    Öte yandan, yönetmeliğin kapsamı dışında kalan tesis ve yapıların kendi özel yönetmeliklerinin olduğu, bu inşaatların kendi yönetmeliklerinde belirtilen ilkelere göre inşa edileceği hemen sonraki maddelerde ifade ediliyor:
    “1.1.9 – Bu Yönetmeliğin kapsamı dışındaki bina ve bina türü yapıların deprem etkisi altında tasarımı için kendi özel yönetmelikleri yapılıncaya dek, öncelikle ilgili Türk Standartlarında verilen hükümler ile birlikte, uluslararası geçerliliği kabul edilen eşdeğer diğer standart, yönetmelik gibi teknik düzenlemeler veya kurumlarınca belirlenen teknik kurallar, bu Yönetmelikte öngörülen ilkeler gözetilerek kullanılabilir”.
    Buna göre, 1. reaktörünün inşaatının neredeyse tamamlandığı Akkuyu NGS’de özel inşaat yönetmelikleri hazırlanmış olmalı. Zira Akkuyu Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED)’ne karşı 13 ayrı sivil toplum örgütü tarafından açılan ve bölgede dikkate alınmayan fay hatlarının varlığına işaret eden davalardaki bilirkişi incelemelerinin toptan reddine karar verilmesiyle ak-lanan Akkuyu NGS’nin inşa edildiği bölge üzerinde fay hatlarına istinaden başlatılmış olan derin sismik etüdlerle model çalışmalarının sonuçları da açıklanmıyor, kamuoyuyla paylaşılmıyor.

    Türkiye ve yakın çevresinin güncel tektonik levha hareketleri ve etkin ana tektonik unsurları. (6) Siyah daire Akkuyu NGS’nin konumunu gösterir. NAF, Kuzey Anadolu Fayı; EAF, Doğu Anadolu Fayı; NEAF, Kuzeydoğu Anadolu Fayı; CA, Kıbrıs Dalma-Batma Kuşağı; ECFZ, Ecemiş Fay Kuşağı; TGFZ; Tuzgölü Fay Kuşağı. Bu fay kuşakları etkin fay yapılarını içerir (Prof.Dr.Haluk Eyidoğan, Bilim ve Gelecek)

    Bugün, AFAD’ın internet sitesinde ilgili çalışmaların tamamlanmış olduğu gösterilen bazı raporlar Jeofizik Mühendisi Prof. Dr Haluk Eyidoğan’ın belirttiğine göre Türkiye’de Akkuyu NGS bölgesi çevresinde Akdeniz-Kıbrıs arasındaki Dalma-batma çukuru dahil Türkiye genelinde kıyıdan 200 kilometre mesafede tsunami olasılığı da gözetilerek yapılan etüdleri içeriyor  Buna göre toplam aktif fay sayısı açıklanmış olan 485’in de üstünde 553 ‘e çıkmış durumda. Esasen etüdlerin Akkuyu NGS’ye özel olmayıp Türkiye genelinde gerçekleştirilmiş olması, Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin ilgili maddesine aykırı hareket edilerek Akkuyu NGS’ye yönelik özel yönetmeliklerin yapılmadığının da ispatı sayılabilir. Kaldı ki, Akkuyu NGS açısından önemli bir tehlike kalın toprak veya kaya türleri tarafından üzeri örtüldüğü için jeologlar tarafından tespit edilemeyen “kör faylar“dır. Prof. Dr. Eyidoğan, 2011 yılında yaşanan Van Depremi’ne bu fay tipinin yol açtığını ifade ettiği makalesinde benzer tipteki fayların deniz ortamı dahil, Akkuyu NGS bölgesinde bulunduğuna işaret ediyor.
    Akkuyu NGS’ye ait Saha Parametreleri Raporu’nun, dönemin onaya yetkili tek kurumu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından santrale yeniden yer lisansının verilmesinden sonra, hatta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED onayı verilmesinden de sonra; diğer bir deyişle ters bir sıralamayla 2017 yılında onaylanmış olması, bu nükleer santral projesinin depremsellik açısından değerlendirilmediğinin diğer ispatı olarak değerlendirilebilir. Yine Akkuyu NGS’nin depremselliğinden bahsedildiği noktada kör fayların birleşiyor olma ihtimaliyle bölgedeki 2500 yıl içinde deprem meydana getirmiş Ecemiş Fay hattından tutun da Namrun fay hattına kadar çeşitli fay hatlarıyla kuşatılmış olmasının dikkate alınmış olması gerekirdi. Bunlarla birlikte Prof. Dr. Eyidoğan’ın aynı yıl Bilim ve Gelecek’teki makalesinde detaylı bilgi verdiği üzere Uluslararası Deprem Sismolojisi ve Yeriçi Fiziği Birliği (IAESPEI), tarafından önerilen ulusal sismotektonik haritasını edinmeden Akkuyu NGS’yi inşa etmeye kararlı görünen Türkiye’nin, tatmin edici deprem ve tsunami olasılık tespiti de olanaklı bulunmuyor Dip toplamda nükleer yakıtın tesise getirilmesi itibariyle inşaat temelinin iki kez çatladığına dair haberlerini okuduğumuz Ak-kuyu NGS’de bir nükleer felaketin yaşanma ihtimalini vicdan gözüyle görmek zor değil. Ne var ki, gerçekler engelse hiç bir göz görmek istemeyenden daha kör, hiç bir kulak da duymak istemeyenden daha sağır değildir.
    Yeşil Gazete 
    (Bu yazı Sivil sayfalar‘da da yayımlanmıştır)

