23 Mart 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ Veri Merkezleri ve Savaş: Aynı Enerji Rejiminin İki Yüzü mü?

 Yıllardır işgal hattındaki Suriye, Gazze ve Lübnan’dan bombaların patladığı, İran’a doğru genişleyen müdahale ve şiddet dalgasını; küresel silah ve fosil yakıt şirketlerinin kârlılığındaki artışı dikkate almadan, salt jeopolitik gerilimle açıklamak büyük resmi gözden kaçırmak olur.

Zira yaşamsal kayıplara yol açması bakımından kazananı olmadığı savunulan savaşların “kazananları” kârını maksimize eden enerji şirketleri ile militarist politikalardan beslenen savaş ittifaklarıdır. Bu açıdan enerji altyapıları; devletler, şirketler ve küresel güç ilişkileri arasında belirli bir politik düzen üretir.




Sermaye-yoğun teknoloji olarak hayatın merkezine hızla yerleşen yapay zekâ ise çok sayıda üretilen verinin dolaşıma girmesiyle mevcut düzende yeni bir muğlaklık alanı yaratıyor. Bu durumda yapay zekânın en önemli işlevlerinden biri, dünya kamuoyunun tepkisini yönetmek ve savaş algısını biçimlendirmek olabilir mi?

Savaş Ekonomisinin Kazananları
Savaşın fosil yakıt şirketleri ile silah şirketlerinin lehine sonuçlar doğurduğu bazı enstitülerin raporlarında da yer alıyor. Bu konudaki çalışmalarıyla bilinen Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2023 yılı raporu, savaşların silah şirketlerine kâr maksimizasyonu sağladığını ortaya koymakta.

Öyle ki ABD menşeli Lockheed Martin, Boeing, General Dynamics ve RTX Corporation; Japonya menşeli Mitsubishi ve İngiltere menşeli BAE Systems gibi büyük uluslararası modern savunma şirketlerinin ABD Savunma Bakanlığı’na yönelik lobi faaliyetleri, 11 Eylül Vakası’ndan itibaren yoğunlaşarak kurumsallaşmış bulunuyor. Bu durum Soğuk Savaş döneminde ABD Başkanı Eisenhower’ın “askeri-endüstriyel kompleks” olarak tanımladığı savaş ekonomisi iddiasının yersiz olmadığını, hatta Afganistan ve Irak’taki dış ve savunma politikalarının temelini oluşturduğunu doğruluyor.

2024 yılında da Standard and Poor’s (S&P) 500 yatırım endeksinde de savaştan en büyük kazancı elde edenler arasında fosil yakıt şirketleri ile silah şirketleri öne çıkıyor. Bu bağlamda 2026’da ABD Savunma Bakanlığı Bütçe Yasası’na göre yeni deniz araçları, yeni nesil uçaklar, uzay yetenekleri ve Başkanın “Altın Kubbe” füze savunma programına yönelik ödeneklerin 2027, 2028 ve 2030 mali yıllarına kadar uzatılmış olması, “bereketli” savaşın hiç de kısa sürmeyeceğinin en önemli emaresi gibi görünüyor.

Enerji Krizi mi Fırsatı mı?
ABD ve İsrail tarafından başlatılan saldırıya karşı İran’ın ortaya koyduğu refleks ise kamuoyu nezdinde savunmadaki İran’ın gücünü dünyaya göstermesi gibi yorumlanıyor. Fakat Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla petrol arzının kesintiye uğramış olması, küresel enerji piyasalarını darboğaza sokmakla birlikte aslında enerji piyasasını yeniden şekillendiriyor.

Nitekim 1973 Petrol Krizi’nin enerji piyasasına etkisi, bugünkü Hürmüz Boğazı darboğazı ile paralellikler taşıyor. Zira her iki durumda da petrol arzındaki kısıtlamalar enerji piyasasını şekillendiren ekonomik fırsatlar yaratıyor. Yükselen petrol fiyatlarının aşağı çekilmesi için ABD tarafından 400 milyon varilin piyasaya sunulması da bu açıdan tarihin tekerrür ettiğini haber veriyor.

Timothy Mitchell’in Karbon Demokrasi (Carbon Democracy) eserinde öne sürüldüğü üzere 1973 Petrol Krizi, petrol fiyatlarının kalıcı şekilde yükseldiği bir dönemi başlatarak enerji şirketlerinin kâr marjlarının korunmasına yardımcı olmuştur. Bu açıdan, günümüzde yaşanan petrol arzındaki darboğazın da benzer şekilde enerji piyasasını yeniden şekillendirme potansiyeli taşıdığı öngörülebilir.

1973 Petrol Krizi’nin önemli sonuçlarından birisi de 1950’lerden itibaren kurulmasına rağmen, risk ve ağır maliyetleri nedeniyle yaygınlaşmamış olan nükleer enerjinin “alternatif enerji” adı altında yaygınlaştırılmasıydı. Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler nükleer enerji piyasasını olumlu etkiler mi, bilinmez. Fakat yapay zekâ teknolojilerinin enerji ihtiyacı gözetilerek 2023 yılına tekabül eden COP28’de, karbonsuz teknoloji addedilen nükleer enerjinin dünya genelinde yalnızca yüzde 9 enerji tüketimini karşılayan kurulu nükleer güç kapasitesinin 3 katına çıkarılması için bu yönlendirme zaten yapıldı.

Savaş İttifakının Yeni Üyesi: Yapay Zekâ Şirketleri
İnternet çağında dünya kamuoyunun savaşa dair bilgi alması mümkünken, savaşa karşı tepkinin yönetilmesi ve tepkinin örgütleyici potansiyelinin zayıflatılması da savaş ittifakının bir diğer marifeti sayılabilir. Zira kullanıcılar ya da üreticiler tarafından oluşturulan dezenformasyon çoğunlukla gerçekliğin ters yüz edilmesi, yoktan var edilmesi ya da muğlaklaştırılmasıyla yapay zekânın algoritmik bir cephe işlevi görmesi anlamına geliyor. Nitekim son günlere damga vuran haber olarak, Open AI’nin Pentagon ağlarına dahil edilmesi, yapay zekâ şirketlerinin ABD Savunma Bakanlığı ile iş birliği içine girme potansiyelini ortaya koymuş bulunuyor.

Öte yandan Microsoft, Google, Amazon gibi yapay zekâ şirketlerinin devasa kapasitedeki veri merkezleri için ihtiyaç duyduğu elektrik enerjisinin karşılanmasında fosil yakıt ve nükleer enerji kullanma eğilimi bu şirketlerin savaş ittifakının ayaklarından birini oluşturan enerji şirketleriyle iş birliği ihtimalini güçlendiriyor.

Bu açıdan, yapay zekâyı besleyen maddi altyapının Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) “Electricity 2024” raporuna göre, küresel veri merkezlerinin toplam elektrik tüketiminin küresel tüketimin yaklaşık %2’sine denk gelen şekilde 460 TWh seviyesinde olması mühim. Zira projeksiyonlar yapay zekâ pazarının 2030’a kadar küresel çapta yüzde 35; 2028’e kadar ise sadece ABD’de yüzde 250’lik bir büyüme kaydedeceğine işaret ediyor.

Benzer şekilde IEA tarafından yapay zekanın enerji kullanımına istinaden 2025 yılındaki raporunda veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030 yılına kadar iki katından fazla artarak yaklaşık 945 TWh’ye ulaşacağından bahsediliyor. Bu öngörü yapay zekanın elektrik ihtiyacının Japonya’nın bugünkü toplam elektrik tüketimini aştığı dikkate alınırsa oldukça gerçekçi.

Teknoloji ve enerji şirketlerinin hiç olmadığı kadar iç içe geçtiği şartlardaki bu tüketimin dağılımına bakıldığında, yüzde 33’ünün ABD’de, yüzde 20’sinin Çin’de ve yaklaşık yüzde 15-18’inin Avrupa Birliği’ndeki yapay zekâ şirketlerince gerçekleşmesi yoğunluğun adresini de gösteriyor.

Yapay zekânın kendi yüksek karbon ve su ayak izi kadar problemli olan bir yönü, veri merkezlerinin elektrik enerjisini temin etme biçimidir. Bu enerji çoğu zaman sermaye yoğun, karmaşık ve uzun inşa süreçleri gerektiren nükleer enerjiden sağlanıyor; üstelik bu enerji seçimi, savaş endüstrisinin enerji ihtiyaçlarıyla da örtüşüyor. Ayrıca, operasyonda karbon salmadığı varsayılan nükleer enerjinin yaydığı radyasyonun yok sayılması çevre ve halk sağlığı açısından risk teşkil ediyor.

Ne var ki, yapay zekâ şirketlerinin yüzde 62’sini oluşturan ABD menşeli yatırımcılardan Microsoft, Amazon, Apple, Google, Meta ve diğer büyük teknoloji şirketleri için “temiz enerji” adı altında sağlanan hükümet sübvansiyonları gayet teşvik edici. Nitekim veri merkezlerinin büyümesi teknoloji şirketlerinin enerji üretim altyapısıyla ilişkilendirilmesiyle 2024 yılında Microsoft’un ABD’de kapatılması planlanan Three Mile Island nükleer santralini yeniden devreye almak için anlaşması, yapay zekâ-nükleer enerji iş birliğinin en dikkat çekici örneklerinden biridir.

