28 Ağustos 2018 Salı

Dünyanın ilk yüzen nükleer santraline onay: Bir Rosatom macerası daha!

Rus Bilimsel İnceleme Kurulu (Glavgosexpertiza),dünyanın ilk yüzen nükleer santrali (floating nuclear power plant(FNPP))  Rosenergoatom’a ait Akademik Lomonosov’un testlerden başarıyla geçtiğini ve 2019 yılındaenerji üretimine başlaması için 9 Aralık 2017 tarihinde onay verdiğini duyurdu.
Rosenergoatom Şirketi, Türkiye’nin ilk yüzen nükleer Santrali olması öngörülen, toplumsal muhalefete rağmen kurulmak istenen Akkuyu Nükler Santrali’nin en büyük ortağı ve operasyon için yetkili taraf olan  Rosatom Şirketi’nin de bir yan kuruluşu. Bu nedenle Akademik Lomonosov’un inşasından bugüne geçirdiği süreç, Türkiye ve Rusya  arasında imzalanan Hükümetlerarası anlaşma sonrasında İnşa et-Sahiplen-Üret(BOO) modeliyle Akkuyu’da nükleer enerji üretmesi için görevlendirilen Rosatom’un iş yapma kültürüne dair  önemli ip uçları veriyor.
Adını ünlü Akademisyen Mikhail Lomonosov’dan alan yüzen santralde, her biri 35 Megawatt kapasitesinde 2  reaktör ve buhar jeneratörleri, reaktör soğutucu pompalar, ısı eşanjörleri, basınçlandırıcılar, valfler ve boru hatları bulunuyor.  200 binnüfuslu (bazı kaynaklara göre 100bin) bir kentin elektriğini 40 yılboyunca sağlaması  öngörülüyor.
2019 yılı itibariyle elektrik üretmesine onay verilmiş olan Akademik Lomonosov için öngörülen  plan, halihazırda inşaatına devam edilen 5 Milyon nüfuslu St Petersbourg*   şehrinden  kargo gemileriyle çekilerek 2018 Kasım ayında Rusya’nın Pevekşehrine ulaştırılması. Motorsuz olduğu için çekilerek ilerleyen platform üzerindeki santral, Rosatom’un operator şirketi Rosenergoatom tarafından yapılan açıklamaya göre  2018 yılının Mayıs ayına kadar Kola Yarımadası’ndaki Murmansk’a götürülmüş olacak ve Ekim ayında yakıt ikmali yapılarak Kasım ayında tekrar yola çıkacak.
Genel olarak FNPP ‘ler için plan : Kırmızı: (değişen) inşaat sahaları, dağıtım sahaları, mavi : önerilen dağıtım bölgeleri
Akademik Lomonosov yolculuğunun ikinci ayağında ise Pasifik Okyanusu’nda yine kargo gemileri tarafından bu kez 6000 kilometre çekilecek.  Bu yılın sonunda Pevek şehrinde ömrünü tamamlayıp  kapatılacak olan Bilibino Nükleer Santrali’nin** reaktörlerinin yerine elektrik üretimine başlayacak .

Norveç’te halk tepkili! 

Fakat Akademik Lomonosov’un  Murmansk’a götürülmesi için Rosatom’un Norveç Hükümeti’nin  şartlarına uyması bekleniyor. Zira Norveç halkı kaza, radyoaktif sızıntı , olasılıkları ve güvenlik endişeleri nedeniyle platformun Baltık Denizi’nden geçmesine ve Norveç’in etrafını dolaşmasına uzunca bir süredir itiraz halinde. 
Akademik Lomonosov’un izleyeceği rotanın ilk ayağı
Norveç Dış işleri Bakanlığı sözcüsü Marit Barger Roslandgeçen sene Haziran ayında  yüzen platformun yakıt yüklenmiş olarak Norveç’in etrafından geçirilmesini istemediklerini bir basın toplantısıyla beyan etmiş, bunun üzerine Temmuz ayında Rosatom yetkilisi Aleksey Likhachev de reaktörlere yakıt ikmali yapılmadan platformun Murmansk’a geçirileceğine dair açıklama yapmak zorunda kalmıştı fakat, Likhachev’in  bu sözünü tutması konusunda bazı şüpheler de yok değil. Zira Rosenergoatom’un bir diğer açıklamalarına göre yüzen santralin testlerine de St Petersbourg’dan ayrılma ve Murmansk’a ulaşma sürecine kadar ve sonrasında 1 yıl daha devam edilmesi gerekiyor . 

Çevresel Riskler!

Akademik Lomonosov’un yakıt yüklü iken denizden geçirilmesi çevresel riskleri de beraberinde getiriyor. Özellikle en büyük ise endişe santralde çok fazla miktarda radyoaktif enerji üretilmesi ve bunun bir sızıntıya sebebiyet verebilecek olması yönünde . 
Uzmanların açıklamalarına göre Akademik Lomonosov’unenerji üreteceği Kamçatka Yarımadası’nda sismik hareketlilik de mevcut. Deprem ve onun tetikleyeceği bir tsunami, yüzen nükleer santraldeki atıkların da denize ve dolayısıyla ekosisteme yayılmasına sebebiyet verebilir. Platformun dolayısıyla reaktörlerin “terör” yaratmak amaçlı saldırılarına açık olması ise bir diğer endişe konusu. 

Astarı  yüzünden pahalı! 

