Bağımsız araştırmacı, akademisyen. Nükleer santrallerin toplumsal, siyasi, ekonomik ve ekolojik boyutlarıyla tartışılmasını amaçlıyor. Bu doğrultuda bilim siyaset toplum, siyasal ekoloji ve politik sosyoloji alanlarında araştırma ve çalışmaları bulunuyor.
Nükleersiz.org ve Yeşil Düşünce Derneği girişimleriyle başlatılan eylem ikinci haftasına girerken eyleme gösterilen ilgi de doğudan batıya doğru artarak büyüyor. Üç günlük ömrümüzde üç günlük yazılarını yazdığım Hüseyin en son Akçaabat’taydı Akçaabat’tan çıktıktan sonra sırasıyla Eynesil , Keşap ve Bulancak’ta konaklayan Hüseyin bu süre zarfında toplam 135 kmlik yol yaptı . Uygun hava ve deniz koşullarında saatte 5km yaptığını düşününce günde 9 saat gitmesi gerekebiliyor . Ne olursa olsun bu kadar yol gidip biraz motivasyon beklemek hakkı olmaz mı insanın ? Neyse ki Hüseyin’e artık “Niye? “diye soruluyordu . Niçin kürek çekiyordu bir adam Hopa’dan istanbul’a . Sorunun ağırlığınca paragraflık cevaplar var sanılır ya …Oysa Hayır! cevap tek kelime “Nükleer”. Bir kelime de benden gelsin peşine “tehlike! ” .
Ne demiştik ? Akçaabat’tan çıktı Hüseyin ; Etçil bir insan olmasam da yerelliğe önem verdiğimden köfte yedin mi diye sorduğumu hatırlıyorum , yemişti tabi ki … Akçaabat’tan Eynesil’e dalgalar taşıdı yağmur sindirdi , fazla mesafe gidemezdi , Eynesil’de kaldı o akşam . Peki ya düşündünüz mü hiç radyasyonun olduğunu o denizde o yağmurda , küreklere asılırken soluduğu havada?
Eynesil’den çıkışı yine erken bir sabah vaktiydi , havanın tersliği yine üstündeydi , bir sonraki durak Giresun’ a 10km mesafedeki Keşap’tı. Keşap bir Türkmen yerleşkesi yaylacılık ,turizm ,balıkçılık yapılıyor lakin, otoban halen daha Hüseyin’i karadan uzak tutan yegane unsur ; yolun Samsun’da bitmediğini batıya devam ettiğini öğrenince benim de o yolu yola yolasım geliyor . Artık karar veriyoruz telefondaki sohbetimizde ; kızmasın Karadenizli, ama bir doğayı sevememezlik hali olmasa etmezdi , eyletmezdi onu bu kadar tarumar . Peki ne zaman düşman olundu doğaya? Geçen yazıda sorduğum ve yine o yazı içinde cevapladığım sorunun diğer bir cevabı ait olmadığımız yerlerde yaşamamız olabilir miydi? Hırs mı alıyorduk sonradan yerleştiğimiz topraklardan ? Ya da salt değişim miydi iyinin kötüye, kötünün iyiye gitmesinden başka şans bırakmayan?.
Ben bunları düşünedurayım Hüseyin akıntıyı anlatmaya başladı ; kara tarafından bir akıntının onu Rusya’ya atma ihtimali vardı… Acaba Rus donanması üzerinden nükleer santrallere daha çok dikkat çekebilir miydik? . Pek tabi ki kurban etmeyeceğiz Hüseyin’i ; Keşap’ta konakladı o gece.
Giresun açıklarından limana uzanan mesafe 5km kadar ve Hüseyin 11:00 daki basın açıklamasına yetişme yollarında . Heyyamola! Heyyamola! Heyyamola hey! Meydandaki basın açıklamasına küreklerken İhlas haber ajansı yakaladı , güzeldi basının ilgi göstermeye başlaması . Her gün biri Karadeniz’i kürekle geçiyor değildi ya ! Giresun’da da güzel bir karşılama olmuştu, günlerdir Hüseyin’in beklediği ödül işte buydu : Biraz duyarlılık biraz ilgi .
Giresun’daki dostlarımız Karadeniz’in büyük merkezlerinde okunması planlandığı üzere Giresun’a da uyarlanan basın açıklamasını çoğaltarak basınla paylaşılmasını sağladı . Basın açıklamasının ardından Hüseyin’i Giresun Belediye Başkanvekili Hayati Tökez de makamında misafir etti ; Başkan Vekili tüm insanlık adına yaşanan ve yaşanacak büyük tehlikeye dikkat çekildiği için projeyi kutladı. Hatta ; ” Gelişme ve kalkınma için enerjiye ihtiyacımız var. Gelişmiş ülkeler beyaz enerji dediğimiz, güneş, rüzgar ve sudan enerji üretiyor. Karadeniz’de yapılan HES ‘ler doğayı adeta öldürüyor. Enerji üretmek için canlıları, doğayı, insan yaşamını tehlikeye atmak kabul edilir bir durum olamaz. Böylesine önemli bir tehlikeyi kamuoyunun gündeme taşımak, uyarıda bulunmak hepimizin görevidir. Sizi gönülden destekliyoruz “dedi .
