26 Şubat 2018 Pazartesi

Teksas’ın Harvey ile imtihanından yeni bir Fukuşima çıkabilirdi!

İklim değişikliğine bağlı olarak meydana gelen hava olaylarındaki aşırılıklara en son 26 Ağustosgünü başlayarak saatte 210 kilometre  hıza ulaşan  Harvey Kasırgası eklendi.  Bölgeye düşen yağmurun 127 santimetreye ulaşatığını açıklayan Ulusal Kasırga Merkezi bu miktarın değil Teksas, ABD tarihinde bile rekor seviye anlamına geldiğini  duyurdu. Yeşil Gazete’de günbegün haberlerini  takip edebildiğiniz kasırga, kategorik olarak “yüksek”tehlike derecesi tayin edilen 4.seviyeye kadar çıkarken beş kişinin  hayatını kaybetmesine ve büyük tahribata neden oldu.
Olağanüstü şartların  altüst ettiği  yaşam alanları ve endüstriyel  tesisler için tehlike çanları çaldı. Nitekim Teksas Eyaletine bağlı La Porte ve Shoreacres bölgelerindeki bir tesisten kimyasal  sızıntı olduğuna dair haberimizle paylaştığımız gibi duyurular ve akabinde kapalı yerlerde kalınmaması  ve klimaların kapatılması konusunda  uyarılar yapıldı.
Tüm bunlar olup biterken, bir eyaleti alarma durumuna geçiren kasırganın  felaket bölgesi içindeki Güney Teksas Nükleer Santrali’nde  güç kesintisi yapılmadan  tam kapasite ile üretime devam edildi. Oysa deniz seviyesinden 9,7 Metre yüksekteki Güney Teksas Nükleer Santrali’nin 3 ve 4 no’lu reaktörleri açısından Meksika Körfezi’nden  16 Kilometre içerde ,  soğutma suyu barajını besleyen Colorado Nehri’nin de 23 Kilometre batısında yer alan nükleer santral sahasında su taşkınının yaşanması  halinde bir nükleer felaketin meydana gelmesi olasılık dahilindeydi.
Nitekim  11 Mart 2011 yılında meydana gelen ve 6 yıldır  ürkütücü sonuçları izlenen Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlama sebebi de depremin ardından meydana gelen tsunamiye bağlı olarak yaşanan elektrik kesintisi ve  soğutma sisteminin arızalanması değil miydi?  Fukuşima ile öğrenilmişti ki  tsunami olmasa da meydana gelebilecek sel felaketi, su taşkınları benzer şekilde dünyanın herhangi bir yerindeki nükleer   santralde bir Fukuşima’nın yaşanmasına sebep olabilirdi. Nitekim önceki bir yazımızda ele aldığımız gibi iklim değişikliğinin yol açabileceği olağanüstü şartlar artık nükleer santralleri çok daha fazla riskli konuma getirmiş bulunuyor.
Benzer şekilde Fukuşima’dan alınan derslerin ışığında,  Harvey Kasırgası’nın yıkıcılığını Fukuşima’daki gibi bir felakete yol açabileceği endişesiyle değerlendiren Sürdürülebilir Enerji Ekonomik Gelişme Koalisyonu(SEED), Beyond Nuclear ve Güney Teksas Sorumlu Enerji Derneği’nden temsilciler de ,  29 Ağustos günü politikacılardan ve santral işletmecisinden Teksas‘ı sular altında bırakan eyalet genelinde acil durum ilan edilmesine neden olan Harveysüresince reaktörlerin devreden çıkarılmasını talep etti.
2 reaktörlü Güney Teksas Nükleer Santrali
Nükleer santral yetkilileri tarafından web sitesinden yapılan açıklama ise  reaktörlerin kapatılmasını gerektirecek şartların bulunmadığını, rüzgarın saatte 40-50 Mil hızda estiğini, rüzgarın 70-73 Mil seviyesini aşması halinde  reaktörlerin devreden çıkarılacağını, tesisin  kategori 5 seviyesindeki kasırgaya hazırlıklı olduğunu bu nedenle kategori 4 seviyesindeki kasırganın sorun yaratmadığını bildikleri yönünde oldu. Bununla beraber şirketten, sivil toplumun ısrarına rağmen nükleer santralin içinde biriken su seviyesine dair bir açıklama yapılmadı ve web istesinde herşeyin “iyi ve  kontrol altında” olduğu yazıldı.
Konuyla ilgili olarak, Nükleer santral yetkililerine uyarı yapmış olan sivil toplum örgütleri  Enenews’e değerlendirmelerde bulundu. SEED’den Karen Hadden, Nükleer santral yetkililerinin   “Sel sularının nükleer reaktörlere erişerek  operasyonu çok tehlikeli bir hale getirebileceğini, canlı yaşamını düşünmeyen endüstrinin en azından milyarlarca dolar borç batağına düşeceğini” öngörmesi gerektiğini  ifade ederken elektrik üretiminin fırtına da bile devam ettirilmesini gerektirecek bir ihtiyacı bulunmadığının da altını çizdi. Hadden’ın verdiği bilgiye göre: Güney Teksas Nükleer  Santrali’nin yetkilileri 40 yaşını doldurmuş ve izleyen 20 yıl için operasyona devam etme izni koparmaya çalıştığı reaktörlerin kasırgadan sağlam çıkarak yola devam edebileceğini ispatlamaya çalışıyor bile olabilir.
Beyond Nuclear’den Paul Gunter ise  kasırga gibi olağan dışı sert hava koşulları ile  karşılaşıldığında önlem amacıyla nükleer reaktörlerin manuel olarak kapatılması gerektiğine dikkat çekerek“soğutma suyu sisteminin su taşkınına maruz kalması halinde çalışmayabileceğini, reaktörlerin devreden çıkarılmasının reaktörde meydana gelebilecek tam erime riskini azaltacağını” vurguluyor.
Sorumlu Enerji Derneği adına konuşan Susan Dancer ise nükleer santralden 3 Kilometre  mesafedeki alanlarda  Colorado Nehri üzerinde  taşkınların yaşandığını söyleyerek  aşırı yağış miktarının birikmesi ve nehir taşkının birlikte kümülatif etkisi düşünülürse nükleer santralde de beklenmedik sonuçların oluşabileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Eyalet genelinde alarm durumuna geçilmiş, Harvey karşısında ölüm kalım mücadelesi verilirken, Güney Teksas Nükleer Santrali’nin güç kesintisi yapmadan operasyona devam etmesi, üstelik bunu sivil toplumdan gelen uyarılara  ve isteklere rağmen sürdürmesi  Fukuşima felaketiyle belirginleşen nükleer santrallerin risklerini yok saymaya dönük bir pozisyon almaya çalışmış olduğunun göstergesidir. Lakin, adeta nükleer santrallerin namını temizlemeyi amaçlayan bu eylemle, Güney Teksas Nükleer Santrali yetkililerinin  bir Fukuşima’nın daha yaşanmasına yol açmalarının an meselesi olduğu çok nettir. Esasen, hayatı askıya alan bir felaket karşısında en dirayetli ve sorumlu duruş, olası bir tehlikeye karşı  zararı minimum seviyeye indirmek için aksiyon almak olacakken Nükleer endüstri umursamazlığını fütursuzca sergileyerek toplum nezdinde  bir kez daha sınıfta  kalmıştır.
Pınar Demircan 
(NIRS, Enenews, Yeşil Gazete)