    23 Ocak 2020 Perşembe

    What Australia type fire may tell us about the possibility of nuclear disasters

    Australia is one of the countries that have experienced extreme weather events, especially in the last decade due to the effect of global warming. According to experts, system interactions triggered global warming, and extinguishing fires has become impossible due to reduced water resources as a result of excessive evaporation and mismanagement of these resources in the last decade in the country. It is estimated that nearly 1.25 billion animal species and at least 27 people have lost their lives, in addition to annihilation of forests and vegetation due to the fires which could not be controlled for almost four months; other species are threatened with extinction and 1800 houses have reportedly burned down. Unfortunately, the impact of the events is not limited to the period of their occurrence – while four months of carbon emissions, as much as the annual carbon emission amount to the atmosphere, there are scientific studies indicating that there may be an increase in various diseases, especially asthma, especially among children, with the air quality rising to nearly 21 times the dangerous level. Things could have been much worse if the fires had reached the region where uranium mines are located in Australia, which supplies 12% of the uranium fuel used in nuclear power plants operating worldwide; Australia however, has no nuclear power plant of its own.
    Even though the extraction of uranium which is used for nuclear power generation, requires high security standards worldwide, danger to these facilities is possible under all conditions, since in order to obtain 30 tonnes of uranium that is used in a 1200 MW capacity reactor in a year, 440 thousand tons of uranium rock must be extracted from the ground. However, heavy metals such as thorium, radium, radon gas, and nickel which are released in the waste and waste pools following the extraction and other processes, causing heavy substances such as arsenic and mercury getting mixed in the environment and groundwater. Actually such health-related concerns are not limited to Australia since there are also uranium mines in India, the United States, primarily in Niger and Kazakhistan. For Australia, Ranger Uranium Mine, Olympic Dam and Beverly uranium mines have long been on the radar of environmental organizations. According to Dave Sweeney, a renowned anti-nuclear campaigner at the Australian Protection Foundation (ACF), uranium mining and the processing of the extracted material pose enormous risks to the environment and health. However, Sweeney underlines that there are families working in the uranium mines, who inadvertently carry home radioactive dust from the job site.
    ‘If the fire reached the mines, it would be a nightmare for the world’
    A relatively new scientific study published on January 8, 2019, on this subject also points out the danger in uranium mines, especially for those working in the extraction, grinding and production of nuclear fuel and uranium oxide production. Accordingly, due to the regular exposure of employees to radon gas even at low doses every day, it is possible to develop lung cancer due to the cumulative dose accumulated at the end of 10 years. Sweeney argues that the spread of the fires to the uranium mining areas would have been a “ nightmare for the world” since it would have meant the spread of radioactive particles into the air. This would have been in addition to the already existing dangers posed by the uranium mines, such as, in the case of the Ranger uranium mine, whose license, although it has not expired and rehabilitation has not begun yet, there are mineral wastes stacked in waste pools at the production site.
    A warning for the rest of the world
    Australian fires can even be considered as a warning in many respects for the rest of the world for the factors which triggered the fires, including the mismanagement of water resources that may occur in other continents within five to ten years and lead to the occurrence of large-scale and non-extinguishable fires. Undoubtedly, any explosion at gas facilities, gas plants, chemical factories, cyanide pools, silver, gold, and copper mines would also have multi-dimensional impacts on the overall pollution levels, but it would be infinitely worse if we were to take the nuclear chain into consideration.
    What if similar mega-fires were to break out in the US?
