26 Mayıs 2019 Pazar

Nükleere Küresel Sigorta Neyi Örtüyor?

Yerel seçim henüz tamamlanmış, İstanbul için sayımın bitemediği günlerde “babaakım” medyada bir haber dikkatleri çekti : “Nükleere küresel sigorta!”
Seçim sürecindeki belirsizlik, siyasi iktidarın büyük ve güçlü ülke ambalajına sarmaladığı merkeziyetçi kalkınma idealinin hatırlatılması için uygun bir zamandı. Artık yurttaşın nükleer felaketin zararlarından korkmasına gerek yoktu… Nükleer zararı tazmin edebilecek bir hükümet vardı ve desteklenmeliyd(!) Nitekim nükleer sigorta işine soyunan şirketinin yetkilisi haberde şöyle diyordu: “Fransa’daki, Rusya’daki ve Türkiye’deki santraller birbirine bağlı. Birinde oluşacak zarar, havuzdan temin edilerek karşılanıyor. Devletin yükünü paylaşacak sistemler üzerinde çalışılıyor”…
Haberin mesnetsizliğini anlamak için uzak, fakat internet sayesinde yakınlaşan doğudaki canlı Fukuşima örneğine bakmak yeterli. Üstelik soğanın kilosu 10TL’yi bulurken muştulanan bu sigorta haberi aslında son günlerde dünya kamuoyunun fotoğrafını konuştuğu karadelikten bile derin, dipsiz bir kuyudan farksız… Adeta “ak bir kuyu”…
Bu yazıda nükleere küresel sigorta haberini iki açıdan ele alacağım. Bunlardan biri küresel sigorta kapsamında yüklenicinin sorumluluklarına, diğeri ise sigortanın bir nükleer felaket için ne kadar kapsayıcı olabileceğine bakmayı amaçlayacak.
Nükleer endüstriye dair genel fakat tarafsız olduğunu söyleyemeyeceğim Dünya Nükleer Birliği (World Nuclear Association) internet sitesinde dahi belirtildiği üzere nükleer santrallerin işletmecileri, nükleer santrallerin işletim süreçlerinde oluşan zarar kendi hatalarından kaynaklansın ya da kaynaklanmasın tazmin etmek zorundadır. Açıklama şöyle devam eder: “Eğer bir nükleer santralde kaza meydana geldiyse Ulusal hukuk uygulanırken uluslararası sözleşmeler de dikkate alınır ve yükümlülükler de Uluslararası düzeydedir. Ancak sorumluluklar uluslar arası sözleşmelere ve ulusal hukuka göre sınırlandırılabilir. İlaveten devlet sorumluluğu tüm diğer endüstriyel toplumlarda olduğu gibi kendisi üstlenebilir.”
Bu bağlamda yalnızca ikisi kağıt üzerinde üç nükleer santral projesi olan Türkiye, 2016 yılının Kasım ayından itibaren Türkçesi Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği örgütü olan The Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD) küresel örgütünün bünyesindeki Nükleer Enerji Ajansı çatısı altında bir sigorta sistemine dahil bulunmaktadır. Nükleer santrali olan ya da uluslararası sözleşmelerden en az birinin meclis onayından geçtiği ülkelerin dahil olabileceği bu sistem, nükleer tehlikelerin tazminini sağlamak üzere işletmecinin yükümlülüğüne göre tazminat tutarlarını gösterir. 2019 yılının Şubat ayında güncellenen verilere göre Türkiye’de ilgili yüklenicinin nükleer operasyonlarla ilgili olarak 18, 5 Milyon Avro tutarındaki ihtiyacı karşılanabilecek. Bu miktar ne olursa olsun amaç, yüklenicinin zararını tazmin etmektir. Şüphesiz zararın tazminini mümkün kılacak sigorta primleri ki rakamsal olarak belirtilmemiştir, tazmin edilecek meblağ oranında artacaktır.
Sorular da tam burada başlıyor. Zira iki araştırma reaktörü olan, ilaveten Mersin, Sinop ve İğneada’da nükleer santral kurmayı planlayan Türkiye için yükleniciler açısından bazı özel durumlar bulunuyor.Her şeyden önce, Türkiye’ye ait araştırma reaktörleri haricinde yabancı devletlerle anlaşma yapılmak suretiyle kurulmak istenen nükleer santrallerin yüklenicileri de bu yabancı ülkelerdendir. Türkiye dünya genelinde “yap-sahip ol- işlet” tipindeki bir anlaşmayı ilk kez yapan bir ülke olarak bu sigorta sistemine katılmakla aslında yabancı bir şirketin yükümlülüklerini üstlenen pozisyonda değil midir?
Değerlendirmeye kurulum süreci en fazla ilerlemiş olan Akkuyu Nükleer Güç santrali (NGS) üzerinden devam edersek; onaylanan ve mahkeme süreçlerinde iptali reddedilen Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) belgesindeki ibareden projenin yatırım ve işletim dönemlerini kapsayan risklerin sigortalanmasının sorumluluğunun Proje Şirketi’ne ait olduğu anlaşılıyor. Alıntıyalım şöyle deniyor: “İşleten, sorumluluğu teminat altına almak için, Nükleer Sözleşmenin yedinci maddesinde gösterilen miktarda ve yetkili resmi makamın belirleyeceği şekil ve hükümler çerçevesinde sigorta veya diğer mail garantiler bulundurmak zorundadır”ibaresinden anlaşılmaktadır. Bu durumda Türkiye Hükümeti Akkuyu NGS üzerinde %51 den az hissesi olmayacak Rus devletine ait Rosatom şirketinin sigorta yükümlülüğünü üstlenmiyor mudur? Bu konuda Akkuyu NGS ile Rosatom arasında özel bir kontratın yapılması gerekmez mi? Aksi halde Neoliberal dönemde hükümetlerin ulusal şirketlerin çıkarlarını koruduğu fikrine tam alışmışken bir de Türkiye Hükümeti’nin açıkça yabancı bir şirketin sorumluluklarını üstlenmesine alışmak zorunda bırakılacağız!
Küresel sigortanın, nükleer zararlarının ne kadarını karşılayabileceği kısmına gelirsek… Öncelikle meseleye nükleer santrallerde meydana gelen kazaların etkisinin uzun, tahripkar ve hesaplanmasının zor olduğu önkabulüyle yaklaşmak gerekmiyor. Zira yine Dünya Nükleer Birliği tarafından dahi ifade edildiği üzere nükleer santralin operasyon süreçleriyle bağlantısı olan zarar, yıllar sonra ortaya çıkabiliyor ve sorunun kaynağı ile bağlantının kurulmasının güç. Kaldı ki zararın kaynağıyla bağlantısının ispatlanması da zaman alabilir. Örneğin Birleşik Krallık yasalarına göre nükleer santral zararının tazmin edilmesi için tazminata konu olan vakanın zarara neden olmuş olabilecek olaydan 10 yıl sonra ortaya çıkabileceği ve 30 yıl içinde yapılacak şikayetlerin kabulü öngörülüyor.
Diğer taraftan nükleer santrallerin işletim süreçlerinde meydana gelecek zararın tazminine sigortanın gücünün ne kadar yeteceği de çokça tartışmalıdır. Bu konuda Fukuşima’da sekiz yıldır devam eden daha da devam edecek olan nükleer felaket kapsamındaki zararlarının nasıl tazmin edildiğine bakmak yeterlidir. Zira kazanın meydana gelmesinden bir yıl sonra Japonya’da nükleer santralin operasyonundan sorumlu olan yüklenici Tokyo Elektrik Şirketi’nin (TEPCO) tazmin etmesi gereken miktar 100 milyar ABD Dolarıyken; TEPCO’nun zararının tazminatına yönelik olarak kontratın yenilenmeyeceği bildirildi. Bugün 700 milyar ABD Dolarına ulaştığı değerlendirilen Fukuşima nükleer felaketine ait çevresel maliyetlerin sigorta kapsamına sıkıştırılamayacak kadar yüksek olduğu ve esas yükün nükleer santralin işletmecisi olan şirketlerde değil hükümetlerin dolayısıyla yurttaşın vergi verebilme gücünde olduğu aşikardır.
Sonuç olarak denebilir ki Nükleere küresel sigorta ambalajıyla ortaya çıkanlar, nükleer enerjiyi temiz, güvenli ve ucuz olarak tanıtanlardan başkası değildir! 
Bu yazı bianette‘te de yayımlanmıştır .
Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)

