10 Kasım 2023 Cuma

Siyasal bekayı nükleer yakıtla ateşlemeyi ummak

 Durdurmaya hepimizin hakkı ve gücü olan Akkuyu NGS ile bağlanan akıbetimizi değiştirmek ve önceliği siyasi beka olan bir iktidara teslim olmamak için dayanışmak ve birlikte hareket etmek zorundayız.

    Fotoğraf: AA
    54Paylaş
    facebook sharing button
    twitter sharing button
    whatsapp sharing button
    linkedin sharing button
    messenger sharing button
    email sharing button
    snapchat sharing button

    Seçim öncesi kurdele kesmek, açılış törenleri yapmak gerçek anlamda iş üretemeyen iktidarlara kendilerini eleştirilerin odağından çıkarmak ve kamuoyu nezdinde “güçlü” görünmek için bir fırsat olarak görünür. Genel seçim öncesi Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin ilk reaktörünün alelacele operasyona başlatılması girişimi de bu alışkanlığın nükleer santral gibi riskli bir teknoloji aracılığıyla sergilenmek istenmesinin bir sonucudur.

    Nükleer santrallerin kaza boyutuyla silinmeyen izler bıraktığını bugüne dek dünya genelinde 600 milyondan fazla insanın sağlığına olumsuz etki etmiş olduğu, bu etkinin devam da ettiği bilinen Çernobil’i 37’inci yılında anarken Akkuyu NGS’nin yakıtının Anadolu toprakları üzerine konuşlandırılmasına da saatler kaldı.

    ‣27 Nisan’daki ‘açılış’ için nükleer yakıt geliyor 

    “Güç” nosyonunu silah ve şiddete eşitleyen yaklaşıma göre “Erdoğan’ın Atom Santrali” olarak dillere pelesenk edilen nükleer santralin resmi sahibinin Rusya olduğu gerçeğinin bu kesimlerce ne kadar idrak edildiği ise meçhul.

    Dünya ‘Mersin’e giderken’…

    Öte yandan nükleer santrallerin hiçbir devlete gerçek manada güç atfetmediğini de nükleer teknoloji alanında on yıllarca yatırım yaptıktan sonra bu endüstriyi terk etme kararını almış olarak uygulamaya da geçiren Almanya’nın izlediği politika ortaya koyuyor. Bu politika geçmişte Almanya’da ülkenin ihtiyacı olan elektriğin yüzde 30’unu karşılayan nükleer enerjiyi ikame etmesini amaçlayan planlama doğrultusunda kaynağını doğadan alan ve kaynağında sınırsız oluşuyla ham maddesinde de bağımsızlık sağlayan yenilenebilir enerji kaynaklarından güneş ve rüzgârın tercih edilmesiyle ete kemiğe bürünmüş oluyor. Bu şekilde Almanya bir taraftan yenilenebilir enerji alanının liderliğini elde ederken diğer taraftan da bambaşka bir iş alanı olarak görülebilecek nükleer santral söküm süreçlerine de liderliğini elde etmiş oluyor.

    Sonuç olarak Almanya’nın yaptığı, nükleer lobinin baskı ve tekliflerine kapıyı kapatarak enerji arz güvenliğini ya da savaşkan bir güç olma meselesini bahane etmeden demokratik süreçlerin içinde kalmayı başararak sivil toplum güçlerinin iradesine uyum göstermesinin ödüllerini ulusal ve küresel ölçekte devlet kapasitesini artırmış olarak toplayacağı söylemek yanlış olmaz.

    AKP’nin ‘gösteri aracı’ olarak seçim propagandasi

    Türkiye siyasi tarihinde en uzun süre iktidarda kalan AKP’nin hegemonik ilişkilerini destekleyen Akkuyu NGS ise yıllar içinde tahrip edilen kurumsal siyasetin boşluklarından faydalanılarak ilk aşamada hukukun arkasından dolanılması ardından hukukun araçsallaştırılmasıyla hayata geçiriliyor.

    Ne var ki dünyada örneği görülmemiş düzeyde siyasal iktidarın yabancı bir devlete sağladığı imtiyazlarla engellerin aşıldığı Akkuyu NGS dahi nükleer santrallerin zaman ve maliyet unsurunun dezavantajlarını ortadan kaldırabilmiş değil. Zira bugüne dek operasyona başlatılacağı tarih tüm imtiyaz ve teşviklere rağmen en az üç kez ötelenmiş durumda. Bu ötelemelerin kamuflajı ise son kertede ilk söylendiği gibi açılışın dört değil, birinci reaktör için Cumhuriyet‘in 100. yıldönümü hediyesi ambalajına sarmalanmasıyla olmuştu. Ne var ki Akkuyu NGS’nin aynı zamanda iktidarın gösteri aracı olması nedeniyle bu teknolojinin tüm hantallığına rağmen siyasi iktidarın enerjisine uyum sağlamasına çalışılıyor. Zira iktidarın bekasının bağlı olduğu genel seçim tarihinin 14 Mayıs olarak belirlenmesi yeni bir revizyon yapmayı gerektirdi ve bu kez nükleer santraller bazında eşyanın tabiatına aykırı olmayan ertelemelerin yerini operasyona başlangıç tarihinin iki ay öne çekilmesi aldı.

    Oysa bu yıl seçim tarihi belli değilken Rosatom yetkilisi tarafından yapılan açıklama ilk reaktörün operasyona üçüncü çeyrekte yani temmuz-eylül ayları içinde başlatılmasının planlandığı yönündeydi. Böylece güvenliği de ilgilendiren teknik skandallarının görmezden gelinen, iş cinayetlerinin yüzeysel çözümlerle giderilen ve sürecin devam etmesi adına sivil toplumun sesinin bastırılmasına ihtiyaç duyulan Akkuyu NGS’nin nükleer karşıtlarının iddialarını haklı çıkararak “güç konsolidasyonu” uğruna araçsallaştırıldığı da teyit edilmiş oldu. Üstelik de resmi rakamlarla 50 bin kişiyi yaşamdan koparan 6 Şubat depremlerinin acısı tazeyken ve tehlike Akkuyu NGS ve civarını etkileyecek potansiyeli taşırken… Sözün özü, iktidar için siyasal bekayı nükleer yakıtla ateşlemek oylarına talip olunan insanların güvenliğinden daha önemli görünüyor.

    Yanıtsız sorular

    Öte yandan meselenin takibini yapan Nükleer Karşıtı Platform, bileşenleriyle ittifak kanalları açık olan nükleer karşıtlığını benimsemiş olan siyasi partiler ‘Akkuyu NGS’ye yüklenmesi planlanan yakıt çubuklarının sevkiyatı yapıldı mı?’, ‘Bu yakıt sevkiyatının hangi yollardan yapılması öngörülüyor?’ gibi kamuoyunun sormadan bile bilgilendirilmesi gereken soru önergeleri yöneltiyor fakat bu önergeler ya afaki yanıtlanıyor ya da yanıtsız bırakılıyor. Benzer şekilde sivil toplum güçlerinin yıllardır bilimsel verileri de arkasına alarak yönelttiği eleştiriler ve ekosisteme, canlılara, insan sağlığına, tarıma, balıkçılığa verdiği zararların maliyetine istinaden yaptığı uyarılar iktidar tarafından dikkate alınmıyor ve yüzeysel açıklamalar yapılıyor.

    Bu uyarıların karşısında ise tesise getirilen ekipmanların teknik adlarının, ağırlıklarının sayılıp dökülmesiyle gövde gösterisi yapılıyor. Bununla birlikte iktidar kötü yönetilen daha doğrusu kontrolden çıkmış olan ekonomik koşullarda halkın gündemine giren soğanın karşısına bu nükleer santrali çıkarmak suretiyle de kendisini ilim ve bilimle uğraşan(!) pozisyona yerleştirirken iktidarı eleştirenleri de aşağı düzeyde siyaset yapmakla itham ediyor.