    When we look at the issue in terms of the location of nuclear power plants and uranium mines, health, and environment-related risks should be remembered. Considering a note by Dr. Helen Caldicott, author of ‘Nuclear Energy No Solution’ – according to her, an average 1000 megawatts reactor produces 225 kilograms of plutonium annually, and the spread of 500 kilograms of plutonium into the atmosphere is enough to have everyone in the world get exposed to cancer. In this respect, if mega-fires were to break out in the US, it would mean that according to the data of October 2019, 98 commercial reactors and 4000 uranium mines will be at unprecedented risk. At this point, I would like to point out that I do not mean that there will certainly be fires happening at nuclear facilities but, in the case of a fire, nuclear disasters may occur.
    Similarly, when we evaluate the map of Australia, where the fire density is seen, over the continent of Europe, we see that 128 reactors pose a risk that according to the map, this number increases to 164 with the addition of 36 reactors from Russia. On the other hand, the possibilities for experiencing such multiple disasters are not limited to fires alone. As experienced in the USA with the Harvey and Irma hurricanes in 2017, there is a danger for the whole world in terms of both, the reactors and the wastes accumulated in the facilities due to extreme weather events such as storm and hurricanes, and the melting of glaciers and rising water levels. Therefore, these reactors should be shut down as soon as possible since there will be a need to wait for 10 years to have used reactor fuel rods transported from nuclear power plant area in case sea level rises become dangerous for nuclear power plants plus the amount of unsolvable waste problem should not be increased. The Fukushima Nuclear Disaster and the radioactive solid wastes stacked in the open area which have since found their way into the sea with each storm can be considered as an example of the susceptibility of nuclear facilities/sites to extreme weather events. The risk and danger posed by these nuclear reactors and their radioactive wastes can be understood more clearly when one considers the fact that the half-life of the plutonium is 24 thousand years and the cancer-causing effects last at least 240 thousand years.
    Moreover, according to their half-life, other radioactive isotopes (strontium 90, cesium 137…) extending to tens of millions of years are also spread into the atmosphere. Unfortunately, there are nearly 400 nuclear reactors worldwide, thousands of uranium mines as well as waste facilities in operation, which have the potential of Chernobyl and Fukushima-like disasters.
    These grim scenarios are meant to underscore the fact that the reality of the climate crisis often hides within its folds the very real possibility of a multiplicity of disasters. If scientists, who predict that the climate crisis will cause climate migration in the near future, could also take into account the fact that the conditions of the climate crisis may trigger nuclear disasters, and in turn, lead to massive waves of migration, steps can be taken to demand urgent changes in this regard, or at the very least the weak and often demonised voices of opposition to nuclear energy and weapons worldwide may be strengthened.
    In this regard, the task of civil society is to organize more strongly in order to increase awareness regarding the link between the climate crisis and the vulnerability of nuclear facilities so that public opinion may begin to be altered and political powers may be pressured to begin an exit from the innately dangerous nuclear path. ‘Children for nuclear-free life’ and the involvement of more well-meaning youth such as Greta Thunberg will go a long way into promoting an appreciation of this little understood and/or acknowledged threat to our environment and health – there is an urgent need to phase out polluting industries including nuclear mines and promote worldwide usage of renewable sources such as solar and wind energy.
    The author is a Turkish activist and researcher. Earlier, we published her interview on our website. 
    First published in  Civil Pages and  Green Gazette in Turkish

    20 Ocak 2020 Pazartesi

    Avustralya yangınlarının gör dediği

    İstanbul'un 10 katı kadar bir alanın içindeki canlılarla birlikte kül olduğu Avustralya'nın hazin öyküsünde belki tek iyi haber; yangınların uranyum madenlerinin çıkarıldığı bölgeye ulaşmaması ve ülkenin nükleer santrali olmayışı...




