19 Ekim 2019 Cumartesi

Nükleer karşıtları Mersin’de buluştu

Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüm nükleer enerji karşıtları Mersin Buluşması’nda bir araya geldi. Meslek örgütleri,milletvekilleri, sivil toplum örgüt temsilcileri ve aktivistlerin katıldığı toplantının sonuç bildirgesinde Türkiye’nin ihtiyacı olmayan nükleer santrallerden vazgeçilmesi istendi.
13 Ekim 2019 Pazar günü Türkiye genelinde tüm nükleer karşıtları Mersin‘de bir araya geldi. Buluşma 2010 ve 2013 yıllarında imzalanan hükümetlerarası anlaşma ile Mersin ve Sinop’ta birer nükleer santral tesisinin kurulması planlanan ülkemizde, nükleer karşıtlarını geniş bir platformda bir araya toplaması bakımından önemliydi. Elektrik Mühendisleri Odası’ nın (EMO), katkılarıyla ve Mersin Mezitli Belediyesi‘nin ev sahipliğinde  gerçekleşen buluşmada yerel nükleer karşıtları platformlarının temsilcileri, milletvekilleri,  meslek odalarından temsilciler, sivil toplum örgütlerinden temsilciler,doktorlar, avukatlar, kısacası her kesimden gönüllü aktivistler ekoloji, toplumsal sağlık, bugün ve gelecek adına konuşmalar yaptı; nükleer süreçlerle ilgili bilgi, değerlendirme ve deneyim paylaşımlarında bulundu.
Programa göre EMO, Türkiye Mimar Mühendisler Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği(TTB), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK) ve Sinop Nükleer Karşıtı Platform ve Mersin Nükleer Karşıtı Platform temsilcileri  açılış konuşmalarını yaptı. Nükleer enerji konusu enerji politikaları, nükleer silahlanma, sağlık, iktisat politikaları alt başlıklarında tartışılarak açık söz hakkının olduğu Forum kısmına geçildi. Buluşmada nükleer karşıtı mücadele açısından perspektif sunan konular kayıt altına alındı, düzenlenerek mücadelenin önemini belgelemesi için iki gün sonra yayımlandı.
Buluşmaya, CHP Genel Başkan Yardımcısı, Sinop Belediye Başkanı  ve İğneada Doğal Yaşamı Koruma Vakfı (Dayko) telgraf göndererek buluşmaya desteklerini sundu.
Mersin Buluşması’nda değerlendirilen konular ışığında, komitenin hazırladığı sonuç bildirgesi şöyle:
  • Bu gün enerji politikaları ile yürütülen yatırımlar gerçekçi değildir. Ülkemizi enerji ihtiyacı bakımından değerlendirdiğimizde; yapılan yatırımlar ve enerji verimliliği açısından nükleer santrallere ihtiyaç yoktur. Nükleer santrallerden derhal vazgeçilmelidir.
  • Ülkemizde kurulmuş olan enerji nakil hatlarının bakımı, onarımı yapılarak kayıp- kaçaklar önlenmeli; kaliteli kesintisiz, güvenilir ve temiz enerjiyi ödenebilir konuma getirilerek halka arz edilmelidir. Ülkemizin arz güvenliği sorunu bulunmamaktadır
  • Emek ve demokrasi güçlerinin çabası ile emekten ve bağımsızlıktan yana olan her kesim, genel olarak özelleştirmelere, özel olarak da enerjideki özelleştirmelere karşı mücadele ile nükleere santrallere karşı mücadele birleşmelidir. Bilgilendirme, aydınlatma çalışmaları yaygınlaştırılmalıdır.
  • Enerjide dışa bağımlılığımızı arttıracak hiçbir politika, ulusal enerji politikası olamaz siyasi iktidar tarafından böyle tanımlanamaz. Enerji politikaları ve nükleer santraller açısından da iktidar, çeşitli gerekçelerle eksik bilgilendirme yaparak ya da bilgi ve belgeleri saklayarak Kamuoyunu yanıltmamalı buna karşı toplumun tam bilgilenme ve aydınlanma hakkı talebimiz olmalıdır. 
  • Nükleer enerji üretimi kendi yarattığı tehlikelerin yanı sıra aynı zamanda nükleer silahların üretimine geçiş özellikleri ve tehlikesi taşımaktadır.Nükleer santral ve silahlar insan yaşamı halk sağlığı ve insan hakları ile bağdaşmayan tehlike ve zararlar içermektedir,dünya genelinde ortadan kaldırılmaları ve yasaklanmaları gerekir.
  • Uranyum madenciliğinden başlayarak nükleer enerji üretimi çok yönlü ekolojik ve sağlık sorunları içermektedir. Nükleer santraller kaza olmasa bile, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere çevre halkına kanser yapıcı etkilerde bulunmaktadır.Nükleer enerji üretim süreçlerinde Meslek hastalıkları ve sistemik hastalıklar insan yaşam ve ömrünü tehdit etmektedir.
  • Hiroşima, Nagazaki, Çernobil, Fukuşima kırımları birer insanlık suçu olarak ders almamız gereken tarihsel facialardır.Hiroşima ve Nagazaki’den binlerce kat yeni nükleer silahlar şehir ve bölgeleri ortadan kaldırabilir, dünya iklimini nükleer kışa dönüştürebilir ve kıtlığa neden olabilir. Nükleer bir savaş ancak insanlık ve tüm bir ekosistemin yok olmasıyla sonuçlanacak ve böyle bir savaşın kazananı olmayacaktır. Sağlık personeli ve tesisleri ortadan kalkacak herhangi bir yardımda ve hizmette bulunamayacaktır. Tek çözüm korunma, önleme yani nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılması ve yasaklanmasıdır.
  • 1979 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasını imzalayan ülkemiz, 2017 yılında imzaya sunulan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşmasını da bir an önce imzalamalıdır. Ülkemizi hedef durumuna getiren ve bölge ülkelerini tehdit eden NATO nükleer silahları kesinlikle kabul edilemez ve derhal ülkemizden çıkarılmalıdır.
  • Nükleer santrallerin insan ve çevre üzerindeki halk sağlığı etkileri bilimsel yöntem ve ilgili bilim dalı uzmanları ile sağlıklı biçimde yapılmalıdır.Yanıltıcı medya ve diğer bilimsel olmayan yayınlar önlenmelidir.
  • Anayasalarda temel hak olan yaşam hakkı doğmuş ve doğmamış her canlının hakkıdır. Gezegeni etkileyen iklim krizi önemli bir sorunudur, özellikle Akdeniz havzasında sıcaklık 1,5 derece artmıştır, bu durum bölgede eko sistemsel bir bozulma yaşandığının kanıtıdır. Nükleer santraller küresel iklim krizinin çözümü değildir. Türkiye’de ve dünyada öncelikle ekolojik barış ve tüm canlılara yaşam hakkı talep ediyoruz.
  • Bölge bilimsel verilerin ışığında depremlerin oluştuğu bir bölgedir. Tarih boyunca 10 bin yılda bir tekrarlanan depremler son 17 bin yıldır yaşanmamış tehlike devam etmektedir. Özellik bu nedenle ülkemizde nükleer santral sevdası bir akıl tutulmasıdır. Ekosistemimiz içindeki canlıların yaşam hakkını da savunmamız gerekir.
  • Hükümetlerarası anlaşmalar yoluyla nükleer santral yapım süreçlerinde hukuk devre dışı bırakılmıştır. Ekonomik krizle boğuşan işçi ve emekçiler bu gün ülkede iktidar eliyle yer üstü ve yer altı kaynaklarının yağmalanması ile verilen teşvikler, devlet garantileriyle sermaye yanlısı otoriter bir hükümetle karşı karşıyadır. Nükleer santrallerin fizibilitesi, kurulumu, söküm sorunu, atık ve toplumsal maliyetleri açısından yüklenebilecek bir durum söz konusu değildir. Bu maliyetler ortaya konularak kamuoyu her türlü araç kullanılarak bilgilendirilmeli, Halkın parasını ve kaynaklarını işbirlikçi tekellere aktarma politikalarının örtüsü yapılmaya çalışılan nükleer lobicilere karşı tutum alınmalıdır.
  • Bilgilendirme çalışmaları kapsamında web sayfasının oluşturulması, eğitim çalışmalarının yapılmasına çalışılacaktır.
  • Yerel NKP’lerin de katılımıyla bir nükleer karşıtı platformun kongresinin toplanması. Ne Sinop’ta, ne Akkuyu’da ne İğneada’da ne de Türkiye’nin bir başka yerinde nükleer santral kurdurmayacağız.
(Yeşil Gazete)