Yerel seçim sonrası Sinop Nükleer Karşıtı Platform’un ilk kongresi yapıldı

Türkiye’nin ikinci nükleer santral tesisinin kurulması planlanan Sinop’ta 6.Olağan Kongresini gerçekleştiren Sinop Nükleer Karşıtı Platform bileşenleri kararlı: Ne Sinop’ta ne Akkuyu’da ne de Türkiye’nin bir başka yerinde nükleer santral yapılmasına izin vereceğiz.
31 Mart 2019 Yerel Seçimi’nin ardından Türkiye’nin ikinci nükleer santral tesisinin kurulması planlanan Sinop’ta, Sinop Nükleer karşıtı Platform (SNKP) olağan kongresini gerçekleştirdi. 6 Nisan 2019 Cumartesi günü Sinop Merkez Belediye Başkanı seçilen nükleer karşıtı hareketin aktif üyelerinden Barış Ayhan’ın da katılımıyla Sinop Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde Sinop Belediyesi’ne ait salonda toplanıldı.

Açılış konuşmasında dünyanın hızla yenilenebilir enerji üretimine yönelirken Türkiye’deki hükümetin nükleer santral kurma planlarından vazgeçmediğine vurgu yapıldı; “Biz Sinop NKP ve Ekoloji grubu olarak! Ne Sinop’ta, ne Akkuyu’da ne de Türkiye’nin bir başka yerinde nükleer santral yapılmasına izin vereceğiz” denildi.
‘Yeni yasa ve uygulamalar hak ihlali’
Türkiye genelindeki nükleer santral projelerine yönelik oluşturulan yeni yasa ve uygulamaların yurttaşların hak ihlali anlamına geldiğine değinildi. 09.07.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 702 sayılı Nükleer Düzenleme Kurulu (NDK)’nun görev ve yetkilerine diğer yasal düzenlemelerle idari yapıların üzerinde mutlak yetki tanındığı belirtildi. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu’nun radyolojik etkilerle ilgili bölümlerin NDK tarafından belirleneceğine ve düzenlemeler yapılarak Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği alanına da müdahale edildiğinin altı çizildi.
Bununla birlikte 1/100.000’lik Sinop Kastamonu Çankırı Çevre Düzenleme Planı için 15 Ocak 2019 tarihinde askıya çıkartılan “plan notları” incelendiğinde Sinop İnceburun Yarımadası’nın atık depolama merkezi olarak kullanılacağına ilişkin kuvvetli bulgular tespit edildiği paylaşıldı.
‘Mücadeleyi sürdüreceğiz’
Sinop CHP teşkilatının aday gösterdiği ve yeni Belediye Başkanı seçilen Barış Ayhan da Platform kongrede konuşmacılar arasındaydı. Ayhan, konuşmasına 1996 yılında Belediye Başkanı seçilmiş olan Ali Karagülle’yi anarak başladı. “Bendeki ekoloji mücadelesininilk kıvılcımını yakan Sinop eski Belediye Başkanı Ali Karagülle’nin”cesedimi çiğnemeden buraya nükleer santral kuramazsınız” sözleri olmuştur diyen Ayhan şöyle devam etti: “Bundan sonra da Sinop Belediye Başkanlığı ve Sinop Nükleer Karşıtı Platform omuz omuza mücadelesine devam edecektir. Bunları seçime hazırlık sürecinde dile getirmiştim, seçimin sonrasında da imkan buldukça her yerde nükleer santral karşıtlığımızın kırmızı çizgim olduğunu belirterek Ali Başkan gibi cesedimi çiğnemeden nükleer santrali kuramayacaklarını söylemekteyim. Bu anlamda taşıdığım kimlik sokak mücadelesinde olmama, sizlerle omuz omuza dayanışmamıza mani değil. Dün nasıl şehir meydanında gaz yediysek, cop yediysek bugün de belediye başkanı olmam yine sizinle o meydanlarda kol kola omuz omuza yürümemize mani değil. Yine sokak mücadelesi vermemiz gerekirse en ön saflarda sizlerle omuz omuza yürüyeceğimi bilmenizi istiyorum”.
Ayhan üstlendiği pozisyonun hukuki sorumlulukları olduğuna da değinerek “İşin hukuki boyutunda vekaletnamemizi vererek nükleer karşıtılığı sürecine resmi olarak da müdahil olacağız. Ayrıca bilmenizi isteriz ki nükleer karştı hareket adına katılmamız gereken yerel, ulusal, uluslararası sempozyum, panel, konferans gibi çalışmalarda Sinop Belediyesi olarak maddi manevi şekilde yanınızdayız” ifadelerini kullandı.
6 Şubat 2018’de Sinop Üniversitesine ait Uygulama Oteli’nde düzenlenen Sinop NGS için ÇED başvurusu ve “ Halkın Katılımı Toplantısı”na halkın katılımı engellenmiş, Valiliğin önünde toplanarak bilgi talep eden topluluğa biber gazı sıkılmıştı. Barış Ayhan ve Gerze eski Belediye Başkanı Osman Gürbüz de Sinoplular ve tüm nükleer karşıtlarıyla birlikte şiddete karşı direnmişti. İlgili haberimize şuradan ulaşabilirsiniz .
(Yeşil Gazete)