2025 yılı itibarıyla Dünya Bankası tarafından enerji talebini karşılama ve temel kalkınma hedeflerine ulaşmak için nükleer enerjiye destek yasağının kaldırılmış olması da nükleer enerjinin konumunu, dolayısıyla nükleer endüstriyi güçlendiriyor. Bu doğrultuda Amazon ve Google şirketlerinin 100-500 MW kapasiteli küçük modüler nükleer reaktör (SMR) teknolojilerine yatırım yapmaya başlamış olması, finansal kaynakların teknolojik gelişimini tamamlamamış olduğu için henüz ticari üretimine başlanmamış durumdaki SMR’lerin yaygınlaşacağını gösteriyor.

Sonuç olarak, yapay zekâ dönüşümünün yalnızca dijital olmadığı, enerji tüketimi, altyapı yatırımları ve askeri teknolojilerle iç içe geçmiş olduğu açık. Yeni bir politik ekonomi alanı yaratmış olan yapay zekâ şirketlerinin giderek büyüyen enerji talebi, savaşın kazananı olan fosil yakıt şirketlerinin yanı sıra, nükleer enerji yatırımlarını teşvik ederek savaş ekonomisiyle beslenen enerji rejiminin yeniden üretimine zemin hazırlıyor.

Yani, yapay zekâ veri merkezleri, enerji şirketleri ve militarizm arasında kurulan bağlar aslında savaşın ekonomik ve teknolojik altyapısının genişlediğini gösteriyor. Bu açıdan yapay zekâ şirketlerinin savaş ittifakının yeni üyesi olduğu tartışması, yalnızca bir metafor değil, giderek somutlaşan bir politik ekonomi gerçeğini yansıtıyor.

Dr. Pınar Demircan

Yapay Zekâ Veri Merkezleri ve Savaş: Aynı Enerji Rejiminin İki Yüzü mü? – Daktilo 1984

16 Kasım 2025 Pazar

Karadeniz’deki Çernobil Kirliliği: 40 Yıl Sonra Açığa Çıkan Bulguların Stratejik Zamanlaması

 Siyasal söylemlerde giderek sıklaşan “nükleer caydırıcılık” vurgusu, İran’a yönelik saldırının ardından hız kazanan askeri yığınağın tesadüfi bir yan ürünü değil. Zira son on yılda sürekli artarak 2024’te 2,7 trilyon dolara ulaşan küresel askeri harcamalar, büyük güçlerin nükleer silahlanmada açık biçimde el yükselttiğini gösteriyor. Bu tabloya, ömrü dolan nükleer silahsızlanma anlaşmalarının yenilenmemiş olması eşlik ediyor. Rusya’nın 2023’te, üç yıl sonra sona erecek New START anlaşmasına katılımını askıya alan yasayı onaylaması (anlaşma 2026 yılının Şubat ayında nihayetleniyor) da nükleer testlere dönüş için gerekli hukuki kapıyı aralamış durumda.



Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2025 raporu[1] ise, dünyayı nükleer savaş ihtimalinin hissedilir biçimde yükseldiği bir döneme sürükleyen kırılmanın 2022’de Rusya’nın Ukrayna işgaliyle başladığını teyit ediyor. Bu işgalin arka planında NATO’nun Ukrayna dahil doğuya genişleme ihtimalinin Moskova’yı rahatsız eden etkisi olduğu artık sır değil. Aynı bağlamda İngiltere ve Almanya’nın Kuzey Denizi’ni ortak savunma söylemiyle konumlaması; Fransa ve İspanya’yı kapsayacak yeni askeri işbirliği arayışları ise bloklaşmanın giderek sertleştiğine işaret ediyor.

Tam da böyle bir eşikte, Türkiye dahil dünya genelinde 40 yıldır kanser ve ilişkili hastalıklar ile doğum anomalileri gözlemlenirken, sivil toplumun ısrarına rağmen resmi araştırmalardan kaçınılan Çernobil nükleer felaketinin Karadeniz’de yarattığı radyoaktif kirliliğe dair devlet kaynaklı bulgular, Ulusal Denizlerde İzleme ve Değerlendirme Sempozyumundan basına yansıdı. Karadeniz’de Çernobil kaynaklı radyoaktif kirliliğin Akdeniz’e kıyasla daha yüksek olduğunu ortaya koyan bulguların kaynağını ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2011’den itibaren yürütülen “Denizlerde Bütünleşik Kirlilik İzleme Programı (DEN-İZ)” kapsamında, TÜBİTAK-MAM işbirliğiyle Türkiye denizlerinin tamamını kapsayan proje[2] teşkil ediyor.

Yukarıdaki gelişmeye dair dikkate değer bir nokta, bugüne dek resmi makamlarca küçümsenmiş veya görmezden gelinmiş Çernobil kirliliğe dair araştırmanın 2014’ten beri sürmesi[3] ve 2015–2023 yılları arasında kıyı sedimanlarında yapılan analizlerde yüksek düzeyde Sezyum-137 ve Stronsiyum-90 tespit edildiği belirtilmiş olmasıdır. Üstelik 2023 öncesi özet raporlarında radyoaktif kirlilik başlığı görülmediği gibi araştırma da kamuoyuna daha önce hiç yansımamıştır.

Dikkate değer bir diğer nokta da, Çernobil kirliliğine dair bulguların Türkiye’deki kamuoyuna, doğrudan basın açıklamasıyla değil, Ulusal Denizlerde İzleme ve Değerlendirme Sempozyumu’nun 2025 yılında gerçekleştirilen dördüncüsünde, Bakanlığa bağlı mühendis personel tarafından Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) adına yapılan sunum üzerinden duyurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla bu yazıda devletin toplumsal algıyı yönlendirmek suretiyle çevresel sorumluluktan kaçışı sağlamak ve/veya gelecekte oluşabilecek nükleer kirliliği örtbas etme motivasyonu göz önüne alınarak, Türkiye’de 40 yıldır kanayan bir yara olan Çernobil kirliliği bulgularının kritik bir eşikte paylaşılmasının arkasındaki temel amaç tartışılacaktır.

Çernobil’den Gaziemir’e Devam Eden Kayıtsızlık
1986 yılında gerçekleşen Çernobil nükleer felaketi, radyasyonun dağılımı açısından en ağır etkilerin Avrupa ülkelerinde yoğunlaştığını göstermektedir: yayılan radyasyonun %53’ü Avrupa’ya, %36’sı Eski Sovyetler Birliği topraklarına, %8’i Asya’ya, %2’si Afrika’ya ve %0,3’ü Amerika’ya ulaşmıştır.

Felaketin etkilerinin hükümetlerce görmezden gelinmesi veya küçümsenmesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından üye ülkelerde yürütülen araştırmaların, sivil toplum çalışmalarıyla kıyaslandığında mevcut tehlikeyi düşük göstermesine yol açmıştır. Nitekim Nükleer Savaşa ve Silahlara Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2011 yılında yayımlanan rapor, Çernobil’in Avrupa genelinde yaklaşık 5 bin bebek ölümüne ve 10 bin doğum anomalisine yol açtığını ortaya koymaktadır. Buna karşın Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve IAEA, felaketin başlangıcında ölü sayısını en fazla 4 bin olarak tahmin etmiştir. WHO’nun sonraki raporunda gerçek ölüm sayısı 8 bin 930 olarak verilmişken raporu inceleyen IPPNW tarafından kanser ve lösemi kaynaklı ek 10–25 bin ölüm olduğu belirtilerek bu bulguların, IAEA ve WHO’nun resmi açıklamalarıyla çeliştiği ortaya konulmuştur.[4]

Benzer biçimde, bugünkü Ukrayna topraklarında 1987–1992 döneminde endokrin sistem hastalıklarında 25 kat, sinir sistemi hastalıklarında 6 kat, dolaşım sistemi hastalıklarında 44 kat, sindirim organı hastalıklarında 60 kat, cilt ve ciltaltı hastalıklarında 50 kat, kas-iskelet ve fizyolojik disfonksiyonlarda 53 kat artış kaydedilmiştir; bu bilgiler IAEA kayıtlarında yer almamaktadır. 2016 yılında IPPNW tarafından gerçekleştirilen araştırma, Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasına neden olabileceğini öngörmektedir.

IAEA’nın ilk üyelerinden olan Türkiye’de, Çernobil nükleer felaketinin sağlık etkilerini araştırma gerekliliği en açık biçimde 2006 yılında Türkiye Tabipler Birliği (TTB) tarafından gerçekleştirilen Çernobil Kazası Sonrası Çernobil ve Kanser Araştırması[5] ile ortaya konmuştur; çalışmada kanser vakalarındaki artış belgelenmiştir. Bununla birlikte Türkiye’de risk yalnızca Çernobil’den yayılan radyasyonla sınırlı değildir. Devletin nükleer tehlikeyi yok sayan, toplumu korumayan ve doğrudan radyasyona maruz bırakan tutumu, ölüm ve sağlıklı yaşam hakkının gaspında belirleyici bir faktör olmuştur.