Gaziemir’de radyoaktif atık bertarafına ÇED onayı! Peki ya şeffaflık?

Türkiye, nükleer santral sahibi değilken bile adı “Ölümlü nükleer kazalar listesi“nde yer alan bir ülke, hatta 2007 yılından beri de nükleer bulaşıklı atıklarla ve bunların nasıl berataraf edileceğiyle ilgili olarak  başı dertte. Maalesef, Türkiye genelinde bir klasik haline gelmiş olduğu üzere gerek devlet, gerekse şirket yetkililerinin vurdumduymazlığıyla Gaziemir’de de  nükleer atıkların bertarafı ve temizliği konusunda ilklere imza atılıyor.
Gaziemir Aslan Avcı Kurşun Fabrikası’nda radyoaktif atığın tespit edildiği alanRadyoaktif temizliğe ÇED onayı!











Bu konuda en son örnek Gaziemir ‘de Aslan Avcı Kurşun Fabrikasının müteahhidi olan ve  nükleer atıkların beratarafı için görevlendirilen  Turanlar Atık Yönetimi Geri Dönüşüm  Çevre özel Sağlık Hizmetleri ve Enerji Nakliyat Tic. A.Ş. ‘nin  Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı projesi ile ilgili olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunduğu Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu ‘nun sivil toplumun itrazları dikkate alınmadan salt İnceleme Değerlendirme Komisyonu’nun yaptığı incelemeye göre 10 Ağustos 2017 tarihinde onaylanması oldu.

Sivil toplumun gücü!

Hatırlayacağınız gibi Gaziemir’de Aslan Avcı Fabrikası’nın 70 dönümlük arazisi içindeyaklaşık 10bin ton radyoaktif atığın gömülü olduğu ilk olarak 2007 yılında tespit edilmiş ancak konu 2012 yılında bir gazetecilik başarısıyla gündeme getirilince kamuoyunun bilgisi dahilinde olmuştu. Bu konuda detaylı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz.  2014 yılında nükleer atıkların ekolojik yaşama ve çevre sağlığına zarar verdiği yönündeki şikayetlere istinaden hukuk mücadelesinin başlatılması ise hem Gaziemir’in mağdur halkına moral vermiş hem de meselenin toplumsal olarak sahiplenildiğini, göstererek, sorunun giderilmesi yönünde sorumlu tarafların tayin edilmesini sağlayan bir milat olmuştu. Türkiye, hukuki sürecin başlamasından itibaren konuyu Davacı Vekil Arif Ali Cangı’nın açıklamaları üzerinden takip etti.  Nükleer bulaşıklı atıkların gelişigüzel  bartaraf edilmeye çalışılması hatta mahalle sakinlerinin tepkisinden çekinilerek kazıya ve öğütme işlemlerinin gece yapılması  bardağı taşıran son damla oldu. Nihayet Av. Cangı’nın da katkılarıyla sivil toplum bu aşamada ağırlığını ortaya koyarak nükler atık bertarafının ÇED alınarak yapılması için kampanyalar başlattı. Neticede radyoaktif temizliğin çevre sağlığının tehlikeye atılmadan ÇED alınarak yapılması yönünde İzmir Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü ile İzmir Valiliği’ne  sivil toplum tarafından talepler iletildi.

ÇED’e itirazlar dikkate alınmadı!

Radyoaktif temizliğin ÇED alınarak yapılması kararı verilince Halkın Katılımı toplantılarına  sivil toplum içinden bağımsız bilim insanlarının, teknik uzmanların iştirak ederek görüşlerini ileteceği  bir komite kuruldu. Ancak, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı nezdinde gerçekleştirilen “Halkın katılımı toplantısı” ile İnceleme ve Değerlendirme(İDK) toplantısının ilkine katılım sağlanmışsa da  Davacı Vekil ve toplantının katılımcılarından EGEÇEP temsilcileri ÇED’e yönelik görüşlerini ve itirazlarını beyan ettikleri gibi toplantıdan çıkarıldı. Daha sonra tutanakların kendilerine gönderilmesini  isteyen Halkın katılımı toplantısı temsilcileri bir de özel hayatla hiç bir alakası olmamasına rağmen “özel hayatın gizliliği” ibaresi altında süreçten dışlandı ve toplantı tutanakları istemelerine rağmen kendilerine gönderilmedi. Bu gün gelinen noktada ise Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı atıkların bertarafına yönelik olarak düzenlenen Halkın Katılımı Toplantısı’nda sivil toplumun itirazları dikkate alınmadan  ÇED’i onaylanmış bir uygulama süreciyle karşı karşıyayız.