Eceliyle ölemeyenlerin ülkesinde yerel seçim, siz ölümü nasıl alırdınız?

Yerel yönetimler, çeşitli altyapı,ulaşım ve sosyal hizmetlerin sağlayıcısı olarak gerek şehirlerin gerekse daha küçük ölçekli yerleşim yerlerinin ve doğal alanların nasıl değerlendirileceğine dair kararların verilmesinde önemli rol oynar. Genel yönetimden yereline, kaynakların kullanım değerinden çok değişim değerine tabi tutulmasından mütevellit, siyasetin hep başka bir dünyası, başka öncelikleri vardır.

“Başkalarının dünyasında” kendimiz olarak ölmek

Bazı hizmetlere kaynak ayrılmaz, maliyetler hesap edilir ki yurttaşların seçim zamanlarında hafızalarını tazelemesi bu bakımdan önemlidir. Harvey’in, Umut Mekanları’nda “Başkalarının dünyasında kendimiz olarak yaşamanın” yaptığmız seçimler ve geliştirdiğimiz pratiklerle kendi potansiyelimizi inşa etmek anlamına geldiğine değinmesi bundandır. Aynı mantıkla “başkalarının dünyasında” kendimiz olarak ölmenin olasılıklarını da değerlendirebiliriz. Sahi siz ölümü nasıl alırdınız?
Trafik kazasında ölmek; beton mikseri altında kalmak; hafriyat kamyonu tarafından ezilmek; inşaattan düşmek; asbestten, kimyasallardan kanser olmak; tren kazasında ölmek; madende göçük altında kalmak; hava kirliliğinden kanser olmak; yangın çıkan binada yangın merdiveninin kapısı kilitli olduğu ölmek, deprem bile olmadan çökebilen binalarda yaşadığı için ölmek…
Gazete manşetlerinden seçtiğim içimizi yakan bu olayları unutamayız…..Bu elim olaylar fıtrattan değil, yerel yönetimlerin de sorumluluk alanlarına giren risklerin yok sayılmasından, maliyet hesabından, kontrol eksikliğinden meydana gelmiştir.
Siyasi iktidarların dünya genelinde muhafazakarlaştıkça “muhafaza etmek yani korumak”fiilinden başka bir şey anladıkları yeni bir tespit değil…Lakin ülkemizde sermayeyi ve kendi inşa ettikleri sistemi muhafaza eden, şeffaflıktan uzağa düşen yönetimler çevrenin yaşanabilir olmasını sağlamakta çok başarısız. Bu şartlarda hayati olan, risklerin bertaraf edilmesi ve tehlikeye dönüşmesi halinde tesirin büyümesini önleyebilecek “maliyet hesabı”na odaklanmayan yönetimlerin ve “vicdanlı” yöneticilerin görev başında olmasıdır.

Misal Fukuşima Nükleer Santrali

Nükleer felaketlerin mekansal ve uzamsal sınır tanımayan niteliği biraz da siyasi otoritelerin aldığı kararlar, attığı ve atmadığı adımlara bağlı olduğu için felaket süreçlerinin nasıl yönetildiği sistem açıklarına dair net fikir verir. Misal Fukuşima Nükleer Santrali için felaketin öncesinde tsunami duvarının iki kat daha yüksek olmasının gerektiği bilinmesine rağmen bu işin maliyetleri arttıracağı gerekçesiyle duvarda her hangi bir yükseltme yapılmamıştır.
Daha evveline gidersek bugünkü sorunu körükleyen bir başka maliyet hesabıyla karşılaşırız. Fukuşima Nükleer santrali 50 yıl önce inşa edilirken soğutma suyu sistemi kurma maliyetleri azalsın diye zemin 35 metre traşlanmıştır. Bu nedenle bugün nükleer santral sahasında bugün toplam miktarı 1 milyon ton radyoaktif su silolarda depolanmak zorunda olup, sivil toplum bu suyun denize boşaltılmaması için çırpınmaktadır.