    Küresel ısınmanın etkisiyle özellikle son on yılda artan aşırı hava olaylarının yaşandığı ülkelerden biri de Avustralya. Sistem içi etkileşimlerin küresel ısınmayı tetiklediği ülkede uzmanlara göre su kaynaklarının iyi yönetilmiyor oluşuna, son yıllarda aşırı buharlaşmaya bağlı olarak kaynakların azalması da eklenince yangınların söndürülmesi imkansız hale geldi. Dört aydır kontrol altına alınamayan yangınlar nedeniyle orman ve bitki örtüsüyle beraber 1,25 milyar hayvan ve en az 27 insan yaşamlarını yitirdi; türler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı;  bin 800 ev yandı…. Fakat maalesef yaşananların etkisi geçmiş zamanla sınırlı değil. Dört aylık süre zarfında yıllık karbon emisyon miktarı kadar karbonun atmosfere salınmış olması küresel ısınma açısından yeni bir pozitif geri besleme anlamına gelirken hava kalitesinin tehlikeli düzeyin 21 katına çıkmasıyla dumanlara boğulan canlılar, özellikle çocuklar açısından başta astım olmak üzere çeşitli hastalıklarda artış olabileceğine işaret eden bilimsel çalışmalar var. Fakat her şey daha da kötü olabilirdi zira, yangınlar dünya genelinde faaliyet gösteren nükleer santrallerde kullanılan uranyum yakıtının %12’sini tedarik eden Avustralya’da uranyum madenlerinin bulunduğu bölgeye ulaşmadı ve Avustralya’nın (gayet yerli ve milli olmasına rağmen) nükleer santrali yok.

    En ‘güvenli’ halinde bile riskli: Uranyum madeni

    Nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyumun yerin altından çıkarılması dünya genelinde yüksek güvenlik standartları gerektirse de tehlike her koşulda baki. Zira 1200 Megavat kapasiteli reaktörde yıllık kullanılan 30 ton uranyum maddesinin elde edilmesi için 440 bin ton uranyum kayasının çıkarılması gerekirken, çıkarılmasıyla birlikte başlanan prosesler nedeniyle oluşan atık ve atık havuzlarında açığa çıkan toryum, radyum, radon gazı, nikel gibi ağır metaller, arsenik, civa gibi ağır maddelerin çevreye, yer altı sularına karışması söz konusu. Nitekim Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, başta Nijer olmak üzere Afrika ülkelerinde ve Avustralya’da uranyum madenlerinin çevre ve insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri nedeniyle karşısında da yıllardır nükleer karşıtı mücadele yürütülüyor.
    Avustralya’da faaliyette bulunan Ranger Uranyum MadeniOlimpik Baraj (Olympic Dam) ve Beverly uranyum madenleri de uzun zamandır çevreci örgütlerin hedefinde. Kasım ayında Melbourne şehrinde Avustralya uranyum madenleri üzerine bir mülakat gerçekleştirdiğim Avustralya Koruma Vakfı (ACF) nükleer karşıtı kampanyalar sorumlusu Dave Sweeney’e göre uranyum madenciliği ve çıkarılan madenin işlenmesi çevre ve sağlık açısından büyük riskler taşıyor. Fakat Sweeney ilk aşamada etkilenenlerin uranyum madenlerinde çalışanlar ve iş sahasından radyoaktif tozları eve de götüren çalışanların aileleri olduğunun altını çiziyor.