    Siyasal iktidarın oylarına talip olduğu kitleleri umursamamasına neden olan, kuşkusuz salt kendi tabanını ve paydaşlarını dikkate alan kendi matematiğidir. Fakat siyasal iktidarın ülkenin değil, siyasi bekasına öncelik verdiğini gösteren bu durum reklamın kötüsü olmaz savının tam da tersinin geçerli olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle 27 Nisan günü canına ve geleceğine kastedilen yurttaşlar olarak kendi matematiğimizi çalıştırmamız elzem.

    Durdurmaya hepimizin hakkı ve gücü olan Akkuyu NGS ile bağlanan akıbetimizi değiştirmek ve önceliği siyasi beka olan bir iktidara teslim olmamak için dayanışmak ve birlikte hareket etmek zorundayız. Bu aşamada Nükleer Karşıtı Platform (NKP) bileşenleri tarafından “Akkuyu’ya Nükleer Yakıt Getirilmemeli” başlığı altında, 54 nükleer karşıtı kurum ve sivil toplum örgütünün imzası ile “Mali açıdan büyük kamu zararı doğursa da ‘Nükleer santrali kapatacağız’ demeyen hiçbir siyasi partiye oy vermeyeceğiz” notu dayanışma talebinin dışavurumu olarak görülmeli ve bu düzenin değişmesinin ilk adımı kabul edilmelidir.

    Bu doğrultuda, Nükleer karşıtları yakıtın gelişini evlerinde oturarak beklemeyecek. İstanbul’da Beşiktaş’ta “Çernobil’i Unutmadık Akkuyu’da Nükleer santral İstemiyoruz” ; Mersin’de “26 Nisan Çernobil, 27 Nisan ? Zaman daralıyor, Nükleer Felaket yaşamı durdurmadan sen onu durdur ; Sinop’ta “Çernobil Unutulmadı” ; Kıbrıs’ta “Hibakuşalar Olmasın!”[1] sloganlarıyla basın açıklamaları düzenleyerek etkinlikler yapacak. Ben bu yangını söndürmeye Akkuyu’ya Mersin kent merkezi kadar yakın fakat bilgilendirilme konusunda dahi meselenin dışına atılan kuşuçuşu 90 kilometre Kıbrıs’tan su taşımaya çalışacağım. Siz nerede olacaksınız?

    *

    [1] Hibakuşa: Hibakuşa terimi, ilk olarak Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atıldıktan sonra hayatlarını kaybedenleri değil, bir şekilde hayatta kalanları ve maruz kaldıkları radyasyonla yaşamlarına devam edenleri ifade eder. Hayatta kalan bu insanların çoğu, yaşamlarını nükleer tehdidin olmadığı bir dünya için mücadele etmeye adamıştır. Hibakuşaların tecrübelerini daha genç nesillere aktarmayı misyon edinmesiyle Dünya genelinde de pek çok benzer deneyim de paylaşılmaya başlanmıştır. (Kaynak: nükleersiz.org)

    7 Haziran 2022 Salı

    Rosatom’s woes before and beyond the war: implications of Russia’s embattled nuclear industry

     Editor’s note: In this article, Pinar Demircan examines the present Russian occupation of Ukraine as one that signifies the dead end of capitalism. The author argues that foreign dependency has made even the Russian nuclear industry giant Rosatom aggressive and vulnerable at the same time, and points to the possibility of similar occurrences across other geographies, including in her country, Turkey by looking at it from the perspective of nuclear energy.




    Pinar Demircan

    Pinar Demircan is from Turkey. She is an independent researcher  nukleersiz. org coordinator and nuclear editor at Yesil Gazete.

    One can hardly underestimate the share of energy resources in war when past experiences are taken as a reference. As is known, shortly after the end of the First World War, the increase in the need for natural resources to ensure industrial progress due to population growth fed the tendencies that underpinned the second war under the cover of development. Subsequently, it was seen during the Cold War period that this possibility was strengthened with the deepening of resource dependence and internationalization. Unfortunately, this state of aggression is justified in various ways, as was witnessed in Syria. It can be said that solar and wind energy, which are known as renewable energy sources, do not serve the goal of continuous accumulation through capitalist appropriation. Renewable energy sources do not create addiction or dependencies, cannot possibly trigger a war, and they are less likely to be serve inhuman accumulation.

    Questions behind the radiation spike at Chernobyl

    What made me think about the above in the context of the recent invasion of Ukraine was that the siege started from Chernobyl, while the statements made regarding the two separatist regions, Donetsk and Luhansk, and messages of hostility continued, Russian President Putin appeared to have decided to protect the legacy of the former USSR.

    The military occupation of Chernobyl turned public attention towards the radiation levels at the beleaguered plant that are believed to have increased 20-30 times. Even more interestingly, it was stated that this increase had occurred due to the military vehicles which entered the facility area, kicking up clouds of radioactive dust present in the surface soil. What needs to be asked is whether such a claim was made to lay to rest adverse public opinion that was concerned that Russian forces could potentially cause radioactive pollution in Chernobyl, or was it made to hide the many questions that were emerging about another operation? Another important question that has emerged is why were the measurement monitors used for measuring the spread of radiation in the field, deactivated? What about reports that there was fighting between Russian forces and Ukrainian soldiers at the Chernobyl facility, that the latter were taken prisoners and the management of the Chernobyl facility changed hands? Where about 21 000spent fuel rods in the pools of the 4th reactor must be constantly cooled avoiding any leakage at the Chernobyl site.

    Moreover, was it not a risk for the Russian forces that the technical officers in these facilities were forcibly brought under Russian command and control? Were there nuclear experts and scientists within the occupying Russian side? Some political scientists and experts say that Chernobyl is the shortest way to Kyiv, and therefore, the facility had been surrounded because it was ‘on the way’. However, the seizure of the facility requires us to think more deeply, which is what this article is about, a perspective that shows the big picture about nuclear energy. Because accumulation by dispossession is in the very nature of capitalism, and underpins all inequalities, therefore, what is happening in Ukraine today may possibly be pointing us towards closely observing this practice of usurpation/confiscation in the context of nuclear energy. Now let’s fill in the missing pieces so we can see the big picture.

    Nuclear waste is “precious”

    Nuclear energy production should be considered together with its fuel chain. In other words, nuclear power generation is never simply an operation in a facility for which nuclear fuel is required. The fuel obtained by processing crude uranium becomes nuclear waste after use, and after cooling for 20-30 years; it is either stored dry as in Ukraine or in one of a limited number of facilities around the world (France, England, Russia, India), it is reprocessed. Finally, although there is no fully operational example in the world yet, it is the final storage. It can be said that Russia leads the way in processing nuclear waste.

    In fact, within the framework of agreements made with many countries around the world, Russia is also the leader of the nuclear fuel production process from nuclear waste. This must lead us to consider that such fuel can cause much greater ecological destruction in case of an accident or leakage compared to uranium fuel used in reactors produced by Russia. Thus, Rosatom made a step towards closing the nuclear fuel chain facilities by using high-level plutonium extracted from the nuclear fuel irradiated in VVER-type reactors. So ongoing projects in Russia, China, India, Hungary, Iran, Turkey, Finland and Egypt are potential sources of such reprocessed fuel.