Valilik bünyesinde oluşturulacak  izleme ve denetleme komisyonuna girerek toplantılara katılım sağlamak önemli!

Radyoaktif atık ayrıştırmanın şehir dışında başka bir tesiste yapılması, nükleer atıkların geri kazanımına öncelik verilmesi yerine bilimsel metodlarla  radyoaktif temizliğin yapılması gibi şartların ihlali radyoaktif kirliliğin yayılması demek olacağı üzere, sivil toplum süreci yakından izleyebilir, hesap sorabilirse arazi içindeki bertaraf faaliyetlerin şeffaf bir şekilde yürütülmesi mümkün olabilir. Zira her konuda olduğu gibi nükleer atıkların bertarafında da  sivil toplumun, konuyu gündemine aldığı, izlediği ölçüde sorumlular kontrollü faaliyetler içerisinde bulunabilecek.
Bu bağlamda okuyucularımıza mesaj vermek gerekirse,  bu aşamadan sonra bağımsız bilim insanlarının, mahalle temsilcisı ve olayı başından beri takip eden Egeçep temsilcisinin   İzmir Valiliği bünyesinde oluşturulacak İzleme Denetleme Komisyonu’na katilmasına izin verilirse yaşamsal risklere maruz kalınmasının önüne geçilebilir.
 
Bu sürece katkı koyabilecek bağımsız uzmanlar ve bilim insanları bir e posta ile kendilerini tanıtabilir.


Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)

Fukuşima’da eko-yıkım ve radyoaktif kirliliğin üstünü 2020 Tokyo Olimpiyatları’yla örtme çabası!

Nükleer santraller, on yıllardır iktidarlar tarafından üzerine yatırım yapılan, bünyesinde en ileri teknolojilere yer verilse de enerji üretiminin işleyiş mantığı termik santrallerden hiç de farklı olmayan, kömür yerine uranyum ham maddesini kullanan tesislerdir. Bu maddenin kullanılmasıyla  ortaya çıkan radyasyonun düşük dozunun bile canlılarda kansere ve başka hastalıklara yol açabileceği, “hibakuşalar” yaratacağı canlı yaşamının evi olan doğal ortamın ise radyoaktif kirliliğe uğradığı biliniyor.  Bu konuda Dünya genelindeki farkındalık,  31 yıl sonra bugün etkileri hala devam eden Çernobil Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla yükselmişken Çernobil’den 25 yıl sonra meydana gelen  Fukuşima Nükleer Felaketi ile hem hafızamız canlanıyor hem de  teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin  iktidarların ne kadar çaresiz kalabildiğini görüyoruz. [1]   Altı yıldır Fukuşima’dan aldığımız haberlerden anlıyoruz ki radyoaktif temizlik pek öyle kolay ve sorunsuz çözülebilecek bir şey değil!  Bu gerçeği inkar eden Japon Hükümeti ise bir kabustan uyanmak istercesine 2020 Tokyo Olimpiyatları öncesinde  Fukuşima’da olup bitenleri normalleştirmek ve Japonya’nın ambalajını mümkün olduğunca parlatmak çabasında.

Görsel: Enviroreporter

Tokyo Olimpiyatları’nda top oyunu maçları Fukuşima’da yapılacak!

Hatta bu nedenle Tokyo Olimpiyat oyunlarından beyzbol gibi top oyunu maçlarının Fukuşima’da yapılmasına karar verildi. Zira Olimpiyat Komitesi Başkanının bu sene Mart ayında gerçekleştirilen bir basın toplantısında  “Olimpiyat oyunlarını 2011 tsunaminin yaşandığı Fukuşima’ya getirmek yaraların sarılması için büyük bir fırsat”şeklinde yaptığı değerlendirme  2020 Tokyo Olimpiyatları’nın nükleer felaketin badirelerini çekmekten sıkılmış bir Japonya’nın varlığına ve onun zor günleri bir an önce unutma arzusuna işaret ediyor. [2]

Peki Japonya 2020’ye kadar radyoaktif atıklarından kurtulmayı nasıl başaracak?

Aslında başaramayacak, sadece kirliliği halının altına süpürecek! Zira beş yıldır Fukuşima Bölgesinden toplanan radyoaktif katı atıkları atık yakma merkezlerinde imha etmek suretiyle “görünürdeki yığın”dan kurtulma çalışmaları yürütüyor! Peki ya yanıp atmosfere karışan radyoaktivite ne olacak?

Ekolojik yıkım büyük!

Bir temizlik yapmaya başlamanın ilk adımı kirliliğin miktarını anlamak olduğu üzere dilerseniz önce tam erimenin yaşandığı reaktörlerdeki duruma bakalım:

Hatırlayacağınız gibi en son Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik şirketi (TEPCO) da 1&2 no’lu reaktörlerde tam erime olduğunu tespit etmiş olarak 3 no’lu reaktörüniçinde ise ne kadar nükleer yakıt kaldığını tespit etmeye çalışıyordu. Bu nedenle reaktörün emniyet kazanına  Küçük Güneş Balığı  adıyla tanıdığımız  bir robot gönderildi. Nihayet 29 Temmuz 2017’de TEPCO  açıkladı ki, 3 no’lu reaktörde  çok az miktarda uranyum yakıtı kalmıştı. [3]

Okyanus zehirleniyor…

Ekolojik felaketin temel nedenlerinden sayılabilecek  reaktörlerdeki tam erime vakasından ayrı bir de 6 reaktörlüDai ichi Nükleer Santralindeki  reaktörleri soğutmak üzere kullanılan soğutma suyunun depolama su tanklarında biriktirilmesi sözkonusu.
Bir önceki yazımızda detaylarıyla aktadığımız gibi biriktirilen radyoaktif suyun miktarının  800 bin Ton’a ulaşması, yer kalmadığı için işlemden geçirilerek belli aralıklarla denize boşaltılması bir dertken ilaveten depolama  tanklarında biriktirilen bu radyoaktif suyun her gün 300 Ton’u denize sızıyor.

