18 Mayıs 2014 Pazar

SOMA GERÇEĞİ VE BİR ADIM ÖTESİ

Yazarımız Pınar Demircan‘ın Japonya’da yaşayan insanlara Soma Madeni Katliamı’nı tüm yönleri ile aktaran yazısının yine kendisi tarafından Türkçeleştirilmiş halini paylaşıyoruz.

Soma Madeninde çıkan kazada 299 ölü ….bu sayının sebebi İşçi sağlığı işgüvenliği şartlarının sağlanmaması .kurallarına  uyulmaması 
Dünyada bilmeyenin, duymayanın  kalmadığı kaza 13 Mayıs günü Türkiye’nin batısında Manisa Soma’da meydana geldi. Kazada yangın sebebiyle çok sayıda işçi hayatını kaybetti fakat aşağıda hala çıkarılmamış olan çok sayıda insan var .
Kazanın meydana gelişinin üzerinden 4 gün geçti. Yangının söndürülmesi için arama kurtarma çalışmaları canla başla devam ediyorsa da halen içeri hiç girilememiş olan 2 galeri var. Yangın sebebiyle ortaya çıkan karbon monoksit gazının miktarı da yangının sönmesiyle gittikçe artmakta… Diğer bir felaket  içeride elektrikler kesildiği için yeraltında biriken suyun maden içini basması . Kaza tam da vardiya değişim saatine denk geldiği için mağduru oldukça fazla, bu sebeple de içeride kaza anında içeride 787 kişiden 299’u maalesef hayatını yitirdi, 80’i yaralı olarak kurtarıldı,  içeride kaç kişi var hala tam bilinmiyor…
Kazadan bir gün sonra Başbakan Erdoğan Soma’ya gitti. Kazada kocasını, babasını, kardeşini, çocuğunu, yakınlarını kaybeden halkla karşılaştı; onların isyan dolu yakarışlarıyla karşılandı hepsi tek bir ağızdan “Başbakan istifa!” diye haykırıyordu. Başbakan bu tepkiye sert karşılık verdi, halkının acısını paylaşacağına onları azarladı hatta onlara vurdu. Başbakanın korumaları sesini çıkaranı gözaltına aldı, tutukladı hatta onlara dayak attı, hepsini medyadan izledik.
Polis şiddeti sadece kazanın meydana geldiği Soma’da kendini göstermedi, cinayeti kınayan, insanların pisipisine ölmesine sebep olan devletine yurt genelinde eylemlerle cevap verdi, halk polise nefretini kustu ve Türkiye polis şiddetinden her şehirde gazdan nasibini aldı!
Mesela kazadan 2 gün sonra 15 Mayıs’ta İstanbul Taksim’de hükümet aleyhine toplanan sivil toplum kuruluşu üyelerinin de bulunduğu  yaklaşık 4.000 kişi basın açıklaması da yapmak istediler ve polisin şiddetiyle karşılaştılar, bol miktarda biber gazı yine kullanıldı ve insanların kendisini ifade etmesine dahi tahammül edemeyen  devlet, polis eliyle bu eylemi de dağıtmış oldu.
Bu isyan pek tabi ki Soma ya da İstanbul ile sınırlı kalmadı, tüm ülkede gözyaşlarını tutamayanlar çareyi sokağa çıkmakta buldu, hemen her şehirde hükümet aleyhine eylemler yapıldı. 3 gün yas ilan edildi ve çoğunluğu memur olan çalışanlar 16 Mayısta iş bırakma kararı aldı. Kazanın üstünden 3 gün geçmesine rağmen ülkede hala acı ve gözyaşı var, yerin altından henüz çıkarılamamış olan bedenlerin sayısı korkutucu… Halkın hükümete isyanı , bu kazanın sorumlusunu  devlet yani iktidar partisi AKP olarak görüldüğünün ispatı. Peki neden halk Erdoğan’ı ve hükümetini sorumlu tutuyor bu kazadan? Pei niye? İşte sebepler:
Not Japoncada “Erdoan” olarak yapılan telaffuzu özellikle “Erdogan” olarak yazdım ki ülkemizin kanseri haline gelen problemleri Japoncada kanser kelimesine karşılık gelen “GAN” sesiyle biraz mizah katarak anlatabilelim. Yani bu durumda Japonca’da “Erdo (GAN)kanseri”  olarak ifade edebiliyoruz Başbakanımızın adını . Bu kanser türünün daha fazla sağlıklı hücreyi yok etmeyeceğini umuyorum. 
Devletimiz 19 yıldır  ILO’nun Madencilikle ilgili 176 sayılı maddesini imzalamaktan imtina ediyor
Maden işkolu tüm dünyada en tehlikeli olduğu kabul edilen işkoludur ve Türkiye şartlarına tabi olduğu ILO’nun maden işkolunu düzenleyen 176 no’lu maddesini 1995 yılından beri imzalamamakta direnmiştir. Peki bu maddeler özetle hangi düzenlemeleri gerektirmektedir? Türkiye hangi maddeleri imzalamaktan kaçınmıştır?
Çalışma olduğu zaman maden içerisinde kaç işçinin olduğunu bilinmesini sağlayacak bir sistemin kurulması gerekir
Maden içerisinde iş güvenliği tedbirlerini arttıracak iletişim ve haberleşme sisteminin kurulması gereklidir
Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesi için düzenlenmelidir
Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalıdır
İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalıdır
Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalıdır
Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalıdır
Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalıdır
İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalıdır
İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı tüm bu uygulamalar ücretsiz olmalıdır
İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşımları sağlamak zorundadır
İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumludur
Denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlanması ve kazaların etkili soruşturulması gerekmektedir
Bundan başka altyapı çalışması olarak acil durum halinde madendeki işçilerin korunmasını sağlayacak kaçma odalarının, sığınakların oluşturulması  da zorunluluklar arasında yer alıyor. Bu sebeple 12 kişilik sığınaklardan yapılması gerekiyor ki maliyeti toplamda 80 bin dolar….Uzmanların görüşüne göre Soma Madeninin ,en kalabalık olduğu vardiya değişim zamanı öngörülürse bu kaçma odalarının sayısı  en az 15-20 arasında olmalı ki bu kaçma alanları olursa afet ve felaket hallerinde içerideki işçiler sağ kurtulabilsin .
Türkiye yıllardır işçi sağlığı iş güvenliğine dair bu maddelere imza atmadı. Eğer bu kaçma odaları, sığınaklar yapılmış olsaydı şimdi hayatını kaybetmiş işçilerimiz yaşıyor olabilirdi.
Soma Holding AKP İlişkisi 
Aslında tek problem Türkiye’nin ILO’nun Madencilik işkolunu düzenleyen maddelerine imza atmaması da değil. Esas problem Soma Madeni’nin 2005 yılında özelleştirilerek kamu işletmesinden özel işletme kimliğine geçirilmesi; “Soma Şirketi” olarak faaliyetlerine başlaması. Türkiye’de kamu kurumu olan işletmelerle özel işletmeler arasında işçi sağlığı iş güvenliği konularındaki uygulamalarda farkların olması.
Türkiye’de kamuya ait maden işletmelerindesektörde çalışan 1.000 kişi üzerinden yapılan hesaba göreölümlü kaza oranı 2.4 kişi iken özel işletmelerde bu sayının 20.3 kişi olabilmesi. Aynı işkolunda Avrupa ortalaması ölümlü kaza için 1.8 kişiye tekabül ediyor.  Bununla birlikte 2000 yılından beri Türkiye’de maden işkolunda meydana gelen kazalarda hayatını kaybedenlerin sayısı da 1.308 kişi olarak biliniyor.
Maalesef Türkiye genelinde işçi sağlığı iş güvenliği konusundaki bilinç Japonya’daki kadar ileri de değil. Örneğin “Önce İş Güvenliği” diye bir anlayış görülemeyebiliyor bazı işletmelerde. İş güvenliği bilincinin oturtulması için gerek şirket kültüründe gerekse çalışanlar içerisinde eğitimin önemi büyük fakat gözünü kar hırsı bürümüş işletmelerde bu önemli detay daha fazla kar hırsı yüzünden kolaylıkla atlanabiliyor.
Bunun örneğini tam da Soma Holding’de görüyoruz; Soma Holding’in sahibi kazadan iki hafta önce televizyonda “çok büyük maliyet indirimi sağladık” diye övünebiliyor. İşin en ilginci maliyet avantajı sağlanan rakamlar; nasıl olur da bu rakam 140$’dan 24$ indirilebilir? Maliyet indiriminin de bir optimizasyonu vardır. Eğer Soma’daki gibi maliyeti 140$dan 24$’a indirmişseniz %600’e yakın bir kazanç sağlamış olursunuz ki bu indirim değil çalmaktır. Peki neyden çalınmıştır? Maliyet azaltma dediğiniz şey verimliliğinizden işin kalitesinden dengesiz bir şekilde ayrılıyorsa burada iktisadi bir optimizasyondan bahsedilebilinir mi?
Öte yandan Soma Holding’in sahibi yine 2 hafta önce Soma Madeni’in çok sağlam ve harika bir saha olduğundan bahsedebilmiş, bununla övünebilmiş ve kaza halinde işçilerin içeride 20 gün kadar mahsur kalsalar da dışarı sağlam çıkabileceklerini söylemiş bulunmaktadır. Ne yazık ki bizler bugün Soma Madeni’nin ne kadar “harika” olduğunu gözyaşları içinde tecrübe ediyoruz… Gerçekte ise Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde 11 defa kaza meydana gelmiş bulunmaktadır. İlaveten 15 yaşında çocukların çalıştırılmış olma olasılığı hala zihinleri karıştırmakta, üstelik her haliyle Soma Holding hükümetimizin de güven(!) duyduğu desteklediği bir işletmedir. Buna inanabiliyor musunuz?
Soma Holding’de taşeronlaştırmanın da çok yüksek olduğu yaralı da olsa kurtulan işçilerin kendileri tarafından söylenmektedir. Kabul edersiniz ki taşeronlaştırmanın yüksek olduğu işletmelerde işçi sağlığı iş güvenliği tedbirleri yetersiz kalabilmektedir. Taşeron işçilerin işyerleri her zaman kolayca değiştirilebildiği için  yeterli ve uygun süreli eğitimler verilememekte, sağlam takip yapılamamaktadır.
Bununla birlikte Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde meydana gelen 11 kazanın sebepleri tespit edilmemiş olup  üzerine aksiyon planları alınmamış, mühendislerin uyarılarına rağmen iyileştirmelerin yapılmadığı bilinmektedir. Bunların hepsi  akıl sınırlarını zorlamaktadır. Bu uyarıları değerlendiren muhalif parti CHP milletvekilinin soru önergesinin de ciddiye alınmamış olduğunu bugün anlamaktayız. CHP, Soma Holding’de “Neden bu kadar çok kaza oldu?” diye sormuş denetimlerin etkin yapılıp yapılmadığını sorgulamışsa da AKP, muhalif parti olduğu için CHP ‘nin önergesini dikkate almamayı tercih edebilmiştir.
İlaveten hem başbakan hem de AKP nin lideri olan Erdoğan için Soma Holding ‘le yakın ilişkilerinin olma ihtimali ayrı bir problem olarak görünüyor. Soma Holding sahibinin eşinin Manisa’da AKP ‘den belediye meclisi olması tesadüf mü sorularını akıllara getiriyor. Hatta belediye seçimlerinde AKP üzerinden Soma Holding çalışanlarına bazı faydaların sağlandığı bile konuşulanlar arasında. Kaza öncesinde Soma Holding’in 5.000 mavi yaka 500 beyaz yaka çalışanı bulunuyordu. Soma Holding’in beyaz yaka çalışanları Tokyo’nun Shinbashi semtine denk gelen işyeri merkezi İstanbul Maslak’taki Spine (Omurga) Plaza’da. Bu Plaza 191 m yükseklikte bir gökdelen. Maalesef hayatı bu kaza ile kaybettirilen 299 işçinin ortalama boy uzunluğu 160cm olsa boylarının toplamı zengin kulenin yüksekliğini 7 kere geçer…
Sendikal Faaliyetler ve Sahadaki İyileştirmeler Yetersiz 
Türkiye’de bir işkolundaki faaliyetlerin iyileştirilmesi Japonya’daki gibi işyeri bazında değil işkolu ölçeğinde yapılıyor fakat işkolunda örgütlenebilmesi için o işyerinde çalışanların salt çoğunluğu sendika üyesi olmalı; eğer işyerindeki işçiler arasında salt çoğunluk sağlanamazsa işyeri o işkolundaki sendikaya üye olamıyor. Nitekim Soma Holding’de de çalışanların sendika üyeliği yetersiz, Avrupa’daki gibi işyerinde çalışanların %30 +1 kadarının sendika üyesi olmasıyla o işkolunda örgütlenmeye elverilseydi belki iş güvenliği konusundaki ihtiyaçlar çalışanlar tarafından tespit edilen risklerin bertarafıyla giderilir ve bu kaza yaşanmazdı.
Bu arada Soma Holding’de ortalama işçi ücretinin 900 TL (90.000Yen ) e tekabül ettiğini söylemeyi de atlamayalım.
İşte tüm bu sebepleri göz önüne alıp değerlendirince bu yaşanan trajedinin bir kaza değil cinayet olduğu  saniye saniye faciayı izleyen halk için açıktır, nettir ve sorumlusu kuşkusuz yeterli önlemeleri almaktan kaçınanlardır.
Şimdi sizleri az önce yukarıda açıkladığım bir facia yaşanmasına yol açan  sebepler üzerine düşünmeye davet ediyorum.
Sizce böyle bir ülkede Nükleer Santral kurulabilir mi? 
Böylesine elim sonuçları doğuran politik ve iktisadi ilişkiler ağıyla yönetilen Türkiye’de nükleer santral kurma sorumluluğunun altına girerseniz yaşanacakları hayal edebiliyor musunuz?
Bir madende asgari şartları sağlayamayan yönetimin nükleer santral projesi başka bir faciadan ne kadar uzak olabilir? Sadece bir adım ötesi…
Kaynak: Yeşil Gazete