Bir belediye başkanı inisiyatif kullanırsa… 

Yine Fukuşima’dan örneklersek: Deprem ve tsunami meydana geldiğinde santralden 10 kilometre yarı çaplı alanda nükleer felaket halinde içilmesi gereken iyot hapları önceden dağıtılmış olmasına rağmen yerel yöneticiler halka duyuru yapmadığı için zamanında kullanılamamıştı. Bir istisna inisiyatif kullanarak yurttaşlara iyot haplarını kullanmalarını duyuran
Futaba Belediye Başkanı’ydı ki bu şekilde normal şartlarda milyonda bir görülen çocukluk çağı kanserinin 500 kat artmasına neden olan durumda Futaba’daki çocukların da hasta olmasının önüne geçilmiştir. Çok açık ki yerel yöneticilerin insiyatif alarak inandığı şekilde davranması da hayati önemdedir…
Fukuşima Nükleer Felaketi’nden 25 yıl önce 1986 yılının 26 Nisan’ında meydana gelmiş olan Çernobil Nükleer Santral Kazası da Sovyetler Birliği yönetimi tarafından bir süre gizlenmeye çalışılmıştır. Siyasi otoritenin bu kararı nedeniyle Türkiye dahil bir çok Avrupa ülkesinde milyonlarca insan iki gün boyunca hiç bir önlem alınmadığı için radyoaktiviteye maruz kalmıştır.
Benzer şekilde ABD’nin Pensilvanya Eyaleti’ne bağlı Harrisburg’da 28 Mart 1979’da yani tam da 40 yıl önce meydana gelerek yıldönümünü andığmız ve dünya çapında bilinen nükleer santral kazalarının ilki sayılan Üç Mil Adası Nükleer Santral Kazası’na ilişkin açıklamalar da iki gün sonra yapılmıştır. Bu iki günde ise yetkililer bilgi vermekten çekindiği, emir bekleyen yerel yöneticiler de halkı ne olduğuna dair uyarmadığı için bölgedeki binlerce insan havadaki metalik tadı öğrenmiş, günlerce kusmuş, pek çok kişinin vücudunda yanıklar oluşmuştur. Bugün bu felaket nedeniyle santrale komşu olduğu için evlerini terk edip daha uzak yerlere taşınmış olanlar, sonradan evlerine dönenler nesiller boyu yaşadıkları kanser ve türevi hastalıklar üzerine kafa yormaktadır. Ne var ki, Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’nin mağdurları, karşılaştıkları kanser ve türevi hastalıkların nedenlerini on yıllar sonra Çernobil Nükleer Felaketi’nin etkileriyle aradaki benzerlikleri görerek Üç Mil Adası Nükleer Felaketi ile ilişkilendirebilmektedir.
Türkiye’de ticari bir nükleer santral kurulmuş değil. Kağıt üstünde iki, sözel bir nükleer santral planı vardır. Bir nükleer santral sürecinin yüksek maliyetli ve uzun yıllar gerektirdiğini düşünülürse genel seçime hatta bir sonraki yerel seçime kadar operasyona başlanamayacağı da söylenebilir. Fakat o yola giden taşların bu yerel seçim sürecini izleyen dönemde taşınacağına şüphe yok.

Güçler ayrılığı ilkesi çiğnenmişse

Hızlandırılmış trenlerin, yaşam odası olmayan madenlerin, AVM’ ye çevrilen deprem toplanma alanlarının ülkesiyiz.
Siyasi iktidarın, aldığı kararları yerel yönetimlerin sağ duyusunun süzgecinden geçirmesini sağlamak bizim elimizde.
Hele ki bir ülkenin yönetiminde en büyük denge unsuru olan güçler ayrılığı ilkesi çiğnenmiş başka bir şeye dönüştürülmüşse, doğasını, insanını koruma sorumluluğunu duyan yerel yönetimlerin, vicdanlı yöneticilerin önemi de artıyor. Yurttaşın kendini güvende hissedebileceği mercilerin olması, derdini anlatabilmesi, en azından kendini evinde güvende hissetmesi hatta eceliyle ölebilmesi için başka bir yol var mı?
Pınar Demircan
Bu yazı Bianet’te de yayımlanmıştır .

“Nükleersiz Yaşam İçin Çocuklar” da gelecek!