Akkuyu NGS, şimdiden sorun yaratıyor

Mersin şehir merkezinden 160 kilometre uzaklıkta zeytin, nar, limon bahçeleri içinde, dere etrafında U çizerek yürünebilen şirin küçük güzel bir köy Büyükeceli.  Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) hükümetlerarası anlaşmayla kurulması için imzaların atıldığı 2010 yılından bugüne nüfusun üçte ikisi başka ilçe ve şehirlere göç etmiş. Ancak Akkuyu NGS’nin birinci reaktörünün inşaatına başlanmasını takiben, anlaşılan taşeron şirketlerin işçilerini getirmesiyle özellikle son dört aydır köyün nüfusu dört katına çıkmış bulunuyor.

Büyükeceli aşağı kamp alanı
Santralin inşaatında çalışanlar prefabrik yapı içinde 5-8 kişilik odalarda diğer bir deyişle koğuşlarda kalırken, Rus personel Erdemli ve Silifke‘de tutulan evlerde barınıyor ve her gün geliş gidişleri 60 servis aracıyla sağlanıyor.Trafiği ve gürültüsü servis araçları, sevkiyat tırları ve hafriyat kamyonlarıyla bol olan Büyükeceli’de, köyün girişindeki ağacın altında bir yandan çayımızı yudumlayıp gürültü ve toz duman arasında konuşmaya çalışırken, bir yandan da neredeyse beş dakikada bir duran otobüsten inenleri izliyoruz. İşte biri daha geldi ve elinde bavuluyla Akkuyu NGS inşaatında çalışan işçilere katıldı.


Türkiye hükümeti tarafından dört defa tekrarlanan acele kamulaştırmalara ek olarak en son 2015 yılında Gülnar‘da meydana gelen ve 250 hektarlık alanın küle dönmesine yol açan yangındaki tahliyelerin neticesinde bugün Büyükeceli Köyü’nün nüfusu 1141 kişiden ibaret. Buna rağmen kahve yine köyün erkekleriyle dolu. Zira, farklı farklı şehirlerden çalışmaya gelen işçi nüfusunun yalnızca 100’ü bu köyden. Bu durum, Akkuyu NGS’nin iş ve aş vaatlerine inanlar açısından hayal kırıklığı yaratmış.
Köylüler, bir yandan da dışarıdan gelen yoğun nüfusun  kendine has “kültürü”ile tanışıyor. Nüfus yapısındaki değişim köydeki yaşamı da değiştirip dönüştürüyor. Akkuyu NGS’de çalışanların günden güne artan sayısı ve altyapısal sorunlar, çimento iş makineleri ve hafriyat kamyonları nedeniyle gürültü ve kirlilikten muzdarip köylüler gittikçe yaşanmaz bir hal alan Büyükeceli Köyü için bir hayli endişeli.

Oturduğumuz yerin yanıbaşında tırlar
Kanalizasyon altyapı sistemi yok, atıklar dereye bırakılıyor!
Köyde kirlilik konusu hastalıklara yol açabilecek kadar önemli. Köylüler köyün içinden geçen dereden gelen lağım kokusundan bezmiş, isyan ediyor. Santral inşaatında çalışan işçiler iki alanda inşa edilen prefabrik kamplarda barınıyor. Bunlar biri deniz kıyısında diğeri ise yolun diğer tarafında kalan köyün içinden geçilerek çıkılan tepede kurulu. Her ikisi de köyün içinden akarak yolun altından denize kavuşan Çağlayık deresine paralel kurulan kamplar olması nedeniyle kanalizasyon alt yapı sistemi olarak bu derenin  kullanıldığı ve ordan da foseptiğin Akdeniz’e bırakıldığı anlaşılıyor. Yani Akkuyu NGS daha kurulmadan Akdeniz’i kirletiyor!