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Soma gerçeği ve bir adım ötesi

Yazarımız Pınar Demircan‘ın Japonya’da yaşayan insanlara Soma Madeni Katliamı’nı tüm yönleri ile aktaran yazısının yine kendisi tarafından Türkçeleştirilmiş halini paylaşıyoruz
* * *
Soma Madeninde çıkan kazada 299 ölü ….bu sayının sebebi İşçi sağlığı işgüvenliği şartlarının sağlanmaması .kurallarına  uyulmaması !
Dünyada bilmeyenin, duymayanın  kalmadığı kaza 13 Mayıs günü Türkiye’nin batısında Manisa Soma’da meydana geldi .Kazada yangın sebebiyle çok sayıda işçi hayatını kaybetti fakat aşağıda hala çıkarılmamış olan çok sayıda inssan var .
Kazanın meydana gelişinin üzerinden 4 gün geçti. Yangının söndürülmesi için arama kurtarma çalışmaları canla başla devam ediyorsa da halen içeri hiç girilememiş olan 2 galeri var.Yangın sebebiyle ortaya çıkan karbonmonoksit gazının miktarı da yangının sönmesiyle gittikçe artmakta …Diğer bir felaket  içeride elektrikler kesildiği için yeraltında biriken suyun maden içini basması . Kaza tam da vardiya değişim saatine denk geldiği için magduru oldukça fazla, bu sebeple de içeride kaza anında içeride 787 kişiden 299’u maalesef hayatını yitirdi, 80’i yaralı olarak kurtarıldı,  içeride kaç kişi var hala tam bilinmiyor…
Kazadan bir gün sonra Başbakan Erdoğan Soma’ya gitti. Kazada kocasını,babasını ,kardeşini ,çocuğunu ,yakınlarını kaybeden halkla karşılaştı; onların isyan dolu yakarışlarıyla karşılandı hepsi tek bir ağızdan “Başbakan istifa!” diye haykırıyordu.Başbakan bu tepkiye sert karşılık verdi, halkının acısını paylaşacağına onları azarladı hatta onlara vurdu. Başbakanın korumaları sesini çıkaranı gözaltına aldı, tutukladı hatta onlara dayak attı,hepsini medyadan izledik.
Polis şiddeti sadece kazanın meydana geldiği Soma’da kendini göstermedi, cinayeti kınayan, insanların pisipisine ölmesine sebep olan devletine yurt genelinde eylemlerle cevap verdi, halk polise nefretini kustu ve Türkiye polis şiddetinden her şehirde gazdan nasibini aldı!
Mesela kazadan 2 gün sonra 15 Mayıs’ta İstanbul Taksim’de hükümet aleyhine toplanan sivil toplum kuruluşu üyelerinin de bulunduğu  yaklaşık 4.000 kişi basın açıklaması da yapmak istediler ve polisin şiddetiyle karşılaştılar, bol miktarda biber gazı yine kullanıldı ve insanların kendisini ifade etmesine dahi tahammul edemeyen  devlet, polis eliyle bu eylemi de dağıtmış oldu.
Bu isyan pek tabi ki Soma ya da İstanbul ile sınırlı kalmadı, tüm ülkede gözyaşlarını tutamayanlar çareyi sokağa çıkmakta buldu, hemen her şehirde hükümet aleyhine eylemler yapıldı. 3 gün yas ilan edildi ve çoğunluğu memur olan çalışanlar 16 Mayısta iş bırakma kararı aldı. Kazanın üstünden 3 gün geçmesine rağmen ülkede hala acı ve gözyaşı var, yerin altından henüz çıkarılamamış olan bedenlerin sayısı korkutucu…Halkın hükümete isyanı , bu kazanın sorumlusunu  devlet yani iktidar partisi AKP olarak görüldüğünün ispatı. Peki neden halk Erdoğan’ı ve hükümetini sorumlu tutuyor bu kazadan ? Pei niye? İşte sebepler:
(Not )Japoncada “Erdoan” olarak yapılan telaffuzu özellikle “Erdogan” olarak yazdım ki ülkemizin kanseri haline gelen problemleri Japoncada kanser kelimesine karşılık gelen “GAN” sesiyle biraz mizah katarak anlatabilelim. Yani bu durumda Japonca’da “Erdo (GAN)kanseri”  olarak ifade edebiliyoruz Başbakanımızın adını . Bu kanser türünün daha fazla sağlıklı hücreyi yok etmeyeceğini umuyorum. 
Devletimiz 19 yıldır  ILO’nun Madencilikle ilgili 176 sayılı maddesini imzalamaktan imtina ediyor
Maden işkolu tüm dünyada en tehlikeli olduğu kabul edilen işkoludur ve Türkiye şartlarına tabi olduğu ILO’nun maden işkolunu düzenleyen 176 no’lu maddesini 1995 yılından beri imzalamamakta direnmiştir. Peki bu maddeler özetle hangi düzenlemeleri gerektirmektedir? Türkiye hangi maddeleri imzalamaktan kaçınmıştır?
-Çalışma olduğu zaman maden içerisinde kaç işçinin olduğunu bilinmesini sağlayacak bir sistemin kurulması gerekir
-Maden içerisinde işgüvenliği tedbirlerini arttıracak iletişim ve haberleşme sisteminin kurulması gereklidir
-Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesi için düzenlenmelidir
-Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalıdır
-İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalıdır
-Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalıdır
-Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalıdır
-Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalıdır
-İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalıdır
-İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı tüm bu uygulamalar ücretsiz olmalıdır
-İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşımları sağlamak zorundadır
-İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumludur
-Denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlanması ve kazaların etkili soruşturulması gerekmektedir
Bundan başka altyapı çalışması olarak acil durum halinde madendeki işçilerin korunmasını sağlayacak kaçma odalarının ,sığınakların oluşturulması  da zorunluluklar arasında yer alıyor. Bu sebeple 12 kişik sığınaklardan yapılması gerekiyor ki maliyeti toplamda 80 bin dolar….Uzmanların görüşüne göre Soma Madeninin ,en kalabalık olduğu vardiya değişim zamanı öngörülürse bu kaçma odalarının sayısı  en az 15-20 arasında olmalı ki bu kaçma alanları olursa afet ve felaket hallerinde içerideki işçiler sağ kurtulabilsin .
Türkiye yıllardır işçi sağlığı işgüvenliğine dair bu maddelere imza atmadı. Eğer bu kaçma odaları, sığınaklar yapılmış olsaydı şimdi hayatını kaybetmiş işçilerimiz yaşıyor olabilirdi .
Soma Holding AKP İlişkisi 
Aslında tek problem Türkiye’nin ILO’nun Madencilik işkolunu düzenleyen maddelerine imza atmaması da değil. Esas problem Soma Madeni’nin 2005 yılında özelleştirilerek kamu işletmesinden özel işletme kimliğine geçirilmesi; “Soma Şirketi” olarak faaliyetlerine başlaması.Türkiye’de kamu kurumu olan işletmelerle özel işletmeler arasında işçi sağlığı iş güvenliği konularındaki uygulamalarda farkların olması.
Türkiye’de kamuya ait maden işletmelerinde(sektörde çalışan 1.000 kişi üzerinden yapılan hesaba göre)ölümlü kaza oranı 2.4 kişi iken özel işletmelerde bu sayının 20.3 kişi olabilmesi. Aynı işkolunda Avrupa ortalaması ölümlü kaza için 1.8 kişiye tekabül ediyor.  Bununla birlikte 2000 yılından beri Türkiye’de maden işkolunda meydana gelen kazalarda hayatını kaybedenlerin sayısı da 1.308 kişi olarak biliniyor.
Maalesef Türkiye genelinde işçi sağlığı işgüvenliği konusundaki bilinç Japonya’daki kadar ileri de değil. Örneğin “Önce İş Güvenliği” diye bir anlayış görülemeyebiliyor bazı işletmelerde. İşgüvenliği bilincinin oturtulması için gerek şirket kültüründe gerekse çalışanlar içerisinde eğitimin önemi büyük fakat, gözünü kar hırsı bürümüş işletmelerde bu önemli detay daha fazla kar hırsı yüzünden kolaylıkla atlanabiliyor.
Bunun örneğini tam da Soma Holding’de görüyoruz ; Soma Holding’in sahibi kazadan iki hafta önce televizyonda “çok büyük maliyet indirimi sağladık” diye övünebiliyor. İşin en ilginci maliyet avantajı sağlanan rakamlar ;nasıl olur da bu rakam 140$’dan 24$ indirilebilir? Maliyet indiriminin de bir optimizasyonu vardır. Eğer Soma’daki gibi maliyeti 140$dan 24$’a indirmişseniz %600’e yakın bir kazanç sağlamış olursunuz ki bu indirim değil çalmaktır. Peki neyden çalınmıştır? Maliyet azaltma dediğiniz şey verimliliğinizden işin kalitesinden dengesiz bir şekilde ayrılıyorsa burada iktisadi bir optimizasyondan bahsedilebilinir mi?
Öte yandan Soma Holding’in sahibi yine 2 hafta önce Soma Madeni’in çok sağlam ve harika bir saha olduğundan bahsedebilmiş, bununla övünebilmiş ve kaza halinde işçilerin içeride 20 gün kadar mahsur kalsalar da dışarı sağlam çıkabileceklerini söylemiş bulunmaktadır. Ne yazık ki bizler bugün Soma Madeni’nin ne kadar “harika” olduğunu gözyaşları içinde tecrübe ediyoruz…Gerçekte ise Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde 11 defa kaza meydana gelmiş bulunmaktadır. İlaveten 15 yaşında çocukların çalıştırılmış olma olasılığı hala zihinleri karıştırmakta, üstelik her haliyle Soma Holding hükümetimizin de güven(!) duyduğu desteklediği bir işletmedir .Buna inanabiliyor musunuz?
Soma Holding’de taşeronlaştırmanın da çok yüksek olduğu yaralı da olsa kurtulan işçilerin kendileri tarafından söylenmektedir. Kabul edersiniz ki taşeronlaştırmanın yüksek olduğu işletmelerde işçi sağlığı işgüvenliği tedbirleri yetersiz kalabilmektedir. Taşeron işçilerin işyerleri her zaman kolayca değiştirilebildiği için  yeterli ve uygun süreli eğitimler verilememekte,sağlam takip yapılamamaktadır.
Bununla birlikte Soma Holding’de son 3 yıl içerisinde meydana gelen 11 kazanın sebepleri tespit edilmemiş olup  üzerine aksiyon planları alınmamış, mühendislerin uyarılarına rağmen iyileştirmelerin yapılmadığı bilinmektedir. Bunların hepsi  akıl sınırlarını zorlamaktadır. Bu uyarıları değerlendiren muhalif parti CHP milletvekilinin soru önergesinin de ciddiye alınmamış olduğunu bugün anlamaktayız. CHP, Soma Holding’de “Neden bu kadar çok kaza oldu?” diye sormuş denetimlerin etkin yapılıp yapılmadığını sorgulamışsa da AKP, muhalif parti olduğu için CHP ‘nin önergesini dikkate almamayı tercih edebilmiştir.
İlaveten hem başbakan hem de AKP nin lideri olan Ergoğan için Soma Holding ‘le yakın ilişkilerinin olma ihtimali ayrı bir problem olarak görünüyor. Soma Holding sahibinin eşinin Manisa’da AKP ‘den belediye meclisi olması tesadüf mü sorularını akıllara getiriyor. Hatta belediye seçimlerinde AKP üzerinden Soma Holding çalışanlarına bazı faydaların sağlandığı bile konuşulanlar arasında. Kaza öncesinde Soma Holding’in 5.000 mavi yaka 500 beyaz yaka çalışanı bulunuyordu.Soma Holding’in beyaz yaka çalışanları Tokyo’nun Shinbashi semtine denk gelen işyeri merkezi Istanbul Maslak’taki Spine (Omurga) Plaza’da. Bu Plaza 191 m yükseklikte bir gökdelen. Maalesef hayatı bu kaza ile kaybettirilen 299 işçinin ortalama boy uzunluğu 160cm olsa boylarının toplamı zengin kulenin yüksekliğini 7 kere geçer…
Sendikal Faaliyetler ve Sahadaki İyileştirmeler Yetersiz 
Türkiye’de bir işkolundaki faaliyetlerin iyileştirilmesi Japonyadaki gibi işyeri bazında değil işkolu ölçeğinde yapılıyor fakat işkolunda örgütlenebilmesi için o işyerinde çalışanların salt çoğunluğu sendika üyesi olmalı; eğer işyerindeki işçiler arasında salt çoğunluk sağlanamazsa işyeri o işkolundaki sendikaya üye olamıyor. Nitekim Soma Holding’de de çalışanların sendika üyeliği yetersiz, Avrupa’daki gibi işyerinde çalışanların %30 +1 kadarının sendika üyesi olmasıyla o işkolunda örgütlenmeye elverilseydi belki işgüvenliği konusundaki ihtiyaçlar çalışanlar tarafından tespit edilen risklerin bertarafıyla giderilir ve bu kaza yaşanmazdı.
Bu arada Soma Holding’de ortalama işçi ücretinin 900 TL (90.000Yen ) e tekabül ettiğini söylemeyi de atlamayalım .
İşte tüm bu sebepleri göz önüne alıp değerlendirince bu yaşanan trajedinin bir kaza değil cinayet olduğu  saniye saniye faciayı izleyen halk için açıktır, nettir ve sorumlusu kuşkusuz yeterli önelmeleri almaktan kaçınanlardır.
Şimdi sizleri az önce yukarıda açıkladığım bir facia yaşanmasına yol açan  sebepler üzerine düşünmeye davet ediyorum.
Sizce böyle bir ülkede Nükleer Santral kurulabilir mi? 
Böylesine elim sonuçları doğuran politik ve iktisadi ilişkiler ağıyla yönetilen Türkiye’de nükleer santral kurma sorumluluğunun altına girerseniz yaşanacakları hayal edebiliyor musunuz?
Bir madende asgari şartları sağlayamayan yönetimin nükleer santral projesi başka bir faciadan ne kadar uzak olabilir? Sadece bir adım ötesi…
Pınar Demircan