Belediye Başkan vekilinin bu söylemi aklıma geçenlerde Japon dostlarımızla Gerze ,Dikmen ve Erfelek Belediye Başkanlarına yaptığımız ziyaretleri getirdi. Eğer biz o ziyaretleri yapmasaydık ; Giresun Belediye Başkan vekiline de vesile olmasaydık bilemezdik ki belediye başkanlarının yenilenebilir enerjiye dair gerçek düşüncelerini . Hayatımız ve geleceğimiz için sağlıklı yaşam hakkımız için daha çok kapı çalmalı daha talepkar olmalı sanki …
Nükleersiz org. ve Yeşil Düşünce Derneği’nin girişimleriyle gerçekleştirilen Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz Projesi hatırlayacağınız üzere resmi olarak 3 Ağustos’ta Hüseyin’in sandalını Hopa’ya karayolundan getirmesinin ardından yapılan basın açıklamasıyla , fiili olarak ise 14 Ağustos tarihinde sandalını denize indirmesiyle başlamıştı . Dolayısıyla Hüseyin bugün itibariyle denizde dolu dolu 1 hafta geçirmiş bulunuyor . Önce Yüreğine , sonra küreğine sağlık Hüseyin!
Ben de son olarak Sürmene ayağını anlattığım günlüklerime sırasıyla Araklı ,Trabzon ve Akçaabat duraklarını ekleyerek devam ediyorum ;
19 Agustos sabahı Sürmene’den çıkıp denizdeyken başladı yağmur , Trabzon/Araklı’da limana sığındı ; sandalı da su almaya başladığı için güverteye macun çekmek şart olmuştu . Geceyi geçirmek için neyse ki çadırı vardı .
20 Agustos sabahı tekrar denize çıkıp Yomra’ya geldiğinde Açık Radyo’dan Açık Yeşil Programının yapımcısı Ümit Şahin telefondaydı , kendisini cep telefonundan programa bağlamak için saat 10:30’a sözleştiler . İlk telefon geldiğinde uzaktaki limanı gören Hüseyin program başladığında limanın içindeydi .
Benim de pür dikkat programı dinlediğim üzere projeden biraz bahsedip hayalkırıklıklarına geçti , belli ki dokunmuştu Hüseyin’e insanların duyarsızlığı … Ne zaman Nükleersiz Türkiye için bu projeyi anlatmaya başlıyorsa insanlar ona soruyordu “günde ne kadar gidiyorsun” , “bu sandal kaç para …”. Görünen oydu ki halk sadece bilinçsiz değil, duyarlı da değildi… Genelleme yapmak doğru değilse de Hopa’dan Trabzon’a kadar bir kişinin bile ilgi gösterip tebrik etmemesi başka nasıl anlaşılabilirdi …? Yine de Proje büyüktü ,20 yılda bir çıkıyordu böylesi son büyük proje 1994 yılında Timur Danış’ın Nükleere karşı yaptığı 4000km’lik yürüyüştü .Timur Danış İstanbul-Sinop -Mersin/Akkuyu -İstanbul arasını yürümüştü .
Ardından, Ümit Şahin ile Ömer Madra’nın konuğu olmanın dayanılmaz ağırlığı ile ekoloji konularına girildi tabi , mümkün müydü denizin üstüne döşenen otobana bu programda değinmeden Trabzon’a geçmek? Ben bu konuda Karadenizli müteaahitlerin Karadeniz’in “kara”sını anakara olarak anlamasından şüphelenmişimdir hep … ya İkiztepe’de denizin doldurulmasıyla yapılan havalimanına ne dersiniz? Güzel soru sordu Ümit Şahin , tehlike arz etmiyor muydu , denize döşenen havalimanı yüzünden kıyı kıyı gitmek varken açıktan dolaşmak zorunda kalmak ? Oysa ki Hüseyin otobanın gürültüsünden uzak olmak için zaten hep açıktan ilerliyordu…
Sonra biraz kendinden de bahsetti Hüseyin , denizi nasıl sevdiğinden neden yıllardır amatör olarak kürek çektiğinden … Çocukken başlamıştı deniz sevdası , ailesi yaban değildi denize …Oysa insanlar öyle mi ya? Hep korkutulur çocuklar, “ yaramazlık yaparsan seni denize atarım” diye, sonra gelsin “denize düşen yılana sarılır”, “bu iş olmazsa denize atarım kendimi” söylenmeleri …bunlar genel olarak denizden korkulduğunun kanıtı olabilir miydi? Acaba çocukluğumuzdan mı başlıyor denizle/doğayla mücadele ? Denizi doldurup yol yapmanın ,denizi temiz tutma çabası içinde olmamanın, fabrika atığını denize olduğu gibi boşaltmanın çocukluğumuza uzanan bir endişeyle , can acıtan tembihlerle ilgisi olabilir miydi acaba? Program biterken çevre ve ekoloji uzmanlarımızın , Hüseyin’i yol boyunca Karadeniz kıyı şeridinde yaşanan kirlenme ve imar yozlaşması için somut bilgi kaynağı olarak gördüğü üzere önümüzdeki günlerde sık sık programa bağlayacaklarına şüphem yoktu.
20 Ağustos günü Yerel basından 1-2 gazeteciyle karşılandı Hüseyin , aslında basın açıklaması yapılacaktı ama haberleşme problemi yaşanmıştı ,sadece fotografları çekildi kayaların önünde . Hava şartları da elvermediğinden tekrar çıkamazdı denize ,dinlenmeye çekildi .
21 Ağustos günü Trabzon /Salacak’taydı hava ve deniz koşullarının el verdiği sıklıkta kürek çekerek vardı oraya , son havadisleri kendisinden aldığımda Trabzon merkezi geçmiş Akçaabat’a girmişti hatta minibüsteydi , gürültüden anlaşamayınca o indiğinde konuşmaya karar verdik . Akşam bir kamping alanında kalacak ve nihayet, havlusu dahil tüm eşyaları iki gündür su içinde olan sandalının güvertesine macun çekebilecekti , mutluydu .
Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz günlüğünü, nükleer faciayı yaratan ve yaşatan hükümetlerinin ülkemize nükleer santral satacağını öğrendikten sonra bir türlü rahat edemeyen Japon aktivist, akademisyen ve gazeteci dostların İstanbul ve Sinop ziyaretlerine iştirak ettiğim için bu sefer de “üçü bir yerde” haline getirmek durumunda kaldığımı bilmenizi isterim. Öte yandan Hüseyin’in de son derece motive bir şekilde hedefe yönelik kürek çektiğini göz önüne alırsanız sandalında geçirdiği saatlerin paralelinde bana yazacak çok bir şey bırakmadığını da kabul edersiniz. Ben yine de son üç günü kendisinden aldığım bilgilerle olabildiğince renkli anlatmaya çalışayım.
Fındıklı’da Ceylan Ailesi’nin yanında kaldıktan sonra yola, pardon denize koyulan Hüseyin’i 16 Agustos günü bekleyen büyük sürpriz, Türkiye’de deniz doldurularak yapılan ikinci havalimanıydı. Trabzon’a 110km, Rize’ye 33 km mesafede kurulacak olan İkiztepe Havalimanı’nın halihazırda küçücük balıkçı limanını, Pazar’daki Kız Kalesi ile turistik nitelikler taşıyan deniz sahasının 10 km doldurulacak olması bölge halkını memnun ediyordu, öyle ki havaalanının Artvin sınırı içinde mi Rize sınırı içinde mi olacağı havaalanını paylaşamama kaynaklı tartışma bile yaratmıştı. Oysa bu havaalanı inşaatı insanların kalkınma vaatleriyle doğayı nasıl arkadan bıçakladığının kanıtıydı. Para karşısında bırakın akan suyu, deniz olsa durmazdı…
Pazar’da Hüseyin’i evinde ağırlayan Kemal Bey’e teşekkürler!
Hüseyin Sürmene’de
17 Ağustos sabahı her zamanki gibi sabah 5’te denize çıkan Hüseyin’i bu sefer kapitalizmin bir başka yüzü bekliyordu. İmtiyazlar… Karadeniz’i kıyı boyunca ehlileştirmeye çalışan otoban nasıl olduysa bir noktada kıyının arkasından geçirilmişti .Sebep bir zamanlar Marmaris’te denizi, işgal ettiği ve rahatsızlık verdiği için şikayet edilen ünlü armatör Kalkavanlar’ın varlığı olmasındı?
Sebebi ne olursa olsun otobanın arkadan geçirilmesine sevinmeden duramadım. Karadeniz kıyı şeridi boyunca kıvrılarak yılan gibi denize tıslayan otobana dair anlattıkları denizin kendisinden çalınanı geri kazanacağını açık ve net söyleyen “Son Kumsal” belgeselini aklıma getirdi. Oysa doğa adamı Hüseyin’in deyimiyle kum ne güzeldir, temizler denizi, lakin inşaatçılar onu da kıskanır beton kaya ne varsa dayar sırtına doğanın… Bir of! çekerek Of’ta konakladı Hüseyin.
18 Agustos: Ne güzeldir dayanışma! Hüseyin’in geleceğini Sinop’taki dostumuz Sami Koç’tan duymuş olan Sürmeneliler sabah 10:00’da Hüseyin’i karşıladı. Sabah 5’te denizde olmak için çoğunlukla davetleri bile reddetmek durumunda kalıp sandalında konaklayan Hüseyin’in bu şekilde Sürmene’ye erkenden varması hiç şüphesiz Karadeniz insanıyla kaynaşmasını da sağladı.
Hüseyin Ürkmez Nükleersiz Türkiye için 5 gündür denizde; saatte ortalama 5 km giderek göze aldığı yolculuğun %10’u bile henüz bitmiş değil… 1500km dile kolay… “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenleri” dediği gibi Şairin, çek Hüseyin çek kürekleri ağır ağır! Çernobil’in etkilerinin 10 yıllar sonra ortaya çıkardığı kanser vakalarıyla dolu hastanelerdeki mağdurlar için çek! Nükleer santral sevdasına karşı çek! sömürüye karşı çek! akıntıya karşı çek!
Hüseyin’i buradan takip edebilir, projeye fonlabeni üzerinden katkıda bulunabilir,yerinizden kalkmadan nükleersiz bir Türkiye için bir kürek de siz atabilirsiniz.
13 Ağustos günü, yani Cumhurbaskanlığı seçiminden iki gün sonra yola çıkarak Trabzon’a uçan ve yorgun argın Hopa’ya ulaşan Hüseyin’i Hopalılar karşıladı. Sandalının yanına vardığında Hopalı çocuklar için kendi yokluğunda bir cazibe merkezi olduğunu anlaması güç olmayacaktı. Hopa’ya dönmüş olduğu günü önündeki uzun seyahat için enerji toplamak için değerlendiren Hüseyin, böylece 14 Ağustos sabahı fotoğrafta gördüğünüz haliyle sandalını tertip ederek yola koyulabildi. Sabah 10:00’da küreklere asılmak suretiyle akşam 20:00’ye kadar Hopa-Fındıklı mesafesini gidip toplam 20 mil yapan Hüseyin’in söylediğine göre sahili insanların yüzmesine elverişli deniz çarşaf gibi önünde uzanıyordu. Akşam 20:00’de konaklamak üzere sandalını Fındıklı sahiline çektiğinde ise acı bir manzarayla karşılaştı. Dereden gelen paslı bir teneke ufak bir çocuğun ayağının ciddi olarak kesilmesine yol açmıştı. Telefonda konuşurken dahi üzüntüsünü anlamam güç olmadı onun deyimiyle “caart”diye gitmişti çocukcağızın ayağı…
Akşama güleryüzlü insanların evinde konaklayacaktı, mısırdan ve balıktan zengin bir sofra onu bekliyordu. Ceylan Ailesi’ne, nükleer santrallerin insan sağlığına ve çevreye vereceği zarara dikkat çekmek üzere Karadenizi boylu boyunca kürekleyerek geçme projesine sunduğu katkıdan dolayı yürekten teşekkür ederiz.