Çağlayık deresi
Musluk suyundan ayrı bağ bahçe sulamak için kullandığı dere suyundan vazgeçmek zorunda kalan yöre halkı lağım kokusundan bezmiş ve kirliliğin hastalıklara yol açacak olmasından da endişeli. Köylüler sorunu Gülnar belediyesine taşıdığında ise atığın temiz olduğu, insan sağlığı açısından her hangi bir sorun teşkil etmeyeceği cevabını almışlar. Özellikle de köyün kadınlarını bezdiren diğer bir konu da Akkuyu NGS alanında patlatılan dinamitlerle, milyonlarca ton hafriyatın tozu dumanının 2 kilometre ötedeki köyün üzerine yağması. “Çamaşırlarınızı dışarı asamaz olduk” diyorlar.



"Erdoğan’ın Atom Santrali"nde çalışmak
Köydeki tek sorun kirlilik de değil. Santralde çalışan ve kamplarda barınan işçiler için köy, hem tepedeki kampa ulaşmak amacıyla geçilen yol hem de yegane sosyalleşme imkanı sunuyor. 2023 yılında ilk reaktörün, bir yıl arayla da diğer reaktörlerin devreye girmesi hedeflendiği için iki vardiya halinde yürütülen inşaat süreci boyunca tüm gidiş ve dönüşlerde yüzlerce kişi Büyükeceli’den geçiyor. Akşamları alkol alan işçilerin taşkınlıklarının da arttığını, köyün içinden geçerken çıkardıkları gürültüye ek olarak uygunsuz davranışlarla etrafı rahatsız ettiklerini anlatıyor köylüler. Nükleer santralin çağrıştırdığı atom bombası ve güç ilişkisi kokan söylemlerine bakılacak olursa, “Erdoğan’ın Atom Santrali” onlara sahip olamadıkları bir çok şeyi veriyor belli.
Köydeki kadınlara taciz
Santral işçilerinin kendilerinde vehmettikleri bu “güç ve iktidar alanı” en çok köyün kadınlarını olumsuz etkiliyor. Bu hal, yıllar içinde Akkuyu NGS nedeniyle artan göçlere bağlı olarak daha çok yaşlı nüfusun kaldığı köyde, kadınlara yönelik çok sayıda taciz vakasının yaşanmasının da tetikleyicisi. Kendileri atom santralinde çalışırken etraftaki insanların yaşamını ufak birer teferruattan ibaret gördüklerini anlatıyor köylüler. Halı yıkayan kadınları fütursuzca izlemek, köylünün evinin damında içki içmek, hatta sıcaktan bunalıp kendi evinin damında yatan kadının arkasına yatmak gibi olaylar yaşanmış anlatılanlara bakılırsa. Doğma büyüme Büyükeceli’li  88 yaşındaki Ahmet Amca karısını bakkala dahi göndermek istemediğini söylerken karısı da onaylayarak dertli dertli başını sallıyor;  arkadaşlarıyla köyde eskisi gibi yürüyüş dahi yapamadıklarını, işçilerin tacizlerinden bıktıkları için artık eve kapandıklarını anlatıyor.

Ahmet Amca’nın güzel bir köy evi ve geçimlik yetiştirdiği nar, limon, elma ağaçlarıyla sebze ektiği bir bahçesi var. İşçilerin “göz hakkı”diyerek bahçeleri talan etmesinden musdarip olan Ahmet Amca geçimini sağladığı bahçesini de koruyamadığı için evini satabilirse dört kızının taşındığı Bodrum’a yerleşmek istiyor. Büyükeceli’den bir mesajı olup olmadığını sorduğumda bana son sözleri “Biz talim ettik. Bu fakir halk düştü, düşenin dostu olmaz çocuğum”oluyor…
Hırsızlık vakaları
Köyde yaşanan bir diğer sorun ise hırsızlık vakaları. 6 yıldır Büyükeceli Muhtarı olarak görev yapan Serdar Sarı tacizlere ek olarak ortaya çıkan hırsızlıklar nedeniyle güvende hissetmediklerini anlatıyor. Daha önce kapılarını kilitleme ihtiyacı bile duymazken son dört aydır huzurlarının kaçtığını, iki cep telefonu çalınması nedeniyle temkinli yaşamak zorunda kalmaktan bunaldıklarını da ekliyor. Köyde olur olmaz her yere giren işçilerin camide yatıp kalkmaları Büyükeceli Camii imamının dahi tepkisini çekmiş. Köydeki nüfusun böyle ani ve sorunlu şekilde artmasından rahatsız olmayan bilakis mutluluk duyan yegane yerler ise köyün girişinde ve yolun karşı tarafındaki bakkal dükkanları, zira içki ve sigara satışı her geçen gün artıyor.

4000 çift “göz hakkı”!

Roinworld değil sanki Ruinworld!
Kuşkusuz bu yaşananlar; işçilerin kişilik ve kimliklerinden çok barındıkları kamplardaki altyapı hizmetlerinin insanca yaşam koşulu sunmaktan uzak oluşuyla, dahası onların psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayamamasıyla ilgili. Prefabrik kamp yerleşkesini kuran ve işletme hakkına sahip olduğu anlaşılan Roinworld şirketi, kamptakilerin insan olduğundan bihaber göründüğü için adı türkçe dünyayı “mahvetmek” anlamına gelecek şekilde ruinworld olarak değiştirilse yeri. İspanya, Rusya, Bangladeş ve Türkiye’deki projelere barınma desteği sağladığından bahsedilen şirketin, her nasılsa tüm destek projeleri yalnızca Rosatom tarafından kurulan nükleer santrallerle ilgili. Üstelik web sitesinde istihdam şıkkı tıklanınca sayfa otomatikman İngilizceden Rusça sayfaya geçiyor. İngilizce butonuna basarak daha fazla bilgi almaya çalışırken hata/error”veren web sitesinde, Türkçe bilgi yok denecek kadar az.
Web sitesinde yazdığına göre İspanyol menşeili olan ve 2007 yılında kurularak 
Küreselleşme maskesiyle İspanyol taklidi yapan ve işçilerde toplumsal ve psikolojik sorunlara yol açan şirketin yine bir Rosatom iştirakı olduğu açık. Çalışanların Rusya’da votkaya sığındığı gibi Türkiye’de de alkole sığınmasını beklediği de. Ancak gerek Rosatom gerekse Rosatom’a faaliyet alanı açan hükümete hatırlatmak isteriz ki Rusya’nın tundralarından farklı olarak maki bitki örtüsünün hakim olduğu, yaz aylarında ortalama 25-30, kış aylarında 20 derecelere varan sıcaklığıyla Büyükeceli işçileri delirtebilir. Yerelin iklimsel ve kültürel özellikleri gözardı edilirse dünyanın ilk alkol çarpması kaynaklı reaktör kazası Türkiye’de yaşanabilir.