16 yaşındaki İsveçli aktivist Greta Thunberg’in bir yıl önce başlattığı iklim eylemine 15 Mart günü 128 ülkeden 1,5 milyon çocuğun katılarak destek vermiş olması dünya genelinde kaçınılmaz bir değişimin habercisi. Doğal kaynakların iki yüz yılı aşkın bir süredir fütursuzca tüketilmesine ve kirletilmesine bağlı olarak endüstriyel ilerlemenin freni tutmayan bir arabadan farkı yok. Çocuklar, gayet net ortaya koydular ki, iklim değişikliği nedeniyle dünyada yaşamak imkansızlaşacaksa okula gitmek manasız. Kötücül geleceği hazırlayan sistemin değişmesi için arabanın el freni çekilerek durdurulması elzem.
Dünya genelinde küresel iklim değişikliğinin önlenmesi için, ülke bazında küresel anlaşmalar imzalanmak suretiyle karbon salmayan teknolojilerin kullanılması başvurulan yöntemlerden. Ancak karbon emisyonlarının azaltılmasının hedeflenmesi nükleer endüstri gibi karbon salmasa da başka problemlere haiz olan bir sektörün aktörlerine nükleer felaketlerle kaybedilen itibarın yeniden kazanılma fırsatı olarak görünmekte. Zira son yıllarda nükleer santrallerin karbon salmıyor oluşu Fukuşima Nükleer felaketinin etkileri ve yenilenebilir enerjilerden açık ara farklı olduğunun anlaşılması neticesinde nükleer santrallerin “temiz güvenli, ucuz” maskesinin düşmesinin karşısında nükleer endüstrinin lehine kullanılmak isteniyor. Hatta bir zat, Greta’nın 16 yaşında bir kız çocuğu olması nedeniyle onun masallarla kodlanmış olabileceği varsayımıyla “Sinderella”ya atıf yaparak Greta’ya sosyal medyada “Go Nucleria” diye seslenmekte. Greta’ya bu şekilde açıkça “iklim için nükleeri savun” denilmesi önümüzdeki süreçte iklim için çırpınan çocukların da nükleer politikalarına alet edileceğine dair malumun ilamı. Oysa çocukların iklim eyleminin temelinde “yaşanabilir bir gelecek” temennisi var ve Fukuşima’da sekiz yıldır yaşananlar nükleer enerji santrallerinin gerçeklerini hatırlatırken bizatihi çocuklar için bu endüstrinin ne kadar sorunlu olduğunu da göstermekte.
Bir endüstriyel kaza düşünün ki üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen etkili olsun ve daha yıllarca etkisini sürdürecek olsun… Japonya’nın Fukuşima eyaletinde meydana gelen Fukuşima Daicihi Nükleer Santral Felaketi neticesinde radyasyon gerek patlama ve çekirdek erimelerinin meydana geldiği an itibariyle gerekse mütemadiyen toprağa, havaya ve denize karışarak bölge, eyalet hatta ülke sınırlarının dışına taştı. Benzer şekilde Fukuşima’dan önceki Çernobil Nükleer Felaketi de 33 yıl geçmiş olmasına rağmen etkisini hissettirmekte, bölgedeki ormanlık alanlarda çıkan yangınlar radyoaktif partikülleri ekosisteme karıştırmakta. Bütün bu olaylar bir radyoaktif felaketin ne meydana geldiği uzamla ne de mekanla sınırlı bulunduğunun ispatı. Kaldı ki yağmur, rüzgar, fırtına gibi meteorolojik olay ve yangınlarla oradan oraya taşındığı için kendini felaket olarak hep yeniden inşa etmekte. Nitekim solunum ve beslenme yoluyla her an yutulma riski bulunan radyoaktif sezyum, stronsiyum gibi etkisi yüzlerce yıl süren izotop konsantrasyonuna sahip camsı yapıdaki “hot spots” adı verilen radyoaktif partiküller Fukuşima’dan 170 Kilometre uzakta da tespit edildi. Diğer taraftan radyoaktif kirliliğin ölçümü kolay bir iş değil. Zira zeminden 1 metreye kadar yükseklikle başka daha yukarılara çıkıldıkça başka radyoaktivite dozları tespit edilebiliyor.
Radyasyondan daha tehlikeli denebilecek bir faktör ise hükümetin ve yetkililerin radyoaktif mağduriyeti görmezden gelen politika ve uygulamaları. Zira radyoaktivitenin var olduğu hafifsendikçe insanların dahili ve harici radyoaktiviteye maruz kaldığı durumlar artmakta. Örneğin nükleer felaket başladıktan sonra Fukuşima bölgesinde radyoaktivite düzeyi yükseldiği için uluslararası kabul edilen yıllık sınır dozu 20 katına çıkarılmıştır. Sekiz yıldır bu sınır hükümet tarafından yeniden 1 Milisieverte çekilememiş olsa da evlerini terk etmiş semt sakinlerine geri dönmeleri için çağrı yapılmakta. Hatta ailelerin evlerine geri dönmesi için bölgenin çocuklar için bile güvenli olduğu iddiasının karşılık bulması amacıyla ilk ve orta dereceli okullar öğretime açılıyor, yeni okul inşaatları yapılıyor. Aileler çocukları için güvence verilince geri dönmeye kolay ikna olur düşüncesinin ürünleri bunlar. Zira aynı miktar radyasyon dozuna maruz kalan çocuklar ve yetişkinler üzerinde yürütülen araştırmalar göstermiştir ki radyoaktivitenin çocuklarda yaratacağı tahribat yetişkinlere göre 3 kat daha fazla olabilmektedir. Nitekim Japonya genelinde çocuklarda milyonda bir görülen tiroit kanseri teşhisi ve şüphesi vakalarına bugün Fukuşima’da 380 bin çocuğun 200’ünde rastlanmaktadır
Japonya’da hükümet nükleer risk ve tehlikeleri hafifseyedursun sivil toplum hükümetin bu politikalarına 8 yıldır direnerek mücadele etmekte. Özellikle bölgedeki radyoaktivite nedeniyle çocukların daha yoğun mağduriyet yaşadığı bilimsel olarak ispatlanmış olduğu üzere, hükümetin radyoaktif bölgelere geri dönüş çağrısına karşı “Fukuşimalı Çocuklar İçin Adalet Kampanyası”nı yürütülmekte. Siz de bu yazı vesilesiyle kampanyayı imzanızla destekleyebilirsiniz.
Nükleer santrallerin enerji üretimi süreçlerinde çeşitli radyoaktif izotoplar açığa çıkar. Bunlardan nükleer yakıtın ham maddesi olan uranyum 235’in yarılanma ömrü 700 milyon yıl; uranyum 238’in 4,5 milyar yıl ve nükleer santralin atıklarında dolayısıyla atıkların yeniden işlenerek yakıt haline getirildiğinde kullanılmış olan plutonyumun yarılanma ömrü 24 bin yıldır. Ancak bu maddelerin etkisi yarılanma ömürleriyle de sınırlı değildir, yarı ömürlerinin en az 10 katı kadar sürecektir. Yine nükleer santrallerin nihai atıkları 1 milyon yıl korunarak depolanmasını gerektirecek kadar tehlikeli maddelerdir.
Bu bağlamda yazımı Türkiye’deki çocukların iklim grevinin İstanbul’daki lideri Atlas’ın konuşmasından bir alıntıyla tamamlamak istiyor, “Bugün biz gençler olarak geleceğimizden kaygı duyduğumuzu göstermek için buraya geldik. Bugün okula gitmedik. Çünkü okul bekleyebilir ama iklim değişikliği beklemez. Bugün İstanbul’da hava sadece soğuk ama ya sel olsaydı ya da sokağa çıkamayacağımız kadar sıcak olsaydı buraya gelemezdik” cümlesini ödünç alarak son kısmı “çevremize radyoaktivite yayılmış olsaydı buraya gelemezdik” şeklinde uyarlıyorum.
İnanıyorum ki, çocuklar doğru bilgi edindikçe nükleer felaketin yalnızca kendi yaşamlarını değil çevreyi, tüm canlı yaşamını ve kendilerinden sonraki nesillerin yaşamını tehdit edeceğini kavrayacak olgunlukta. Ve yine inanıyorum ki, çocuklar dünyanın geleceğini kendilerine dert edinirken nükleersiz seçenekleri tercih ederek çok yakında iklim için olduğu gibi nükleersiz bir yaşam için, yaşanabilir dünyaya yön çizmek için de gelecek. 
Pınar Demircan
Bu yazı Bianet’te de yayımlanmıştır.

Akkuyu’da 1.reaktörün temeli tamamlandı, peki güvenli mi?

Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)’nin 1.reaktörüne ait temelin tamamlandığı dün Rosatom tarafından duyuruldu. Dün yaşanan diğer bir gelişme ise Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin askıya alınmasına yeşil ışık yakılmasıydı. Türkiye’nin bir deprem ülkesi olmasına rağmen, Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirilmesi (ESPOO) Sözleşmesi’ni  imzalamamış olması da insan hakları, basın özgürlüğü, diğer hak ve özgürlükleri ihal etmesine ilaveten, Avrupa Birliği ile gerilimi arttıran bir faktör. Peki, Akkuyu NGS’nin çiçeği burnunda kadın yöneticisi Anastasia Zooteva Akkuyu Projesi’nin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA)’nın güvenlik standartlarını ve gerekliliklerini sağladığını iddia ederken sözlü taahhütler nükleer santral gibi riskli projeler için yeterli mi?
Akkuyu NGS (foto Wnn)
Dün Rosatom yetkilisinin yaptığı açıklamaya göre, Akkuyu NGS Projesi’nin en önemli aşaması için 17 bin metreküp betonun kullanıldığı kısım geçen hafta 8 Mart’ta tamamlanmış bulunuyor. Yetkilinin sözlerine göre bir sonraki proses adımı ise reaktör binasının inşaatı. Buna göre reaktör binasının dış ve iç duvarların inşaatının ardından acil durum kontrol odasının bulunacağı binanın inşaatına başlanacak.
Akkuyu NGS, 2010 yılında Türkiye ve Rusya ile hükümetleri arasında imzalanan bir anlaşmayla dünyanın ilk inşa et-sahiplen-işlet(build-own-operate)prosesine tabi olarak Rusya tarafından işletilmesi planlanan bir nükleer santral ve geçen sene üretim lisansını aldı. Rus Devlet Başkanı Putin’in temel atma törenine uzaktan katıldığı Akkuyu’da bir süredir reaktör inşaatına dönük hazırlıklar yapılmaktaydı. 2015 yılında Akkuyu Nükleer Santrali’nin Uluslararası Atom enerjisi Ajansı(IAEA) tarafından sert eleştiriler almış olan , bu nedenle içeriği kamuoyundan sır gibi gizlenen ancak, ortaya çıkınca da eleştirilerin dikkate alınmadığı Akkuyu NGS Projesi’ nin yöneticisi de geçen haftalarda değişti. Türkiye’de Rus Devleti tarafından işletilecek santralin yeni yöneticisi olarak atanan Anastasia Zooteva, bugüne dek yapılan işlerin IAEA güvenlik standartlarını ve gerekliliklerini sağladığını ifade etti.
Akkuyu NGS sahası (foto DW)
Ayrıca Akkuyu NGS’nin ikinci reaktörü için de geçen senenin kasım ayında inşaat izni alındı. Yine Rosatom yetkilileri tarafından yapılan açıklamaya göre çalışma prosedürünü ilgilendiren mühendislik çalışmaları hazırlanmakta ve tamamlanınca nükleer adanın güvenliği dışındaki tüm reaktör tesis faaliyetlerine başlanacak. Dolayısıyla Akkuyu NGS’nin ikinci reaktörünün inşaatı için de lisansın bu sene içinde alınacağı ifade ediliyor. Böylece inşaatın başlaması için sene boyunca hazırlıklara devam edilecek. 
Diğer bir gelişme ise Akkuyu NGS’de kullanılması planlanan reaktörlere ilişkin. Zira Akkuyu NGS için tayin edilen reaktör modelinin ilki VVER 1200/392M basınçlı su reaktöründen (PWR) 1114 MW kapasiteli Novovoronezh 7’nin tamamlanmasının ardından, geçen ayın 25’inde Novovoronezh 2’nin AES-2006 dizaynı olan VVER-1000 tipindeki ikinci reaktörünün de tamamlandığı öğrenildi. Novovoronezh 2’nin birinci ünitesi ise 5 Agustos 2016 tarihinde tamamlanmış ve 27 şubat 2017de enerji üretimine başlamıştı. Rosatom’un iştirak şirketlerinden Rosenergoatom’dan yapılan açıklamaya göre Rusya’nın güneybatısındaki Novovoronezh 2’ye yakıt yüklemesi geçen ay 24 Şubat’ta tamamlanmış bulunuyor.
Diğer taraftan dünkü haberimizde de okuduğunuz gibi Akkuyu NGS Projesi Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını destekleyen şekilde 109’a karşı 370 oy veren Avrupa Parlamentosu için sıcak uyuşmazlık konularından birini oluşturuyor. Zira Türkiye, sınıraşan tehditleri ilgilendiren boyuttaki faaliyetlerine dönük olarak çevre etki değerlendirmesinin yapılmasını gerektiren anlaşmayı imzalamamış bulunmakta. Birleşmiş Milletler  Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirilmesi Sözleşmesi  (ESPOO) ilk defa 1991 yılında Finlandiya tarfından imza edilmiş ve 1997’den itibaren tüm Avrupa’da geçerliliği bulunan fakat, Türkiye’nin kendi parlamentosunda onaylatmamış olduğu bir sözleşmedir.
Pınar Demircan
(Wnn, Yeşil Gazete)

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Akkuyu’daki Çatlağın Üstü Kapatılmamalı


Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom'un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi bu yazının görseline* ilham olmuştur


*Görsel: Pınar Demircan/Seyit Saatçi
Kuralına göre yapılmayan işler, uzmanların uyarılarının umursanmaması ve yetkin olmayan yetkililerin sorumsuzluğu neticesinde son on yıl içinde Soma Maden Kazasını, Pamukova, Çorlu ve Eskişehir tren kazalarını yaşadık. Uzmanlar, bilim insanları Akkuyu NGS'nin zemininin inşaata uygun olmadığını söylüyor.
Peki uygunsuzluklara ek olarak uygulama ve denetimdeki eksiklerin gölgesinde "aynı gemideki 82 milyon" yola birlikte devam edebilir mi?
Geçen hafta, Mersin'de yapımına başlanmış olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS)'nin temelinde çatlakların oluştuğunu öğrendik.
Oysa bir nükleer santralin inşaatı en yüksek güvenliğin ve her açıdan sağlamlığın tesis edilmesi gereken bir yapıdır ve temel inşaatında sorun yaşanması kabul edilemez.
Nitekim tarih boyunca dünya genelinde bilinen benzer bir vaka da bulunmamaktadır. Ancak, bu olayı on ayın sonra hadise tekerrür ettiğinde bir şekilde basına sızdığı için öğrenmemiz de başlı başına üzerinde durulması gereken bir konudur. Üstelik Akkuyu NGS, inşaatın temelinde çatlak oluştuğunu doğrularken Rus Rosatom Şirketi yalanlamaktadır...
Daha vahimi, olayın üzerinden 2, 5 hafta geçmiş olmasına rağmen ne hükümetten ne nükleer konularında en yetkili makam olan Nükleer Düzenleme Kurumu'ndan ne de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)'ndan bir açıklama yapılmamış olmasıdır.
Anlaşılan o ki, konunun muhatabı olan siyasi yetkililer sessiz kalarak meselenin unutulmasını ummaktadır. Akkuyu NGS inşaatındaki çatlak haberinin üstüne Rosatom'un yalanlamalarıyla örtüşen sis perdesi bu yazının görseline[*] ilham olmuştur.