Sandalla kucaklaşma
Hüseyin’i bu linkten takip edebilir , benim gibi gece 02 :00’de de kürek çektiğine şaşırarak şahit olabilirsiniz. Kıyısında kurulacak bir nükleer santralin bir kaza olmasa dahi Karadeniz ve çevresine, özellikle bölgede insan sağlığına vereceği zararı Çernobil’i anarak bir kez daha düşünme zamanı… Hüseyin’in küreğinin denizi usulca yalamasına benzemez radyasyon, yutuverir şimdiyi ve gelecek zamanı alacasına karanlığında.
Projeye fonlabeni üzerinden katkıda bulunabilir, yerinizden kalkmadan nükleersiz bir Türkiye için bir kürek de siz atabilirsiniz..
Yeşil Gazete’de iki aylık Nükleersiz Türkiye İçin Kürekle Karadeniz yazı dizisi başlıyor ;
1996 yılından günümüze nükleer karşıtları ülkemizde nükleer santral kurulmasına engel olmak için neler yapmadı ki? Halk hareketleri mi dersiniz, balıkçı eylemleri mi, şehirlerarası yürüyüşler mi, bisikletli eylemler mi, Fukushima ve Çernobil kazalarının yıl dönümü anmaları mı? Hepsi yaşadığımız dünyada soluduğumuz havanın, üzerimize yağan yağmurun , meyvelerinden beslendiğimiz toprağın temiz kalması ,zehir saçmaması içindi…Şimdi bir kez daha yaşam hakkımız üzerinde karar verici rol oynayanlara, ÇED kararlarını hiçe sayarak kamuoyunun talebini dikkate almayanlara sesimizi duyurmak, gerçekleştirilmiş tüm nükleer karşıtı eylemlere bir katkı sunmak adına yepyeni ve farklı bir projeyle yola çıkıyor ve yüksek sesle tüm Türkiye’nin duyacağı şekilde haykırıyoruz:
Nükleer Santral Istemiyoruz!
Hüseyin Ürkmez boşa kürek çekmeyecek , nükleere dikkat çekecek!
Hüseyin Ürkmez, Nükleersiz bir Türkiye için bu kayıkla 1-2 ayda Hopa’dan İstanbul’a kürek çekecek
1999 yılından günümüze kadar yurt içi ve dışında uzun süreli projelere imza atmış olan Hüseyin Ürkmez , Nükleersiz.org , Yeşil Düşünce ve Fonlabeni.com üzerinden sağlanacak kamuoyu desteğiyle Hopa’dan İstanbul’a kadar 1500 km uzunluğundaki Karadeniz’i motorsuz ve yelkensiz olarak kürekle geçecek.
Ülkemizin hatta dünyamızın geleceğini etkileyecek nükleer santrallere karşı duruşumuzun sembolü olarak 3 Ağustos Pazar günü Kazım Koyuncu’nun memleketi Hopa’da basın açıklamasıyla başlayacak bu kampanyanın amacı, Karadeniz halkının nükleer santrallerin olası tehlikeleri hakkındaki farkındalığını artırmak. Kampanya, eylül ayının sonunda İstanbul-Ortaköy’de yine basın açıklamasıyla nihayetlenecek.
Kürekle Karadeniz Turu Her Gün Yeşil Gazete’de
İki ay sürecek proje için Karadeniz’in en sakin dönemi olan Ağustos-Eylül ayları seçildi. Hüseyin Ürkmez 1 Ağustos’ta yola çıkarak kayığını İstanbul’ dan karayoluyla Hopa’ya getirecek ancak , 10 Ağustostaki Cumhurbaşkanlığı seçimi için İstanbul’a dönerek duyarlı bir vatandaş olarak oyunu kullandıktan sonra kürek çekmeye devam edebilecek.Kampanyanın fikir annesi Pınar Demircan‘ın tüm serüveni gün gün gazetemiz üzerinden paylaşacağı “Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz” turunun ulaşım ve konaklama masrafları için desteğinizi bekliyoruz
Haydi, Nükleersiz bir Türkiye için Kürekle Karadeniz’e sen de destek ol !
Hüseyin Ürkmez kimdir? 2002’de 35 günlük Antalya-Antakya, 2004’te 10 günlük İstanbul-Gelibolu , 2010’da 30 günlük İstanbul-Selanik , 2012’de 120 günlük İstanbul-Gökçeada-Atina-Arnavutluk-Karadağ-Hırvatistan-Slovenya-İtalya (Venedik/Padova) , son olarak da 2013’te 45 günlük Venedik-Bari/İtalya kürek turlarını gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda uluslararası bisiklet sürüşleri gerçekleştirmiş bir bisiklet aktivisti olan Hüseyin Ürkmez’in fotoğrafları ve yazıları halen Atlas Dergisi’nde yayınlanmaktadır . İstanbul Moda’da denizcilik ve kürek dersleri veren Hüseyin Ürkmez aynı zamanda Denizde Arama Kurtarma (DAKSAR) aktif üyesidir.