Sinop Abalı köylülerine ders
Büyükeceli’de yaşananlar Türkiye ve dünyaya olağanüstü güvenlik gerektiren nükleer santrallerde işçilerin askeri düzen ortamında, yaşamlarının askıya alınmasına izin vererek nasıl çalıştırıldıklarını göstermesi açısından önemlidir. Japonya’nın nükleer santral projesinden vazgeçmesiyle Rosatom’un Sinop projesiyle de ilgilenebileceğine işaret eden haberler bağlamında İnceburun Mevkiindeki Akliman’a bağlı Abalı Köyü yakınına kurulmak istenen nükleer santralde çalışmayı hayal edenlere örnek olması ümit edilebilir.
Köylüler kendilerine verilen iş ve aş vaatlerinin tutulmayacağını şimdiden görebilmeli ve köylerine, toprağına, havasına, suyuna sahip çıkmalı; nükleer beladan uzak durulması için uğraşan nükleer karşıtlarıyla dayanışma göstermelidir.


Kuşkusuz Büyükeceli’de yaşananları salt Sinop’a ve diğer potansiyel projelere örnek olması için anlatmadım . Türkiye genelinde Akkuyu NGS projesinin daha fazla ilerlememesi için ulusal ve uluslararası düzeyde birlik oluşturarak geleceği geri dönüşü olmayan şekilde karartma ihtimalinin önüne geçilmelidir. Zira aylar önce haberini aldığımız Akkuyu’daki çatlak sandığımızdan çok daha derin olmasa kurulmadan tehlike saçıyor olmazdı.


                                                               Büyükeceli’nin ölmez ağacı nam-ı diğer “zeytin”




(Yeşil Gazete)

Tayfun bir kez daha Fukuşima’daki radyoaktif atıkları denize süpürdü

Tokyo’yu vuran Hagibis Tayfunu Fukuşima’daki toplam 2667 ton radyoaktif atığın nehre, oradan da denize sürüklenmesine yol açtı. Tahribatın ekosistem üzerindeki etkileri ise henüz bilinmiyor.
13 ekim günü Tokyo ve çevresinin birincil etki alanına girdiği  Hagibis Tayfunu,  Fukuşima Nükleer Felaketi‘nin başladığı alanda  radyoaktif temizlik işlerinde toplanan katı atıkların nehre sürüklenmesine yol açtı. Fukuşima Eyaleti’ndeki Tamura Belediyesi‘nden yapılan açıklamaya göre aşırı yağmura bağlı olarak geçici depolama alanına dolan sel suları 2667 adet radyoaktif katı atık  torbasını denize sürükledi. Her biri  1 tonluk ağırlıkta olan torbaların sürüklenmiş olması toplam 2667 ton radyoaktif atığın ekosisteme karıştığını gösteriyor.
Asahi Gazetesi’nin haberine göre yetkililerin açıklamaları  katı atıkların sürüklenmesine karşı her hangi bir önlem alınmadığını gösterirken tahribatın ekosistem üzerindeki etkilerinin Çevre Bakanlığı‘nca araştırılacağı belirtiliyor. Bununla birlikte önceki günkü haberimizde  okuduğunuz üzere TEPCO (Tokyo Elektrik Şirketi)  sözcüsü Emi Iwasa tarafından yapılan açıklamada, tayfunun nükleer santralde 11 sızıntı alarmı verdiği belirtilmiş ve denize karışan herhangi radyoaktif bir madde olmadığı söylenmişti.
11 Mart 2011 tarihinde deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle başlayan nükleer felaketin etkileri sekiz yıldır sürüyor. Bundan önce 2015 yılında meydana gelen Etau Tayfunu ile radyoaktif temizlik tasfiye iş süreçlerinde istiflenen binlerce atık denize sürüklenmiş, bölgedeki radyoaktivite ekosisteme karışarak yüzlerce kilometre yolculuk yapmıştı. Yalnızca dört yıl sonra meydana gelen Hagibis Tayfunu’nda da Etau Tayfununun sonuçlarından ders alınmadığı ve radyoaktif atıkların sürüklenmesinin önüne geçilmediği anlaşılıyor.
Nükleer santraller ve atıkları iklim krizi şartlarında yeterince yüksek risk taşırken gerek hükümetlerin gerekse yetkili şirketlerin ilgisizliği ve sorumsuzluğu önceki yazılarımda bahsettiğim gibi çok daha büyük sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Gelecek sene 24 Temmuz -9 Ağustos arasında gerçekleştirilecek olan Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın top oyunları kısmının Fukuşima’da yapılacağı da göz önüne alınırsa dünya kamuoyunun nasıl bir tehlikeye maruz bırakıldığı daha net görülebilir.
Radyasyon hava olaylarıyla olduğu gibi sel, yangın ve afetlerle de ekosistem üzerinde taşınabilirliği ile yüzlerce , binlerce yol kat edebilir ve  yarılanma ömrüne göre onlarca, yüzlerce veya binlerce ve üstü sürelerde kanser ve diğer çeşitli hastalıkları ortaya çıkaran etkisini sürdürebilir.
(Yeşil Gazete) 