"Bir felakete neden olmadan durdurulması gerek"

Akkuyu NGS'nin temelindeki çatlaklardan teknik açıdan da bir çok soru işareti yayılmaktadır. Türkiye Mimar ve Mühendisler Birliği Odası'nın da (TMMOB) bir kaç gün önce basın bülteni aracılığıyla kamuoyuna bir kez daha duyurduğu gibi inşaatın temelinde çatlak oluşmasına uzanan süreç uzmanların, bilim insanlarının Akkuyu'nun zemin yapısının bir nükleer santral kurulması için uygun olmadığı
yönündeki uyarıları dikkate alınmadığı için yaşanmıştır.
Özetle TMMOB tarafından vurgulandığı gibi, "Kamu güvenliği açısından çok önemli bir tesis. Bir kaza olması durumunda telafisi olanaksız büyük felaketlere neden olacağı bilinen bir gerçek.
"Temel çatlağı gibi ileride büyük yıkımlara neden olabilecek teknik hataların yapılmış olması kabul edilemez.Çatlaklar TAEK tarafından tespit edildi, dolayısıyla yürütücü şirketin yalanlaması bir anlam ifade etmez. Bir felakete neden olunmaması için yapım çalışmalarının durdurulması gereklidir."

Temel çatlatan zemin üstüne daha en az 10 bin ton yük

Peki Akkuyu NGS'deki inşaat durdurulmazsa ne olacak? Gelin bunu anlamak için Akkuyu NGS'ye inşa edilmesi planlanan Rosatom ürünü AES 2006 tipindeki VVER 1200 reaktörünün ilk örneğini teşkil eden Rusya'daki Novovoronezh 2 Nükleer Santrali'ne bakalım.
Rosatom'a teknik altyapı desteği veren tedarikçi şirketin web sitesinde yer alan bilgiye göre, iki adet VVER 1200 reaktörünün ağırlığı muhafaza kapları, ortak buhar jenaratörü, pompaları, basınç kompresörü gibi ekipmanlarıyla tam 3500 ton!
Dolayısıyla Rus uzmanlardan da teyit ettiğim üzere reaktörlerin inşaatı tamamlandığında Akkuyu NGS'deki Nükleer Ada diye bilinen kısıma binecek olan yükün toplam ağırlığı en az 10 bin ton civarındaz olacak.
Halihazırda Akkuyu NGS'ye 30 kilometre mesafedeki Ecemiş fay hattının bulunduğunu, üstelik Fukuşima nükleer felaketinden sonra yeni teknolojilerle yapılan taramaların yeni fay hatlarınıgösterebildiğini de buraya not düşmek isterim. Yani Akkuyu NGS'nin kurulmak istendiği bölgede yer bilimi uzmanlarının da daha önceden işaret ettiği Kıbrıs Dalma Batma Çukuru gibi, araştırılması halinde başka yeni fay hatlarının bulunması da muhtemel.
Bu bağlamda sorumuz büyük ölçüde şöyle: fay hatlarının %98'i aktif olan ülkemizin depremi tolere edemeyecek nitelikteki bir bölgesinde bir inşaat temeli dahi tutmazken buraya 10 bin tonluk yük bindirecek 4 reaktörün inşa edilmesini siyasi iktidar gerçekten kendi vicdanında tartabiliyor mu?

"82 milyonluk Türkye gemisinin yolcularıyız"

19 Mayıs 2019 günü Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması için 100 yıl önce o ilk adımın atıldığı Samsun'da bugünkü siyasetin önde gelen isimleri bir aradaydı. İstanbul'daki yerel seçimin yenilenmesi için enflasyon artışına, Türk Lirasının değer kaybına rağmen adeta zamanın durdurulduğu bir dönemde 100. yıl vesilesiyle millet, birlik, beraberlik kelimeleri telaffuz edildi.
"82 milyonluk Türkiye gemisinin yolcularıyız. İçeride ne yaşanırsa yaşansın, geminin gövdesinin sağlam kalmasına, motorlarının işlemeye devam etmesine, rotasından sapmamasına katkıda bulunmak hepimizin görevidir" denildi.
Bu sözlere karşılık, Akkuyu NGS'nin inşaatına tüm uyarılara rağmen devam edilirse Çernobil Nükleer Felaketi'nin SSCB üzerindeki etkilerini hatırlatmak isterim:

Çernobil Nükleer Felaketi SSCB'nin sonu oldu

26 Nisan 1986 yılında bugünkü Ukrayna sınırları içinde kalan fakat o dönemde eski Rusya, diğer bir deyişle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB) sınırları içindeki ve SSCB ordusunun kumandasındaki Çernobil Nükleer Santrali'nde meydana gelen felaket hükümetle halkları arasında var olan mesafeyi ve güvensizliği derinleştirdiği için SSCB'nin dağılmasını tetiklemiştir.
Kaza meydana gelmeden önceki dönemde uzmanlar, bilim insanları nükleer santralin teknolojik alt yapısındaki eksiklikleri tespit etmiş ve uyarılarda bulunmuşsa da hükümet tarafından dikkate alınmamışlardı. Nihayet kazanın ardından yönetimin gerçekleri gizlediği gibi toplum sağlığını da gözetmemesi toplumun yönetime karşı azalan güvenini tümden kaybetmesine yol açmıştır.
Türkiye, Akkuyu NGS inşaatındaki çatlaklar üzerine mecliste soru önergesi sunan, araştırma önergesi veren siyasi partileriyle, basın bültenleri yayımlayan,beyanatlarda bulunan sivil toplum örgütleriyle, meslek örgütleriyle, aktivistleriyle, bilgi isteyen gazetecileriyle, 82 milyon olarak siyasi iktidardan ve kurumlarından bir açıklama beklemektedir. Tam da TMMOB'un vurguladığı şekliyle Akkuyu'daki
çatlağın üstü kapatılmamalıdır!
[*] Dünya çapında ödüllü karikatür sanatçısı , Sinoplu Seyit Saatçi'ye bu yazıma çizimiyle verdiği katkı için teşekkür ederim.