11 Mart 2011 tarihinde Japonya’nın Fukushima şehrini, özellikle Futaba kentini vuran deprem ve tsunaminin sebep olduğu nükleer kazanın üzerinden 3 yıl geçmiş bulunuyor. Buna rağmen Fukushima sakinlerinin hayatı eski haline dönemiyor, yüksek dozdaki radyasyon şehrin yeni ev sahibi, hemen herkes sağlıklarını kaybetmemek için şehrinden kilometrelerce uzakta, alışık olmadığı bir hayatı yaşamak zorunda… İnsanlar hala nükleer kazayı konuşuyor, yazıyor hatta çiziyor.
Japonya genelinde, yayın hayatına başladığı 1980’lerden beri beğeniyle takip edilen, günümüzde de oldukça popüler Oishinbo adlı manga (çizgi roman) da konuyu ele alanlardan. Manganın yaratıcısı Tetsu Kariya nihayetinde Fukushima mağdurlarının yüzü oldu, manga karakterleri üzerinden Fukushima nükleer kazasının etkileri işleniyor.
Fukushima Sonrası Burun Deliklerinde Kanama Vakaları
Çizgi romanın yaratıcısı Tetsuya Kariya, Fukushima’ nın Futaba kentinin Eski Belediye BaşkanıKatsutaka Idogawa’ nın görüşlerine başvurarak, çizgi romanı için bilgi aldı. Çünkü Idogawa San, felaketin akabinde, nükleer facia mağdurlarının Futaba’dan Saitama’ya tahliye edilmesi için sorumluluk alarak gönüllü çalıştı, nükleer kaza mağdurlarının radyasyondan en az oranda etkilenmesi için çabaladı. Tetsu Kariya, Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de Fukushima bölgesinde bulunmuş olanlarda artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı. Burun kanamaları son zamanlarda Japonya’da çok gündemde,bir politikacı, iş adamı konuşmasının ortasında oluk oluk kan içinde kalabiliyor hatta hayat kalitesi bozulduğu için kanama olmasın diye burun deliklerini laserle yaktıranların olduğu bilgisi sosyal medyada dolaşıyor.
Tetsu Kariya, Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de Fukushima bölgesinde bulunmuş olanlarda artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı
Nükleer kaza sonrası tahliye edilenlerin yaşamını anlatmaya çalışan bir başkası da kazanın değiştirdiği yaşamları kameraya çeken ve Oishinbo’nun gündemine katkıda bulunan Satomi Horikiri. Horikiri San kazadan birkaç yıl önce bir kamera satın alarak kamera kullanmayı öğrendi, kaza meydana geldikten sonra kendi mahallesindeki terkedilmiş bir okula yerleşen kaza mağdurlarına aşçılık yaparak onların acı hikayelerini dinledi . Nükleer kaza mağdurlarının değişen yaşamlarını anlatan uzun metrajlı belgeselinin adı “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”.
Nuclear Hot Seat adındaki bir dergi Idogawa San ve Horikiri San ile geçtiğimiz Mart ayında gerçekleştirdiği söyleşide onların nükleer kazaya dair yorumlarını aldı. Idogawa San, kazadan sonra YouTubeda nükleer karşıtı görüşlerini ifade etmişti. Aşağıda detaylarını okuyacağınız, Japon Hükümetinin başka ülkelere nükleer santral teknolojisini ihraç etmesine atıf yaptığı bu konuşması hayli ilgi çekici…
Her ikisinin de kendi seslerinden bu linkten dinleyebileceğiniz yorumlarının Türkçe çevirisini aynen aktarıyorum (Linkte iki ses kaydı var. İngilizce ve Japonca. Idogawa San ve Horikiri San’ın Japonca yorumları alttaki kayıtta)
Katsutaka Idogawa; “Dünyadaki her birey, sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürebileceği yaşam alanlarını hak eder”
“Fukushima Felaketi’nin üstünden 3 yıl geçti. Fakat kazanın hazin sonuçlarını biz hala yaşıyoruz, 30 sene geçse de yaşayacağız… Büyük pişmanlık içindeyiz. Neyin pişmanlığı mı? Zamanında Tepco (Tokyo Elektrik) ve devlet yetkililerine, Belediye Başkanı olarak görev yaptığım dönemde, “Nükleer santralde kaza ihtimali var mı?” diye defalarca sormuştum.. “Hayır, yok.” demişlerdi. Her seferinde, “Sorun olmayacak, bir problem yaşamayacaksınız.” demekten geri durmadılar. Fakat üç yıl önce gördük ki; nükleer santral tsunamide yıkıldı. Demek ki nükleer santral yıkılabiliyormuş. Yalanlar üzerine tesis edilerek çalıştırılan bu nükleer santrallerin güvenli olmadığı, bizim yaşadığımız felaketle artık ispatlanmıştır.
Nükleer kaza bizim yaşamımızı mahvetti. Tepco Elektrik şirketi, tüm bir kentin yaşadığı felaketin sorumlusudur. Tarihte başka nükleer kazalar da oldu fakat, Japonya’ da meydana gelen kazada durum farklı. On binlerce insan evlerini terk etti, kilometrelerce öteye taşınmak zorunda kaldı. Japon Hükümeti de sorumlu, bizim geleceğimizi mahvettiler. Çok fazla sayıda insan acılar içerisinde. Böylesine acı deneyimler edinmemize sebep olan Başbakan Abe şimdi de, yetersiz, güvenli olmayan ve emniyet şartlarından yoksun bu nükleer teknolojiyi başka ülkelere satma çabası içerisinde ve bunu gerçekleştirmek için bu ülkelerin yetkilileriyle görüşmeler yapıyor. Bizim başbakanımız, henüz kendi ülkesinde felakete yol açan kazanın sebepleri ve sonuçları açık açık ortaya konamamışken, kazanın analizi yapılamamışken, nasıl olur da başka ülkelere bu teknolojiyi ihraç eder? Ben tüm Japon milleti adına utanç duyuyorum.Japon ürünleri dünya çapında her zaman yüksek kalitesiyle alıcılarına güven vermiştir. Gelişimini tamamlamamış bir ürünün pazarlanması gibi bir sorumsuzluk örneğine Japonya tarihinde rastlanmamıştır.