    Russia had a nuclear waste agreement with Ukraine. According to this arrangement, Ukraine would send the waste from its 15 nuclear reactors operating within its borders to Russia at the cost of 200 million dollars every year. However, in 2005, Ukraine’s then Minister of Energy, Yuriy Nedashkovsky concluded a new agreement with the US-based company Holtec to establish a storage facility promising 100 years of protection in the Chernobyl plant site for 250 million dollars, thus, bringing to an end the earlier deal with Russia. The dry-storage facility, built by Holtec with the financial loan support of the US-based Development Finance Corporation (DFC), which committed to offering protection for a maximum of 100 years, was to be put into operation on November 6, 2021, with trial tests at the end of 16 years. 2 There are currently 4,000 cubic meters of waste, and the warehouse as the key facility where nuclear waste from 15 nuclear reactors, which produce more than 50 percent of Ukraine’s energy production will be stored. Thus, Ukraine was spared from paying $200 million every year to Russia for the removal of nuclear waste, and had to bear only a one-time expense of 250 million dollars under the new agreement. In other words, with the construction of this warehouse by the US corporate, Russia had lost both the supply of nuclear waste for nuclear fuel production and an income of 200 million dollars per year. Moreover, the Russian-origin nuclear fuel company TVEL, which has been operating since 1996 in Moscow, had invested hundreds of millions of dollars to produce fuel from nuclear waste and had even started a Chemical Concentrates Plant site in Novosibirsk.

    On the other hand, considering the fact that Russia has emerged as an economic giant in the world with its foreign investments for the last 10 years, its requirements for uranium have increased heavily. TVEL, a public company established to supply manufactured fuel assemblies to Russian-made 76 reactors across the world, uses 5,500 tons of uranium as well as large quantities of spent nuclear waste. The spent nuclear waste is necessary for Russia’s research reactors, floating and icebreaker reactors in addition to the operating reactors in its overseas projects and 37 reactors within the country. For Russia, which has 9 percent of the world’s uranium reserves, including the uranium it obtained from the mines in the Ural Mountains, Kalmica and the Caspian Sea, this amount is not enough to meet either the expanding foreign nuclear portfolio or the needs of its own nuclear power plants. In fact, this can only meet half of the uranium supply that Russia needs, and hence, the country is preparing to open six more uranium mines in the coming period.

    Another reason why Russia currently faces a bottleneck for manufactured fuel assemblies
    is that since 2014, Australia has suspended uranium exports to Georgia and Ukraine, and has justified doing so in the face of Russia’s attempts to invade Georgia and Ukraine. As a matter of fact, in an official statement made in parliament, the Australian Prime Minister asserted that “Australia has no intention at the moment to sell uranium to a country like Russia that is openly violating international law”. This move also confirms our assessment that Russia has been exposed to an implicit international embargo on the supply of uranium that it needs for its nuclear power plants. Ukraine was dependent on Russia for its uranium supply, as well as for its waste. As a matter of fact, in order to end the dependency of its 15 reactors, it decided to increase uranium production within its borders by 2026, and for this, the USA made a 335-million dollars agreement through Westinghouse. To clarify, we can say that till 2015 Ukraine got most of its nuclear services and manufactured fuel assemblies from Russia, but it also gradually reduced that dependency by purchasing manufactured fuel assemblies from Westinghouse.

    Moreover, Russia, which has been internationally declared as an “occupying power” since its declaration of war on Ukraine, will be excluded from the global nuclear industry market, much in the same way as it may be excommunicated from all other markets at the current juncture. The first signs of this have already arrived in the form of Finland’s decision to announce that the Hanhikivi-1 project is already dead. Similarly, the Swedish state-owned energy company Vattenfall, which supplied nuclear fuel deliveries to Russia within the framework of the agreement signed with the state-run TVEL in 2016, has announced that it will not provide nuclear fuel deliveries to Russia until the next announcement. There is no prospect of a resumption of uranium supplies from Australia, and other suppliers are also blacklisting Russia. As mentioned above, domestic mines can currently provide only half of Russia’s annual uranium needs, while blockades against uranium imports to the country means that its hands are tied further. It is likely that similar announcements will be made by other companies and public enterprises involved in civil nuclear trade with Russia in the coming days.

    Obviously, more severe restrictions that would undermine the supply of nuclear fuel are likely to be implemented this time against Russia’s foreign investments. For instance, all new reactor projects led by Russia could be canceled for “punishment of the rogue state”. As it is becoming abundantly clear, on top of the nuclear fuel embargo that Russia is implicitly exposed to as the leader of the nuclear industry, its share in the global nuclear commerce is also getting steadily reduced. Even its own slice of the pie is now on other plates. As a matter of fact, Poland, which had to give up coal, turned to nuclear energy as the nuclear option was included in the tax-reduced solutions in face of the climate crisis. Poland has signed an agreement with the US to establish a nuclear power plant, which also strengthens the possibility of a conflict between the US and Russia on the nuclear industry.

    As for Rosatom’s projects in the Middle East, if we need to clarify the picture a little more, the nuclear industry market in the region is shared by a total of 4-5 countries worldwide, as can be seen on the map. Led mainly by the US and Russia, the nuclear power plants are a means of controlling the geopolitics of the region in which they have been set up. For example, in addition to the Akkuyu NPP in Turkey, Russia’s nuclear power plant projects in Iran and Egypt will strengthen its hands in its competition with other imperial states and will also enable it to effectively take control of the Eastern Mediterranean.

    In particular, the Rosatom initiative in Egypt on the opposite shore of the Mediterranean will serve to dominate the Eastern Mediterranean in the context of the burgeoning energy conflict in the Eastern Mediterranean over the past few years.

    Towards the end of this article, let’s also reflect upon those who claim that by owning nuclear plants, a country necessarily acquires more political power. Whether Ukraine is a “nuclear power” with its 15 reactors and 4 thousand tons of nuclear waste remains a crucial question to be asked at the present juncture. Instead of being a pawn in the technology market dominated by the imperial states and using a foreign-dependent technology, it is much better to prefer the modes of energy generation that are compatible with nature, do not destroy ecological rights, and, do not create technological dependence because it does not have complex processes that will not feed the appropriation motives of states that have to serve their companies. Is it not evidently emerging as the only solution?

    The invasion of Ukraine should serve as an opportunity for other states to learn lessons and give up nuclear energy. While the world debates whether or not nuclear energy should be considered for tax-exemptions as a green solution in the context of climate crisis, it should be taken into account that the nuclear option inherently imperils world peace as it perpetuates the power asymmetries and conflicts rooted in the capitalist system. The occupation of Ukraine should ignite the start of a campaign where nuclear opponents around the world should remind the International Atomic Energy Agency (IAEA) and global citizens against nuclear cooperation with Russia and demand to abandon Rosatom projects.

     

     

    Coğrafya ne zaman kader olur ?

     Çernobil nükleer felaketi 36 yılın ardından hala gündemi belirleyecek kadar ölümü ya da hastalıklarla yaşamayı dayatıyor. Türkiye ise biri inşa, diğeri ÇED aşamasında bulunan santral projesi ile nükleer yakıt çubuklarının bu coğrafyadan içeri girmesinden itibaren sonraki nükleer felaketlerin güçlü adaylarından biri olacak.

      0
      facebook sharing button
      twitter sharing button
      whatsapp sharing button
      linkedin sharing button
      messenger sharing button
      email sharing button
      snapchat sharing button

      Sürekli değişen sosyal ilişkiler ve inşalar ağının kendini tekrarlayarak gerçekleştirdiği mekan olan coğrafya, üzerinde yaşayan halkların varlığına sirayet eden olayların deterministik yaklaşımlarla  tartışılmasına da vesile olur. Dünya genelinde karar süreçlerine erişimi varoluşçu bir bakış açısıyla  insancıllık üzerinden ele alırsak, dünyadaki bütün canlılar için insanın kural koyucu otorite olması, ona yaşamın sınırlarını tayin eden çerçeveyi çizme yetkinliğini verir. Diğer taraftan sürekliliğin esas olduğu bir güç olarak devletin karşısındaki yurttaş bireyin yaşam hakkı ise, yasalara göre biçim alır. Dolayısıyla kanunlarla tanınmayan hakların getirilerine “fıtrat” diyenler de çıkabilir.