Godzilla’yı çağırmak

Doğa ve doğal olanın vahşiliğine üstün gelmenin derdindeyken kendinden bir canavar yaratan insan kendi gazabından kurtulabilecek mi? İleri teknolojinin yıkıcılığını tırmandıran iklim krizi çağında siyasi iktidarlar felaketi önlemek yerine davet ediyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş dönemi boyunca yapılan iki bine yakın atom bombası denemelerinden yalnızca biriydi, 1954 yılında Pasifik Okyanusu’ndaki Marshall adalarında gerçekleştirilen deneme. Denemenin ardından Lucky Dragon (Şanslı Ejder) adındaki Japon menşeili gemi ve mürettebatı yoğun nükleer serpintiye maruz kalmış, bir balıkçı yaşamını yitirmişti. Godzilla fikri, Toho Film Şirketi yapımcıları tarafından, atom bombası denemesiyle ilgili haberler yayılırken yoğun radyoaktif serpintinin bir sürüngen türünü mutasyona uğratmasının hayali eseriydi. Godzilla gemileri, binaları, uçakları eline ne geçirse paramparça ettiği gibi radyasyon da yayarak devasa cüssesiyle adeta atom çağının ejderhasıydı! 2019 yılında Canavarların Kralı adıyla olduğu gibi öncesinde de onlarca farklı versiyonuyla karşımıza çıkan Godzilla, bu yazıda nükleer riskleri bu çağın diğer riskleriyle birlikte düşünmemize yardımcı olacak.
Çıkış noktası itibariyle Godzilla’nın kardeşi denebilecek nükleer santrallerin bir patlama, kaza halinde atom bombası gibi radyoaktif mağduriyet nedeni olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim tarihte meydana gelen kazalar atom bombası patlamalarıyla açıklanır: 1986’da Çernobil Nükleer Felaketi’nde Hiroşima’ya ABD’nin atmış olduğu atom bombasıyla yayılan radyasyonun 400 kat fazlası yayılmıştır; 2011 yılında meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi’nde yayılan radyasyon miktarı ise Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla yayılanın 168 katıdır… Bu bağlamda en az iki nükleer santral rüyası gören ancak deprem ülkesi de olan Türkiye daha şimdiden temel inşaatında meydana gelen çatlaklarıyla tehlike sinyalleri yayarken Godzilla’yı karşılamaya hazırlanıyor gibi. Üstelik nükleer santral inşaatını yürüten Rus menşeili şirketin kendi ülkesinin jeolojik yapısı dahil bugüne kadar proje yaptığı ülkelerin profili açısından deprem riskini gözetmiş bir nükleer santral inşaatı da yok!
Daha bir hafta önce İstanbul’da 5,8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi ve uzmanların söylediğine göre bu hareket ana fay hattındaki kırılmanın öne çekilmesine neden oldu. Hatta büyük İstanbul depreminin altı yıl içinde meydana geleceğine dikkat çekilmekte. Nihayet şehrin büyüklüğü ve düzensizliği, çarpık yapılaşması meseleyi daha tartışmalı hale getirirken deprem anında kullanılması gereken toplanma alanlarına alışveriş merkezlerinin yapılmış olması skandal olarak gündemde! Bununla birlikte AFAD başkanının bir konuşmasında depreme karşı herkesin bireysel tedbirlerini almasını salık vermesi, neoliberal dönemde yurttaşların sorunlarla tek başlarına baş etmeye bırakıldığını gösteren örneklerden yalnızca biri. Hele riskli okul ve hastanelerin güvenli binalara dönüşmesi için 100 milyar TL’nin gerektiğini ve böyle bir kaynağın olmadığını söylemesi deprem vergilerinin akıbeti de sorgulanırken fazlasıyla can yakıcı.
Deprem, tsunami ve nükleer patlamaların vurduğu 11 Mart 2011 tarihi itibariyle gerek Fukuşima’da gerekse ülke genelinde Japonların sokak eylemlerindeki en yaygın sloganı “Fukuşima’yı geri ver!” olmuştur. Zira radyoaktif kirliliğin öyle bugünden yarına yok olması mümkün değildir, deprem ve tsunaminin izleri silinirken ölçüm cihazlarıyla ölçülmedikçe anlaşılmayan radyoaktivite Fukuşima’daki eski hayatı adeta yutmuştur. Fukuşima Nükleer Felaketi Japonya ve dünya genelinde nükleer santrallerin inşaatında deprem riskinin dikkate alınmadığına dair tespitlerinin yapılması açısından önemlidir ve nükleer endüstrinin ülkedeki nüfuzuna rağmen tüm nükleer santraller kapatılmıştır (Bugün yalnızca 9 reaktör aktif olup yeniden devreye alınma ihtimali olan reaktör sayısı ise 28’dir). Deprem riski dünya genelindeki nükleer santraller açısından da güvenlik standartlarının yükseltilmesine, birçok tesisin testlerden geçirilmesine, uygun olmayanların kapatılmasına neden olmuş ve diğerlerinin kapatılması için toplumsal muhalefet yükselmiştir. Yine Asya kıtasının bir başka deprem ülkesi olan ve nüfusu Türkiye’nin nüfusunun dörtte birine tekabül eden Tayvan’da üç bin kişinin ölümüne on bin kişinin yaralanmasına neden olan depremin meydana geldiği 1999 yılından bugüne halk, nükleer santrallerden çıkılması için uğraşmaktadır.
1999, Türkiye açısından da Marmara ve Düzce depremleriyle damgasını vurmuş, 30 bin kişinin yaşamını yitirdiği yıl olmuştur. Yine 2011 yılındaki Van Depremi ve ondan önceki Erzincan depremi binlerce kişinin can kaybına neden olmuş, toplumsal acıların yaşanmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu ve fay hatlarının %98’inin aktif durumda olduğu hemen herkes tarafından bilinir. Bununla birlikte en bilinen fay hatlarından Ecemiş, Akkuyu Nükleer Santrali’nin 30 kilometre ötesinden geçmektedir. 1990’larda yeni teknolojilerle yapılan incelemelerde 30 yeni fay hattı tespit edilmiştir. Bugün en tehlikeli varsayılan Kıbrıs dalma batma çukuru Akkuyu ile 90 kilometre mesafedeki Kıbrıs arasında mühim bir tespittir. Ancak bugünkü yeni teknolojiler kullanılarak yapılacak fay hattı taramasının Akkuyu NGS projesini tarihin çöp sepetine gönderme ihtimali olduğundandır ki bağımsız bilim insanları tarafından yapılacak yeni fay hatlarının araştırılmasından imtina edilmektedir. Diğer taraftan afet ve acil durumlara ilişkin tek yetkili kurumun 5.8 büyüklüğünde deprem sonrasında herkesin kendi başının çaresine bakması önerisinin aynı siyasi iktidarın nükleer santral kurma planlarıyla birlikte düşünülmesi gerekmektedir.
İklim krizi ise nükleer santrali olan bazı ülkelerin teyakkuza geçerek bir an önce milyonlarca dolar maliyet gerektiren önlemler almasını gerektiren bir gerçektir. 2050 yılından itibaren su seviyesindeki yükselmelerin 60 santimetreye çıkması riski ABD’de 13 ve Birleşik Krallık’ta 12 reaktör için santral sahasına su dolması ve tesis içinde tutulan atıkların sular altında kalması felaketiyle sonuçlanabilecektir. Bununla birlikte normal şartlarda nükleer santrallerde kullanılmış olan yakıt çubuklarının tesisten çıkarılması için önce tesis içindeki havuzlarda 20 yıl bekletilerek soğutulması gerekir ki su seviyelerinin yükselme hızı öngörülenden yüksek olabileceği için bu ülkeler birçok risk ve maliyet içerse de santrallerin tasfiyesini ivedilikle planlamak zorundadır.
İklim krizi çağının doğayla barışık olmayan endüstrilere pek şans tanımayacağı aşikar. Türkiye hala nükleer santrallerle ilgili maddi manevi sorunları yaşamama şansına sahip ülkelerdendir. Nükleer güç olma projesinden vazgeçmesi , bu sorunlarla uğraşan ülkelerin kaybettiği zamanı kazanmış olarak onu gereksiz maliyet ve faturaların altına girmekten kurtulabilir. Kaldı ki yüzünü dünya endüstri devi Almanya’dan alabileceği feyzle gerçek yerli ve milli kaynakları olan güneşine ve rüzgarına dönmesi onu gelecekte olası bir enerji kısıtı yaşamaktan da kurtaracağı gibi gerçek gücüne de kavuşturacaktır. Aksi halde bir deprem ülkesi olan ve iklim krizinin etkilerini yaşayan Türkiye’de siyasi iktidarın nükleer endüstriye kapı aralaması Godzilla’yı çağırmaktan başka bir şey değildir!
(Yeşil Gazete)
Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.