Pınar Demircan

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Nükleer konusunda Türkiye’yi uyaran Japon Yönetmen Tange Yeşil Gazete’ye konuştu

Bir hafta önce “Japonya’dan Türkçe uyarı“, “Japon yönetmen Türkiye’yi nükleer konusunda uyarıyor” başlıklı video sosyal medyada paylaşıldıktan kısa süre sonra hemen hemen bütün mecralardan izlendi. İlgili videoda Japon yönetmen Kouki Tange nükleer tehlike konusunda uyarmak istediği Türkiye halkına kendi mesajını Türkçe olarak iletmekte idi. Kouki Tange’nin hazırladığı videonun ülkemizde yayılmasını sağlayan Nükleersiz.org‘dan Pınar Demircan, Yeşil Gazete için Kouki Tange ile Facebook üzerinden görüşerek röportaj yaptı. Japonca olarak gerçekleşen röportajın Pınar Demircan tarafından dilimize kazandırılmış halini yine Demircan’ın kaleme aldığı sunuş yazısı ile birlikte paylaşıyoruz
* * *
15 Nisan günü facebook mesaj kutumda bir video buldum,Tange-san bu videoyu izleyip ekte gönderdiği mektubu sosyal medyada paylaşmamı istiyordu . Videoyu seyrettiğim gibi eş zamanlı olarak hem facebooktan hem de anti nükleer gruplardan arkadaşlarımla hemen paylaştım . İlaveten Japoncadan çevirmemi istedikleri bir mektup vardı fakat mektubu çevirmeden önce videoyu hemen paylaştığım için mektubun sosyal medya hızını yakalaması tabi ki zaman alacaktı. Siz dilerseniz videonun  mektubunu  buradanokuyabilirsiniz. 
Kouki Tange ile Şubat ayında facebook üzerinden benim anti nükleer konularındaki ilgimi, Fukushima ve Japonyadaki aktivistlerle tanışmak istediğimi bilen başka bir Japon arkadaşım kanalıyla tanıştık.Tange-san  ile  doğal olarak hemen nükleer  felaketin boyutları ve etkileri üzerine sohbet etmiştik.
japonya-dan-turkce-nukleer-felaket-olacak-5917674_5440_o  222
Tange-san 1968 doğumlu,  5 ve 9 yaşlarında iki çocuk sahibi. Fukushima kazası yaşandıktan 1,5 yıl sonra Tokyo’dan taşınarak eşi ve 2 çocuğuyla birlikte Tokyo’ya bir daha dönmemek üzere   Japonya’nın  güneyinde Kyuushu’ya taşınmışlar, taşınma kararını 1 yıl sonra radyasyonun etkileri iyice medyada duyulmaya başlayınca almışlarsa da  hayat koşullarını düzenleyip taşınabilmeleri ancak  1,5 yılın sonunda mümkün olabilmiş.
Tange-san’ı sizlerle buluşturmak için  kendisine önceden sorularımı içeren bir dosya gönderdim . Japonya ile aramızdaki zaman farkı 6 saat olduğu için denk gelmemiz biraz zor olduysa da sorularımın yanıtlarını aldıktan sonra da bir süre yazışarak yanıtlarımı toparlayabildim . Cumartesi Türkiye saatiyle 14:00’da sorularımı gönderip, 17:00’da cevapları aldığımı söyleyebilirim, sorularımı cevaplamakta büyük bir özen gösterdi, cevapları almak için bir kaçkez kendisine mesaj göndererek seslenmek durumunda kaldım …
Pınar : Videonuzu hazırlama ve Türkiye’ye gönderme sürecinizi anlatır mısınız?
Tange: Bu videoyu 2013 yılının Ağustos ayında hazırladım,o günden beri de bu videoyu Türkiye insanına nasıl ulaştırsam diye düşünüyordum.Açıkçası olumsuz bir tepki almaktan korkuyordum . Birkaç arkadaşıma danıştıktan sonra yarı Türk yarı Japon bir arkadaşım beni sizinle tanıştırdı. Ben de videoyu size göndermeyi uygun gördüm .