      Çernobil nükleer felaketi 36 yılın ardından hala gündemi belirleyecek kadar ölümü ya da hastalıklarla yaşamayı dayatıyor. Radyoaktif mağduriyetin sonuçlarını son dönem çalışmalara ait bilimsel verileri baz alarak tartıştığımız bu yazı, ülkemizde tüm canlıların geleceğini birbirine mıhlayacak bir kaderdaşlığın oluşmaması için yıllardır verilen direnişe bir küçük katkı girişimi olarak düşünülebilir. Zira ülkemiz, siyasi iktidarın yasama ve yargı süreçlerini kontrol altına almak suretiyle itirazları yok saydığı ortamda, biri inşa, diğeri ÇED aşamasında bulunan iki nükleer santral projesi ile nükleer yakıt çubuklarının bu coğrafyadan içeri girmesinden itibaren sonraki nükleer felaketlerin güçlü adaylarından biri olacak.

      ‘Radyoaktif patlama, işgal gibi’

      Radyoaktif mağduriyetleri kadere eşitleyen şey kuşkusuz radyoaktif  yayılımın  tüm canlılar için nesiller boyu sürecek hastalıkların müsebbibi olmasıdır ve bilindiği gibi felaketin meydana geldiği tarihte doğmamış olanlar dahi bu etkiden ari değildir. 2012 yılında Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanan Çernobil Halk Mahkemesi‘ni Türkçe’ye kazandırmış olan Umur Gürsoy, eserin önsözünde radyoaktif patlamayı işgalle özdeşleştiren bir ifade kullanır ve “işgal olduğunda annesinin karnında olanlar ve işgalden sonraki 0-6 yıl içinde doğanlar en çok etkilenenlerdi” diye tanımlar bu durumu.[1]

      Nitekim Nükleer Savaşa ve Silahlara Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW)tarafından 2011 yılında yayımlanarak Alper Öktem‘in Türkçeye kazandırdığı rapora göre de Avrupa genelinde beş bin civarında bebek ölümü, 10 bin civarında doğum anomalisinden bahsedilmektedir. Kurulma nedenleri arasında nükleer enerjinin dünya genelinde yaygınlaştırılması bulunan  IAEA‘nın raporlarında 100-200 bin civarında düşük vakasıyla sınırlı tutulan veriler, IPPNW araştırmacılarına göre sadece Çernobil bölgesinde 12,000 – 83,000 çocuğun, dünya çapında 30 bin -207 bin çocuğun yapısal bozukluklarla doğduğuna ve düşük oranlarının IAEA tarafından küçük gösterildiğine işaret etmektedir.

      Öte yandan düşük doz radyasyona maruz kalınması bile genetik olarak bu hastalıkların kader gibi yaşanmasına neden olabilir. Nitekim Ukrayna‘da 1987-1992 arasındaki verilere göre endokrin sistem hastalıklarında 25 kat, sinir sistemi hastalıklarında altı kat, dolaşım sistemi hastalıklarında 44 kat, sindirim organı hastalıklarında 60 kat, cilt ve ciltaltı hastalıklarında 50 kat , kas-iskelet sistemi ve fizyolojik disfonksiyonlarda 53 kat artış  olduğunu göstermekte ve felaketin canlılarda yarattığı tahribatın büyüklüğüne dair önemli fikir vermektedir. Maalesef benzer bir durum 2011 yılında meydana gelen Fukuşima nükleer felaketinin ardından da görülmektedir. Daha önceki yazılarımızda normal şartlarda milyonda 1 çocukta görülen çocukluk çağı tiroit kanseri ve şüphesine tekabül eden vakalarda 500 kat  artış olduğuna işaret etmiştik. Bu konuda American thyroid.org tarafından 2016 yılında yayımlanan bilimsel makale Fukuşima coğrafyasında tiroit kanseri teşhisi konmuş olan 6-18 yaş arasındaki çocukların sayısının yüz bin çocukta 37 olduğunu göstermektedir ki ABD’deki oranın 0,54 çocuk olduğu belirtilmektedir. Altını çizmek gerekirse, çocukluk çağı tiroit kanseri normalde milyonda bir görülen hastalıktır ve bu kanser türündeki artışın tek nedeni bilimsel olarak endüstriyel radyoaktiviteye bağlanmaktadır.

      Öte yandan Çernobil nükleer felaketinin tanığı olarak dünyaya adını duyuran Svetlana Alexievich Nobel Ödülü’nü aldığı Çernobil’den Sesler adlı eserinde, 485 köyün saatler içinde yaşanmaz hale geldiğinden ve bugün hala Beyaz Rusya’da 800.000’i çocuk olmak üzere iki milyon kişinin radyoaktif  bölgelerde yaşadığından bahsetmektedir. Bu toprakların ne kadar radyoaktif olduğuna dair bir fikir vermek için, 100 bin kişinin ancak nükleer test sahasında maruz kaldığı dozun 1.480 kat daha yüksek radyasyon düzeyinin hakim olduğu bölgelerde yaşadığı söylenebilir. Nitekim 1990 ve 2000 yılları arasında, bölgede yetişkinlerde rastlanan tiroid kanseri vakalarında yüzde 1.600 artış meydana gelmiştir. [3]

      Korunanlar ve gözden çıkarılanlar…

      IPPNW raporuna göre felaketten sonra Beyaz Rusya genelinde 12 bin kişide tiroid kanseri gelişirken Beyaz Rusya’nın Gomel kentinde 50 binden fazla çocukta yaşamları boyunca tiroid kanserinin gelişeceği tespit edilmiştir. Ayrıca  Çernobil nükleer felaketi nedeniyle ebeveynleri yüksek doz radyasyona maruz kalmış çocukların dünyaya sağlıklı gelme oranı 1996’da %81’den %30’a düşmüştür. Hatta raporun yazıldığı yıllarda Avrupa’da çocuklarda yükseldiği anlaşılan tip I diyabet hastalığı da yine Çernobil’le ilişkilendirilmektedir.

      Peki  Beyaz Rusya’nın Gomel kentinde 132 kilometre mesafedeki Çernobil’den daha yüksek kanser oranlarına rastlanmasının nedeni nedir? Tarihçi bilim insanı Kate Brown 2019 yılında yayımlanan Çernobil Rehberi, Hayatta Kalmanın El Kitabı (Chernobyl Guide, A Manuel For Survival) adlı eserinde SSCB‘ye ait askeri güçlerin müdahalesinden bahseder. Buna göre, radyoaktif yağmur bulutlarının Moskova’ ya ulaşmadan önce yağdırılması için gümüş iyot yüklenen uçaklar devreye sokularak Belarus‘un Gomel kenti semalarına gönderilmiştir. Gomel’de yaklaşık yarım milyon insan dört saat sonra üzerlerine radyoaktif yağmurun yağdırılacağından habersiz ve merakla  arkalarında sarı dumanlar bırakarak hemen üstlerinde cirit atan SSCB’ye ait uçakları izliyordur. Böylece SSCB’de Hidrometeroloji uzmanlarının 1941 den beri yağmur yağdırma teknikleri üzerine yaptığı çalışmalar  Moskova’yı radyoaktif mağduriyetten koruyarak “ilk meyvesini” verir. [3]