Örnek olarak, Türkiye’de radyasyonlu yeni mahsul çayın eski mahsulle karıştırılarak piyasaya sürülmesi, radyasyon tespit edilip gümrükten geri dönen ürünlerin ise iç piyasada bedava dağıtılması verilebilir. Bu dönemde Cumhurbaşkanı konumunda olan Kenan Evren’in, “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” ve Ticaret ve Sanayi Bakanı’nın “Çayda radyasyon var diyen dinsizdir” ifadeleri de sürecin toplumsal hafızadaki sembolik göstergeleridir. Ancak benzer uygulamalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; Avrupa genelinde de gözlemlenmiştir. Tarihçi ve bilim insanı Kate Brown, Hayatta Kalma Kılavuzu: Gelecek için Çernobil Rehberi (Manual for Survival: A Chernobyl Guide to the Future) eserinde, Çernobil felaketi sonrası Avrupa’da süt, et, böğürtlen, yumurta, un, pancar, ıspanak, patates, mantar ve çayın raf ömrünün uzatılmasına yönelik uygulamalara gidildiğini kaydetmektedir.[6]

Çernobil sonrası sık rastlanan bir uygulama, radyasyonlu ürünlerin tespit edilmesi halinde ithal edilen ülkeye iadesi olmuştur. Örneğin, İtalya’nın Yunanistan’dan ithal ettiği 300 bin ton buğday, radyasyon kontrolü sonrasında reddedilmiş; Yunanistan tarafından geri alınmayan ürün, Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından teslim alınarak temiz buğdayla karıştırılmış ve gemilerle Afrika ile Doğu Almanya’ya gönderilmiştir. Türkiye’de ise radyasyonlu mahsuller gümrükten geri dönmesine rağmen iç piyasada bedava dağıtılmış, Karadeniz’de satılmayan balık ise uzun yıllar boyunca İstanbul pazarlarına yönlendirilmiş ve tüketiciye sunulmuştur. Bu durum, Türkiye’de devletin halk sağlığını koruma yükümlülüğünü göz ardı ettiğini ve radyasyon riskini kamusal alanda yaygınlaştırdığını göstermektedir.

IAEA-WHO Anlaşması: Nükleer Sağlık Risklerinin Kurumsal Manipülasyonu
Çernobil felaketinin yol açtığı ekolojik kirliliğin boyutlarının örtbas edilmesinde rol oynayan ve üye devletlerin halklarını nükleer maddelere maruz bırakmasına imkân tanıyan uygulamaların merkezi IAEA’dır. 1956 yılında kurulan bu kurumun ilk üyelerinden biri Türkiye’dir. Ancak üyelikten daha önemlisi, IAEA’nın nükleer tehlikenin toplumsal sağlık boyutunu kontrol etmeye dönük uygulamalarının temelinde, 1959 yılında WHO ile yaptığı WHA 12-40 numaralı gizli anlaşma vardır. Anlaşmada, “her iki kuruluş da, diğer kuruluşun önemli bir menfaati olan veya olabilecek bir konuda bir program veya faaliyet başlatmayı önerdiğinde, ilk taraf, konuyu karşılıklı anlaşma ile düzenlemek amacıyla diğer tarafa danışacaktır” ifadesi yer alır. Bu mekanizma, kuruluşun dünya çapında nükleer santrallerin büyümesini teşvik etme amacını üye devletlere de telkin edebilecek biçimde güçlendirir ve santrallerin oluşturduğu potansiyel sağlık risklerinin açıklanmasını kontrol altına almasını sağlar. IAEA’nın bu yaklaşımı, Fukuşima felaketinde biriktirilen radyoaktif suyun denize boşaltılması sürecinde Tokyo Elektrik Şirketi’ne (TEPCO) verdiği tam destekle somutlaşmıştır.

Öte yandan, WHO’nun radyoaktif tehlikenin sağlık etkilerini denetleme konusunda IAEA’yı otorite olarak kabul etmesi, kurum içi çatışmalara yol açmıştır. 7 Ekim 1986 tarihinde, WHO’da görevli bazı nükleer uzmanlar istifa ederek Bağımsız Dünya Sağlık Örgütü (Independent WHO) adlı bir yapı kurmuştur. Bu uzmanların bir kısmı günümüzde nükleer enerji ve silahlanma karşıtı sivil toplum çalışmalarında faaliyet göstermektedir.

Gaziemir Vakası
Türkiye’de nükleer risklerin yönetimindeki yapısal sorunlar yalnızca Çernobil ile sınırlı değildir. AKP iktidarlarının en uzun süreli uygulamalarından biri, Akkuyu NGS’nin şeffaflık dışı inşasıdır; buna karşın Gaziemir vakası, nükleer santral henüz operasyona başlamadan devletin radyoaktif tehlike karşısındaki kayıtsızlığını ortaya koymaktadır. 2007 yılında İzmir’in Gaziemir ilçesindeki kurşun fabrikası arazisinde, nükleer yakıt çubuklarında kullanılan EU-152 maddesi TAEK tarafından tespit edilmiştir. Sivil toplumun ısrarlı takibi sonucunda başlatılan hukuki süreçlerde, AKP hükümeti şirket lehine yargı tarafsızlığına aykırı bir tutum sergilemiştir.

2018 yılında lağvedilip Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) bünyesine dahil edilen Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ise radyoaktif kirliliğe karşı halk sağlığını koruyacak herhangi bir önlem almamıştır. 2025’te, arazi içindeki nükleer atıkların başka bir yere taşınmasına hazırlık olarak, radyoaktif bulaşıklı cürufun kırılması işlemine izin verilmiş ve mahalle sakinleri radyoaktif toza maruz bırakılmıştır. Ayrıca, Gaziemir’deki nükleer atıkların “bertaraf” adı altında nereye götürüldüğü konusunda ne kamuoyuna ne de yerel halka bilgilendirme yapılmıştır.

Yeni Nükleer Kirliliği Örtbas ve/veya Çevresel Sorumluluktan Kaçış Stratejisi mi?
Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Karadeniz’deki Çernobil kirliliğine ilişkin bulguların, ilk yıllarda dahi tespit edilebilir olmasına rağmen ancak 12 yıl sonra ve nükleer testlerin yeniden gündeme geldiği kritik bir dönemde, kamuoyuna doğrudan değil, bir sempozyum sunumuyla duyurulması tesadüfî görünmemektedir. Bu zamanlama, yakın gelecekte Karadeniz’de ortaya çıkabilecek radyoaktif kirliliklere ilişkin kamuoyu algısının, şimdiden Çernobil’e yönlendirilmesine dönük bir hazırlık izlenimi vermektedir.

Araştırmada yarılanma ömürleri yüzlerce yıla uzanan Sezyum-137 ve Stronsiyum-90’ın yanı sıra, 24 bin yıllık Plütonyum izotoplarının tespit edilmesi özellikle dikkat çekicidir; zira bu izotoplar nükleer silah bileşenlerinde de kullanılan maddelerdir. Dolayısıyla bu bulgular, Karadeniz’de gerçekleştirilebilecek muhtemel nükleer testlerin ardından oluşacak yeni radyoaktif kirliliklerin, 39 yıl önceki Çernobil felaketine atfedilerek failin korunması ihtimalini gündeme getirmektedir.

Bu noktada “fail” sorusu önem kazanmaktadır. Bölgedeki mevcut askeri faaliyetler ve Ukrayna işgali nedeniyle Karadeniz’i hâlihazırda nükleer dahil çok sayıda toksik kirleticiye maruz bırakan Rusya ilk olası aktör olarak öne çıkmaktadır. Alternatif bir senaryo, nükleer silah teknolojisine sahip üçüncü aktörlerin desteğiyle Türkiye’nin nükleer kapasite geliştirme girişimleri olabilir. Ne var ki Türkiye’nin 1979 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalayıp onaylamış olması bu olasılığı uluslararası hukuka aykırı hâle getirmektedir.

Sonuç itibarıyla, Bakanlık eliyle gerçekleştirilen bu “zamanlaması manidar” olan açıklama, yurttaşların tazminat ve hak arayışlarını sınırlamak suretiyle çevresel sorumluluktan kaçış mekanizması üretmesine ek olarak, yalnızca Rusya için değil; bölgedeki olası nükleer silahlanma senaryolarında, yeni kirliliği 40 yıllık Çernobil mirasına yıkmak isteyen herhangi bir devlet için tehlikeli bir emsal niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla bu bulguların paylaşımının bir tesadüf olmadığı; geçmişin kirini gelecekteki nükleer faaliyetleri perdelemek için yeniden araçsallaştıran stratejik bir siyasal tercihin parçası olduğu görülmelidir.

[1] Stockholm International Peace Research Institute. SIPRI Yearbook 2025: armaments, disarmament, and international security. 2025. https://www.sipri.org/sites/default/files/2025-06/yb25_summary_en.pdf

[2] https://www.den-iz.org/tr-TR/ulusal-denizlerde-i-zleme-sempozyumlari

[3] https://lab.csb.gov.tr/denizlerde-butunlesik-kirlilik-izleme-i-5886

[4] Pflugbeil,S.,vd (2011). Health effects of Chernobyl: 25 years after the reactor catastrophe. IPPNW.(9)

[5] Saraçoğlu, G. V., Türkan, A., & Pala, K. (2006). Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser.