Bu yazı Yeşil Gazete ve Bianet’te 25 Mayıs 2019 tarihinde yayımlanmıştır

Pınar Demircan


17 Mart 2019 Pazar

8. yılında Fukuşima Nükleer Felaketi ve yeni riskler

2011 yılından bugüne Fukuşima Nükleer Felaketi boyunca yaşananlar, nükleer santral kurma planları yapan bazı ülke ve hükümetlere köprüden önce son çıkış; bazılarına ise “kıyak” müşteri olma fırsatı şeklinde göründü. Hükümetin yapmış olduğu nükleer santral anlaşmalarıyla ülkemizin ikinci grupta olduğu aşikar. Oysa “Fukuşima”nın adı bile bir nükleer santralde meydana gelebilecek kaza risklerinin tehlikeye dönüşmesiyle oluşan toplumsal ve ekolojik maliyetlerin ne denli büyük, çeşitli ve hesaplanamayacak kadar dallı budaklı olduğunun simgesi haline gelmiş bulunmakta. Üstelik Fukuşima bu misyonunu tamamlamış da değil, risklerin tehlikeye dönüşmesi ve bu tehlikelerin yeni risklere zemin hazırlamasıyla kendini yeniden ve yeniden üreterek, daha onlarca hatta yüzlerce yıl sürecek… Diğer taraftan siyasi iktidarın tutum ve kararları da sivil toplumun yalnızlaştırılma biçimleriyle, neoliberal derslerin en unutulmazını vermekte ki yaşananlar küresel açıdan da ibretlik! Fukuşima’da yaşananları ve alınması gereken dersleri bir köşe yazısına sığdırmak mümkün olmasa da durumu birkaç çarpıcı örnekle açıklamaya çalışacağım:
Hatırlarsanız, geçen sene Fukuşima Nükleer Santrali’nde ölümcül seviyelerde radyasyon tespit edilmişti. Bu durum değişmiş de değil. Öte yandan radyoaktif mikropartiküllerin ve izotopların hava hareketiyle yayılması da her zaman mümkün. Benzer şekilde nükleer santralde yoğun radyoaktif olan kısımlara yeraltı suyunun girmesi yeni radyoaktif su üretimine neden olmakta. Nitekim radyoaktif olduğu için 1000 tonluk silolarda biriktirilen suyun miktarı geçen seneye göre yüzde elli artarak 1 milyon 400 tona ulaştı. Bu noktada iki açıdan problem sözkonusu: Birincisi silolara yeni yer açılamayacağı için radyoaktif suyun Okyanusa boşaltılmak istenmesi. İkincisi ise Okyanusa dökülmek istenen bu suyun içinde etkisi 300 yıla varan stronsiyum ve sezyum gibi kanser ve birçok başka hastalığa yol açabilecek şekilde radyoaktif izotopların bulunması. Nitekim, silolarda biriktirilen suyun okyanusa boşaltılması ekosistemsel felakete yol açacakken, radyasyonun bu şekilde besin zincirine karıştırılma ihtimali baki.
Fukuşima’nın bugünkü kritik tartışma konularından bir diğerini tam erimenin meydana geldiği reaktörlere ait havalandırma bacalarının sökümüne başlanacak olması teşkil ediyor. Operasyondaki herhangi bir başarısızlık yüksek miktarda radyasyonun çevreye yayılması anlamına gelirken, normal şartlarda nükleer santrallerde periyodik olarak izotopların havaya salındığı bu bacaların her biri, incelemelere göre bugün saatte 10 bin milisevertten daha fazla radyasyon barındırmakta. Dört bacanın sökülmesi için birkaç ay içinde nükleer santral sahasında bir robot üretimine başlanması planlanıyor.
Öte yandan Japon hükümetinin nükleer felaketin ardından Fukuşima eyaleti genelinde 1 milisievertten 20 milisieverte çıkartmış olduğu radyasyon sınır dozlarını eski haline döndürmek gibi bir girişimi de yok zira radyasyon seviyelerinin daha onlarca yıl aynı kalacağı bir gerçek. Buna rağmen Japon hükümeti 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’na kadar tahliye edilmiş olan herkesin evine dönmüş olması için uğraşmakta. Zira sekiz yıl önce tahliye edilmiş olan 380 bin kişiden 43 bin kişinin hala evine dönmediği bilinirken, geri çağırma sürecinde yurttaşların kolay ikna olması amacıyla hükümetin başvurduğu yöntem, ilk ve orta dereceli okulları öğretim hayatına yeniden açmak. Bu şekilde ebeveynlerde Fukuşima’nın çocuklar için bile güvenli olduğu hissini uyandıran hükümet çevresel radyasyon ölçümü için kurulan cihazları ise kaldırtmanın uğraşında. Maliyeti 25 milyar dolara varan 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın hazırlıklarını üstlenen hükümetin 10 yıllık ömrü dolduğu bahanesiyle maliyeti 3.6 milyon dolar olan ölçüm cihazlarını yenilemeyeceğini buraya not düşelim.
Anlaşılan o ki, Fukuşima gibi felaketler yeni risklerle kendini yeniden inşa ettikçe, siyasi iktidarlar da kendilerini duruma göre konumlamakta, ya gerçekleri örtbas etmeye çalışmakta ya da radyasyon sınır dozlarını yukarı çekmeye varan bir pişkinlik sergileyebilmekte… Fukuşima Felaketi’nin tetiklendiği Japonya gibi bir deprem ülkesi olan ülkemizde siyasiler kazalarda dahi sorumluluk kabul etmemekte… Sizce, intihar etmek için insanın kendisini trenin önüne atması yerine trene binmesinin kafi olduğu ülkemizde planlar hayata geçirilir nükleer santral kurulursa yaşanacakları tahmin etmek güç müdür?
15 Mart Cuma günü Komşu Kapısı Maçka Dayanışma Derneği’nde “Fukuşima Etkisi” adı altında Fukuşima’da yaşananları, nükleer risklerin toplumsal ve ekolojik maliyetlerini ve ülkemizdeki nükleer planların detaylarını anlatacağım, beklerim.
Bu yazı Yeşil  Gazete'de yayımlanmıştır.

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...