Fukushima nükleer kazasının sonucu olarak, okyanusta radyoaktif kirlilik başladı ve üç yıl geçmesine rağmen bu kirlilik her gün artarak devam ediyor… Buna rağmen Başbakan Abe, yine uluslararası arenada, kirliliğin durdurulduğu, bloke edildiği gibi yalanlar söylemektedir. Başbakan Abe’ nin bu tavrı yüzünden utanç duyuyorum.
Bizler eski günlerimize dönemeyiz. Çevrenin bir elektrik şirketince kirletilmesi çok üzücü bir olaydır ama daha üzücü olan, bu durumu düzeltecek ne bir politikacının ne de bir uzmanın çıkmasıdır. Bu felaketin sonuçlarının üstesinden gelmek uzmanlarla bile mümkün değildir.
Siz, dünyanın diğer ülkelerinin insanları, lütfen durup bizim halimize bir bakın. Bakın ki; bizler nasıl bir yaşama mahkum edildik, görün! Bir suçumuz olmamasına rağmen, ne cefalar çekiyoruz! Hayallerimiz yıkıldı! Çocuklarımızın geleceği mahvoldu!
Bizim elimizden gelen tek şey ise kayıt tutmak ve bu yaşadıklarımızın dünyanın hiçbir yerinde tekrar yaşanmaması için sizlere aktarmak. Bu bizim görevimiz.
Dünyadaki her birey, sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürebileceği yaşam alanlarını hak eder. Herkes çocuklarının geleceğe dair hayal kurabileceği bir hayatı yaşaması için sesini çıkarmalıdır; haykırmalıdır!
Bizler kendi ebeveynlerimizden güzel ve temiz bir şehri miras aldık. Fakat, ne acı ki, aynı temiz ve güzel şehri, kendi çocuklarımızın sağlıklı yaşayabileceği bir ortam olarak, onlara bırakamadık.
Böyle bir acı, dünyanın hiçbir yerinde yaşanmasın!
Lütfen, dünyada sağlıklı nesillerin olması için ses çıkarın!”
Şimdi de, nükleer santral kazasının yaşandığı Fukushima Futaba kentinden tahliye edilen nükleer kaza mağdurlarının hazin öykülerini, değişen yaşam koşullarını kameraya alarak “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”adlı belgeseli ortaya koyan Satomi Horikiri’ nin anlattıklarına kulak verelim…
Satomi Horikiri; “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”
“Fukushima Nükleer Santral kazasından sonra, benim yaşadığım şehre, Fukushima’ nın Futaba kentinden tahliye edilenler oldu. Onların sığındıkları okulda gönüllü aşçı olarak çalıştım ve acılarını, üzüntülerini dinledim.
Fukushima’ da bir nükleer santral kazası olduğunu duyduğumda “Bu bir son!” diyecek kadar şok içerisindeydim. Fakat en çok endişe duyduğum, nükleer santral bölgesinde yaşayanların ne durumda olduğu, onların hangi koşullarda yaşamak zorunda kalacaklarıydı. Bu sebeple, tam da benim yaşadığım Saitama şehrinin Kazo semtindeki terk edilmiş liseye, kaza mağdurlarının gelip sığındığını duyunca o okulda gönüllü aşçı olarak çalışmak istedim. Kazaya dair acı tecrübelerini, eski ve terkedilmiş bir okul binasında yaşadıkları komün hayatının zorluklarını dinlediğim bir yılın sonunda, onların yaşadıklarını belgesel film yoluyla tüm dünyaya anlatma düşüncesi zihnimde belirginleşti. Aslında bunu daha çok onlar istediler, yaşadıklarının unutulmasını istemiyorlardı.
Fukushima’ nın Futaba kentinden gelen nükleer mültecilerin sayısı 1.400 kişi, bu sayı tüm Futaba nüfusunun beşte birine karşılık geliyor. Futaba kent sakinleri neden yaşadıkları yerden 300 km uzağa gelip sığındı derseniz, bunun tek sebebi Tepco (Tokyo Elektrik)’in, devletin, hükümet yetkililerinin bu insanlara kaçıp sığınabilecekleri bir yer göstermemesi. Neyse ki o zamanki Belediye Başkanları (Idogawa San), nükleer kaza ve kaza sonrası yayılan radyasyon konusuna duyarlı olduğu için kasabada yaşayanların sağlıklarını kaybetmemeleri adına uğraş vermiş ve onların Fukushima’ dan mümkün olduğunca uzağa kaçmalarını sağlamış. Ben de onun bu kararını çok doğru bularak hemen ardından kaza mağdurlarının yerleştiği okulda gönüllü faaliyetlerime başladım.
Onlara yemek yapıyordum. Yaşadıkları bölgedeki işlerini de kaybetmiş bu insanlar, bir de terk edilmiş okula sığınarak komün hayatı yaşadıkları için özel hayatlarını da yitirmişti. Başlarda şehirlerine tekrar dönüp dönemeyeceklerini tartışıp duruyorlardı. Futaba kasabası sakinleri, kendilerine ait olan her şeyi şehirlerinde bırakmışlardı. Evlerini, okullarını, ailelerinin mezarlarını, sosyal yaşam alanlarını geride bırakmışlardı… Ve kendilerine ait olmayan, kendilerini de ait hissedemedikleri Saitama’ ya çıkıp gelmişlerdi. Yaşamak için bambaşka bir yere sığınmak zorunda kalmışlardı.