30 Eylül 2019 Pazartesi

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik.
Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, kaç nükleer santralin kurulmasının planlandığı veya kaçının devreden çıkarılacağı gibi konularda güncel bilgi kaynağı olması amacıyla her yıl paylaşılan 2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) bu hafta yayımlandı.


Enerji Analisti Mycle Schneider ve ekibi tarafından hazırlanan ve orjinaline şuradan ulaşabileceğiniz raporu her yıl olduğu gibi siz Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik. Bu seneki rapor, acil çözüm gerektiren iklim krizi koşullarında zamanın daraldığına vurgu yaparken nükleer enerjinin bu koşullarda çözüm olup olamayacağına yanıt arıyor ve cevabını da net bir şekilde rakamsal olarak veriyor.
İlk olarak küresel manada iklim krizinin etkilerinin hissedildiği bir dönemde, nükleer endüstri tarafından nükleer enerjinin karbon salmayan enerji olduğu gerekçesiyle yaygınlaştırılma çabalarına karşılık yükselen eleştirileri dikkate alarak rapora ilk kez İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji bölümünün eklenmiş olduğunu belirtelim. Bu kısımda dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan nükleer enerji ile yenilenebilir enerji kaynakları (güneş ve rüzgar enerjisi) üzerinden yatırım, kapasite, üretim miktarlarına ilişkin somut verilerin baz alındığı bir karşılaştırma yapılmış. Rapordaki bir diğer bölüm ise Japonya’da meydana gelen ve etkileri bugün de süren nükleer felaket bağlamında yaşanan gelişmelerin irdelendiği Fukuşima Durum Raporu. Nükleer enerjiyi terk etme kararını aldığını duyuran ülkelerin süreçlerine dair bilgiler de Nükleerden Çıkış Raporu adlı ayrı bir bölüm içinde değerlendirilmiş. Dünya genelinde 31 ülkede aktif durumdaki reaktörlere ilişkin detaylı bilgi sunan rapor, nükleer enerjiye yatırım yapan ülkelere de yer veriyor. Bu kapsamda Türkiye’nin nükleer enerji planları da, tüm süreciyle kronolojik olarak ele alınıyor. Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS) Projesi için raporun esas aldığı dönem olan 2019’da reaktör temelinin inşaatında meydana gelen çatlaklardan bahseden raporda, ilk çatlakların Nisan 2018’de meydana geldiğine değinilmesi mevzunun yalnızca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Akkuyu NGS tarafından yok sayılmış olduğunu gösteriyor.
Raporda Türkiye’de hükümetin yazılı anlaşma yapmış olduğu Sinop Nükleer Santral Projesi ise Japonya tarafının projeden çekilmesiyle “iptal edilmiş” olarak belirtilmiş. Son dönemde yalnızca Türkiye’de Sputnik haberinde görmüş olduğumuz Rusya‘nın Sinop projesine ilgi duyduğuna yönelik bir açıklamaya ise yer verilmemiş. Raporda Türkiye’de kamuoyuna sözlü olarak deklare edilmiş olan İğneada‘ya nükleer santral projesinin reaktörlerin yapımına talip olan Westinghouse firmasının finansal kriz içinde oluşu nedeniyle Çin hükümeti tarafından gerçekleştirilemeyeceğine de işaret ediliyor.
İnşaat süreci içinde, yeni üretime başlayan, operasyonda olan ve nükleer enerjiden çıkış kararı alan ülkelerin planlarına istinaden somut veriler sunan rapora göre 2019’un ilk yarısında ikisi Çin’de biri Rusya‘da diğeri Güney Kore‘de olmak üzere dört reaktörün çalışmaya başladığını, ABD‘de ise bir reaktörün devreden çıkarıldığını görüyoruz. Dünya genelinde nükleer enerjinin  elektrik üretimindeki payının 1996’da %17,46 olmasına rağmen 2018’de %10,15’e düştüğü, bununla birlikte nükleer enerjinin küresel ticari enerji tüketimindeki payının ise 2014’ten bugüne yüzde 4,4 civarında sabitlendiği hatırlatılmış.