      Çernobil nükleer felaketinin başlaması kimlerin yaşamaya  kimlerin ölmeye bırakılacağının egemenin uhdesinde olduğunu bir kez daha bize göstermiştir. Hiroşima‘dan, Marshall Adaları’na oradan Fukuşima’ya uzanan geniş bir tarihsel izleği takip eden  mağduriyetler silsilesi Çıplak Hayatlar yazımızda da Arkhangelsk bölgesinde Rusya’nın deniz üstünde gerçekleştirdiği nükleer tatbikatlar nedeniyle radyoaktiviteye maruz kalan, böylece suç teşkil etmeden öldürülebilen fakat kurban edilemeyen şeklinde tanımladığımız Nenoksa halkı gibi Beyaz Rusya halkının da gözden çıkarıldığını göstermektedir. Çernobil’in etrafındaki 30 kilometre yarıçaplı alan içinde S.S.C.B askerleri tarafından Ukrayna topraklarında 90 bin kişi kurtarılırken tesisin üç kilometre ötesindeki Beyaz Rusya topraklarında yalnızca 20 bin kişinin tahliye edilmiş olması da bu kötülüğün bir parçasıdır. Öyleyse kader olan coğrafya mıdır gerçekten? Yoksa bir halka zulüm etme yetkisini kendinde gören egemene tabi olmak mı? Biz kime haktır sağlıklı yaşamak diye düşüne duralım, Türkiye‘de Akkuyu NGS‘nin sahibi olan Rusya devletinin başkanı Vladimir Putin, 2006 yılında  radyoaktif bulutları Beyaz Rusya coğrafyasının üzerine kovalayan hava kuvvetlerinden Cyclone-N Tugayı komutanı Alexander Grushin‘e Rusya topraklarını radyasyondan korumadaki rolüne istinaden bir madalya verir. [4]

      İtirazlar kar etmediğinde ne yapmalı?

      Yukarıda anlatılanlara ek olarak Çernobil’den kuş uçuşu 1000 kilometre mesafede olsa da radyoaktif bulutlarla yıkanmış olan bu topraklarda 2006 yılında TTB tarafından gerçekleştirilen Çernobil Kazası Sonrası Çernobil ve Kanser araştırmasının kanser vakalarındaki artışın araştırmaya muhtaç olduğunu işaret etmesine rağmen, 36 yıldır bu ülkede devlet eliyle bir tane bile resmi araştırmanın yürütülmediğinin altını çizelim. Bu gerçeği bilip yıllardır artan kanser vakalarına bağlı olarak ölülerini toprağa verenleri, hastalıklarla sürünenleri görerek direnenler, nükleer tesislerin faaliyete geçeceği  tarihe her geçen gün yaklaşılırken hukukun yok edildiği bu coğrafyada çaresizlik içinde.

      İnsanların kaderini eline alması için Mersin ve Sinop‘taki nükleer santral projelerinin bu coğrafyada istenmediğine, Çernobil felaketinin 36. yıl anmasında da bildik yöntemlerle bir kez daha dikkat çekildi. Fakat basın açıklamaları uzun zamandır tarihe not düşmekten ibaret. Hukuk sisteminin etkisizliğinin, atılan taşın kurbağaya değmemesinden farksız olduğu bu sistemde, en son Sinop projesi için verilen ÇED onayının iptal edilmesi için açılan dava da kaybedildi. Ne hukukun ne kanunların esamesinin okunduğu bir dönemde Sinop NGS ÇED iptal davasının Akkuyu NGS sürecinde deneyimlenen siyasallaşan yargı sürecinden tek farkı haklı ve gerekçeli muhteşem savunmalı itirazların daha hızlı bir şekilde yok sayılmasıydı.

      Oysa  daha önce Şirketsiz ÇED’e referans reaktör  yazımızda açıkladığımız gibi hangi şirketin hangi reaktörü kuracağının bile belli olmamasıyla doğuştan arızalı bu proje için hazırlanarak onaylanan ÇED raporu bilirkişilerin incelemesine göre, acil durum tahliye şartlarının uygunsuzluğundan tesisin kurulacağı sahanın heyelan riski teşkil etmesine, hakim rüzgarların  radyasyon yayılımı halinde kent nüfusunun yaşadığı bölge üzerine tesir edeceği gibi nedenlerle projenin fizibilitesinin dahi uygun olmadığını göstermektedir. Kaldı ki projeyi yapan taraf olan davalılar dahi haksızlıklarını ÇED’i yeterince iyi hazırlamadıkları yönündeki beyanlarla örtüp yeniden ÇED hazırlama önerisiyle projenin iptal edilmesinin önüne geçmeye çalışmıştır.

      Hal böyleyken şimdi başa dönüp soruyu tekrar soralım, gerçekten coğrafya mıdır kader olan? Yoksa kaderini eline alma cesareti göstermeyip yazgısını kendisi yazamayan halklar mı?

      *

      [1] Umur Gürsoy, (2012). Çernobil Halk Mahkemesi. Çevre, sağlık ve İnsan Hakları Etkileri Duruşmaları, Yeni İnsan Yayınevi
      [2] Aleksiyeviç, Svetlana. Çernobil’den sesler: Bir nükleer felaketin sözlü tarihi.” (2006).
      [3] Kate Brown, Manual for survival: A Chernobyl guide to the future. Penguin UK, 2019. s 38-40
      [4]  Tabii Grushin dahil bu görevi yerine getiren askerlerin de akut radyasyona maruz kalmış olarak kanser ve türevi çeşitli hastalıkların mağduru olduğunu belirtelim.

      (Bu yazı Sivil Sayfalar’da ve Yeşil Gazete'de  yayımlanmıştır.)

      Nükleer paylaşım savaşı ve ‘Ak’ bir Kuyu

       Bu yazının iddiası, Ukrayna'nın Rusya tarafından işgalinin kapitalizmin çıkmaz sokaklarından birinde gerçekleştiğine ve dışa bağımlılığın bir nükleer endüstri devini bile çaresiz durumda bırakarak saldırganlaştırmış olma ihtimaline yaslanmakta; nükleer enerji penceresinden bakarak ülkemiz dahil başka coğrafyalarda yaşananların vuku bulma ihtimaline işaret etmektir.

        0
        facebook sharing button
        twitter sharing button
        whatsapp sharing button
        linkedin sharing button
        messenger sharing button
        email sharing button
        snapchat sharing button

        Tarih boyunca devletler arasındaki rekabet, çeşitli eşitsizliklerin kaynağı olmuştur. Harvey’in ifadesiyle sürekli birikime dayanan kapitalizmin içkin çelişkilerini dünya sahnesine taşıyan bu ilişki biçimi bize savaşın kaçınılmaz bir sonuç olduğunu hep hatırlatır. Bu durum, kapitalizmin tekelci karakterinden ileri gelirken emperyal devletler arasında kurulan bölgesel ittifaklar ve azalan fırsatlar karşısında kaynak ihtiyacı içinde bulunmanın itici kuvvetiyle bir başka ülkenin toprağını işgal biçiminde tezahür eder. [1]

        Bu yazının iddiası Ukrayna’nın Rusya tarafından işgalinin kapitalizmin çıkmaz sokaklarından birinde gerçekleştiğine ve dışa bağımlılığın nükleer endüstri devi Rusya’yı da çaresiz durumda bırakarak saldırganlaştırmış olma ihtimaline yaslanmaktadır. Bununla birlikte yazının gayesi nükleer enerji penceresinden bakarak benzer koşullar doğduğunda ülkemiz dahil başka coğrafyalarda Ukrayna’da yaşanan işgalin vuku bulma ihtimaline işaret etmektir. Hele bu ihtimal siyasi iktidarların ticari bağlantılarla elini güçlendirdiği ve kendi bekası için kapıyı açmaktan imtina etmediği durumlarda işgalci güçlerin pencereden değil, kapıdan girmesine olanak veriyorsa, bu süreç yazının ilerleyen kısmında açıklayacağımız üzere iktidarın “Ak” kuyusuna da dönüşebilir.