Deprem ülkesine kalıcı(!) radyoaktif atık depolama alanı…

Dünyada nükleer ve yüksek radyoaktif atıkların bertaraf edilmesindeki güçlükler nedeniyle için “tuvaletsiz ev” teşbihinin çok uygun olduğu nükleer santraller için stabil arazi yapısına sahip, deprem riski olmayan ve fay hatlarıyla alakası bulunmayan coğrafyalarda yerin altında kalıcı atık depolama  alanı kurulması sözkonusu. Nitekim bugün Dünyada bu kriterlere yakın, depremle bir tanışıklığı bulunmayan  Finlandiya ve İsveç’te yerin altında kalıcı atık depolama alanı kurma çalışmaları yürütülüyor. Finlandiya’da yapımı süren Onkalo Kalıcı Atık Deposu’yla ilgili önceki bir yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.
Bununla beraber 29 Temmuz 2017 tarihinde Japonya’nın Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı,Fukuşima bölgesinden toplanan  radyoaktif atıkların Japonya içinde depolanması amacıyla bilimsel bir haritalama çalışması yapılmış olduğunu duyurdu. Harita üzerinde volkanik bölgelere ya da fay hatlarına 15 Kilometre mesafede olan yerler turuncu, yerin altında petrol ya da doğal gaz bulunan, gelecekte çıkartılması istenebilecek madenlerin bulunduğu yerler gümüş renkte, gömülmesi uygun olabilecek potansiyel yerler yeşil ve deniz kıyısından 20 Kilometre içerde olan sevkiyata da uygun yerler koyu yeşil ile gösterilmiş bulunuyor.
Bu çalışma, radyoaktif atıkların nerelerde yerin altına gömülerek  nihai olarak depolanacağını gösteriyor. Buna göre 300 Metre derinliktekurulacak  kalıcı depo alanları 100 yıl kullanılacak ve depo 100 bin yıl kapalı tutulacak. Deprem riskinin  veya fay hatlarının bulunmaması denizden sevkiyatın  mümkün olması gibi kriterler yer tayininde belirleyici olmuşsa da  bir deprem ülkesi olan Japonya’da 100 bin yıl bu atıkların emniyetli şekilde yerin altında korunmasının mümkün olmayacağını savunan  yurttaşlar  haritayı deli saçması olarak değerlendiriyor. [4]
Ek olarak, Japonya genelinde ciddi tartışma yaratan bir diğer konu ise atık yakma tesisleri. Çünkü  Fukuşima Nükleer Felaketi başlamadan önce var olan tesislerde diğer bir deyişle radyoaktif olmayan atıkların yakıldığı tesislerde gerçekleştirilen radyoaktif atık yakma operasyonları ekolojik kaygılara neden oluyor. Ekonomi ve sanayi Bakanlığı tarafından hazırlanan haritası  üzerinde sonradan uzmanlar tarafından yapılan bir çalışmayla +   ile işaretlenen noktalar ülke genelindeki katı atık yakma tesislerini  gösteriyor. Bu konudaki ilk yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.

Radyoaktif  atıklar yakılarak atmosfere karışıyor!

Bugün Japonya’nın 47 eyaletin 30’unda toplam 100 ayrı tesiste radyoaktif atıkların bertarafı  işlemleri  gerçekleştiriliyor. Ancak bu tesisler radyoaktif olmayan katı atık yakımında kullanılmış olan Fukuşima felaketinden sonra ilk defa radyoaktif atıkların da yakıldığı yerler. Bu sorunun diğer bir boyutunu  ise bu tesislerde çalışanların özellikle yakma operasyonlarında  yüksek radyasyona maruz kalması oluşturuyor kaldı ki bu tesislerin bulunduğu yerlerde yaşayan halk da tehdit altında. Diğer taraftan  Hükümet yetkilileri ile  atık yakma işlemlerine kendi yerel yönetimlerinin sınırları dahilinde izin veren yerel yöneticiler hiçbir sorun olmadığı, atık bertarafı işlemlerinin yapıldığı tesislerde filtre kullanıldığı ve filtrenin salınan radyoaktivitenin  %99’unu tuttuğu iddiasında bulunurken, filtrelerin üreticileri filtrelerin tutuculuğuna dair bir güvence veremiyor. Radyoaktif emisyonları ölçmek için yapılan testler yapan uzmanlar bu işlemleri “eksik, dar kapsamlı ve şeffaflıktan uzak”  şeklinde değerlendiriliyor.