Grafik 11
Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda bu yıl İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji adı altında ele alınan bölüm, hızla derinleşen iklim krizi problemine nükleer enerjinin etkin bir çözüm sunmaktan uzak olduğunu teslim ediyor. Daha açık ifade etmek gerekirse rapor, nükleer enerjinin karbonsuz enerji olarak karbon emisyonlarının azaltılmasını sağlama ihtimalinin ekonomik, endüstriyel durum ve devamlılık açısından analiz edildiğinde, pahalı ve hantal bir yatırım olduğu, bu nedenle de soruna hızlı yanıt üretme potansiyelinin bulunmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca rapor diğer elektrik üretim teknolojilerinin düşük karbonlu olduğu gibi daha düşük maliyetli olduğu için  tercih edildiğini, bu durumun da fiyatları daha da düşüreceğini söylüyor. Misal güneş foto voltaiklerinin sistem maliyetlerinde 10 yıl içinde %88’lik düşme meydana gelmişken nükleer santralden üretilen elektriğin fiyatında %23’lük artış sözkonusu olmuş.
Rapor bugün devrede olan nükleer santrallerin enerji verimliliği açısından yenilenebilir enerji karşısında geriye düşmüş olduğunun da altını çiziyor. Bunda en büyük nedenin olarak nükleer enerjinin hızlı çözüm üretememesi gösterilirken, ilaveten merkezi niteliği dolayısıyla enerji transferinde yaşanan zorluklarına değinilmiş. Ayrıca sadece teknik yönüyle bile verimlilik sağlayamayan nükleer enerjinin aşırı su kullanımı gerektirdiğine, olağandışı hava şartlarının nükleer santrallerde kazalara yol açma ihtimalinin bulunduğuna ve sel gibi afetlerin de ötesinde deniz seviyesindeki yükselmelerin suyun tesisin içine girmesiyle riskleri büyüteceğine dikkat çekiliyor. Gerek reaktörlerin gerekse nükleer atıkların sular altında kalarak ekosisteme karışma riski dolayısıyla nükleer enerjinin iklim değişikliği şartlarında değil çözüm, yeni problemlerin nedeni olabileceği bizim de her zaman vurguladığımız gibi açıkça ifade edilmiş.
Diğer karbonsuz enerji kaynaklarına bakıldığında ise, aşağıdaki tablo milenyumun başı olarak tabir edilen 2000’ler itibariyle rüzgar enerjisinin 547 Gigavat(GW) ve güneş enerjisinin 487 GW’lık kapasite artışı sağlayarak bu süre zarfında 41 GW’lık kapasite artışı olan nükleer enerjiye göre ne denli hızlı geliştiğini gösteriyor. 2018’de 26 GW’lık nükleer enerji kapasitesinin devreden çıkarılmış olduğu da hatırda tutulursa, kapasite artışının yalnızca %15 olarak okunması da mümkün. Raporda, bugün dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan ve nükleer enerjiden elektrik üretiminin yerini fosil yakıtlara bırakmasının küresel karbon emisyonlarında %4’lük bir artışa tekabül ettiği tespiti de yapılıyor.

Grafik 41
Nükleere göre güneş ve rüzgar enerjisinin daha çok karbon tasarrufu sağladığı ise bu tespitin diğer yüzü gibi. Zira her ne kadar 1970-1980 arasında bazı ülkelerde (Belçika, Fransa, ABD ve İsveç) nükleer enerjide bir rönesans yaşanmışsa da yenilenebilir enerjilerin (güneş ve rüzgar enerjisinin kurulumunun) nükleer enerji kurulumuna göre bazı ülkelerde (özellikle Çin,Almanya, Hindistan, İspanya, Birleşik Krallık ve İskoçya’da ) daha hızlı geliştiği belirtilmiş. Nitekim 2019 ortaları itibariyle ABD’de 19 reaktör, Almanya’da 5 reaktör ve Japonya’da ise 1 reaktör devreden çıkarılmış bulunuyor.
Raporda iklim değişikliğini durdurmak ivedilik gerektirirken nükleer enerjinin yavaşlığına da vurgu yapılmış. Ne teknik ne operasyonel ihtiyacı karşılayan nükleer enerjinin karbonsuz rakipleri arasında pahalı ve yavaş olması nedeniyle acil çözüm gerektiren iklim krizi karşısında onu sıralamanın sonuna yerleştiriyor. Kullanılması halinde ise yüksek maliyetlerin karşılanması zaman ve kaynak aktarımı gerektireceğinden raporda nükleer enerjinin açıkça yenilenebilir enerji yatırımlarına köstek olmasından bahsediliyor.
Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu, ülkeler bazında reaktörlerin yaşlanma ve ömrünün azalması konularında da kıymetli veriler sunuyor, zira reaktörlerin yaşlanması bakım onarım ihtiyacının artması ve bu ihtiyaçların karşılanmaması halinde kaza risklerinin artması demek. Dünya genelinde reaktörlerin 1970-1980 arası yoğun kurulumu göz önüne alınırsa bugüne dek operasyonda olanlar epey yaşlı. Nitekim rapora göre Çin’de yeni yapılan reaktörlerin dışında halihazırda operasyonda olanlar üzerinden yapılan değerlendirmeye göre 2019 yılında 417 reaktörün dörtte üçüne tekabül eden 272’si 31 yaşını geçerken 80’i 41 yaşın üstünde bulunuyor .

Grafik 15
Bugün halihazırda 16 ülkede 44,6 GW kapasiteye denk gelen nükleer santral inşaatı sözkonusu. Bunlardan biri Birleşik Krallık’taki Hinkley Point C projesi. Bu gruba 1 Temmuz 2019 itibarıyla 10’u Çin’de olmak üzere toplam 46 reaktör daha katılmış bulunuyor. Reaktör inşaatı başlayalı ortalama 6,7 yıl geçti ve tamamlanmaları için daha yıllar var. Rapora göre tüm bu inşa halindeki reaktörlerin 27’sinin proje planlarında değişiklikler yapılmış. Örneğin Slovakya‘da Mochovce‑3 ve 4, 34 yıldır inşaat halinde ve en son devreye alınması 2020-2021’e ötelenmiş .
Rusya’daki Akademik Lomonosov 1 ve 2 adlı yüzen reaktörler ile Hindistan‘da Hızlı üretken reaktör, Finlandiya‘daki Olkiluoto-3, Japonya‘daki Shimane 3 nihayet Fransa’daki Flamanville 3 adındaki toplam altı reaktörün de 10 yıldan fazla süredir inşaat halinde olduğu paylaşılmış. Rapora göre inşaatı devam eden diğer bazı reaktörler ise Bangladeş, Beyaz Rusya, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri‘nde bulunuyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ilk reaktörün devreye alınması şimdiden üç yıl gecikmiş durumda. Yine Beyaz Rusya’daki reaktörler, inşaatı planının en az bir sene gerisinde. Türkiye ile ilgili bir gecikmeden bahsedilmediği için bu konudaki açıklamayı biz yapalım: Esasen Türkiye’de bugün 2023 ‘te faaliyete geçeceği açıklanan ilk reaktör için elektrik üretimine başlanacak ilk tarih olarak 2019 olarak verilmişti. Yani Türkiye’deki reaktörün proje sürecinde de en az üç senelik bir gecikme meydana gelmiş durumda.