        Geçmiş deneyimler referans alındığında enerji kaynaklarının savaş çıkarma payını azımsamak mümkün değildir. Bilindiği gibi 1. Dünya Savaşı’nın bitmesinden kısa bir süre sonra nüfus artışına bağlı olarak endüstrileşmede ilerlemenin sağlanması için doğal kaynaklara ihtiyacın artması, gelişme ve kalkınma ideali ikinci bir savaşı başlatma eğilimlerini beslemiştir. Akabinde, kaynak bağımlılığı ve uluslararasılaşmanın derinleşmesiyle bu ihtimalin güçlendiği de zamanında Soğuk Savaş döneminde görülmüştür. Maalesef bundan önce en son Suriye’de yaşandığı gibi bu saldırganlık hali çeşitli şekillerde de gerekçelendirilmektedir. Öyle ki yalnızca yenilenebilir enerji kaynağı olarak bilinen güneş ve rüzgar enerjisinin kapitalizmin “el koyma” yoluyla sürekli birikim hedefine hizmet etmediği söylenebilir. Bu enerji çeşidinin bağımlılık yaratmadığı gibi alınıp götürülemeyeceği için bir savaşı da tetiklemeyeceği kabul görür.

        Çernobil’deki radyasyon artışının ardındaki sorular

        Ukrayna’nın işgalinde beni yukarıdaki bağlam üzerine düşünmeye sevk eden şey Rusya ile çekişme çerçevesinde kuşatmanın Çernobil’den başlaması oldu. İki ayrılıkçı bölge (Donetsk ve Luhansk) üzerinden yapılan açıklamalar, düşmanlık mesajları, Rusya Devlet Başkanı Putin’in SSCB’nin mirasına sahip çıkma kararı nasıl bir perdelemeydi de dünya kamuoyu olarak, Çernobil’de bir nedenle 20-30 kat yükselen radyasyon dozlarını konuşmaya başlamıştık? Fakat daha da ilginci bu artışın askeri araçların tesis sahasına girmesiyle topraktaki radyoaktif tozların havalanmasıyla gerçekleştiği yönündeki açıklamalar oldu. Böyle komik bir gerekçe, Rusya’ya ait güçlerin Çernobil’de radyoaktif kirliliğe yol açmayacağına dair dünya kamuoyunu teskin etmek için mi yapılmıştı yoksa, bir başka operasyona dair soru işaretlerinin doğmasını gizlemek için mi ortaya atılmıştı? Zira uzmanlara göre de Rusya’ya ait güçler bölgede ateş açmamış ve patlama meydana gelmemişken yalnızca topraktaki radyasyon tozlarının havalanmasıyla radyasyon dozunun 20-30 kat yükselmesi pek mümkün değildi. Peki sahadaki radyasyonun yayılımının izlenmesi için kullanılan ölçüm monitörleri neden devreden çıkarılmıştı? Ya Rusya’ya ait güçlerin Çernobil tesisinde Ukraynalı askerlerle mücadele etmesi, onları esir alması ve Çernobil tesisinin yönetiminin el değiştirmesi nedendi? Üstelik Çernobil’de üzerinde lahit olan 4’üncü reaktörün içindeki havuzlarda soğutma prosesine devam edilen 21 bin adet yakıt çubuğuna ek olarak tesis sahasında inşa edilerek yeni kullanıma açılan nükleer atık deposunda 4 bin metreküp yüksek seviyeli nükleer atık varken.

        Ayrıca bu tesislerdeki teknik görevlilerin zapturapt altına alınması Rusya güçleri için de risk demek değil miydi? Rusya’ya ait güçlerin yanında nükleer uzmanlar ve bilim insanları mı vardı? Kimi siyaset bilimciler ve bilirkişiler Çernobil’in Kiev’e gitmek için en kısa yol olduğundan, yani yol üstünde olduğu için kuşatıldığından bahsediyor ancak, tesisin ele geçirilmesi bizim daha derin düşünmemizi gerekli kılıyor ki bu yazının derdi de nükleer enerjiye dair büyük resmi gösteren bir perspektif sunmak. Zira “el koymak” insanlık tarihine kök salmış olan kapitalizmin doğasından gelir ve çirkin sureti bütün eşitsizliklerin arkasında görülebilir. Dolayısıyla bugün yaşananlar da bu el koyma alışkanlığının nükleer enerji boyutunda yaşandığını bize söylüyor olabilir. Gelin şimdi büyük resmi görmemiz için eksik parçaları tamamlayalım.

        ‘Kıymetli’ atıkları kaybetmenin maliyeti büyük

        Nükleer enerji üretimini önceki ve sonraki prosesleriyle birlikte düşünmek gerekir. Yani nükleer enerji üretimi asla sadece bir tesis içindeki operasyondan ibaret değildir. Bu operasyonun gerçekleşmesi için nükleer yakıta ihtiyaç vardır. Ham uranyumun işlenmesiyle elde edilen yakıt,  kullanım sonrasında nükleer atık haline gelir ve bu kez 20-30 yıl soğutulmasının ardından ya Ukrayna’daki gibi kuru depolanması yapılır ya da dünya genelinde (Fransa, İngiltere, Rusya, ABD, Hindistan, Japonya) sınırlı sayıdaki tesislerden birinde yeniden işlenir. En son ise dünyada henüz tam anlamıyla faaliyete geçmiş örneği bulunmamakla beraber nihai olarak depolanması söz konusudur. [2] Nükleer atığın işlenerek yeniden yakıt haline getirilmesinde ise Rusya’nın başı çektiği söylenebilir. Esasen dünya genelinde pek çok ülke ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde Rusya nükleer atıklardan yakıt üretme prosesinin de lideridir. Bu da Rusya tarafından üretilen reaktörlerde uranyum yakıtına göre bir kaza veya sızıntı halinde çok daha büyük ekolojik felakete neden olan bir yakıtın kullanıldığına işaret olarak düşünülebilir. [3]

        Rusya nükleer atık geri dönüşümü anlaşmalarından birini de Ukrayna ile yapmıştır. Buna göre Ukrayna her yıl ülke sınırları içindeki 15 reaktörün atıklarını 200 milyon dolar maliyete katlanarak Rusya’ya göndermektedir. Ne var ki 2005 yılında Ukrayna’da dönemin Enerji Bakanı Yuriy Nedashkovsky, 250 milyon dolar karşılığında Çernobil tesis sahasında 100 yıllık bir koruma vadeden bir depolama tesisi kurulması için ABD menşeili Holtec firması ile anlaşır ve Rusya ile bu alışveriş sona erer. ABD menşeili Development Finance Corporation (DFC) şirketinin sağladığı finans kredisi desteğiyle Holtec tarafından inşa edilen (en fazla 100 yıl koruma taahhüt eden) kuru-depolama tesisi 16 yılın sonunda deneme testleri yapılmış olarak 6 Kasım 2021 tarihinde faaliyete açılır. Şimdilik 4 bin metreküp atık bulunsa da bu depo artık Ukrayna’nın ihtiyacı olan enerjinin yüzde 51’ini üreten 15 nükleer reaktörün atıklarının muhafaza edileceği yerdir. Böylece Ukrayna bir seferde 250 milyon dolarlık maliyete katlanarak nükleer atığın Rusya tarafından alınması için her yıl 200 milyon doları Rusya’ya ödemekten kurtulmuştur. Yani ABD tarafından bu deponun inşa edilmesiyle Rusya hem nükleer yakıt üretimi için nükleer atık tedarikini hem de her yıl için 200 milyon dolarlık bir gelir kapısını kaybetmiş durumdadır. Üstelik 1991 yılından itibaren faaliyet gösteren Rusya menşeili nükleer yakıt şirketi TVEL en son nükleer atıklardan yakıt üretmek üzere yüz milyonlarca dolarlık yatırım yapıp yeni bir tesisi Moskova’da operasyona başlatmışken.