[6] Brown, K. (2019). Manual for survival: A Chernobyl guide to the future. Penguin UK.

Dr. Pınar Demircan

Karadeniz’deki Çernobil Kirliliği: 40 Yıl Sonra Açığa Çıkan Bulguların Stratejik Zamanlaması – Daktilo 1984


29 Haziran 2025 Pazar

Akkuyu NGS: Türkiye’nin aşil topuğu

İsrail ve ABD'nin nükleer silah tehdidini araçsallaştırarak ’80lerden itibaren Ortadoğu'yu şekillendirdiği açıktır. Dolayısıyla Ukrayna ve Ortadoğu arasındaki çatışmanın karşı tarafındaki Rusya'nın Türkiye'deki Akkuyu NGS'nin sahibi oluşu ve AKP'nin özellikle iç politikayı konsolide ederken nükleer silah güzellemesi içeren popülist söylemleri düşünüldüğünde Akkuyu NGS’nin NATO'daki tek Müslüman üye olan Türkiye’nin aşil topuğu sayılabilecek kadar en savunmasız noktasını teşkil ettiği söylenebilir. Bu açıdan hedefe giden yolda Rusya ve Türkiye’yi çatışmaya çekmeyen uygun bir formül bulunması gerekecektir.




Son 20 yıldır Türkiye’nin giderek daha çok entegre olduğu Ortadoğu coğrafyası Gazze’de katledilen insan sayısı 60 bine ulaşmışken, İsrail ile ABD’nin İran’a karşı başlattığı saldırılarla yüzlerce insanın daha yaşamını yitirip binlercesinin yaralandığı, kentlerin, yerleşim alanlarının yakılıp yıkıldığı bir diğer felakete sahne oldu. ABD tarafından gizli olduğu varsayılan nükleer programı ile gerekçelendirilen ve sonradan “12 Gün savaşları” olarak adlandırılan müdahaleler kapsamında İran’daki 4 nükleer tesisten üçü füzelerle vuruldu. Oysa bilindiği gibi İran 2015 yılında imzaladığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) üzerinden uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmayı kabul etmiş, bu anlaşma ABD Başkanı tarafından kadük ilan edilmişti. Ateşkesin sağlanmasının ardından gerçekte savaşı tırmandırmış olan ABD Başkanı “Barış elçisi” ilan edilirken Türkiye açısından ilginç bir gelişme Akkuyu NGS’nin yer aldığı Mersin dahil toplam 22 ilin ABD vatandaşlarının seyahati için güvenli olmadığı ve buralardaki yurttaşların acil durumlara karşı kişisel tahliye planlarını yapmasının telkin edilmiş olmasıydı.


CUI BONO?
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik müdahalesinin gerçek nedenini anlamak için çözümlemeye Roma Hukukunda suçluyu tespit etmek için başvurulan Latince Cui bono deyimiyle ifade edildiği gibi sağlanan faydalara odaklanarak başlayalım. Bu noktada ilk dikkatimi çeken ABD başkanının asker üniformasını çıkartıp takım elbise giyebileceği çabuklukla 24-25 Haziran’da gerçekleştirileceği üç ay önceden belli olan NATO zirvesine katılması oldu. Müthiş bir medya propagandası eşliğinde adeta bir barış elçisi olarak “başarısını” dünyaya muştulayan ABD Başkanı bu sayede küresel asayişi sağlama misyonuna dayandırılan NATO’nun savunma harcamaları için üye devletlerin önceden ödedikleri miktarı en az iki katına çıkarıyordu. Böylece ekonomik darboğaz içindeki Türkiye dahil tüm NATO üyelerinin ülke GSMH’lerinin yüzde 5’ini ayırma önerisi hayata geçirilmesiyle gelecekteki savaşkan girişimlere finansman sağlamanın yanı sıra meşruiyet kazandırmanın da kapısı aralanmıştı. Nitekim ateşkesin beşinci gününde İsrail’in İran’a müdahalesinin öncesindeki koşullara dönülerek bir taraftan “terör” faaliyetleriyle iştigal ettiği gerekçesiyle İsrail tarafından Lübnan’a saldırı düzenleniyor, diğer taraftan kıtalararası balistik füze kullanma potansiyeli üzerinden Pakistan’ın nükleer tehdit unsuru olduğu konusu ABD tarafından yeniden ısıtılıyordu.

NÜKLEER GÜÇ KİME GÜÇ, KİME KOLAY?
İsrail’in ABD desteğini alarak İran’a karşı başlattığı savaş Ortadoğu’da jeopolitik tansiyonu yükseltirken müdahalenin İran’ın nükleer gücü ile gerekçelendirilmesi tarihsel olarak yeni değil. Bilindiği gibi İsrail’in tehdit olarak gördüğü devletlerin nükleer güce sahip olması konusundaki tutumunun ilk dışavurumu 1968 yılında imzaya açılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına (NPT) taraf olan Irak’ın Osirak Nükleer Santralinin yakıt yüklenip operasyona başlatılmadan bombalanmasıdır. Irak-Fransız yapımı olan tesiste Fransa tarafına önceden bilgi verildiği için 1 Fransız sivilin, Irak tarafında ise 10 askerin yaşamını yitirdiği müdahale bu kadarla da kalmayarak Körfez Savaşı kapsamında ABD tarafından doğumsal anomali vakalarına, yıllar içinde DNA hasarına neden olan seyreltilmiş uranyum mermisinin kullanılmasıyla sürmüştür. Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın (UNEP) 2000 sonrasında yayımlanan raporuna göre, Körfez Savaşı boyunca 50 tonu tanklardan, 250 tonu ise uçaklardan ateşlenen seyreltilmiş uranyum mermisinin çoğu Amerika Birleşik Devletleri'ne küçük bir kısmı da Birleşik Krallık'a aittir. Yani NPT’ye taraf olmasına rağmen Irak’ın ticari nükleer santralin vurulurken nükleer silahlanma girişimini önleme şiarıyla hareket eden ABD’nin kendisi müdahale kapsamında nükleer madde kullanmış, ekosistemi zehirleyerek kanser ve türevleri dahil on yıllarca süren, nesilleri süründürerek öldüren sağlık sorunlarının fitilini ateşlemiştir.

Aynı İran gibi NPT’ye taraf olmasına rağmen Irak’ın ticari nükleer santraline daha operasyona geçmeden yapılan müdahaleler aslında NPT’nin geçerliliğine ABD ve İsrail gibi nükleer silaha sahip ülkelerin karar verdiği anlamına gelmektedir. Birleşik Krallık’ta Savunma Bakanlığı tarafından 23 Haziran 2025 yılında yayımlanan bir raporda Birleşik Krallık’ın sivil nükleer reaktörleri kullanan ilk ülke olarak savunma sektörü için nükleer tahrik ve silah kapasitelerinin önde gelen ev sahibi olduğundan bahsedilmesiyle nükleer santral-silah geçişliliğinin övünç kaynağı sayılması bu iddiayı destekler. Yani nükleer santral-silah geçişliliği emperyalist güçlerin hedeflerini gerçekleştirme yolunda müdahaleye zemin hazırlayan faktördür. Bu bağlamda 2019 yılında AKP’li Cumhurbaşkanının Akkuyu NGS inşaatı henüz başlamışken “Gelişmiş ülkeler arasında nükleer başlıklı füzesi olmayan yok” diyerek Türkiye’nin nükleer silahlara sahip olması için çalışmaların yürütüldüğünü açıklaması Türkiye NPT’ye taraf olsa da Batı ittifakı tarafından pek tabii ki sıradan bir popülist söylem olarak algılanmamıştır.



ŞANGHAY BEŞLİSİ, BRICS AĞI
Öte yandan ekonomik ve siyasi gerilimlerle iç politikada sıkıştıkça nükleer santral ve silahlar üzerinden güçlü devlet imajı çizerek savunma yatırımları üzerinden vergi toplayabilen AKP iktidarı 2024 yılında BRICS üyeliğine başvurmuştur. Bu girişimin ardından Türkiye’nin ikinci nükleer santral projesi konumundaki Sinop projesinin kâğıt üstündeki kapasitesini 2025 yılında 4,8 gigawatt olarak revize etmesi Sinop’ta Akkuyu NGS’nin ikizinin kurulmasına ilişkin adı konulmamış bir anlaşmanın emaresidir. Böylece Türkiye’de sahibi olduğu Akkuyu NGS üzerinden tarihsel ideali olan Akdeniz’e erişerek liman sahibi de olan Rusya bir taraftan jeopolitik önemi artan Akdeniz’deki kontrolünü karşı kıyıdaki Mısır’da kurduğu El-Dabaa Nükleer Santrali ile artırırken benzer bir projeyle Karadeniz’deki varlığını da güçlendirecektir. Bununla beraber Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılmadan katılamayabileceği Şanghay Beşlisine üyelik başvurusuna paralel olarak İğneada’nın adres gösterildiği üçüncü bir nükleer santral projesi için 2016 yılında Çin ile yapılan Nükleer Anlaşma doğrultusunda görüşmelerin sürmesi de yakın gelecekte Türkiye’nin kolaylıkla tehdit görülebileceğine işarettir.