Gerçekten biraz düşününce, keşke yaşadıkları sadece bir deprem, tsunami olsaydı dedim… Çünkü öyle bir durumda doğal afet bittikten sonra evlerine dönebilir, yıkılmış, hasar görmüş yapıları tamir etmek hatta yeniden inşa etmek suretiyle kentlerinde tekrar eski yaşamlarına kavuşabilirlerdi. Fakat nükleer kaza öyle bir şey ki, alıştığınız şehrinize, çocukluğunuzu, gençliğinizi, tüm hayatınızı geçirdiğiniz topraklara geri dönmenizi imkansız kılıyor. Sizi köklerinizden kopartıp çok uzaklarda yaşamaya mahkum ediyor.
Mesela Futaba kentini düşünelim… Evi depremde hasar görmüş birisi, tamir ederek o evde oturabilir mi? Göze görünmeyen radyasyon oraya tekrar dönmesi için en büyük engel… Radyasyonun ele geçirdiği şehrine dönmesi sağlığı açısından en büyük tehlike… Dolayısıyla Futaba’dan Saitama’ya sığınan insanlar da neyin nasıl düzeleceğini bilmiyorlar, düzeltebileceklerini hayal dahi edemiyorlar. İşlerini de kaybetmiş olan bu insanlar, aslında şehirlerine, mahallelerine dönerek kendilerini, evlerini, mahallelerini hatta şehirlerini tekrar ayağa kaldırmaya adamak istiyorlar ama artık hepsinin yeni sahibi radyasyon…
Bu çok acı bir durum!
Başlangıçta kaza mağdurlarının arasında kentlerine, mahallelerine geri dönebileceklerini sananlar vardı ama zamanla onlar da radyasyon oranı çok yüksek olduğu için oraya dönemeyeceklerini artık biliyor ve anlıyor. Herkes çaresizlik içerisindeyse de, başka seçenekleri olmadığı için şehirlerinden, geçmişlerinden vazgeçiyorlar…
İnanın, sadece yaşlılar değil, nükleer kaza mağdurlarının hemen hepsi aynı duygular içerisinde”
2 Haziran 2014 Salı akşamı TRT Haber’de Nükleer konusunu irdeleyen bir belgesel olduğunu öğrenince saat tam 21:00’da ekran başındaydım . Programı izlediğim zaman devletimizin nükleer santral kurulması hususunda ne kadar kararlı olduğunu bir kez daha anladım; zira belgesel adı altında servis edilen nükleer reklamından farksızdı ! Devlet kanalı olan TRT’de farklı çizgide bir programla karşılaşmayı beklemek hayalcilik olurdu zaten …Tarafsızlıktan uzak duruşuyla belgesel olarak niteleyemeyediğim programın hazırlayıcısı Serhat Akçabaşlangıçta nükleer meselesinde halkın nabzını tutmayı isteyen ,tarafsız, görevini yapma çabası içerisinde bir gazeteci görünümünde… İki söyleminden birinin içinde “kuşku” kelimesi geçiyor aynı zamanda çok mesafeli nükleere,” halka, protestolara kulak verelim bakalım” diyerek çıkıyor yola!
İlk ziyaret Mersin’e; nükleer santralin kurulacağı bölgeyi geziyor, halktan görüş alıyor. İş adamı Ali Amca’nın “nükleer projesine karşı olup olmamayı akademisyenler bilir” demesiyle izleyiciye alttan alta “başının üstünde duran gök, soluduğun hava üzerine hiçbir söz hakkın yok ” mesajı bir güzel veriliyor, Ali Amca’nın “Başka yer dururken nükleer santral neden Mersin’e kuruluyor?” sorusu da dikkatlerden kaçmıyor. Görüşü alınan bir turizmci ise ne gariptir ki nükleeri nasıl desteklediğini , nükleer teknolojinin turizme de zarar vermeyeceğini savunduktan sonra araya “nükleer santral için başka yer seçilseydi bundan mutluluk duyardık” ı sıkıştırıveriyor . Gazetecimiz, Mersin Akkuyu’ya nükleer santral kurulması kararının alındığı ilk yıllarda Rusya’ya davet edilen kafileden biri doktor iki kişiyle de bir roportaj yapıyor, ne var ki herkes memnun …Akkuyu Belediye Başkanı Ümmet Büyük’ün de görüşü alınıyor elbette! (Ümmet Büyük’ü ben ilk defa Akkuyu Köylüsünün Nükleer Santrale karşı olan mücadelesini anlatan Akkuyu Belgeseli’nde tanıdım;kendisi başlarda Nükleer karşıtı mücadeleye destek vermiş sonradan nasıl olduysa nükleer taraftarı oluvermiş hatta bu programda Mersin halkının artık %90’ı nükleere taraftır diyecek kadar da ileri vardırmış işi … ) Programda nükleer karşıtı görüşler alınmazsa objektif imaj vermeyeceği kaygısıyla olsa gerek, Nükleer karşıtı Platform üyelerinden Dr Derman Boztok’un görüşü sorulmuş, o da nükleer atık mevzuuna değinmiş, bir de Mersin Sun TV Yöneticisi Ali Adalıoğlu nükleer santralin muz ihracatını olumsuz etkileyeceğini belirtebilmiş ama hepsi o kadar 40 dakikalık program içerisinde sadece iki karşıt görüşe yer verilmiş; mamafih onların sesleri muzdaki radyasyonun, uçaktayken aldığımız radyasyonun daha fazla olduğunu savunan, üstüne de “radyasyon zararlı olsaydı maymunlar uzun yaşamazdı” diyebilen Ankara Üniversitesi Nükleer Bilim Enstitüsü Prof Dr Doğan Bor’un bilimsel(!) açıklamalarının yanında cılız kalmış.