        Çernobil’de atıkların saklanması için inşa edilen dev koruyucu kubbe.

        Öte yandan Rusya’nın son 10 yıldır yurt dışı yatırımlarıyla dünya genelinde atağa kalktığı dikkate alınırsa yakıt ihtiyacının arttığı göz önüne alınmalıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun Rusya yapımı reaktörlere yakıt tedarik etmek üzere kurulmuş bir kamu işletmesi olan TVEL ülkedeki 76 reaktörün ve Türkiye’de Akkuyu NGS gibi inşaat halindeki reaktörler hariç, bugün operasyon halindeki 13 reaktöre ek olarak 30 araştırma reaktörü ile yüzen ve buzkıran reaktörlerine yakıt üretmek için yıllık olarak 5500 ton uranyuma ve nükleer atığa ihtiyaç duymaktadır. Zira bugün Ural Dağları‘nda, Kalmika’da ve Hazar Denizi’nde açtığı madenlerle dünya genelinde uranyum rezervinin yüzde 9’una sahip olan Rusya için bu miktar, değil genişleyen nükleer portföyüne, kendi nükleer santrallerin ihtiyacını karşılamaya bile yetmiyor. Esasen ihtiyaç duyduğu yakıtın ancak yarısını karşılayabilen Rusya’nın önümüzdeki dönemde altı yeni uranyum madeni daha açmaya hazırlanması da bu ihtiyaçtan bağımsız değil.

        Rusya’nın nükleer yakıt üretimi yapmak için darboğaz içinde olmasının bir diğer nedeni de 2014 yılından itibaren Avustralya’nın Gürcistan ve Ukrayna’nın işgal girişimleriyle gerekçelendirerek bu ülkeye yönelik uranyum ihracatını askıya almış bulunması. Bu konuda Avustralya Başbakanının parlamentoya verdiği demeçte, “Avustralya’nın şu anda Rusya gibi uluslararası hukuku açıkça ihlal eden bir ülkeye uranyum satmaya niyeti yok” sözleri de bir süredir Rusya’nın nükleer santralleri için gereksinim duyduğu nükleer yakıt tedarikinde örtük bir ambargoya mı maruz kaldığı yönündeki tespitimizi doğruluyor.

        Görünüşe göre Ukrayna’ya savaş ilanıyla “işgalci güç” ilan edilen Rusya, bugünkü aşamada tüm diğer pazarlardan olabileceği gibi nükleer endüstri pazarından da dışlanacak. Bunun ilk emarelerini Finlandiya’da Hanhikivi 1 projesinin gözden geçirileceğine dair açıklamalar ortaya koyuyor; Macaristan’da Rosatom‘un yapması planlanan iki reaktörün inşasından  vazgeçilebileceğine ilişkin duyumlar da iddiamızı destekliyor. Benzer şekilde devlet işletmesi TVEL ile 2016 yılında imzalanan anlaşma çerçevesinde Rusya’ya nükleer yakıt ikmalinde bulunan İsveç devletine ait enerji şirketi Vattenfall da bir sonraki açıklamaya kadar Rusya’ya nükleer yakıt sağlamayacağını duyurmuş bulunuyor. Avustralya’da uranyum satışlarının yeniden başlamasına dair bir ihtimal gözükmediği gibi diğer tedarikçilerin de Rusya’yı kara listeye alması söz konusu. Yukarıda belirttiğimiz gibi yerli madenler şu anda Rusya’nın yıllık uranyum ihtiyacının yaklaşık yarısını sağlayabilirken Rusya’nın uranyum ithalatının engellenmesi elinin kolunun daha da bağlanması anlamına geliyor. Rusya ile sivil nükleer ticarete dahil olan şirket ve kamu işletmelerinden de benzer duyuruların yapılacağı düşünülüyor.

        Akkuyu NGS.

        Türkiye, nükleer atıklar için Rusya’ya büyük meblağlar ödeyecek

        Nükleer yakıt tedarikini baltalayan süreçlerin daha ağırının bu kez Rusya’nın yurt dışı yatırımlarına karşı uygulanmak üzere olduğu açık. Yani Rusya’nın liderliğindeki tüm yeni reaktör projeleri “haydut devletin cezalandırılması” için iptal edilebilir. Zira gördüğünüz gibi nükleer endüstrinin başını çeken Rusya’nın örtük bir şekilde maruz kaldığı nükleer yakıt ambargosunun üstüne şimdi de nükleer endüstri pastasından aldığı pay küçültülmekte, hatta kendi dilimi artık başka tabaklarda. Nitekim nükleerin iklim krizine çözüm olarak enerji taksonomisine katılmasıyla kömürden vazgeçmek zorunda kalan Polonya’da, ABD tarafından bir nükleer santral kurulmasında anlaşılmış olması da ABD ve Rusya arasında nükleer endüstri pastasında bir çekişme ihtimalini güçlendiriyor.

        Bu çerçevede Rusya’nın İran, Mısır ve Türkiye’deki nükleer santral yatırımları ne olacak?

        Yazının bağlamı ve yukarıdaki açıklamaların ışığında ülkemizde siyasi iktidarın hegemonyasını destekleyen ticari bağlantılarını güçlendirdiği, bizim büyük “iş anlaşması” olarak gördüğümüz Akkuyu NGS diğer ülkelerde iptal edilen projelere göre açık ara bağımlılık, hatta teslimiyet içeren özellikte oluşuyla “Ak” bir kuyudan farksızdır. “Ak”lığı siyasi iktidarın projesi olmasından değil halen ülkemizde bu projenin gelişme ve kalkınma için kurulduğuna inanılmasından ileri gelmektedir. Bu projede “kuyu” olarak görünen en başta Akkuyu NGS’nin Rusya’ya toprak ve bir liman teslim edilerek gerçekleştirilmesi ve Rosatom şirketinin yönetim hisselerinin hiçbir zaman yüzde 51’den az olmayacağının garanti edilmesiyle, idarenin Rusya’ya verilmiş olmasıdır. Kaldı ki bugün bu projeye ait hisselerin yüzde yüzü Rusya’ya ait durumdadır. 20 milyar dolara inşa edilen Akkuyu NGS’nin Rusya devletine ait Rosatom’un bir şirket olarak 15 yıl boyunca toplam 35 milyar dolarlık garanti ödemesiyle yatırımın geri dönüşünü en az yüzde 42 karla sağlayacak olması işin sadece maddi boyutu olmakla beraber Akkuyu NGS, bu ülkenin çalınan geleceğinden, bu projenin alternatif maliyeti ile başat ihtiyaçlarının karşılanmasından feragat edildiği gerçeğinden ayrı düşünülemez.