AKKUYU NGS TÜRKİYE’NİN AŞİL TOPUĞUDUR
İsrail ve ABD'nin nükleer silah tehdidini araçsallaştırarak ’80lerden itibaren Ortadoğu'yu şekillendirdiği açıktır. Dolayısıyla Ukrayna ve Ortadoğu arasındaki çatışmanın karşı tarafındaki Rusya'nın Türkiye'deki Akkuyu NGS'nin sahibi oluşu ve AKP'nin özellikle iç politikayı konsolide ederken nükleer silah güzellemesi içeren popülist söylemleri düşünüldüğünde Akkuyu NGS’nin NATO'daki tek Müslüman üye olan Türkiye’nin aşil topuğu sayılabilecek kadar en savunmasız noktasını teşkil ettiği söylenebilir.  Bu açıdan hedefe giden yolda Rusya ve Türkiye’yi çatışmaya çekmeyen uygun bir formül bulunması gerekecektir. Zira İran’da Buşehr Nükleer Santrali’nin vurulmamış olması ya Rusya’nın dünya kamuoyu nezdinde kışkırtılmasından çekinildiğini ya da arka planda Rusya ile anlaşıldığını düşündürmektedir.

Pentagon’un eski bir çalışanı olan Michael Rubins’in Middle East Forum’da bu sene mart ayında kaleme aldığı “Türkiye, nükleer bomba elde etmek için NATO'yu rehin mi alıyor?” başlıklı makalesinde İran’ın Buşehr Santrali’nden elde edilen maddelerle nükleer silahın başka yer ve koşullarda üretilebileceğini uzun uzun tartıştıktan sonra Akkuyu NGS’nin de nükleer silahlanma için kullanabileceğine işaret etmesi ateş olmayan yerden duman çıkmamasına benzetilebilir. Rubins’in yazısında İsrail'in Akkuyu NGS’yi vurmaktan caydırabilecek nedenin teknik bir zorluk olmayıp Türkiye'nin NATO üyeliği olduğunu belirtmesi de Türkiye’de siyasal iktidarın kendisini NATO’nun vazgeçilmez üyesi sanmasından bağımsız değildir. Bu noktada benim dikkatimi çeken bir husus da Rubins’in Akkuyu NGS’den bahsederken genellikle yerli yersiz bir şekilde tesisin deprem bölgesinde oluşuna yaptığı vurgudur. Ne dersiniz, NATO’daki ikinci büyük askeri güç olmanın yanı sıra başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere NATO üsleriyle de kullanışlı konumdaki Türkiye’nin NATO üyeliğini kaybetmeden ve  derin ticari ağların merkezindeki küresel güç Rusya’yı kışkırtmadan reaktörlere henüz yakıt yüklenmemiş durumdaki Akkuyu NGS’ den kurtulmanın “doğal” bir yolu aranıyor olabilir mi?

10 Şubat 2025 Pazartesi

Yapay zekânın doğal problemi: Tırmandıracağı iklim krizi

 Bu iddianın temelini yapay zekâ aracılığıyla iş süreçlerinde optimizasyon; maliyet azaltımı ve koordinasyon sağlanması için çok sayıda verinin veri merkezlerinden çekilmesini gerektiren analizler için yüksek enerji harcanması teşkil ediyor.




Son yılların Bermuda Şeytan Üçgeni halini alan savaş, iklim değişikliği ve demokrasi eksenlerini kesen sorunlarına yeni yılla birlikte yapay zekâ da eklendi. Salt ana akım medyada değil, eksik demokrasiyi, ekonomik darboğazın nedenlerini sorgulayan görece halkçı medya çevrelerinde de kalkınma ve gelişme fetişizminden kopuk olmayan söylemlerle yer bulan yapay zekâ için ülkemizde de “trenin kaçırılmaması gerektiği” ifade ediliyor. Kuşkusuz bu yazının maksadı dünyayı çoktan kuşatmış olan yapay zekânın kullanımından vazgeçilmesi değil, daha ziyade yapay zekânın günlük yaşantımıza afetler, aşırı hava olayları, mega yangınlarla sirayet ederek yaşamı kesintiye uğratan iklim krizini tırmandırma potansiyeline dikkat çekmek. Zira yapay zekâ popülizminin yıkım ve yeniden inşa geleneğinden şaşmayan kapitalist imhacılığa hizmet ettiğini ortaya koymak elzem.


Bu iddianın temelini yapay zekâ aracılığıyla iş süreçlerinde optimizasyon; maliyet azaltımı ve koordinasyon sağlanması için çok sayıda verinin veri merkezlerinden çekilmesini gerektiren analizler için yüksek enerji harcanması teşkil ediyor. Bilhassa Chat gpt’nin Google’a göre 10 kat daha fazla enerji kullanan, Large language model (LLM) gibi binlerce megawatt saat elektrik tüketen modüller aşırı enerji sarfiyatına yol açıyor. Şimdilik yılda ortalama 10 megawatt elektrik kullanan ve sayısı 11 bin civarında olan veri merkezlerinin ilave yıllık enerji tüketiminin 110 bin megawat olduğu söylenebilir ki, bu miktar çok hızlı artacak. Zira projeksiyonlar yapay zekâ pazarının 2030’a kadar küresel çapta yüzde 35; 2028’e kadar ise sadece ABD’de yüzde 250’lik büyümeye işaret ediyor. Bu süre zarfında elektrik sarfiyatındaki artış Mc Kinsey Danışmanlık’a göre 24.000 megawatt olarak öngörülürken Wood Mackenzie analiz raporuna göre de veri merkezleri kaynaklı elektrik talebinin yılda yüzde 10-20 artacak olması küresel ölçekte ilave karbon salımı demek.


Yapay zekâ enerji sarfiyatını artırdı, dursun; küresel ısınmanın kritik eşik olan 1,5 dereceyi aşmaması için 2030 yılına kadar yüzde 43, 2035 yılına kadar yüzde 60 oranında azaltılmasıyla 2050 yılı başlarında net sıfıra ulaşılması hedefinden uzaklaşılmaması için başvurulan ambalaj ise nükleer enerji. Yani, karbonsuz teknoloji olarak sunulan ve dış koşullardan etkilenmediği varsayılarak, kapasite faktörü diğer enerji kaynaklarına göre yüksek sayılan nükleer santraller yapay zekâ şirketlerinin tercih ettiği enerji kaynağı olmuş durumda. Nitekim geçen ay Microsoft’un ihtiyacı olan 20 yıllık elektriğin tedariki için Harrisburg, Pennsylvania’da 1979 yılında 2 milyon insanı radyasyona maruz bırakan Three Mile Island / Üç Mil Adası nükleer santralinin kullanımına çekmek üzere 1,6 milyar dolarlık yatırım başvurusunda bulunması bu yaklaşımın sonucu. Ne var ki, nükleer santraller ne sanıldığı gibi karbonsuz ne de dış koşullardan bağımsız. Zira, uranyumun yeraltından çıkartılmasıyla başlayan ve atık süreci dahil tüm bir nükleer yakıt çevrimi ile değerlendirildiğinde hem güneş enerjisine göre 3, rüzgâr enerjisine göre 6 kat daha fazla karbon salıyor, hem de on yıllarca süren inşa süreçleri ve sürekli artan maliyetleri nedeniyle yapay zekânın hızlı gelişimini desteklemekten uzak. Üstelik bu santralleri nükleer yapan sınırlı ve sonlu uranyum rezervlerinin, IAEA’nın son raporuna göre bugün operasyon halindeki 411 reaktörün 90 yıllık kullanımına karşılık gelmesi de 3 katına çıkarılması hedeflenen kurulu reaktör kapasitesinin ihtiyaçlarını karşılama potansiyelini sorunsallaştırıyor. Artan uranyum gereksiniminin nükleer atıkların yeniden işlenmesiyle elde edilen plutonyum içerikli Mixed oxide (MOX) yakıtının yeni tip nükleer santrallerde kullanımıyla yeryüzünün daha tehlikeli bir yer haline geleceği de aşikâr.


Öte yandan, yapay zekâ için tercih edilen nükleer santrallerin günlük 6 milyon nüfuslu şehrin suyuna denk gelen şekilde gerek operasyon süreçlerinde gerekse madencilikte soğutma prosesleri için 35-60 milyon litre su kullanması da su varlıklarının nükleer santrallere kullandırılması anlamına geliyor. Benzer şekilde, aşırı enerji kullanan veri merkezlerinin tatlı su ile soğutulmasının gerekmesi ise dünya kamuoyu nezdinde pek de bilinmeyen bir gerçek. Bu konudaki araştırmalar küresel talepteki artışın 2027 yılına kadar yapay zekâ tarafından Danimarka’nın yıllık su kullanımının 4 ila 6 katından fazlasına gelen şekilde 4,2 ila 6,6 milyar metreküp civarında olacağına işaret ediyor. Gelecekteki su krizinde insanlar dahil tüm canlıların ihtiyacı olan su varlıklarını yapay zekâ ile paylaşmak zorunda kalacağını, hatta yapay zekânın öncelikli olabileceğini, hızlı büyüme beklentisi içindeki yapay zekâ endüstrisinin veri merkezleri için “2030’a kadar su pozitif” hedefine ulaşmak amacıyla su havzalarını yenilemeye başlamış olmasını teyit ediyor. Esasen, sektörün yüzde 62’sini oluşturan ABD menşeli yatırımcılardan Microsoft, Amazon, Apple, Google, Meta ve diğer büyük teknoloji şirketlerinin evladı olan yapay zekâ için “temiz enerji” adı altında sağlanan hükümet sübvansiyonları da bu önceliğin emaresi değil midir?