    ‘Yangın madenlere ulaşsaydı, dünya için kabus olurdu’

    Bu konuda 8 Ocak 2019 tarihinde yayımlanan görece yeni sayılabilen bir bilimsel araştırma da uranyum madeninde özellikle uranyum madeninin çıkarımı, öğütülmesi ve nükleer yakıt olan uranyum oksit üretimi proseslerinde çalışanlar için tehlikeye işaret ediyor. Buna göre çalışanların her gün düzenli olarak radon gazına düşük dozlarda dahi maruz kalmasına bağlı olarak 10 yılın sonunda biriken kümülatif doza göre akciğer kanserine yakalanması söz konusu. Nitekim Avustralya’daki yangınların madeni etki altına alma olasılığı radyoaktif partiküllerin havaya yayılması anlamına geldiği için Sweeney de yangınların uranyum maden bölgelerine sıçrama ihtimalini “dünya için kabus olurdu” şeklinde yorumluyor. Bununla beraber Ranger uranyum madeni gibi lisansı bitmesine rağmen henüz rehabilitasyonuna başlanmamış ve üretim sahasında atık havuzlarında istiflenmiş maden atıkları bulunan uranyum madenleri açısından ilave tehlikelerin bulunduğunu da ekleyelim.
    Avustralya yangınları dünyanın geri kalanı için pek çok açıdan uyarı bile sayılabilir. Zira yangınları tetikleyen nedenler ve kötü su yönetimi politikalarının uygulanması beş-on yıl içinde diğer kıtalarda büyük ölçekli ve söndürülemeyen yangınların yaşanmasına yol açabilir. Kuşkusuz bu tür riskler petrol, gaz tesisleri, kimyasal fabrikalar, siyanür havuzlarının olduğu gümüş, altın, bakır madenleri gibi tesislerin de yangına kapılması bağlamında çok boyutlu kirlilik manası taşıyor.

    Mega yangınlar ABD’de yaşansaydı?