        Akkuyu NGS’yi bu yazı özelinde Ukrayna’da yaşananlardan öğrendiklerimizle ele alırsak bu kuyunun derinliği yukarıdaki açıklamayla sınırlı değil, zira bu proje için katlanılan maliyetlerin aslında sonu yok. Çünkü Akkuyu NGS’nin ÇED sürecinde bir evin tuvaletsiz inşa edilmesi metaforuyla açıklanan şekilde asla operasyon proseslerinden ayrı düşünülmemesi gereken nükleer atık maliyetine dair verilmesi gereken bilgi kendilerine sorulmasına rağmen ne şirket ne de hükümet yetkilileri tarafından resmi olarak paylaşıldı. Fakat görüyoruz ki nükleer atık depolama maliyeti 250 milyon dolar ve yıllardır biz nükleer karşıtlarının telaffuz ettiği rakamları doğruluyor. Ne dersiniz ömrü 80 yıl varsayılan nükleer santralin atıklarını her yıl Rusya’ya göndermek için en az 200 milyon dolar mı öderiz? Yoksa bir seferde 250 milyon dolarlık maliyeti üstlenip daha ağır yükten artık kurtulalım diyerek atıkları Rusya’ya göndermez ABD’ye ya da bir başka ülkeye kuru-depolama tesisi yaptırır da bedelini “yerli ve milli” bir teslimiyetle mi öderiz? Ancak bu bir seçenek bile olmayabilir. Çünkü Akkuyu NGS yukarıda açıkladığımız gibi Rusya’nın malı, Rusya ne isterse öyle olur! Bununla beraber, nükleer atıkların yakıt yapılmak üzere her yıl 200 milyon dolar maliyete ve bu atıkların denizlerimizden ve boğazlardan geçiş riskine katlanıp Rusya’da işlenmesinden sonra nihai atık kısmının Türkiye’de depolanmak zorunda olduğu ve Türkiye’ye geri gönderileceği de bir gerçek. Zira Rusya kanunlarına göre nihai atıklar hangi ülkeden getirildiyse o ülkeye geri gönderilmek zorunda. Yani Türkiye nükleer atıklarını hem her yıl 200 milyon dolar ödeyerek Rusya’ya gönderecek hem de nihai atıklarını depolamak için 250 milyon dolarlık bir tesis inşa edecek!

        Rosatom’un Orta Doğu projelerine gelirsek, resmi biraz daha netleştirmek gerekirse haritada görüldüğü gibi nükleer endüstri pazarı dünya genelinde ABD ve Rusya’nın başını çektiği toplam 4-5 ülke için bir paylaşım alanıdır ve kurulan nükleer santraller de konuşlandırıldıkları coğrafyaları kontrol aracıdır. Şunun altını çizmek isteriz ki, Akkuyu NGS, Rusya’nın İran ve Mısır’daki nükleer santral projeleriyle birlikte diğer emperyal devletlerle rekabetinde elini güçlendirerek Doğu Akdeniz‘i kontrol altına almasını sağlayacaktır. Özellikle Akdeniz’in karşı kıyısında Mısır’daki Rosatom girişiminin, geçen yıl Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji çekişmesi çerçevesinde Doğu Akdeniz’de hakimiyet kurmaya hizmet edeceği görülür.

        Yazının sonuna gelirken dilerseniz ülkemizde hala nükleer santral sahibi olmayı güç sayan yurttaşlarımızın 15 reaktörü ve 4 bin ton nükleer atığıyla Ukrayna’nın “nükleer güç” olup olmadığı sorusunu yanıtlamasını isteyelim. Ardından gelin şunu da itiraf edelim; emperyal devletlerin sahip olduğu teknoloji pazarında piyon olmak ve dışa bağımlı bir teknoloji kullanmak yerine iştahlı şirketlerini doyurmak zorunda olan devletlerin el koyma güdülerini beslemeyen doğaya uyumlu ve ekolojik hakları tahrip etmeyen, kaynağını direkt doğadan alan, karmaşık prosesleri olmadığı için teknolojik bağımlılık yaratmayan enerji çeşidinin tercih edilmesi size de tek çözüm gibi görünmüyor mu? Ukrayna’nın acı deneyimi diğer devletlerin ders çıkararak nükleer enerjiden vazgeçmesini sağlamalıdır. Hazır iklim krizinde sürdürülebilirlik bağlamında iklim dostu taksonomisine nükleer enerjinin girip girmeyeceği tartışmasının eşiğindeyken nükleerden iklim krizine çözüm olmadığı [4] gerçeğinin yanı sıra bir de “Dünya barışı” için vazgeçilmesi sağlanmalıdır. Ukrayna’daki işgal ve ilhak girişimi dünya genelinde nükleer karşıtlarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) Rosatom projelerinden vazgeçilmesi yönünde baskı yapacağı bir kampanyanın başlatılmasının fitilini ateşlemelidir. Kaldı ki bugün Rusya’nın yaptığını yarın başka devletler de yapabilir.

        Türkiye’ye dönersek, itiraf edin, en çok da Akkuyu NGS inşaatı iyi ki henüz bitmemiş diye içinizden geçirdiniz değil mi? Fakat bugün bitmediyse de inşaat tamamlanmaya yakın. Şimdi arkanıza yaslanın ve derin bir nefes alın. Zira Akkuyu NGS’nin durdurulması bugün her zamankinden daha mümkün. Dünya devletleri birbiri ardına Rusya ile imzaladıkları projeleri iptal ederken ve Türkiye’de nedense her zaman hep bir çekince olarak sunulan “proje iptal bedeli” Avrupa’daki iptallerde telaffuz dahi edilmezken bu rüzgarın akımından faydalanarak rahatlıkla Akkuyu için iptal girişiminde bulunulabilir. Kaldı ki Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş ve işgal ötesinde ilhak girişimi bile mücbir sebep sayılabilir. Ne var ki ülkemizde siyasi beka için kazanılmak zorunda olan bir genel seçim varken hiç şüphesiz bunu yerli ve milli şirketlerimize rant vaat eden, iş ve istihdam masalına yaslanarak Akkuyu NGS’yi her zaman seçim propagandası olarak kullanan siyasi iktidar yapmayacaktır. Fakat unutmayalım, Akkuyu NGS’nin durdurulması yönündeki talebi yükseltmek bu seçimlerden sonra imkansız hale gelecek. O nedenle bir kez daha yinelemekte yarar var: Ukrayna’nın acı deneyiminden yola çıkarak yani, başımıza gelecekleri şimdiden öngörerek Akkuyu NGS’nin durdurulmasını sağlamak yalnızca bizim elimizde ve şuna inanın bugün bu talebimizi iş insanlarından işveren derneklerine uzanan yelpazede iktidarın bütün kanallarına iletmek ve onları ikna etmek için elimiz hiç olmadığı kadar güçlü!

        (Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

        *

        [1] Harvey, D., 2012, Sermayenin Sınırları, çev. Utku Balaban, Ankara, Tan Kitabevi Yayınları, 528-530
        [2] Finlandiya’da 2004’te inşasına başlanmış olan Onkalo Atık Deposu’nun 2020’de operasyona başlatılması öngörülmekteydi. Yerin altında inşa edilen bu tesis de en fazla 100 yıllık koruma taahhüt etmektedir.
        [3] Nükleer atıktan işlenerek elde edilen yakıtın bir kaza veya sızıntı halinde yol açtığı ekolojik tahribat çok daha büyüktür. Kullanılmış MOX yakıtları kullanılmış normal uranyum yakıtına göre beş kat daha fazla plütonyum barındırır. Pu-242’nin 380,000 yıllık, ve Neptunium-237’nin 2.14 milyon yıllık yarılanma ömürleriyle MOX atıklarının saklanması gelecek için çok daha ciddi riskler taşıyor. Daha fazlası için tıklayın
        [4] Bu konuda Yeşil Gazete‘deki yazıların yanı sıra şu video da izlenebilir

        Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

          Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...