P: Peki Tange-sanı tanıyabilir miyiz biraz?
T: Elbette kısaca anlatayım
Film direktörü/sanat yönetmeni /insan
Dünyaca ünlü Butoh dansçısı , Kazuo Ohno ekolünden yetiştim . Yüzlerce müzik videosu çalışmam var ve Tange Kouki Music Video Koleksiyonunun sahibiyim. CD dizaynları yaptım, kitap format tasarımlarım var , pek çok sanat etkinliğini yönettim ve engelli insanlara istihdam yaratma çalışmalarına destek verdim.  Hem bir  film şirketi olan  Yellow Brain hem de tasarım şirketi olan  Mabatakinin temsilciliğini yaptım .
Fakat Japonya’daki  nükleer enerji  teknolojisini  protesto etmek için bu şirketlerdeki faaliyetlerime 2012 yılında son verdim, o zamandan beri arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz NoddIN adında bir sanat etkinliğine başladık hala da devam ediyoruz. Aktivitelerimiz sanat etkinlikleri çerçevesinde anti nükleer mesajlar  içeriyor .  Aktivitelerimizi  bu linkten takip edebilirsiniz …    (Not: web siteleri Japoncadır)
(Tange-san’a bir gün, çalışmalarını Türkiye’de sergileyip sergilemek istemeyeceğini de sordum,kendisi böyle bir sergi fikrine sıcak baktığını belirtti…)
P:Hazırlamış olduğunuz videonun çok büyük bir kitleye hitap ederek izlenmesini nasıl karşılıyorsunuz?
T:Çok seviniyorum elbette ama, nükleer enerjiyi savunanlardan  tepki almaktan da çekiniyorum. Açıkçası  mesajımın herhangi bir siyasetçinin işine yaramasındansa halktan insanların ilgisini çekebilmesini çok istiyorum.
P:Bu videoyu hazırlamaktaki amacınız neydi?
T:Videoyu hazırladığım dönemde Japonya’da insan hayatına değer verilmediğini görmem çok etkili oldu.  Hala kimse Fukushima kazasının gerçek sebebini bilmiyor. Fukushima’da ne sebep ne sonuç belliyken para için Türkiye’ye nükleer santral teknolojisi sattığımıza inanamıyorum. Tarih boyunca insanların kendisini bir başkasının yerine koyma ve buna göre bir değerlendirme yapma yetisinin çok eksik kaldığını  düşünmüşümdür. Özellikle “şimdi”  bu düşünce şeklini değiştirip barış için yardımlaşma zamanıdır, birbirimize destek olma zamanıdır.
P:Fukushima’ya ne kadar uzaklıkta yaşıyordunuz?
T:Tokyo’da yaşıyordum. 1,5 yıl önce ayrılarak eşim ve iki çocuğumla birlikte Japonya’nın güneyine Kyuushu bölgesine yerleştim.
P:Fukushima Nükleer faciasından sonra hayatınız Tokyo’dan da taşınana kadar nasıl değişti?
T: Açıkçası Deprem ve tsunaminin ardından  nükleer felaket olduğu haberleri 6 ay sonra duyulmaya başlandı. Herşeyden önce hayatımızın kalitesi değişti .Radyasyon göze görünmez, kokusu yoktur. Radyoaktif kirlilik haberleri duyulmaya başlandıktan sonra hepimiz paranoyaklaştık, Çoğu insan radyasyon ölçüm cihazı edinmeye başladı. Çocuklarımızı dışarı çıkarmaz olduk, nehirden korktuk ,denizden korktuk, yemek yemekten, neredeyse nefes almaktan korkar olduk.
P:Fukushima kazasından sonra nükleer santral sahası civarında yaşayanların 3 yıl sonra evlerine geri dönmeleri için devlet tarafından çağrı yapıldığını duyuyoruz ,bu konuda ne düşünüyorsunuz?
T:Kesinlikle geri dönmemeliler. Fukushima kazasından sonra nükleer santral sahasının 20 km yakınına kadar gidip bakmışlığım var zaten daha yakınına gidilmesi yasaktı o zaman, şimdi ise izin alınması halinde girilebiliniyor.
P:Türkiye’ye gönderdiğiniz videonun bir benzerini daha önce başka ülke vatandaşlarına göndermiş miydiniz? Türkiye bir ilk mi?
T:Evet  böyle bir çalışma yapıp ilk kez Türkiye’ye gönderdim. Fakat bildiğiniz gibi Japonya başka ülkelere de nükleer teknolojisini satmaya çalışıyor, onlar için de benzer bir çalışma yapmak ihtiyacını hissediyorum.
P: Peki Türkiye için bu videoyu hazırlamaktaki amacınızdan biraz bahsedebilir misiniz, neyi hedeflediniz?
T:Ben iki ülkenin vatandaşları arasında bir diyalog kurmak istedim, “bakın biz bunu yaşadık” diye size anlatmak istedim. Çünkü ben 10 yıl önce 2004’te Türkiye’ye seyahat ettiğimde sizlerden çok nezaket ve yakınlık  gördüm. Bana karşı niçin bu kadar arkadaşça yaklaşıldığını  vatandaşlarınıza sorunca, hiç unutmam bana 1890 yılında Japonya açıklarında batan Ertuğrul Gemisindeki askerlere yardım eden Japonlardan bahsetmişlerdi. Türkiye ile Japonya arasındaki dostluğu inşa eden bu olayın siyasi malzeme haline getirilmesine izin vermememiz gerekir.
P: Yaptığınız videonun başında “Türkçe öğrendim” diyorsunuz, gerçekten Türkçe öğrendiniz mi? Türkçe biliyor musunuz? Yoksa bu video için ezberledim mi demek istediniz ?
T: Türkçe bilmiyorum, hiç öğrenmedim. Video 2013 yılı Ağustos ayında hazırlandı, benim burada Türk arkadaşım yok . Burada bir arkadaşımın kanalıyla tanımadığım birine Türkçe’ye çevirttiğim metni size Türkçe hitap etmek  için çalışıp  ezberledim. Açıkçası çok zorlandım. Türkiye’deki seyahatim boyunca Türkçe kelimeler öğrenip sizinle sizin dilinizde iletişim kurmaya çalışmıştım.  Bence insanlara kendi dillerinde hitap etmek önemlidir, yine bu sebeple size, sizin dilinizde bir video hazırlayarak mesajımın  samimi olduğunu göstermek  istedim.
P: Videonuzun en son kısmında “lütfen kimseye güvenmeyin” diyorsunuz, vurgulamak istediğiniz tam olarak nedir?
T: Japonya çok garip bir dönem yaşıyor, televizyon, medya, insanlar herkes yalan söylüyor.
Hiçbirşeye inanamıyoruz.
Ben bu videoyu hazırlarken Türkiye’de nükleer santralin kurulmasını savunan insanların tepkisinden biraz korkmuştum. Fakat  açıkçası bu kadar güvenilmez bir dönem yaşayan Japonya gibi, çeşitli başka sebeplerle  güven duymanın kolay olmadığı  dünyada da adı sanı bilinmeyen yüzü görünmeyen birinin konuşmasına güven duyulmaz diye düşünmüştüm;  muhtemelen onu dinlemezdiniz. Bu sebeple cesaretimi toplayarak adımı, kimliğimi, yüzümü  açarak bu videoyu hazırladım.
P: Son olarak Türkiye vatandaşlarına söylemek istediğiniz?
T: Bir insanın diğeri için endişe duyması ülke sınırlarını tanımamalıdır. Önemli olan siyasetçiler üzerinden değil, insan insana birbirimizi anlayabilmemizdir. Nükleer santrallerin kurulmasına  izin vermeyin, nükleer santrallerin kurulmasını önlemek için elinizden geleni yapın. Mücadeleniz akılcı yollardan olmalıdır… Lütfen çok dikkatli olun!
Hepimizin ortak bir meselesi var…Barış için uğraşmak! Siz de özgürlük,barış ve yaşam haklarınız için bıkmadan usanmadan mücadele etmelisiniz!