2020 Olimpiyatları’na kadar agresif hedef: “radyoaktivite tez bite!”

Radyoaktif atıkların normal tesislerde yakılmasına ilaveten bir başka sorun da  radyoaktif atıkların yakıldığı  tesislerde oldukça agresif bir operasyon hedefi konmuş olması, öyle ki olimpiyat oyunlarının Tokyo’da  yapılacağı 2020 yılının başında tüm radyoaktif katı atık yakımının tamamlanması planlanmış durumda. Bununla beraber 2020 yılının başında Radyoaktif atık yakma işlemleri nihayetlenince bu tesislerin sökülmesi ve bertarafı öngörülüyor zira yakma proseslerine hizmet eden bu tesisler  de yüksek oranda radyoaktivite barındırıyor.
Tüm bu radyoaktif  temizlik ve atık bertarafı gibi işlemler için 2012 yılında Japon Hükümeti’nin izleyen 5 yıl için  tsunami ve deprem bakım kalemi olarak ayırdığı bütçe ise 16 Milyar Dolar. Bu bütçe katı atık yakma ve radyoaktif bertarafında  hizmet veren şirketlere yönelik ödemelerle yerel yönetimleri operasyona izin vermeleri için teşvik etmek amacıyla kullanılıyor. Örneğin Kuzey Kyushu eyaleti   teşvik edilmesinin neticesinde   kendi bölgesi içindeki atık yakım  tesisinde iki yıl boyunca yılda 39 500 Ton katı atık yakımına olanak tanıyacağına söz vermiş, bu konuda yerel yönetim teşvik miktarını açıklanmazken  aktivistler hükümet tarafından 53,7 Milyon Dolar’lıkcazip bir teklif yapıldığı görüşünde.

Radyaoktif atıklar geri dönüşümle yol ve inşaatta kullanılıyor!

Atık yakma tesislerinde yakılan radyoaktif katı atıkların  inşaat ve yol yapım işlerinde kullanılması  ekonomik açıdan oldukça karlı bulunduğu üzere toplumsal itirazlara rağmen bu Fukuşima’da da yönteme başvuruluyor. Mamafih, Balıkesir’de ve Aliağa’daki yol yapımında ağır metaller içeren atıkların kullanıldığı vakaları gözönüne alırsak, Türkiye’de bizler de kar ve rant sözkonusu olduğunda israfı sevmeyen şirketlerin neler yapabildiğine hiç yabancı değiliz(Türkiye’deki örnekler saymakla bitmez). Maalesef , zehirli malzemelerin atıl kalmaması ve  maliyet yükü de olmadığı için araştırılmadıkça ne olduğu geçmişi anlaşılmayan bu maddelerin kullanılarak bulardn fayda sağlanması bizim sıklıkla şahit olduğumuz bir olay.
Fukuşima’da  yaşanmış ve yaşanmakta olan bu vakalar,  nükleer felaketin her nerede yaşanırsa yaşansın yüzyıllar boyunca  kurtulmanın mümkün olmayacağını, bırakın inşaat ve işletim süreçlerini, temizlik ve bertaraf işlemlerinin de son derece zahmetli ve  maliyetli   olduğunu somut olarak ortaya koyuyor. Sizce de “akan ve kokan tüm bu süreçler“,  dünyanın neresinde olursa olsun gerek nükleer gücü yaygınlaştırma çabasındaki iktidarların nasıl tavırlar içerisinde olacağına gerekse felaketle yaşamak zorunda bırakılan toplumların nelere maruz kalabileceğine dair yeterince fikir vermiyor mu?
Son notlar
[3] http://www.fukuleaks.org/web/?p=16374

21 Şubat 2018 Çarşamba

Açık Radyo’da Su Hakkı programına konuk olan Pınar Demircan nükleer risklerin su boyutunu anlattı

Nükleersiz.org proje koordinatörü aynı zamanda Yeşil Gazete iklim ve enerji editörü Pınar Demircan, bu hafta Açık Radyo’da yayınlanan Akgün İlhan’ın hazırlayıp sunduğu “Su Hakkı” programının konuğuydu.
Yeşil Gazete’de su hakkındaki yazılarıyla yer alan Dr. Akgün İlhan’ın sorularını yanıtlayan Demircan, nükleer enerjinin su varlıkları üzerindeki olumsuz etkilerini ve suyumuz üzerinde yarattığı tehditleri anlattı.
Nükleer santralin gerçeklerini kamuoyuna duyurmaya çalışan, bir taraftan bu konuda akademik çalışmalar da yürüten Demircan, Japonya’da radyoaktif  kirliliğin devam ettiğini, Fukuşima nükleer felaketinin yaklaşık 2 bin balık türüne ev sahipliği yapan Japonya’da ciddi bir istihdam olanağı yaratan balıkçılığın olumsuz etkilenmesinin bunun somut göstergesi olduğunu söyledi.
Demircan, Fukuşima felaketinin başlamasıyla yaşanan sudaki radyoaktif kontamisyonuna dair ana akım medyada yer alan bilgilerin dışında Japonca konuşup yazmanın verdiği imkanla aktivizm ve sivil toplum çalışmaları üzerinden edindiği bilgileri paylaştı.
2015 yılında dünya genelinde aktivistlerle birlikte Fukuşima’ya davet edilmesiyle tanıştığı Fukuşima Kitapçığı Komitesi tarafından hazırlanarak yayınlanan “Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders   kitapçığının mutlaka okunmasını tavsiye eden Demircan, kendi  araştırmalarını da yoğunlaştırarak Fukuşima ile ilgili güncel ve bilimsel bilgileri paylaşmaya devam ediyor.
Gerek Türkiye gerekse diğer ülkelerdeki nükleer santral projelerinin birbirinden bağımsız olmadığını, bu nedenle sivil toplum hareketlerinin de benzer ilişkileri kurması gerektiğini ifade ederek, nükleer santral gerçeğinin anlaşılması için Fukuşima’dan öğrenilecek çok şey olduğunun altını çiziyor.