Grafik 8
Raporda bahsi geçen diğer bir erteleme süreci de Polonya’daki nükleer santral projesine ilişkin: Bir kez daha erteleme neticesinde inşa edilen reaktörden elektrik üretiminin 2033’e sarkacağı belirtiliyor. Mısır‘da yer lisansının alınmış olduğu fakat 2026-2027’den önce elektrik üretimine başlanamayacağına değinildiği gibi Ürdün ve Endonezya‘nın büyük kapasiteli yatımlardan vazgeçip küçük modüler reaktör sahibi olmayı planladığı da kayıtlar arasında. Kazakistan‘da yıllarca süren tartışmaların üzerine Enerji Bakanlığı’ndan nükleer santral kurma yönünde somut bir kararın çıkmadığı belirtilen raporda, Suudi Arabistan‘ın nükleer santral kurma işini ağırdan almak istediği, ayrıca Tayland‘ın Çin’de bir reaktör edinebileceği ve Vietnam‘ın nükleer santral planlarını rafa kaldırdığı bilgileri de veriliyor. Tüm bu veriler  nükleer enerji yatırımlarının nasıl bir düşüşte olduğunu ortaya koyuyor.
Özellikle son üç yıldır olduğu gibi yenilenebilir enerji yatırımlarına doğru bir kayışın bulunduğunu verilerle ortaya koyan Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu, bu yıl tespitlerini daha genişletmiş. Buna göre 2018 yılında nükleer enerji kullanan ülkelerden 10’u yenilenebilir enerji ile daha fazla elektrik üretmiş. Agresif bir nükleer enerji yatırımı yapan Çin’in dahi tek başına rüzgar enerjisinden elde ettiği elektriğin, nükleer santralden elde ettiği miktarı geçtiği belirtiliyor. Yine nükleer enerji sahibi olan ve bu alanda yeni yatırımlar da yapan Hindistan’ın ise sadece rüzgardan da değil güneş enerjisinden elde ettiği elektrik miktarının nükleeri geçtiği açıklanmış. Hatta bu verilere göre güneş enerjisi, kömür karşısında bile rekabetçi bir pozisyonda. Bu durum Avrupa Birliği ülkelerinde de farklı değil, zira rapor yenilenebilir enerjinin geçen senenin elektrik üretiminin %95’ini karşıladığını gösteriyor.
Yenilenebilir enerjilerin karbonsuz olduğu kadar ucuz ve hızlı çözüm üretme potansiyelini ortaya koyan rapora göre nükleer enerjinin yerini yenilenebilir enerjinin almasını kaçınılmaz. Dünya çapında elektrik gridine alınan yenilenebilir enerjinin 2018 yılı içinde bir önceki seneye göre 8 Gw daha artarak 165 GW’a çıktığı belirtiliyor. Buna mukabil nükleer enerjide ise 9GW’lık artış meydana gelerek toplam kapasite rekor düzeyde 370GW’a ulaşmış bulunuyor.

Grafik 43
Rapora göre, Dünya genelinde rüzgardan elde edilen elektrik miktarı 2018’de bir önceki seneye göre %29 artış göstermiş. Onu %13 artışla  güneş enerjisi izlemiş. Nükleerden elde edilen elektrik miktarında ise bu süre zarfında %2,4’lük bir artış meydana gelmiş. Yenilenebilir enerji üretimindeki bu artışın düşen maliyetlerle ilgisi var görünüyor, zira güneş enerjisinden üretim maliyetleri 2018’de %88, rüzgar enerjisinden elektrik üretim maliyetleri ise %69 düşmüş bulunuyor. Buna mukabil nükleer enerjiden üretim maliyetleri ise %23 artmış.  Raporda yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetlerinin kömür ve doğalgazdaki üretim maliyetlerinin dahi altına düştüğü belirtiliyor.
Özetle bu seneki rapor yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminin yeni kurulan nükleer santrallere göre daha ucuz olduğu gibi kömürden elektrik üretimine göre bile daha rekabetçi olduğunu, üretim miktarı açısından da hem nükleeri hem de kömürü geçtiğini söylüyor. Küresel manada bugün kömürden elde edilen elektrik üretiminin nükleerden elde edilen elektriğin 4 katı olduğu ve toplam üretimin %38’ine denk geldiği göz önüne alınırsa, rapor açıkça yenilenebilir enerjilerin düşen maliyetleriyle avantajlı konuma yükselerek sadece nükleerin değil kömürün dahi yerini hızla alacağına işaret ediyor.
Raporun okumasını, Türkiye’de Makine Mühendisleri Odası(MMO) tarafından bu yıl Haziran ayında paylaşılan Enerji Görünümü Raporu’ndan verilerle tamamlayacak olursak: Türkiye’de Nisan 2019  itibariyle kurulu güç 89 680 Megavat( MW) olup bunun yalnızca %13,6’sı yenilenebilir enerji (güneş ve rüzgar) kaynaklarıyla sağlanmakta olup fosil yakıt (kömür, doğalgaz, petrol) endüstrilerinin kurulu gücün oluşturulmasındaki payı %53’tür. Dolayısıyla yıl içinde elektrik üretiminde fosil yakıtların payı %77,7 ancak yenilenebilir enerjinin payı (güneş ve rüzgar) %10 civarındadır. Oysa ülkemizde güneş enerjisi kapasitesi 185 000 MW ve rüzgar enerjisi kapasitesi ise 48 000 MW’tır. Bununla beraber toplam kurulu güce oranla, örneğin 2018 yılı içinde tüketilen enerjinin kurulu gücün yarısı kadar olduğunu bu noktada belirtmek şart. Gerek WNISR 2019 gerekse MMO raporuyla çıkan tablo birlikte düşünüldüğünde denebilir ki  Türkiye yenilenebilir enerji  kaynaklarını dünyanın önem verdiği yönde kullanmadığı gibi esasen enerji fazlası olan bir ülkedir ve atıl enerji kapasitesine rağmen nükleer ve kömür gibi  kirleticilere halen yatırım yapmaktadır.

(Yeşil Gazete )

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...