Unutmayın,  geleceğiniz için…
Pınar Demircan

Röportaj ve Japonca’dan çeviri: Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)

27 Mart 2014 Perşembe

Fukushima’dan Sinop’a : nükleere hayır!

‘Nükleersiz’ oluşumundan Pınar Demircan, Gazeteci Aktivist Toshiya Morita’nın Fukuşima felaketinin yıldönümünde ‘Yeşil Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak Türkiye’de gerçekleştirdiği panellerden* izlenimini aktardı.
“Bizim başbakanımız yalancıdır!”
Morita sunumlarına hep “Japonya Başbakanı Abe’nin üç yalanı” olduğuyla başladı; birincisi Fukushima Nükleer kazasının kontrol altında olduğu yalanı, ikincisi radyasyon sızıntısının tamamen önlendiği, üçüncüsü ise ne bugün ne de yarın Fukushima Nükleer Santral kazasına bağlı olarak sağlık tehlikesinin bulunduğu yalanı…
Morita açıklamasında, Tokyo’da gerçekleştirilecek olimpiyatlara ayrılacak bütçenin ‘Fukushima’nın kanayan yarasını durdurmaya, zararların tazminine, dünyaya akıttıkları pisliğin temizlenmesine kullanılması gerektiğini, olimpiyatların felaket koşullarında lüksten başka bir şey olmadığını’ söyledi ve bu durumdan çok utandığını belirtti.
Kazanın sebebi deprem
Konuşmasının devamında Fukushima Nükler Santralinin yapısına da değinerek felaketin yaşanmasının esas sebebinin deprem olduğunu belirtti, hükümetin bu gerçeği sakladığını aksi halde Japonya bir deprem ülkesi olduğu için tüm diğer santrallerin de risk altında olduğu hissinin verileceğinden korktuklarını anlattı ve ekledi: “Mesela depremin bu kazadaki rolü, Japonya gibi bir deprem ülkesi olan ülkemizde kurulması planlanan santral için bir tehlike oluşturmaz mıydı?”
1700 kişinin ölüm sebebi tsunami mi?
Hükümete göre kazanın sebebi tsunamiden başkası değil …Ölen 1700 kişinin içinde, yayılan radyasyon nedeniyle ölenlerin sayısının ayrıştırılmadığını, herkesin toptan tsunamide ölmüş gösterildiğine dikkat çekiyor Morita.
Nükleer santraller kapatılınca enerji darboğazı yaşandı mı?
Japonya’da nükleer enerji haricindeki enerji kaynaklarının hidroelektrik ve termik santraller olduğunu belirten Morita, halihazırda ülkedeki 54 nükleer santralin kapalı olmasının şu anda herhangi bir enerji darboğazı yaratmadığını söylüyor.
Morita nükleer kazaya kadar olan dönemde Japonya’da ışıklandırmanın aşırı olduğunu,adeta elektrik tüketiminin devlet eliyle teşvik edildiğini, hep daha fazla elektrik enerjisine ihtiyaç var(mış) gibi yapıldığını da belirtiyor ;öyle ki yaşlılar 24 saat ve aşırı ışıklandırma sebebiyle uykusuzluk çekip doktora bile başvururmuş Japonya’da.
Çevreye verilen zarar
Kaza olmasa dahi denizden devir daim yaptığı su ile deniz sıcaklığını arttıran Nükleer yakıtlar bir de kaza yaşanınca…
Morita kazadan beri her gün denize 400 ton kontamine atık (radyasyon bulaşmış su) atıldığını söylüyor. Saha içinde bir konteynırı da radyasyonlu su atığı denize gitmesin diye depolamak için kullanmaya başlamışlar ama bu konteynırın da sızdırması neticesinde saha içerisinde yerler de kontamine atık su ile yıkanmış durumda.
Fukushima Yerleşkesinde İnsanların hayatı nasıl değişti?
Kazanın üstünden 3 ay geçtikten sonra bölgeye gidebilen Morita öncelikle Fukushima felaketzedelerinin hayatlarının stres ve endişe ile dolu olduğunu, insanlar arasındaki kazaya bakış açısı ve çoklu fikir ayrılıklarının boşanmalara, ailelerin parçalanmasına yol açtığını ifade ediyor. “Öyle ki aynı evin içinde radyasyondan korunmak gerekir mi gerekmez mi, maske takmalı mı takmamalı mı ,Fukushima’dan kaçmalı mı gibi noktalarda kaosa dönüşmüş durumda aile ilişkileri.”
Nükleer kaza sahasında insan çalıştırılıyor mu ?
Nükleer kaza ile yayılan radyasyondan dolayı robotlar bozulduğu için yerine insanın girip çalışması gerekiyorsa da patlayan reaktörlerin içinde bu da mümkün değil, çünkü insanın çok yüksek radyasyona maruz kalması halinde anında ölmesi muhtemel, dolayısıyla sahanın ve reaktörlerin kontrol altında olduğunu söyleyemeyiz diyor Morita.
Morita’nın aktardığına göre sahada çalışanların çoğu mafyanın bulup getirdiği evsiz insanlar veya az paraya çalışan insanlar- ki bu durum son dönemde medyada sıkça yer almış ; sahada çalışanların ücretleri düşürülmüş.
 Olası depremler için tatbikat eksikliği var
Fukushima kazasından hemen sonra, 25 Mart’ta hazırlanan Felaket Senaryosu 250 kmlik bir alanın, dolayısıyla 30 milyon insanın tahliye edilmesini öngörüyor. Başbakan Abe ise ülkedeki nükleer santrallerin tekrar çalıştırılması için uğraşıyor. Morita’nın belirtiğine göre, kazadan sonra tsunamide zarar görenler için tazminat ödemesi başlatılmış fakat bir yandan tazminat ödemesini durdurmak için felaketzedeler “sorun giderildi ,tehlike kalmadı” denilerek  eski konutlarına gönderilmeye çalışılıyor.
Hastalıklar artıyor
Nükleer felaket sonrası, normal şartlarda Japonya’da milyonda bir görülen tiroid kanseri vakasın artış olacağı, milyonda 400’e varacağı tahmin ediliyor. Gazetecinin belirttiğine göre, kazadan sonra üç yıl içinde 226 bin çocuktan 74 ünde tiroid kanseri tespit edilmiş. Üç yıl içinde kalp hastalıklarının da arttığı söyleniyor.
Morita, ‘Japonya’ nın nükleer santrallerle tanışmasını Amerika tarafından yönlendirilen bir politika olduğunu, atom bombasını yiyen bir ülkenin bile nükleer santral kurmasının nükleer sempatizanları için reklam dolu bir mesaj verdiğini’ söyleyerek tamamlıyor sözlerini.
‘İşi politikacılara bıraktığımız için felaket başımıza geldi’
Japonya Başbakanı Abe, Her cuma Tokyo’da Başbakanlık Sarayı önünde onbinler tarafından protesto ediliyor. Morita’ya göre protestoların başlamasına kadınlar önderlik etmiş.
Ve gazetecinin aktardığına göre Japon halkı şimdi kendini suçluyor, “ Biz insiyatifi hep politikacılara bıraktık ,işlerine karışmadık ,bu felaket de bu yüzden başımıza geldi” diyor.
Sözlerini ‘Power to the People!’ ve ‘Faşizme karşı omuz omuza!’ diyerek bitiriyor Morita ve Sinop’un yanında olduğunu Nükler santralin kurulmaması için bizimle çabalayacağı sözünü veriyor.
Alkışlarımız kadar güçlü çarpıyor yüreğimiz …
fft81_mf2039502
* Toshiya Morita, 10 Mart’ta Istanbul’da,11 Mart’ta Sinop’ta ve 13 Mart’ta İzmir’de Fukushima gerçeklerini anlattı.
Pınar Demircan    