    Ancak meseleye nükleer santraller ve yerine göre uranyum madenleri açısından baktığımızda on yıllar boyunca nefes alacağımız havadan, kendimizi sakınmamız yağan yağmurdan kaçmamız, toprakta, denizde yetişen ne varsa uzak durmamıza yol açacak durumlar yaşanabilir. Nükleer Enerji Çözüm Değil kitabının yazarı Dr Helen Caldicott’un uyarısını dikkate almak gerekirse ortalama 1000 megavatlık bir reaktör (misal Akkuyu’daki her bir reaktör 1200 Megavat) yılda 225 kilogram plütonyum üretir ve 500 kilogram plütonyumun atmosfere yayılması tüm dünya nüfusunu daha doğrusu tüm canlıları yeni bir kansere maruz bırakabilir. Bu açıdan ABD’ de yaşanması halinde mega yangınların nasıl bir alanda etkili olacağını yukarıdaki görselde görmek mümkün ki 2019 Ekim ayı verilerine göre ABD’ de toplam 98 ticari reaktör ve 4000 uranyum madeni bulunuyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim ki, iddiam bu tesislerin muhakkak yangına maruz kalacağına değil, etkisi giderek artan belirsizlik ortamında tolere edilmesi mümkün olmayan nükleer felaketlerin bulunduğu ihtimaline işaret etmek amacı taşımaktadır.
    Aynı şekilde yangın yoğunluğunun görüldüğü Avustralya haritasını Avrupa kıtası üzerinden değerlendirdiğimizde 128 reaktörün risk teşkil ettiğini görürüz ki haritaya göre hesaba Rusya’nın 36 reaktörün de katılmasıyla bu sayı 164’e çıkar. Öte yandan daha önceki yazılarımızda okumuş olabileceğiniz gibi söz konusu çoklu felaketlerin yaşanmasına yönelik ihtimaller yangınlarla da sınırlı değildir. ABD’de 2017 yılında Harvey ve Irma kasırgalarıyla da deneyimlendiği üzere gerek fırtına ve kasırga türündeki aşırı hava olaylarıyla gerekse buzulların erimesi ve su seviyelerinin yükselmesine bağlı olarak hem reaktörler hem de tesiste biriktirilen atıklar açısından dünyanın tamamı için tehlike söz konusudur. Dolayısıyla bu reaktörlerin bir an önce devreden çıkarılarak on yıl gibi bir süre zarfında taşınmaya uygun hale getirilmesi, çözümsüz atık sorununun büyümesi önlenmelidir.
    Bu aşamada Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla açık alanda istiflenen radyoaktif katı atıkların her fırtınada denize sürüklenmesi de örnek vaka sayılabilir. Nükleer reaktör ve atıkların risk boyutu, plütonyum maddesinin yarılanma ömrünün 24 bin yıl olduğu ve kanser yapıcı etkisinin en az 240 bin yıl olduğu gerçeğiyle ele alınması halinde daha net anlaşılabilir. Kaldı ki yarılanma ömürlerine göre tesiri onlarca yıldan milyonlarca yıla uzanan diğer radyoaktif izotopların (stronsiyum 90, sezyum 137…) da atmosfere yayılması da söz konusudur. Maalesef dünya genelinde operasyon halinde 400 reaktör, binlerce uranyum madeni ve bir de bunların atıkları varken potansiyel Çernobil ve Fukuşima’ların yaşanma ihtimali yadsınamaz.
    Bu kötücül senaryolarla anlatmak istediğim iklim krizi gerçeğinin kendisinin bir felaket olduğu kadar çoklu felaketlere yol açabileceği ihtimalini içinde saklı tuttuğudur. Bugün iklim krizinin yakın gelecekte iklim göçünü başlatacağı öngörüsünde bulunan bilim insanları iklim krizi koşullarının nükleer felaketleri tetikleyebileceğini, dolayısıyla nükleer felaketlerin de bir göç dalgası başlatabileceğini hesaba dahil ederse bu konuda da değişimin talep edilmesi için adım atılabilir, en azından dünya genelindeki nükleer karşıtlığının yer yer cılız sesi güçlenebilir. Bu konuda sivil topluma düşen görev, dünya kamuoyunun farkındalığının artması için örgütlenmek ve dünya genelinde nükleerden çıkış için siyasi iktidarlara baskı yapmak olabilir. Nükleersiz bir yaşam için çocuklar da harekete hararetle katılmalı, yeni Greta’lar çıkmalı, bir an önce  kirleticilerden vazgeçilerek  doğru projelendirilmek koşuluyla faydalanılacak faydalanılacak, güneş ve rüzgar gibi doğayla uyumlu enerji kaynaklarına yönelinmelidir.
    (Bu yazı Sivil Sayfalar.org’da da yayımlanmıştır.)

    Muhafaza’kar’ siyasetin depremi

    Uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.




    Etimolojik olarak muhafaza eden, mevcut şartları koruyan, gelenekselci ya da  yeniliğe ve değişime karşı manasında kullanılan  Muhafazakar kelimesi  değişime kapalı sağ siyaseti temsilen de kullanılır. Ancak neoliberal düzende sağ siyaset neo-sağ olurken, bu kelime de önceliğini ifşa eder. Zira muhafaza edilen geleneksel düşünce falan değil, Kanal İstanbul ile de bir tekrarını yaşamakta olduğumuz üzere devşirilen kardır, ranttır…
    Başlangıçta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından dezavantaj yaratıyormuş gibi gösterilmesi ve uysal Boğaz kıyılarının  şahlanıp gemilere çarpmasıyla“ihtiyaç” olarak gündeme getirilen projenin temel amacı son haftalarda iyice anlaşıldı.  Kuşkusuz bu gerçeğin keşfinde teyakkuza geçen sivil toplumun  İstanbul’da Büyükşehir yerel yönetimini yanında bulmasının ve proje alanındaki  tapu kayıtlarının el değiştirdiğinin öğrenilmesinin payı  büyük. Bunu en çok, akabinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki kapsamına getirilen sınırlamadan anlıyoruz. Böylece  çok sesliliğin, farklı siyasi partilerin iş süreçlerinde birlikte görev almasının şeffaflığın sağlanmasındaki önemi bir kez daha tecrübeyle sabitlendi. Fakat, o başka bir yazının konusu, bu yazıda muhafazakarlığın yıkıcılık potansiyeline bakacağız.
    Ekoloji ve çevre konularındaki uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.  Zira  yurt toprağını seven, onu ata yadigarı belleyen kimsenin su kaynaklarının kirletilmesine, su havzasının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip edilmesine, bitki örtüsünün, biyoçeşitliliğin, hayvan türlerinin 136 milyon karelik orman ve tarım alanıyla beraber yok edilmesine katlanması, sessiz kalması  mümkün değil.