“Depremin, tsunaminin etkileri geçer gider, ama radyasyon yüzyıllarca yıl baki kalır”

Programın başında Japonya’daki aktivist ve gönüllü bilim insanlarının nükleer santraldeki çekirdek erimelerinin gerçek nedeninin deprem olduğunu savunduğunu aktaran Demircan, Türkiye gibi deprem bölgesinde bulunan bir ülkenin de benzer bir tehditle karşı karşıya kalabileceğine vurgu yaptı.
Türkiye’de yapılması planlanan nükleer santrallerin son derece tehlikeli olduklarını aktarırken sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Fukuşima felaketinde 200 bin kişinin resmi olarak tahliye edildiğini biliyoruz. Üç reaktör erimesinin haberleri tahliyelerden sonra ortaya çıktı. Toplamda ise 380 bin kişi bölgeyi terk etmişti. 9 şiddetindeki depremin yıkıcılığı ve tsunaminin etkileri geçer gider, ama radyasyon yüzyıllarca yıl baki kalır. Japonya’da hala gerek dahili gerek harici radyoaktif kirlilik devam ediyor. Sözkonusu radyasyon yeraltı sularına da karışıyor. Çünkü nükleer santral soğutma suyunu denizden alıyor. Fukuşima Nükleer Santrali’nde soğutma suyunun denizden alınmasının kolay olması için maliyetler çok güzel hesaplanmış. Anlaşılan o ki kapitalist bir bakış açısıyla maliyetler öncelenerek Fukuşima Nükleer Santrali soğutma suyunun daha kolay alınması için deniz seviyesine yakın şekilde yapılmış. Ayrıca artık  genel olarak bilinen diğer bir gerçek de yine maliyet hesabıyla tsunami duvarının gereken yükseklikte yapılmamış olduğu. Bunlar depremden ayrı bu felaketin yaşanmasını kolaylaştıran etkenlerdir.”
Pınar Demircan, ekonomik maliyetten kaçınırken ekolojik maliyeti yurttaşların sırtına yüklediklerini söyleyen Akgün İlhan’a termik santrallarde çok maliyetli olduğu gerekçesiyle filtre kullanımından kaçınılmasını örnek gösterdi.

“Radyoaktivite havaya karışıp dağlardan denize akan nehir sularını kirletiyor”

Demircan, denizdeki radyoaktivitenin bir sebebinin de nükleer santral patladığında ortaya çıkan radyoaktivitenin havaya karışarak dağlarda, yüksek noktalarda toplanması olduğunu söyledi. Bu şekilde dağlardan doğup denize akan nehir sularının radyoaktivite taşıdığını, nehir ağızlarının ise özellikle balıkların üreme yerleri olması nedeniyle balıklarda radyoaktif kontaminasyonu arttırdığının değerlendirildiğini belirtti.
Demircan Fukuşima’daki radyoaktif kirliliğin Pasifik Okyanusu’nu kirletmekle kalmayıp  Kaliforniya (ABD) kıyılarına kadar ulaştığını hatta, ABD’nin batısında radyoaktiviteden kaynaklanan kanser vakalarının olduğunu ifade etti.
14 Mart 2011’de meydana gelen Fukuşima felaketinde santraldeki hidrojen patlaması kameralara böyle yansımıştı
Konuşmasında Fukuşima Nükleer Felaketi’nin henüz nükleer bir felaket olduğu bilinmezken Tokyo Elektirk Şirketi (TEPCO) uyarmadığı için Japonlara yardım eden Ronald Reagan Donanması‘nın da radyoaktif buluttan etkilendiğini, bu yardım süresince 5 bin kişilik mürettabattan 2 bin askerin radyoaktivite kaynaklı hastalıklara yakalandıklarını, içlerinden 2’sinin de kanserden hayatını kaybettiğini anlattı.
Çernobil vakasına da değinen Demircan, Türkiye’de resmi bir araştırma yapılmadığı için Karadeniz’de devam eden kirliliğin boyutunun bilinmediğini, Çernobil’in Türkiye’deki sağlık etkisini ortaya koymaya dönük yegane çalışmanın Hopa’da gerçekleştirilen Türk Tabipler Birliği‘ne ait çalışma olduğunu hatırlattı.

16 Mart’ta “Fukuşima Nükleer Felaketi’nden Öğrendiklerimiz” söyleşisi

Pınar Demircan’ın Fukuşima felaketini, nükleer riskleri ve Türkiye’deki nükleer santral planlarını anlatacağı geniş kapsamlı sunumu 16 Mart Cuma günü 19:30 – 21:30 arasında Dünyalılar.org’un ev sahipliğinde Kadıköy’deki Babil Cafe’de gerçekleştirilecek.
“Fukuşima Nükleer Felaketi’nden Öğrendiklerimiz ” başlıklı bu sunum-söyleşiye dunyalilar@dunyalilar.org adresine mail atarak rezervasyon yaptırabilirsiniz.

Yayının tamamına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz. 

Bu haftaki yayında programın teması “su” olunca su ve Japon gelenekselliğini hatırlatan bir giriş yapıldı.
Muraki Kenkichi’nin  “Babamın Denizi” şarkısı ile, bir babanın deniz üzerinden tanımlanışı paylaşıldı.
Pınar Demircan’ın çevirisiyle sözlerin anlamı şu şekilde:
“Ah deniz/büyük bir deniz bu/Bu beni yetiştiren babamın denizi/ kıyısından uzaklaştıkça beyazlar artıyor onun saçını anımsatan/denizin tuzu onun teni/benim babam ah babam/ Sakin deniz şimdi/sakin denizin nesi benzer babamın yüzüne/zorlandığı zaman ise gökyüzünde kabaran bulut/mücadele ederken dik dik bakar/düşünmeye devam ediyorum böyle….”
Programda Pınar Demircan’ın zaman darlığı nedeniyle hızlıca değindiği konularla ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz yazılarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Nükleerde yerel seçim sessizliği