1 Haziran 2010 Salı

Likya Turu- 2005






LİKYA TURU (DALAMAN-ANTALYA)
BAŞLANGIÇ TARİHİ : 07.08.05
BİTİS TARİHİ : 15.08.05
BU TUR ICIN ONGORULEN TOPLAM MESAFE : 400KM
KAT EDİLEN TOPLAM MESAFE : 500KM

Aşağıda günlük yol detaylarını okuyacağınınz tur; “bisikletle seyahat ederek dinlenmeyi ,güzel,huzurlu, verimli bir tatil gecirerek hayatını tazelemeyi dileyenlerin” turu oldu… işbirliği yapan herseye ve herkese çok teşekkür ederim.

Pınar DEMİRCAN
yazı edit edilecektir, bloga yerleştirirken kaymalar oldu 


TUR İSTİKAMETİ:DALAMAN-ANTALYA (8 GECE 9 GUN )


KONAKLAMALAR:
GÖCEK-KELEBEKVADİSİ(2GUN)-KALKAN-KAŞ-FİNİKE
OLİMPOS-KEMER –ANTALYA HAVAALANI(DÖNÜŞ)

1. GÜN: DALAMAN-GÖCEK 30 KM

Planımız geceden otobüsle yola cıkmaktı ama pek cok arkadaşımızın da dile getirdiği gibi maalesef özellikle yazın otobüs şirketleri müşteri sıkıntısı da çekmediklerinden otobuse bisiklet yükleme konusunda pek anlayişlı davranmıyor… Biz de bisikletlerimizi belirterek rezervasyon yaptırmış olmamıza rağmen aynı akıbete uğruyoruz ama aksilik karşısinda yıkılmamak ,hedeflediğimiz turu da gecikmeksizin gercekleştirebilmek icin uçak alternatifini düşünüyoruz…Ertesi gün Onur Air ile sabah 07:00de Dalaman’a inmiş buluyoruz kendimizi .Ucağa bisikleti verirken check in esnasinda yapmaniz gereken tek sey ön tekeri
cikarmak ve arka tekerle birlikte havasini indirmek ,1 kisinin bagaj hakkinin 20 kg kadar olduğu ucaklar bu anlamda bir sorun yasatmiyor bize…Dalaman’da bisikletleri hazirlayip yola cikmamizla saat 08:44 oluyor ve turumuz basliyor;keyifler yerinde dümdüz bir yol uzanıyor onumuzde…Emin olmak icin bir de benzincide tekrar şişiriyoruz lastikleri ,
üstüne de kahvaltı yapınca vuruyoruz kendimizi yola…

Turdaki ilk sınavımızı Göcek Geçidi’nde veriyoruz . rakım 345 m;hemen ardından da ödülümüz geliyor tabi kmlerce devam eden bir iniş 30km sonunda Göcek içinegiriyoruz. Herkes tatil özlemi içinde olduğundan bugünlük turu burada noktalayıp tatil yapmaya
karar veriyoruz


NOT1: Dalaman cıkısi duz bir yol ve hemen 3 km3 km otede Benzin
istasyonu mevcut. Bu benzin istasyonlarının ilerleyen bölümlerde su
istasyonlarina dönüstüğünü tebessümle fark edeceksiniz,
hava sıcaklığı gölgede 32derece…

2. GÜN GÖCEK-ÖLÜDENİZ-KELEBEK VADİSİ 40KM

Sabah 08:30 da yola çıkıyoruz.istikamet 30km ucundaki Fethiye-Ölüdeniz .10-15km gittikten sonra ana yolda karşıdan gelen 2 bisikletli gözümüze ilisiyor,çok sıcakkanlılar
hemen yanımıza geliyorlar ;kimsiniz kimlerdensiniz muhabbeti.Yabancı bir çift;daha
önce de bisikletle Akdeniz turu yapmışlar ama ilk defa bisikletli seyahat eden Türk görüyorlarmış ,şaşkinliklarini dile getiriyorlar,resimler cekiliyor ,bilgiler alinip veriliyor ardindan vedalaşıp ayrılıyoruz.Göcek girişinde de bisikletli bir yabancıyla karşilaşmiştik;
o da Türk olduğumuza inanamamistı.”Bizler daha cok turlara cıkmalıyız gibime geliyor.
”bir ara Albay’i anip bisikletimize bayrak takmayi bile dusunduk ne de olsa ayni tepki Türklerden de fazlasıyla geliyordu, cocuklar “”hello deyip yolumuza atlıyordu ama
maalesef onlar Türk oluşumuza pek sevinmiyordu 2.kelime”money”idi;”give me money”!
diye bagrislari hala kulağimda….

Bir sonraki durağimiz Katranci Mesire yeri oluyor ,burda ister istemez duruyoruz cunku manzaranin boyle bir ozelligi var sizi yerinize mihliyor.Mesire yerinde otobüslerin durmasına alısmis büfede bir cocuk kafamda kaskla beni gorunce ne dese begenirsiniz”Abla sen niye otobuste kaskla geziyorsun?”Güzel insanın aklı karışıyor ,buralara bisikletle gelinebilecegi aklının ucundan bile gecmiyor delikanlının belli ki….Biraz soluklanıp manzaranın içine
girelim diyoruz ve 3 km kadar inişe geçiyoruz. (Uzaktan davulun sesi hos gelir hesabı
aşağı inince büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz ;kampçilar mı dersiniz,mangalcılar mı
denizde karpuz kabukları mı hepsi var burada ve hepsi dip dibe .Bostancı –Pendik
sahilinde bir cumartesi günü gibi…Tabi hemen uzaklaşıyoruz oradan…


Katrancı Mesire Yeri

Kantarcı Mesire yerinden 5 km5 km ötede Fethiye’ye dek uzanan bir yol tamiratı var o günlerde.sıcak bir taraftan kmlerce süren rampalı ve engebeli arazi haline getirilmiş yol bize “of! road!”dedirtiyor.10km daha gidince Fethiye ayrımına geliyoruz,bizim hedef Kelebek Vadisi oldugu için hiç iceri girmeden düz devam ederek
Ölüdeniz’e sürüyoruz atlarımızı dörtnala..