    Günde 11 ton dinamit

    Bilim insanlarının uyarılarına en son Yüksek Çevre Mühendislerinin uyarıları da eklendi. Buna  göre  kanalın açılması için günde 11 ton dinamit kullanılacak ve  proje süresi olan 5 yıl boyunca her gün  kullanılan dinamitin kümülatif yıkım gücü   20 bin tonluk (20 Kiloton)  etkiye tekabül edecek. Bununla birlikte uzmanlara göre mesele 11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fay Hattı’nın geçmesi nedeniyle olası bir depremde kanalın iki yakası arasındaki yardım faaliyetlerinin yapılamaması/aksaması söz konusu olacak. Ayrıca uzmanlar yalnızca deprem riskine değil, kanalın açılması halinde Trakya bölgesinin zemininin killi volkanik yapısının durdurulması zor heyelan ve göçüklere yol açabileceğine de dikkat çekmekte.
    Öte yandan  İstanbul depremine yönelik hazırlıkların yapılmayışını en son 2 ay önce bütçenin yetersizliğiyle açıklamış olan hükümet yetkilileri  Kanal İstanbul’un yapılması için “gerekirse hazineden karşılarız” diyerek kararlı olduklarını topluma göstermeye çalışıyor. Tarihe not düşülmesi için ben buradan net şekilde soruyorum: Depreme yönelik binaların hatta okul binalarının  güçlendirme çalışmalarının hazinede bütçe olmadığı için yapılamayacağını söyleyen siyasi iktidarın temsilcileri, şimdi Kanal İstanbul’un yapılması için Hazine’nin devreye gireceğini söylüyor öyle mi?
    Normal şartlarda bir deprem, doğal afet meydana geldiği zaman, misal Marmara depremi , Düzce Depremi, Van depremleriyle de hatırlanırsa devlet maddi manevi imkanlarını seferber eder, medyadan dramatik mesajlar verilir, siyasetçiler bölgeye gider, deprem çadırları ziyaret edilir vs. Neticede yürekleri yakan bir dert hasıl olmuştur, telafisine çalışılır. Peki eğer Kanal İstanbul için dinamitler insan eliyle patlatıldığında  deprem, heyelan meydana gelirse vebali kim olacak? Bilim insanlarının uyarılarının reddi de fıtrata mı bağlanacak?

    Ya kanal ya memleket

    17 yıllık  nüfuzunun  ekonomik alt yapısını  inşaat projelerine dayandıran siyasi iktidarın yeni pay dağıtmak için pasta bulma çabasında olduğu ortada. Zira  genel işsizlik , ekonomi sorunlarını bırakın çözmeyi sorunun kaynağıyken kendi içinde de depremler yaşanmakta belli ki. Zira başka türlü  en basitinden enflasyon daha ne kadar hissedilen enflasyonun beşte biri olarak %11 gösterilebilir ki? Sanki Tanıl Bora’nın derlemesiyle inşaatın rant dağıtımından korporatizme uzanan ekonomi- politik gücün  hicvedildiği “İnşaat Ya Resullulah” dergisini okumanın tam zamanı…Özetle Kanal İstanbul’un yapılmasındaki sertlik ve ısrar  göze alınan yıkımla birlikte düşünüldüğünde yapılamayacak Kanal’ın bir başka doğal yıkım sürecini başlatacağını öngörmek çok zor değil. Fakat aksi Trakya’ya, Çanakkale’ye  doğru yeni kanal ve inşaat projelerinin de  habercisi olur ki bu noktada yeni sloganı tekrar etmeli Ya kanal ya İstanbul değil,  hakikaten Memleket…
    (Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

    Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

      Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...