Teknolojik ilerlemeci yaklaşımın vardığı sihirli değnek algısı hükümetlerce desteklenen şirketler tarafından füzyon enerji ve SMR’lerin geliştirilmesi için milyarlarca dolar akıtılmasına uzanırken, iklim krizini dindirecek ve küresel eşitsizliklerin giderilmesini sağlayacak önlemlerin alınmaması bakımından sizce de yapay zekâ ve nükleer enerji ortaklığı kapitalist imhacılığa hizmet etmiyor mu? Bu konuyu Özgür Üniversite bünyesinde “Kapitalist Gelişme ve Nükleer Enerjinin Ekonomi Politiği” başlığı altındaki seminerlerimin dördüncüsü olan “Nükleer enerji iklim krizinin çözümü mü, sorunu mu?” sorusu etrafında 24 Şubat Pazartesi akşamı çevrimiçi buluşmamızda daha geniş veçheleriyle ve derinden işleyeceğim, ilgilenenleri beklerim.


https://www.birgun.net/makale/yapay-zekanin-dogal-problemi-tirmandiracagi-iklim-krizi-600040


13 Ocak 2025 Pazartesi

Özgür Üniversite'de Kapitalist Gelişme ve Nükleer Enerjinin Ekonomi Politiği (4 seminer) Dr. Pınar Demircan




Özgür Üniversite'nin ilgisi ve altyapısal desteğiyle Kiş 2025 döneminde gerçekleşen Kapitalist Gelişme ve Nükleer Enerjinin Ekonomi Politiği seminerleri artık YouTube'da. Çalışmalara ışık tutması dileğiyle.




1. Hafta:
Nükleer Teknolojinin Gelişimi, Küresel Güç Mücadelesi
https://lnkd.in/dQpxphJH


2. Hafta:
Nükleer Kazalar, Siyasal rejimler ve Ekolojik Yıkım
https://lnkd.in/d8mwdTEj


3. Hafta:
Türkiye’deki Nükleer Santral Projeleri ve Nükleer Karşıtı Hareketin Dönüşümü
https://lnkd.in/dNazfBmq


4. Hafta:
Nükleer enerji iklim krizinin çözümü mü, sorunu mu?
https://lnkd.in/dxVx_DZv

30 Kasım 2024 Cumartesi

Kazdağlarını savunmak ve kurumların sessizliği: Yeni toplumsallık

 Refik Durbaş’ın “Çırak aranıyor” adlı şiirinin[1] Gurbet ne yana düşer usta/sıla ne yana/ Hasret hep bana/ bana mı düşer usta? dizelerindeki gibi hissemize hukuk ve adalete duyduğumuz hasret düşüyor hep. Hatta son birkaç aydır bu hasreti daha yoğun ve sert şekilde yaşıyoruz.

Hangi birini öncelikli sayalım? Meclis’in yeni döneme başlamasıyla sokak hayvanlarının katline yol açan devlet anlayışının ülkeyi “Hayırsız Ada” ya dönüştürmesini mi? İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasıyla hız kesmeden art arda işlenen kadın cinayetlerini mi? Çocuklara yönelik tecavüz ve cinayetlerdeki artışı mı? Durmayan kan kaybı gibi ormanlarımızla tarım arazilerinin şirketlere rant kazandırmak için parsel parsel teslim edilmesini mi? İstanbul/Esenyurt, Mardin Büyükşehir ve Batman/Halfeti’de seçilmişlerin özgürlüklerinden mahrum edilerek halkın iradesine el konulmasını mı?



Nedenlerini bu yazıda tartışmanın mümkün olmadığı bir tarihselliğe ve sosyopolitik arka plana temellenen Türkiye’deki demokrasi kapasitesinin daralmasında, neoliberal politikalar eşliğinde demokrasinin kurumlarının işlevselliğini tamamen yitirmesi ve ivmesi artan otoriterlik doğrultusunda sivil haklarla basın özgürlüğünün sınırlanması kuşkusuz en önemli etkenlerdir. Dünya genelinde 167 devletin karşılaştırıldığı Demokrasi Indeksi’nin 2023 yılı verileriyle hazırlanan rapora[2] göre Türkiye’nin son beş yıldır istikrarlı şekilde 103 ya da 102. sırada olması ise bu demokrasisizliğin 2016 yılında başlayan OHAL uygulamalarını 2018 yılı itibariyle yasal zemine çeken Cumhurbaşkanlığı Hükümet Siteminin ürünü olduğunu tesciller.

Bunlar daha ‘iyi günlerimiz’ mi?

Bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken, zaten neoliberal pratiklerle frenlenmiş olan toplumsal dinamik ve mekanizmaların AKP rejiminde karşılaştığı baskı ve zor araçlarıyla kuşatıldığı şartlarda nasıl bir direnişin örülebileceğidir. Ranciere‘in “Siyasetin pasifleşmesi, koşulların eşitliği denilen yeni toplumsallığa bağlıdır” ifadesine [3]karşılık gelen şekilde bu makale de 22 yıllık AKP iktidarının hegemonyasını inşa etmesini sağlayan kutuplaştırıcı, popülist ve manipülatif araçları bu kez daha da bozulan ekonomik koşullar ve kaybedilen yerel seçimler nedeniyle siyasal bekasını korumak için kullanacak olması bakımından ihtiyaç duyduğumuz yeni toplumsallığın inşasına katkı yapmayı amaçlıyor.

Bilhassa herkesin hak kaybına uğraması Ranciere’nin işaret ettiği koşullar eşitliğine karşılık geldiği üzere, yeni toplumsallık ancak ekoloji, kent hakkı, işçi ve emeklilik hakları, temsil hakkı, seçme ve seçilme hakkı, kadın hakları, çocuk hakları için gönüllü olarak yürütülen çeşitli mücadele dinamik ve öznelerinin meseleye ezilen sınıf gözlüğünden bakması ve birbirinin hakkını savunmasıyla inşa edilebilir. Zira en son ekim ayında TBMM Adalet Komisyonu‘nda “Etki ajanlığı” düzenlemesinin kabul edilmesi de sivil girişim, eylem ve etkinliklere suç isnat edilmesini kolaylaştırması bakımından zor uygulamalarının dozunu artıracağını ortaya koymuştur. Dolayısıyla “Bunlar daha iyi günleriniz” savının altını dolduran şekilde alt ve orta sınıflar için yoksulluk ve yoksunluk tırmandırılırken demokrasiye alan bırakmayan baskıcı müdahale ve zor uygulamalarıyla iktidarın bildiği yoldan ilerlemesi önümüzdeki süreçte hak ve adalete hasretin daha da büyüyeceğine, yani sınıfsal koşulların daha da eşitleneceğine işaret değil midir?

Bilindiği gibi son aylarda öne çıkan katliam projelerinden biri de Kazdağları’nda. En az üç köyü ortadan kaldırıp 55 köyün su kaynağını kurutarak 600 dönüm tarım arazisini yutması,  binlerce belki de daha çok cana ev sahipliği de yapan 1 milyon ağacın kesilmesi devlet tarafından kabul gören ve desteklenen Cengiz Holding’e ait Halilağa Bakır/Altın Madeni projesi en acil toplumsal müdahale gerektiren sorunlarımızdan. Maden ya da enerji projeleri için milyonlarca ağacın kesilmesine yeterince tanıklık etmedik mi? Artık bildiğimiz mücadele yöntemlerinin ötesinde daha kitlesel ve uzun erimli bir direnişin başlaması gerekmiyor mu? Üstelik bu saldırılar AKP’nin yaygın uygulaması olan “ÇED gerekli değildir” varsayımıyla kolaylaştırılırken.

Bu bağlamda Kazdağlarındaki kesim için ÇED’in gerekli görülmediği projeye siyaseten verilen ÇED Olumlu Kararı’nın iptaline karşı Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Çan Çevre Derneği, Ayvalık Tabiat Derneği, Ege ve Marmara Çevreci Belediyeler Birliği ve 95 yurttaş tarafından Danıştay‘a taşınan dava devam ederken başlanması söz konusu. Bu durum da eğer ormanlarımızı vermeyeceksek yeni bir Akbelen Direnişinin başlamasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Kaldı ki, iklim krizi koşullarında gerek doğal gerek rantsal nedenlerle yangınlarda kaybedilen ormanların aşırı kuraklık ve erozyonu önlemesi için korunması gerekirken,  Kazdağları’nda fiziki kesimin yanı sıra  yüzlerce binlerce yıl toprakta kalarak ekokırım nedeni olan kimyasal saldırıyı öngören kararın kendisi vatana ve gezegene ihanettir. Bu savı dava süreci kapsamında bilirkişilerin “kamu yararı yoktur ve gerçekleşmesi halinde yöreye geri dönüşsüz zararları olacaktır’’ tespiti de destekler.