Ölüdeniz Fethiye’den 17km ilerde fakat 17km nin bir kısmı tabiri caizse son derece “baba!”bir dağ olan Babadağin eteklerini geçerek mümkün. Öncesinde ağaç altında bir
öğle uykusu ve tuz-su takviyesi işimizi biraz daha kolaylaştırıyor.Öğleden sonra 15:00 civarinda ise Ölüdeniz kumsallarina bırakıyoruz kendimizi.Kelebek Vadisi’ne sadece denizden ulaşilabiliyor; günde 3 seferi olan bir tekne servisi var.”Kelebek Vadisi hakkında daha detaylı bilgiye kendi sitesinden ulasabilirsiniz”.Ancak yine de belirtmek isterim
Kelebek Vadisinde bisiklete binme olanağı yok ayrıca bisikletlerinizi yanınızda götürme olanağı da yok cünkü götürdüğünüz günlük kullanım eşyalarınız bile tekneye binerken ve tekneden inerken sırılsıklam olabilir,Ölüdeniz’in hortlak dalgaları herseyi alaşağı ediyor…

Not2:Kelebek Vadisi’nde geçireceğiniz zaman zarfinda bisikletleri ne
yapabileceğinize gelince; biz Ölüdeniz'den ayrılmadan otoparkı değerlendirdik,
seleleri cıkarıp motorların park ettiği alanda bir ağaca kilitledik ,parcaları ve
fazla bagajı da sağolsun otoparkın bir görevlisi çok cüzi bir rakama kendi
evinde emanate aldı 2 gün için konuştuk ama daha uzun da kalabilirmiş.



3 GÜN KELEBEK VADİSİ
Bisikletler, tam gün dinlencede

4.GUN KELEBEK VADİSİ-KALKAN 75 KM

Sabah 09:00 teknesiyle Kelebek Vadisinden ayrılıyoruz,Ölüdeniz’deki otoparktan
emanetleri alıp esnafla vedalaşarak yola cıkmamızla saat 11:00 oluyor ve güneş en
tepede önümüzde 8 kmlik zorlu bir yokuş,çık çık bitmeyecek türden… Bu durum bize
iyi bir ders oluyor ve diğer günlerde erken yol alma kuralına riayet etme karari alıyoruz.


NOT3:Size tavsiyem izleyen günün güzergahını iyi tayin etmeniz ve ertesi gun yola cıkıs saatinizi planlamanızdır,zira sıcak bir mevsimde uzun yol alacaksanız erken saatleri tercih ederek öğle saatlerini dinlenerek geçirmeniz en sağlıklısı olacaktır. Bizler bu kuralı sadece Kelebek Vadisi icin ciğnemiş bulunuyoruz.Karaya en erken çıkış 10:00 olduğu için o gün daha erken yola çıkamadık.

Not4:Sıcak havada yapılan turlar icin bir onerim de termos niteliginde bir mataranizin olmasidir,inanın küçük de olsa mucizeler yaratiyor. (aslında birden
fazla matara almanızda fayda var ; uzun süre yerleşim yerlerinden uzakta
sürmek zorunda kalabilirsiniz .

10 km sonra Fethiye ayrımını da geçiyoruz hedef Kalkan,gidilecek mesafe 90km.Fethiye çıkışı ise 20km kadar dümdüz mükemmel bir yol,Antalya’ya uzanan anayoldan da 50km kadar gitmemiz gerekecek, fakat sıcak felaket boyutta (gölgede 38derece ) ; Yolda arabalara yıkama servisi olsun diye restaurantlarin icatlari oluktan akan buzz gibi sular gözümüze ilişiyor araba da motor da bisiklet de geçiyor altindan, geçiyor serinliyor
herkes ,bi ben geçemiyorum…

Neticede içtiğimiz suyun haddi hesabı yok,benzin istasyonları bizim icin su istasyonları
haline geldi derken kesinlikle abartmıyordum.20-30km de bir “Suuuuuuuu “diyerek istasyonlara dalıyorduk.Bir de bu yollarda küçük sürprizler var yol kenarında asmalar
salkım üzümler ,incir ağacları…Bunların turu tamamlamaya katkısı az olmadı hani… ;
en guzeli de ne biliyor musunuz?Dalından yiyip doğadan alınan enerjiyi yine mesafeler katederek doğaya geri vermek:geri dönüşüm yani bir nevi…

Patara yol ayrımında Kalkan’ı daha kolay güzergaha bağlayacak yeni bir yolun
calışması yapıldıgı icin bir süre engebeli sürüs yapıyoruz,fakat yol cok dar.Patara ‘yı
geçip önce orman içinde biraz yol alıyoruz ve ardından Akbel Köyü’ne giriyoruz.
Fakat orman içi yollar oldukca dik ve oğle sıcagında baslayan turumuzun sonlarına
dogru bizi biraz ugrastiriyor.Kalkan’a varıyoruz.Kalacak pansiyon ayarlayıp hemen yerleşiyoruz.

Yola cıkısımiz itibariyle bisiklet üstünde gecirilen süre 6 saat , gelinen yol 95km,
Herkes memnun,evet diyoruz ‘yol budur!’


5. GÜN: KALKAN-KAŞ 30KM


Kalkan’a girişimiz akşam olmadan az önceydi havanın daha da ısındığı bisiklette fazla dikkatimizi cekmemiş ama biz adeta 2-3 derece daha sıcak bir hava dalgası icine girmiş bulunuyoruz.Güzel olan ;bisiklette hizla orantılı serinleyebilmek ama ruzgarın dahi sıcak estiği memleketlerde böyle bir olanak da yok.

Bu sefer de konaklamayı yapacagımız Kaş’ın Kalkan’a sadece 30km mesafede olması sebebiyle ki aynı zamanda son derece rahat bir parkur oldugunu da belirteyim;Kalkan’dan öğleden sonra 15:00da çıkıyoruz.

Kalkan-Kas arası yokuş pek yok,kesinlikle tembelliğe cok müsait hele 10km ötedeki http://web.archive.org/web/20090214195948im_/http:/www.yesilbisiklet.com/upload/picture/image027.jpgKaputaş Plajını geçince
bütün koylar ip baskisi yapilmis gibi ”dejavu “diyorsunuz” ben bunu yaşamıştım,burdan geçmistim Kendimize gelisimiz lastigin patlamasiyla oluyor.Duruma hemen mudahale ederek tekrar yola cikiyoruz.Kısa ve öz bir 30kmlik turu tamamlayıp Kas’ın serin sularina atiyoruz kendimizi…Cooss diye ses cikiyor.




6. GÜN KAŞ-FİNİKE 100 KM

Hersey planladığımız gibi gidiyor bugünün konaklaması Finike’de olacak .Önümüzde 100 km lik bir yol var sabah 07:00 de pansiyondan çıkıyoruz.Hedef öğleden önce Demre,Myra;Kaş’ın cıkışı 10kmlik bir rampa ,kıvrıla kıvrıla cıkarken kendimizi tebrik ediyoruz erken saatte kalkıp yol aldığmız için …öğle saati olsa çekilecek eziyet değil…

10 km sonunda artık yol kenarındaki en ufak bir incir ağacını küçücük bir asma bahcesini atlamamaya gayret ediyoruz cünkü enerji depoladıktan hemen sonra bir başka yokuş cıkıyor karşımıza ve ben inanıyorum ki”bu ağaçlar,bu meyveler hayat kurtarıyor,bizim icin ordalar…”

Öğle molasını vereceğimiz Demre’ye girmeden once tepeden seralar görünüyor.Demre taze sebzesiyle pek meşhurmuş ve civarda Seralara bekçilik yapan klubeler ve bu klube sahiplerine ait köpekcikler.Bu köpekciklerden sera başına mutlaka 1 tane düsünülmüs.Hepsi hızla yoldan inişimizle beraber havlamaya, bağlı olmayanlar da ayrıca kovalamaya baslıyor,yolu çapraz kesenler de cabasi ,bu sefer de Albay’ı ses tabancasıyla anıyoruz.eğer ses tabancanız yoksa yapabileceğiniz tek şey bir köpekten daha cok havlamak ve hızla kaçmak ya da durup onunla konuşabilirsiniz sakin sakin…ben birinciyi tercih ediyorum….Tam kopeklerden kurtulmus bayir asagi 45KM ile inerken ise basimiza cok daha ciddi bir olay geldi;on lastik patladi. Bu durum cok ciddi sonuclara yol acabilirdi ama acikcasi cok ucuz atlattim…

Yokuş aşağı inişimizle gözümüze çarpan Üçağız diye bir yer ;.her çiçekten bal toplayan arılar gibi nereyi gönlümüz çekerse oraya gidelim modundayız hemen kıvrılip burun boyunca ilerliyoruz,ara mola burda;Çayağzı’nda olsun diyoruz ,biraz daha kanımıza girseler Kekova turu da yapacağız hani ama bol tuzlu ayran içip ördekleri cıkınımızdaki ekmekle besledikten sonra Noel Baba’yı bekletmeyelim diyerek hareket ediyoruz.

Not:Ucagiz daha ziyade tenelerin ugrak yeri olarak biliniyor ama buradaki
Cayagzi cilde iyi gelen kukurtlu suyu ile sifali derecede pek unlenmis,...