Dağlardan deniz seviyesine inen ‘kuşku’
Gazetecimiz, yerel halkın görüşlerini aldıktan sonra NGS Akkuyu işletmesinde – bir çevirmeni mi desem yetkilisi mi bilemedim onunla Rusya’ya gidiyor, amacı Akkuyu’ya kurulacak nükleer santralin benzerini çevresindeki hayat şartlarında müthiş bir değişiklik var mı diye bakmak, dozimetresiyle(namı diğer radyasyon ölçüm cihazıyla) ölçüm yapmak …Ziyaretinde ilk şaşkınlığı Novavoranej’de insanların maske takmaması ,koruyucu kıyafetler giymediğini görmesiyle yaşıyor. Bu şaşkınlığı hiç de inandırıcı değil. Bugün dünya genelinde 438 adet nükleer santral varken(55 adeti Japonya’da kapalı olarak bulunan) kaza ya da bir sızıntı yaşnmamışken insanların ne koruyucu kıyafet ne de maske takmadığı dünyaca bilinen bir gerçek . Dolayısıyla bu garip noktada gazetecimizin şaşkınlık yaşaması bana abartılı bir tepki olarak göründü. Gazetecimizin nükleere karşı endişe seviyesi bu programı yaparken edindiği bilgiler sayesinde dağlardan deniz seviyelerine çekilmiş ;öyle bir ikna olmuş …Netice itibariyle gazetecimiz Novavoranej’de ekolojistlerle , çocuklarla , sebze meyve yetiştirenlerlerle, nükleer santral çalışanlarıyla da görüşmeler yaptığını ihmal etmediğini ve dozimetresinin heryeri ölçtüğünü , ne kadar ölçüp baksa da dozimetresinin onu hep sevindirdiğini söylemeden geçmeyeyim . Kısacası Gazetecimiz dozimetresi elinde mutlu mesut , başlarda temkinli yaklaştığı nükleerin dostu olmuş şekilde hayatının kalan kısmına “ölçtüm baktım radyasyon yok!” bir de ”halk nükleere karşı çıkıyorsa bu durum onların bilgisizliğinden” diyerek devam edecek görünüyor.
Gelin bir de sayın sazetecimiz programında yer verseydi Nükleer fizikçi Prof.Dr. Hayrettin Kılıç Hocamız’ ın diyeceklerine bakalım:
“Son yıllarda Rusya nükleer endüstrisinin reklam gösterisi olan ve Voronezh şehrinden 40 kilometre uzaklıkta Voronezh ve Don nehrinin kesiştiği , Ukrayna sınırı yakındaki Novovoronez nükleer kopleksinin kısa geçmişi şöyle; Sovyetler zamanında geliştirilmeye başlanan basınçlı su moderatrolu VVER tipi Rus dizaynı reaktörlerin birincisi olan VVER-210 reaktörü 1964 yılından ikinci reaktör VVER-365 ise 1996 elektirik üretimine başladı. Bu reaktörlerin birincisi kurulusundan beri tasarım ve malzeme hastalarından dolayı meydana gelen kazalar (iki büyük kaza; 7 mayıs 1969 ve 1971 yılı Eylül ayında) sonucu 1998 yılında kapatıldı. İkinci reaktör de aynı sebeplerden dolayı bölge halkının güvenliğini tehdit ettiği için 1990 yılında kapatıldı.
Fakat radyoaktif olarak kirlenmiş bu iki reaktörün sökülüp çevreden izole edilmesi gerekirken, son yirmi yılda bu iki reaktördeki borular, kablolar, pompalar ve diğer aksamlar güvenli-söküm yönetmeliklerine uymadan sökülüp Kuzey Kore, Hindistan, Çin, İranda nükleer santral projelerinde veya kara borsada hurda metal olarak satıldı.Bu komplekste hala bu iki reaktör ve soğutma havuzlarindaki binlerce ton atık yakıtlar çevreyi tehdit etmekte, Bu iki reaktörün batı standartlarında sökülüp çevreden izole edilmesi sürecinin en az 30 yıl olacağı ve bu işlevler sırasında 8150 metreküp sıvı ve 3250 metreküp katı radyoaktif atıkların çıkacağı hesaplanıyor.”
Merak ediyorum , acaba sayın gazetecimiz 10 yıl sonra da Novavoranej’e benzer görüşmeler için gider miydi? Atlanılan bir gerçek var ki dünya nükleer santralin bir teknoloji olarak problem yaratabileceğine 3 miles Island,Çernobil ve Fukushima kazaları yaşandıkça tanık oluyor . Bir nükleer santralin ömrünün 40 yıl, ekonomik kaygılarla bu sürenin 60 yıla çıkartılmaya çalışıldığını düşünürseniz facialar her an kapımızda …Nükleer atık mevzuuna burada girmiyorum bile…
Japonya’da da Nükleer yeni bir sayfa; artık insanlar dozimetreyi hayatlarının içine almışlar, hiçbirşeyi dozimetreyle ölçmeden tüketemiyorlar , göz görünmeyen radyasyon paranoyak insanlar yaratmış ;ülke kanser oranlarının da artmaya yüz tutuğu bir toplumu taşıyor böğründe .
Aynı gazetecinin dozimetresiyle Japonya’ya, Fukushima’ya gitmesini istiyorum.