Şimdi toplumsal direniş zamanı

Açıkçası gün, Erzincan İliç’teki siyanür faciasının bir benzerinin Kazdağları’nda yaşanmaması fakat bunun da öncesinde ormanların savunulması, kesilmemesi için direniş ağlarının hızlıca örülmesi gereken gündür. Ormanı savunmak için Türkiye’nin dört bir tarafından kafileler Kazdağlarında belki de aylarca yıllarca sürecek nöbete destek verirken İstanbul ve Ankara’da olduğu gibi eş zamanlı eylemler yapılmış olması bundandır. Ancak mücadele ağlarında yer alan geniş insan kitlelerine sahip siyasi partilerin, kamu kurumu niteliği haiz meslek örgütlerinin, yerel yönetimlerin ve sendikaların temsilci göndermek ya da ilçe örgütleri düzeyinde desteklemek dışında kitlesel dahlini beklemek gerçekçiliğe uzak düşebilir.

Ekoloji mücadelesinde “kurumların sessizliği” olarak yorumlanan ve tartışılan bu durumun doktora tezimin[4] bazı bulgularından yararlanarak 12 Eylül 1980 Askeri Darbesiyle Türkiye’de uygulamaya konulan neoliberal politikaların ürünü olduğunu söyleyebilirim. Zira kurumların yasal çerçeveden siyasal rejimle etkileşim içinde olması neoliberal dönüşümlerini tetiklemişken AKP rejiminin giderek artan otoriterliği de kurumları iktidarın kutuplaştırıcı ve popülist uygulamalarıyla doğrudan karşı karşıya getirmiştir. Bugün gelinen noktada siyasal iktidarın kanun hükmünde kararnamelerle iş kaybına yol açan müdahaleleri ve uyguladığı baskı neticesinde kurumlar azalan insan ve maddi kaynaklarını kamu yararından ziyade kuruluş nedenlerini teşkil eden üyeleriyle dayanışmaya yönlendirmek zorunda kalmış,  kurumların ekoloji mücadelesine verdikleri destek de saldırının tsunami gibi geldiği şartlarda dahi temsilcilikle sınırlanmıştır.

Dünya genelinde özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalıştırmaya bağlı olarak güvencesizliğin yaygınlaştığı neoliberal uygulamalar  sendika üye sayısının azalmasına dolayısıyla sendikaların üyelik aidatlarından yoksun kalmasına neden olmuş, siyasal iktidarın simbiyotik sendikacılığı etkinleştirmesi de sendikaların toplu pazarlık gücünü tüketen bir etki yapmıştır. Kurum kategorisine giren siyasi partiler ise ‘80lerden itibaren hazineden pay almak ve lider odaklı parti politikası izlemek suretiyle oligarşik yapıya bürünmüşken parti içi demokrasi tartışılır hale gelmiştir.

Anayasada kamu yararı için faaliyet gösteren kamu kurumu niteliği haiz meslek örgütleri de geçmişte toplumsal direniş ağlarında öne çıkarken OHAL itibariyle üyelerine yönelik şiddet ve meslekten soğutan uygulamalar neticesinde örgütsel kan kaybı yaşamakta olup kamu yararı gözeten faaliyetlerini de üyelik aidatlarından mahrum kaldıkları için gerçekleştirememektedir.

Ekoloji alanında görülen, geçmişte etkin ve etkili eylemler gerçekleştirmiş olan insan ve maddi kaynak sahibi bazı dernek ve sivil toplum kuruluşları ise  ‘90lardan itibaren neoliberal politikalar çerçevesinde faaliyetlerini fon almak ve sermaye kesimleri ile iltisaklı olarak gerçekleştirdikleri gerekçesiyle eleştirilmiş, toplumsal güçler arası bu uyumsuzluk da zamanla güvensizlik ve kırılmalar şeklinde cereyan etmiştir. Bunun üstüne  AKP iktidarının doğrudan hedef aldığı derneklerin zamanla eylemlerini azalttığı, ekoloji mücadelesine desteklerinin rapor ve araştırma sunmakla sınırlandığı dikkat çekicidir. Bilhassa OHAL dönemi itibariyle artan baskı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilen süreçte “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun” üzerinden kurumsal derneklerin yasal olarak kontrol altında tutulmasını kolaylaştırması da bazı derneklerin ekoloji mücadelesindeki görünürlüklerini olumsuz etkilemiştir.

Sonuçta otoriterliği artan rejimde genel olarak faaliyet ve etkinlikleri yapısal olarak kısıtlanan kurumların ekoloji mücadelesindeki etkinlikleri de  temsilcilik ve fikri takiple sınırlı kalmış görünmektedir. Kazdağları Savunması köylüler ve yereldeki ekoloji örgütleriyle direnişe destek veren bölgesel ve ulusal ölçekteki ekoloji ve hak mücadelesini üstlenmiş toplumsallığın direnişine dayanması bakımından Akbelen’in kardeşidir. Özetle yerel direniş ağlarına eklemlenen dayanışma ağları yani yeni toplumsallık  demokrasiye alan bırakmayan siyasal iktidarın saldırılarına karşı yaşamı yeniden yeşertmek için izlenecek istikametin pusulası olacaktır.

*

[1] Durbaş, R. (2016). Çırak aranıyor. Islık Yayınları.
[2] Democracy Index (2023).https://www.eiu.com/n/campaigns/democracy-index-2023/
[3]  Rancière, J. (2007). Siyasalın kıyısında. Metis Yayınları. S 34, çev: Kılıç, A. U.
[4] Demircan, P. (2023). Neoliberal politikalar bağlamında nükleer karşıtı hareketin dönüşümü: Mersin ve Sinop incelemesi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniv. Sosyoloji Anabilim dalı, yayımlanmamış doktora tezi


Bu yazı Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır. 

https://yesilgazete.org/kazdaglarini-savunmak-ve-kurumlarin-sessizligi-yeni-toplumsallik/

16 Kasım 2024 Cumartesi

Yerli ve milli denilen nükleer sermaye, dışa bağımlılığı artıracak

 Tüm uyarılara rağmen AKP iktidarı, 2050 yılına kadar 20 GW nükleer güç kapasitesine ulaşmayı hedefliyor. Akkuyu’daki 4,8 GW kapasiteli santralin ardından Sinop’ta 4,8 GW, Trakya’da 5,6 GW kapasiteli santraller ve Küçük Modüler Reaktörlerle (SMR) ülkenin dört bir yanını nükleer santrallerle donatma planları hız kesmeden sürdürülüyor. Bu kapsamda Türkiye Nükleer AŞ (TÜNAŞ) Adana’da Fukuşima kazasından sonra pazar payı azalma eğiliminde olan uluslararası nükleer sermayeye ülke kaynaklarını açmak için etkinlikler düzenledi. Türkiye Nükleer İş Platformu kapsamında gerçekleştirilen etkinliklerde Kore’den Korea Electric Power Corporation (KEPCO), Avusturalyalı Worley, Polonyalı PGE PAK, Alman Nükleer Hizmetler Topluluğu, gibi nükleer enerji sektöründe faaliyet gösteren uluslararası firmalar yer aldı.




Türkiye’nin nükleer enerji hedeflerine ve uluslararası sermayenin stratejisine dair konuştuğumuz Nukleersiz.org Koordinatörü- Bağımsız Araştırmacı Dr. Pınar Demircan, Türkiye’nin “yerli ve milli” iddialarının aksine, ülkenin geleceği için ekonomik bağımlılık yarattığını ve nükleer enerji projelerinin ekolojik riskleri artırdığını söyledi.


NÜKLLER ISRARI İKTİDARIN SİYASİ HEGAMONYASINI SÜRDÜRME GAYRETİNİN BİR SONUCU

Dünya genelinde nükleer enerjiden çıkış hızlanırken Türkiye, Nükleer İş Platformuna dahil olarak neyi amaçlıyor?


Türkiye’de ilk nükleer santral ihalesinin açıldığı 1965 yılından itibaren, devletin nükleer enerji planlarına dair dört kez ihale açılmış; ancak ilk kez AKP döneminde inşaat aşamasına gelinmiştir. Bu, parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçişin getirdiği tüm faktörlerin etkisiyle mümkün olmuştur. AKP, iktidarını pekiştirmek adına sermaye sınıfına yeni iş fırsatları açmış, nükleer santral projelerini siyasal bekası için araçsallaştırmıştır. Dolayısıyla bugün AKP’nin Nükleer İş Platformu’na dâhil olarak nükleer enerjide ısrarı, siyasal hegemonyasını sürdürme gayretinin bir sonucudur.