Gelmisken Noel Baba’ya uğramadan gecmek ayıp olur düsüncesiyle öğle molasını da
turistik geziye ayırmaya karar veriyoruz.Burada beni çok üzen baharda gazetelere de
çıkmıs olan bir şişme Noel Baba hadisesi;.neyse ki meydandaki sisme Noel baba’dan
haric müzenin bahcesinde zamanında Rusya’dan armağan edilen heykel yer aliyor da
turistler resimlerini sadece sisme Noel Baba ile degil tarihi bir anıt önünde de çektirebiliyordu.St Nicholas ziyaretinden başka turumuza adını veren bölgedeki Likya
Kaya Mezarlarını ve Likya,Tiyatrosunu da gormesek olmaz tabi,onun icin bir 3 km3 km kadar içeri giriyoruz.Myra’ya giden yol ,kahvelerden gelen okey ve tavla pul
saklamalarinin kulağımıza çalındığı düz stabilize bir köy yolu…

Nihayet gezimizin turistik tarafını tamamlayıp tekrar yoldayız.Onümüzde 50kmlik Finike
yolu ve saat 14:00.biraz fazla oyalandık diye hayıflanıyoruz ama oğle sıcağından da
kurtulmuş bulunduğumuz için mutlu mesut yola devam ediyoruz.Bu turun surprizlerinden
biri de Myra çıkışında adeta doğal bir velodromun olması ,hemen ardından ise aynı
Kalkan-Kas arasındaki gibi birbirini tekrar eden yollar karsılıyor bizi… Hani Kas
çıkısını çıkarsanız bir 20 km kadar da;aradan yapıştırsanız 2 guzergahı ;vitessiz bisikletle
de gidilir diyeceğim turden düm düz bir 70km mevzubahis.Günesi batirirken pansiyon konaklaması yapılabilecek yegane yerleşim yeri olan Finike’ye giriyoruz.

7. GÜN: FİNİKE-OLİMPOS 30KM

Finike’den erken saatte ayrılıp doğru Olimpos yoluna atıyoruz kendimizi,yolumuz 30 km
ama sıcakta eriyip uzuyor herhalde bu yollar..Finike ,Hasyurt,Kumluca sırasıyla tabelaların üzerine çizik atarak geçiyoruz . Nihayet Antalya karayoluna bağlandık bu yola dair başlıca uyarım suyla ilgili cunku yolda su istasyonu ufacık bir dükkan ,bir ceşme,bir pınar hiç
birşey yok.Bir sure durmadan yol aldiktan sonra geldigimiz yokuşun tepesinde evleri görünce tanrı misafiri diye çalıyoruz kapılarını …su araken kahvaltıya buyur ediliyoruz,
daha hazırlamamıs ama hazırlarmis teyze;yol uzun gıdelim diyoruz minnettarliğımızı gostererek,evin köpeğinin de gözü dönmüs bisikletleri görünce zaten,fonda havlama sesleri….Yokusları çıkmak belki yorucu ama mesire yerleri ,büfeler,kafeler de o
oranda boy gösteriyor , biz de manzaraya karsı bir mola verip yola devam ediyoruz .Olimposta Prometheus’a hesabini soracagiz sanki “niye atesi calip insanlara verdiğinin”oylesine bir hırsla suruyoruz bisikletleri …Olimpos icin ilk yol ayrımına geldiğimizde bir motor,belli ki mahalin yerlisi “takılın bize” diyor ve biz de boylece Olimpos’un girişini pas gecip Cirali girişinden inişe geçiyoruz iniyoruz iniyoruz,.
neredeyse bir 8 km de inmis oluyoruz böylece.Fakat sonra anlıyoruz yanliş girişe yönlendirildiğimiz icin bisikletle kumsalı geçmek zorunda kaldıgımızı kumda
bisikletleri iterek 3km yürüyoruz.Olimpos’ta pansiyon bulup yerleşmemiz ile saat
13:00’i buluyor.Dinleniyoruz.




8. GÜN: OLİMPOS-KEMER 40 KM

Olimpos ,Çıralı çıra gibi yanıyor,sıcak mı sıcak ,son noktadan 2-3 derece daha sıcak
rüzgar da sıcak esiyor.Ama denizi pek güzel Olimpos’un ,denizden çıkarken tüm bir
vadiyle kucaklaşıyor gibi hissediyor insan. “Buraya kadar gelmişken Chimera;Yanartaş’ı görmeden dönmeyelim diyoruz ama Olimpos kıyılarından dağına çıkmak için aşılması
gereken uzunca bir kumsal olduğundan yürüyerek gitmeye karar veriyoruz ama bilginiz
olsun esas bu yolda bisiklet lazim. Sabah saatinde 4kmlik yürüyüsü yapip .Yanartaş bölgesine geldiğimizde de 1kmlik bir tırmanış yolu karsımızda…Yukarı çıkınca ise değiyor,manzara olaganustu,tarihle iç içe bir mekan ,mitolojik bir rüzgar esiyor arada .
Bi de köşede etlerini kapıp gelmiş mangalcılar gözümüze ilişmese…” Mitolojiye gore Olimpostaki Demirci Tanrı Hepaistos mangalcilarin da tanrisi gibi pes!” deyip soylene soylene iniyoruz .Bi taraftan da Maltepeli mangalcilari ve de mangalda kül bırakmayanları hasretle(!) anıyoruz .Zamanımız kısıtlı olduğundan donusu otostopla yapıyoruz,Italyan dostlarımız sayesinde hic vakit kaybetmeden hemen plajdayız.Bugün için planımız önce
biraz deniz keyfi sonra da yol …


Yolda ilerledikçe Olimpos’ta edindiğimiz bir dostun sözleri geliyor aklmıza”Olimpostan
asagi salın kendinizi,Kemer’desiniz” ;dedigi kadar varmis.Kemer’e giriyoruz saat 19:30.




NOT5:Buraya bisikletle gelecek arkadaşlara önerim Olimpostan
çıkmak için sabah saatlerini tercih etmeleridir. Zira Antalya
istikametinde devam etmek icin
anayola cikmak gerekiyor .Eger
bizim Olimpos’a inişte girdiğimiz
Çıralı yolunu tercih etmezseniz
isiniz kolaylasır.Anayol Olimpos bağlantısını sağlayan yol Çıralı
yoluna kıyasla cıkmaya kesinlikle
daha elverisli.



9. GÜN: KEMER-ANTALYA HAVAALANI 55 KM

Sabah kahvaltımızı yaparak hemen yola çıkıyoruz cünkü Antalya merkeze
yaklaştıkça hava ısınıyor da ısınıyor;45 derece.Önümüzde Kemer-Antalya
(Kaleiçi)40kmlik biryol.

Önce 10km sonra Göynük’e sonra da Beldibi’ne uğruyoruz.Beldibinde öğle
sıcağını atlatıp öğleden sonra 16:00 Antalya Kaleiçi’nde olacak gibi yola
cıkıyoruz..
Fakat aklınızda olsun yol Beldibi’nden itibaren pek hareketleniyor taa Antalya
Havaalanına kadar da farkli degil.,vızır vızır kamyonlar,çimento arabaları,
iş makineleri o an itibariyle şehre girdiğimizin işaretleri…

Beldibi –Antalya arasında ise bizi düsündüren iki şey oluyor ;biri 135m
uzunluğunda bir tünel ,diğeri de 340m uzunluğunda Akyarlar Geçidi. Kısa
olanı sorunsuz atlatıyoruz, uzun olan icin de servis yolunu kullanıyoruz.
Yol Beldibi’nden itibaren pek hareketleniyor taa Antalya Havaalanına
kadar da pek farklı değil.,vızır vızır kamyonlar,çimento arabaları,
is makineleri o an itibariyle şehre girdiğimizin isaretleri…
AkyarlarGeçidi’ni izleyerek şehri ayaklarımızın altında buluyoruz.


NOT6: Servis yolu tünele paralel
dışardan bir yürüme yoludur.
Ancak servis yolundan bisikleti
yürüyerek geçerken dahi kask
takmanızı şiddetle öneririm
çünkü tünelin açıldığı kayalar
pek oynak.taşların taze taze
düstüğünün izleri var hani…

Her.şey yine hesapladığımız gibi ve yolunda gidiyor ve Antalya Kaleiçi’ne
planladığımız saatlerde giriş yapıyoruz..Kaleiçi’nde 2 saat kadar dinlendikten
sonra Havaalani’na gitmek icin son su ikmalini yapıyoruz.
Ucağımız gece kalkacak ve bizim
hedefimiz hava kararmadan havaalanına gidebilmek.
Kemer –Antalya-havaalanı arasnın da dümdüz olduğunu belirtmeye
bilmem gerek var mı?Arasıra yokuş yukarı çıksak da gidişat düz
uzandığından kesinlikle ritmi bozmuyor. Havaalanına varmamızla
birlikte hava kararıyor ve kontrolden geçerek ustümüzü değiştirdikten
sonra bilet check in işlemlerimizi yaptiriyoruz...

Bu yazı ilk olarak Yeşil Bisiklet web sitesinde yayımlanmıştır. 
Pınar Demircan



Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...