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır
Bu yazının amacı Sinop Nükleer Santral Projesi’yle ilgili gelişmelerin ışığında iki yönlü bir değerlendirme yapmak. Lakin iğneler hükümete yönelse de çuvaldız muhakkak kendimize…
Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren enerji yatırım planları kalkınmanın ön koşulu sayılmış, zenginleşme vaatleriyle de seçim malzemesi yapılmıştır. Siyasi iktidarların oyunu isteyeceği kitlede beklenti oluşturması, beklentiyi yönlendirmesi, seçim öncesi başvurulan bir yoldur. Uluslararası plan ve projelerin parçası olarak toplum menfaati gözetilmeyen bu projeler önümüze politik kararlar şeklinde çıkarılır. Misal, nükleer santrallere sahip olunursa bırakın sınıf atlanmasını, çağ atlanacaktır(!) Bugünkü hükümet de 16 yıllık iktidarı boyunca içinden çıktığı siyasi kültürle ters düşmemiş hatta boynuz kulağı geçmiştir. 2010 yılından itibaren nükleer santral projelerinin yeniden sahneye çıkmasıyla bu projeler seçim öncesi hiç olmadığı kadar propaganda malzemesi yapılmıştır. Şimdi yine bir seçim hazırlığı içindeyiz ve 31 Mart’taki yerel seçimlere 2,5 ay kaldı. Peki bu kez nükleer santrallerle ilgili bir söylem duyduk mu?
Duymadık…
Neden?
Aslında soruyu farklı sormam gerekir çünkü, bu yazının başlığı “yerel seçimde nükleer sessizliği” değil, “nükleerde yerel seçim sessizliği”… Bu ayırımı yapmamın iki nedeni var: Birincisi Sinop Nükleer Santral Projesi’nin 20 milyar dolarlık inşaat maliyetinin 44 milyar dolara çıkmış olması nedeniyle iptal olmuş olması ihtimali. (Tabi Hükümet bir başka ülkeyle anlaşma yapmayı da bekliyor olabilir). İkincisi ise oluşan maliyet farkının, elektrik faturalarına yansıtılmak suretiyle projeye devam edilmesi ihtimali ki seçim öncesi bu bilginin ekonomik kriz içindeki halkı çileden çıkarması kuvvetle muhtemel… Diğer taraftan Japonya’nın nükleer endüstri alanında aktif şirketlerinden Hitachi, finansman zorlukları nedeniyle Birleşik Krallık’taki Wylfa Nükleer Santral Projesi’nden çekildi. Bu gelişmenin ardından Japon şirketlerinin tüm yurt dışı nükleer projelerinden çekildiği, projelerin kaybedildiği yönünde haberler yazılı ve görsel medyada yer aldı ki bu listeye Türkiye projesinin iptali de dahil! Görünen o ki nükleer santral projeleri tüm dünyada kan kaybediyor… Nükleer endüstri böylesine küresel geri adımlar atarken, nükleeri seçim malzemesi yapma alışkanlığında olan bir hükümet için ise durum hüsran olsa gerek… Peki muhalefet için de mi öyle?
Şimdi gelelim çuvaldızı kendimize batırmaya…
Şarkiyatçılık üzerine çalışmaları ile tanınan Edward Said, Batı’nın “şark”ı yani doğu toplumlarını kendisinin ötekisi olarak tanımladığı tespitine benzer şekilde Türkiye’de muhalefetin kendi sözünü söylemektense iktidarınkileri alıp ters yüz etmeye odaklandığı aşikar. Daha açık ifade etmem gerekirse, iktidar nükleer santral konusunu gündeme getirmedikçe başta ana muhalefet partisinin ve sivil toplumun bu konu üzerine bir söylem üretimi artık söz konusu olmuyor.
Oysa 2011 yılından itibaren (2011 genel seçimlerinde, 2014 yerel seçimlerinde, 2015 genel seçimlerinde ve nihayet 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde) siyasi iktidarın söylemleri içinde nükleer santral planları yer alırken “Nükleercilere oy yok!” kampanyaları yapılmıştı. 2016 yılında Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin elli binlik plan çalışmalarına Akkuyu Nükleer Santral Projesi’ni dahil etmemesinin şehrinde nükleer santral kurulmasını istemeyen, bir nükleer santrale komşu olma düşüncesine katlanamayan halkın ortaya koyduğu iradesi değil miydi? Aynı şekilde İğneada’da yirmi beş binlik planların yüz binlik planlara uyumlulaştırılmasına direnilmedi mi? Trakya Kent Konseyleri’nin, Sinop’taki yerel örgütlerin çabalarına ne oldu? Sivil toplum nükleer santrallere, termik santrallere karşı tavrını yerel seçimlerde ortaya koymayacak, yerel yönetim adayları “Nükleersiz bir gelecek istiyoruz” demeyecek, sivil toplum yerel seçim öncesi “Nükleercilere Oy Yok!” kampanyasını şimdi yapmayacak da ne zaman yapacak?
Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır



.
Pınar Demircan

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Profesör ve Hizmetçi – Yoko Ogawa

Burada ne adınızın ne soyadınızın önemi var, siz sadece rakamlardan ibaretsiniz, aşağıdaki soruları cevaplayın yeter .
“Ayakkabı numaran kaç?”
“Kaç kilo doğdun?”
“Boyun kaç?
“Doğum tarihin nedir?
Profesör ve Hizmetçi : Japonca orijinal adının tam Türkçe karşılığı ile Profesörün Aşık Olduğu  Matematik Formülü. Türkiye’de ilk defa Pegasus Yayınevi aracılığıyla orijinal dilinden çeviriyle okurlarıyla buluşuyor. Böylece yazarın İngilizce ve Fransızca dillerine yapılmış çevirileri arasına Türkçe çevirisi de eklenmiş oldu. Eser Japonya’da sinemaya da uyarlanmıştır.