Ne var ki, iktidarın bilhassa medya üzerinden yeni bir çözüm süreciyle AKP’nin demokratikleşme eğilimi içinde olduğuna dair bir kamuoyu algısı yaratılmak istendiği gibi, Nükleer İş Platformu üyeliğiyle de Türkiye’nin nükleer alanda gelişmeye açık olduğu; yeni işler, projeler, istihdam olanakları, ucuz elektrik şartları sağlanacağı algısı yaratılmak isteniyor. Bunun için de inşa halindeki Akkuyu’ya ilaveten Sinop ve İğneada projeleri ile SMR siparişleri için teknoloji sahibi ve genel olarak nükleer sektörde faaliyet gösteren tedarikçiler aranıyor, bağlantılar kuruluyor ve en önemlisi bu etkinlikler şova dönüştürülerek iktidar medyasıyla kamuoyuna servis ediliyor.


NÜKLEER ISRARI TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNDEN ÇALIYOR

Üstelik bu atılım, tam da dediğiniz gibi nükleer enerji üretimi dünya genelinde düşerken yapılıyor. Zira 2024 Dünya Nükleer Endüstri Raporu’na göre toplam 407 reaktör, küresel enerji üretiminin yalnızca %9,15’ini karşılayarak en düşük seviyelerde. Akkuyu NGS dâhil 63 reaktörün inşa hâlinde olması ise inşaat süreleri uzun sürdüğü için bu oranı yakın zamanda değiştirmeyecek; fakat nükleer sermaye, yapılan yatırım ve yeşil fonlardan yararlanarak kazanmaya başladı bile.


Sonuçta Türkiye’ye gelirsek; iktidarın siyasal bekası ve nükleer güç ambalajı için ekolojik risklerinin yanı sıra, iddia edilenin aksine nükleer teknolojinin sahibi de olmadığı için hiçbir zaman “yerli ve milli” enerji de sayılamayacak nükleer enerji üretimi uğruna Türkiye’nin maddi ve manevi kaynakları yitiriliyor, geleceğinden çalınıyor.


NÜKLEER ENERJİYE TEŞİKLER

Nükleer İş Platformu kimlerden oluşuyor ve Türkiye Nükleer enerji şirketleri için ne gibi kolaylıklar, teşvikler vs sağlıyor?


Çoğu BRICS üyesi olan Asya, Afrika ve Hindistan menşeli şirketlerin katılımıyla 2012 yılından itibaren faaliyetler yürüten Nükleer İş Platformu’na Türkiye, geçen sene katıldı ve Türkiye’yi bu ağda Türkiye Nükleer Enerji Anonim Şirketi (TÜNAŞ) temsil ediyor. TÜNAŞ, aslında 2015 yılında vergiden muaf tutulması için Jersey Kanal Adaları’nda kurulmuş olan EUAS International ICC şirketinin, 2022 yılında çıkarılan 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu çerçevesinde özvarlığının devriyle Türkiye’de kurulduğu belirtilen bir şirkettir. Yani daha önce EUAS International ICC tarafından yürütülen yurt dışında elektrik enerjisi üretimi ve ticareti ile yakıt ve atık yönetimine yönelik (elektrik santrali kurulması, işletilmesi, bakımı, onarımı ve rehabilitasyonu, elektrik ticareti, yakıt ve atık yönetimi) süreçler de TÜNAŞ’ın görevleri arasındadır.


Türkiye’nin nükleer enerji şirketlerine sağlayacağı teşvikler, hâlihazırda inşa hâlindeki Akkuyu NGS için uygulanan kolaylık ve teşvikleri anımsamayı gerektiriyor. Çünkü AKP rejiminin her alandaki teamülü mevcut olanın üstüne koyarak ilerlemek yönündedir. Bunu, Akkuyu NGS’den sonra Sinop NGS projesi için de 2013 yılında Japonya ile yapılan milletlerarası anlaşmayı izleyen “yap-sahip ol-işlet” niteliğindeki aynı finansman anlaşmasının uygulanması planlarında gördük. Dolayısıyla Akkuyu NGS’ye tanınan teşviklerin, Sinop ve İğneada projeleri için de uygulanacağını öngörmek zor değil. Bu açıdan Akkuyu NGS ve henüz teknoloji sahibi belli olmasa da Sinop NGS projeleri için, 2017 yılında çıkarılan 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun aracılığıyla KDV istisnası, gümrük muafiyeti, %90 vergi indirimi, yatırıma katkı payı, KDV desteği, yatırım yeri tahsisi, faiz desteği gibi desteklerden yararlandırılması ve bu projelere stratejik yatırım statüsü verilmesi, İğneada projesi için de geçerli kılınacağı gibi SMR’ler için de kullanılabilir.


Bu durum, Akkuyu NGS için Rusya’ya verildiği gibi yeni projelerin de başka devletlerle anlaşmalar yapılacağını düşündürüyor ki, tek fark artık hukukun arkasından dolanılmasını dahi gerektirmeyecek kadar demokrasinin kurumlarının ve hukukun dönüştürülmüş olduğu bir ortamda, bu iş anlaşmalarının daha kolay hayata geçirilmesi olabilir. Ya da daha kötüsü, diğer projeler de Rusya’ya verilebilir ki bu, Türkiye’nin kendi sınırları içinde Rusya tarafından savaşsız kuşatılması olarak da okunabilir.


Öte yandan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından tarım, hayvancılık, eğitim ve enerji alanlarında sunulan yatırım teşvikleri arasında yer alan enerji üst segmenti içinde, iklim değişikliğinin ana kaynağı sayılan fosil yakıt tüketiminde doğrudan rol oynayan termik santraller ile iklim değişikliğinin azaltılması için “karbonsuz teknoloji” olduğu iddiasıyla kurulmak istenen nükleer santrallerin öncelikli yatırım statüsünde olması oldukça dikkat çekici ve düşündürücüdür. Hem de dünya genelinde iklim değişikliğinin azaltım hedefleri doğrultusunda en hızlı çözüm ürettiği için kabul gören ve ülkemizin kaynak bakımından zengin olduğu güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji yatırımları için yalnızca genel teşvikler verilirken.


Bu platform üzerinden nükleer sermayenin Pazar arayış stratejisi ne? Türkiye bu pazarın neresinde duruyor?


Platform bileşenleri arasında nükleer teknolojisiyle öne çıkan Çin, G. Kore ve Japonya gibi nükleer teknolojiye sahip olması nükleer enerji alanında geliştirme, iş birliği, en iyi uygulama değişimi, eğitim ve diğer alanlarda yardımcı olmak adı altında bu ülkelere yeni bir nükleer enerji pazar ağının yaratıldığını düşündürüyor. Bununla birlikte nükleer santral kurulmamış olan coğrafyalarda ilk kez nükleer santrallerin kurulması da küresel nükleer endüstrinin kapitalist birikim stratejisini destekliyor.


Dolayısıyla Türkiye için öngörülen iki diğer nükleer santralin Rusya dışındaki devletlerle Akkuyu NGS gibi yap-sahip ol-işlet niteliğinde bir anlaşmaya dayanması nedeniyle farklı ülke teknolojileri arasında lisanslama, süreç yönetiminde standardizasyon problemlerinden kaynaklanabilecek sorunlara işaret ediyor. Üstelik bu durum Türkiye açısından Akkuyu NGS’nin Rusya’ya ait olması ve Rusya’dan gelen teknik personelle yaşandığı Nükleer Düzenleme Kurumu yetkilisi tarafından da itiraf edilen dil bariyeri sorununun diğer teknoloji sahipleri ile de yaşanma ihtimalini akla getiriyor. Bu açıdan Akkuyu NGS için yapılmış olan alt sözleşmede teknoloji know-how paylaşımının yapılmayacağı açıkça belirtilmiş olmasıyla Türkiye’nin diline ve bilimine hâkim olmadığı bir teknolojiye ev sahipliği yaptığı örneklerin artacağı anlamına gelirken farklı ülke teknolojilerinin bir aradalığı uyum sorunu teşkil edebilir.


NÜKLEER ATIK BERTARAFI DÜNYA İÇİN EN ÖNEMLİ SORUN

Davet edilen şirketlerin nükleer enerji konusunda karnesi nasıl? Bu şirketlerin nükleer atık yönetimi konusunda ne gibi endişeleriniz var? Radyoaktif atıkları güvenli bir şekilde ele almak için net, uygulanabilir politikalar var mı?


Nükleer Enerji İş platformunun bileşenleri arasında BRICS üyelerinin çoğunlukta olmasına rağmen platformun sponsorları arasında Kanada, ABD, İngiltere ve Fransa menşeili şirketler de yer alıyor. Fakat bu şirketlerin çoğu savunma, denizaltı imalatı, radyasyon ölçümü, nükleer santral inşaatı, ağır iş makineleri, lisanslama alanlarında faaliyet gösteriyor. Nükleer enerji santrallerinin olmazsa olmazı atık ve berataraf işlerinde faaliyet gösteren az sayıda şirket sponsorlar arasında yer alıyor fakat bunların radyoaktif atıkların bertarafında yetkin olduklarını söylemek pek mümkün değil. Zira nükleer atıkların bertarafı ve depolanması salt Türkiye için değil dünya için de nükleer enerjiyle ilgili önemli sorun olmayı sürdürüyor.


Bu röportaj Evrensel’de yayımlanmıştır.

Yerli ve milli denilen nükleer sermaye, bağımlılığı artıracak- Evrensel

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...