Roman, geçirdiği trafik kazası sebebiyle günlük hayatında 80 dakikada bir bellek kaybına uğrayan profesör, ona yardımcı olmak için işe alınan tek çocuklu yalnız bir kadın ve çocuğunun arasında şekilleniyor.  Üniversitede çalıştığı yıllarda başarılı bir matematik bilim insanı olan profesör, 1975 yılında bir trafik kazası geçirmiş ve bellek kaybına uğramıştır. Yardımcıya ihtiyaç duyduğu bir hayata başlamışken göreve gelenler birbiri ardına işi bırakmaktadır. Bunda şüphesiz profesörün rolü büyüktür  çünkü ya alınan yardımcıları bir sonraki gelişlerinde tanımaz ya da onları ayakkabı numaralarıyla telefon numaralarından tanımaya çalıştığı için korkutup kaçırtır. Oysa kafasının içinde adeta “80 dakikalık film kaydı” bulunan profesör başkalarına garip gelse de insanlarla sadece matematik üzerinden bağ kurabilmektedir.

Profesörün “unutma” merkezli hayatında kıyafeti  üzerine iğneyle iliştirdiği not kağıtları da büyük önem taşır. Belleğinin ışığı sönünce, “Benim belleğim 80 dakikalık ” yazan notlara tutunur. Kahvaltıda ne yediğini hatırlamıyor olsa da  matematiksel denklemler sözkonusu olduğunda beyni mucizevî bir şekilde çalışmaktadır.Bu yöntemlerden korkmadan Profesöre hizmet eden, ona uyum sağlayabilen tek kişi profesörün sorularını sabırla sıkılmadan cevaplayan yeni yardımcısı olacaktır. İşe alınan yardımcının 10 yaşında rakamların sihirli dünyasıyla henüz  tanışan bir de oğlu vardır ki Profesörün  ona matematik  sevgisini aşılaması zor olmaz. Profesörün karekök çağrışımıyla “Kök” adını verdiği babasız büyüyen çocuğa ilgi ve şefkati aritmetikle harmanlayarak sunması, kendisi de babasız büyümüş olan yardımcısının kalbini kazandıracaktır.

Bir çoğumuz için korkulu rüya haline gelen matematiğin Profesörün tutunduğu yegane dal olduğunu, ondan nasıl beslendiğini, hayatla matematiğin zaten iç içe geçtiğini, sabır ve sevginin o hayatı nasıl besleyip büyüttüğünü gayet güzel anlatan roman aynı zamanda okuyucularına beyzbol  talimi yaptırıyor.


2002 yılından beri Japonca’dan Türkçe’ye çeşitli çeviriler yapıyor olsam da  Japonca’dan çevirdiğim ilk kitap olarak Yoko Ogawa’nın bu eserinin hayatımda ayrı bir yeri  vardır. Çeviri süresince matematik ve beyzbol terminolojisiyle uğraştım. Matematikteki Artin teoremi, Mersene asal sayıları, Fermat teoremi, Euler teoremi ile bu kitap sayesinde tanıştım. Üstelik bu terimleri bir de Japoncadan çözmem gerekiyordu. Diğer bir sıkıntı da yoğun çalıştığım bir dönemde bu çeviriyi zamanında teslim etmekti. Hedefe varmanın yolu  Profesöre layık, planlı bir çalışma ve  matematikten geçecekti. Kendime her gün için 3 sayfa çeviri hedefi koydum. Kitaba dair heyecanımı yitirmemek adına çevirirken okuma yoluna gittim fakat bu sefer de  kitabı daha çok okumak için çevirmeye devam etmem gerekiyordu. Sonuç olarak  çeviri boyunca satırların arkasından sürüklendiğim gece ve gündüzlerim çok olmuştur.
Evet ben kitabın çevirisini  zamanında bitirdim ama gerek ekonomik  krizler gerekse farklı yayınevlerinin farklı tutumları neticesinde kitabın sizlerle buluşması  hayli zaman aldı. Bu durumda geç olsun güç olmasın diyorum, size iyi okumalar !
Yoko Ogawa kimdir?
Aslında Türkiye Japon Yazar Yoko Ogawa’nın adını ilk kez 2005’te vizyonda olan Türkçe adı Esrarengiz Sevgili  “The Ringfinger (Yüzük Parmağı)” adlı filmin  uyarlandığı romanla duydu.  Yoko Ogawa 1962 yılında Okayama’da doğdu. Waseda Universitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezundur ama kitabı da okuyunca esas Yoko Ogawa’nın bir matematik dehası olduğunu anlayacaksınız. 1988’den beri yazmış olduğu 20’den fazla romanı 12 civarında hikayesi bulunmaktadır. Yazarın Japonya’da basılan birçok kitabı vardır bunlardan bazıları Japonca adlarının Türkçe karşılıklarıyla aşağıdaki gibidir :
Mükemmel Hastane Odası (1989), Çay Soğuk Olmayacak (1990), Hamile Takvimi (1991), Kenar Sevgisi (1991), Şeker Zamanlar(1991), Angelina(1993), Otel Iris (1996), Buz Kokusu (1998 ,bu kitap Profesör ve Hizmetçi’den hemen sonra Türkçe’ye çevirdiğim kitaptır dolayısyla o da  2008’den beri okuyucularla buluşmayı  bekliyor) , Göz Kapağı (2001) , Profesörün Aşık olduğu Formül (2003,  Türkçesi, 2014 Pegasus Yayınevi, eser Japonca olarak sinemaya da uyarlanmıştır ) , Unutulup Bulunan Masallar (2006), Küçük Kuş (2012), Onlar Her zaman Herhangi Bir Yere (2013).

Pınar Demircan 
Bu yazı ilk olarak 22.11.2014 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...