2006 yılında reaktör inşasına başlanan Akademik Lomonosov’un 2013 yılında üretime başlayacağı öngörülmüş fakat, inşaata  başlanmasından tutun da tamamlanmasına kadar hesaplar şaştığı gibi  maliyetler de bu zaman zarfında  140 Milyon Dolar’dan 740 Milyon Dolaraçıkmış bulunuyor. 
Bütün bu yukarıda yazılanları özetlersek Rosatom’un yüzen  projesi kendisini batırabilir de! Nitekim başlarda 200 bin (bazı kaynaklarda 100 bin)kişilik elektrik ihtiyacını 40 yıl boyunca karşılamayı hedefleyen proje   iş takviminin 10 yıl gerisine düşmüş ve halihazırdaki maliyeti de hesaplanmış ilk maliyete göre 5 kat artmış görünüyor, üstelik üretim yeri bile plana göre 2 defa değişmiş. Plansızlık ve öngörülemezliklerin içinde boğulan bu projeler bir de 70 Megawatlık üretim için değer mi sorusunu  akıllara getirirken bu enerjinin bedava verilmeyeceğini satış fiyatının da olacağını hatırlatalım.

Sorular, sorunlar…

Kuşkusuz nükleer santraller sözkonusu olduğunda  hiç bir maddi karşılık ile değeri hesaplanamayacak,tolere edilemeyecek  önemde ve geri dönülemez şekilde  çevrenin ve canlı yaşamının radyasyona maruz  kalması sorunların bir diğer boyutunu oluşturmaktadır.  Mamafih,  yüzen bir nükleer santralin gezici ve dış tehditlere daha açık bir  felaket ihtimali barındırması,batması ihtimali  ürkütücüdür. Bu nedenlerle yüzen bir nükleer santral dünyayı ilgilendiren bir çok soruyu da beraberinde getirmektedir. Örneğin kaza/sızıntı/batma halinde acil eylem planları var mıdır? Atıkları ne yapılacaktır?   Bununla beraber tehlikeleri açısından  normal bir nükleer  reaktör 700- 1200 Megawatt kapasiteli iken platformda 35 Megawatt kapasiteli  reaktör küçük görülebilir  ancak, bu vesileyle hatırlatalım:  uzmanlar altını çiziyor düşük doz radyasyon yoktur yani radyasyon sözkonusu olduğunda dozun düşük olması tolere edilebileceği anlamına gelmemektedir.
Akademik Lomonosov’un inşa edileceği yer 2007’de Severodnisk iken şirket kararıyla 2008 yılında inşa süreci Baltık Denizi’ne kıyısı olan turizmi ile ünlü St Petersbourg’a alınmıştı. 
**Bilibino Nükleer Santrali’nin reaktörleri 1974-1976 yılında devreye alınmış olan her biri 12 Megawatt kapasiteli toplam 4 adet hafif su soğutmalı (light water graphite moderated reactor) Çernobil tipi  reaktörden oluşuyor.
(Bellona, Power technology, Yeşil Gazete)
Pınar Demircan

Akemi Shima anlatıyor: Fukuşima Nükleer Felaketi tanıklığım

Fukuşima Nükleer Santrali’nde meydana gelen ve hala devam eden felaketin kurbanlarından Akemi  Shima‘nın, 4 yıl önce tanıklıkların paylaşıldığı bir etkinlikte ödüle layık görülen Japonca makalesini Yeşil Gazete ekibinden Pınar Demircan‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz. (Akemi  Shima adınaAyako Oga‘nın okuduğu makalenin orjinal sunumunu  şuradan izleyebilirsiniz). Fakat önce Editörün notu: 
Uyarmış olalım, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin  üzerinden  geçen süre 7 yıla yaklaşırken  Pazar günü haftalık koşturmacanızın içinde bir es verip dinlenmeye çekildiğiniz köşenizde sizi rahatsız etmeyi amaçlıyor bu paylaşım.Hoş, bizim için toz pembe olan bir şey yok zaten ama , kendi kendinize her zaman daha kötüsü olabilir, Moğollar’ın şarkısındaki gibi”bir şey yapmalı!” diyeceksiniz.
Bu kez Fukuşima Felaketini  veri ve rakamlarla değil,  zihninizle değil, yüreğinizle hissetmenizi sağlamak derdimiz. Biz değil, bu kez Akemi Shima anlatacak. Fukuşima Nükleer Santrali’ne 84-90 kilometre mesafede olan  Fukuşima Eyaleti’ne bağlı Date şehrinde yaşamak zorunda kaldı Akemi. Bugün Gaziemir’de, yarın Akkuyu’da ve Sinop’ta, İğneada’da veya dünyanın bir başka yerinde benzer haksızlıkların yaşanmasına sadece siz engel olabilirsiniz. Bu arada Sinop merkezin Nükleer santral sahasına 14 kilometre, Mersin şehir merkezinin  nükleer santral sahasına 90 kilometre, İğneada için de yerleşim yerlerine yakın olduğunu, İstanbul’a bile 120 kilometre mesafede olduğunu, Karadeniz’in Trakya’nın kuş uçuşu 1000 kilomete mesafedeki Çernobil felaketinden nasıl etkilendiğini  anımsamakta fayda var. Elbette nükleer santral kazasıyla ve mesafeye göre etki derecesiyle sınırlı değil riskler. Nükleer santraller ve yaydıkları radyasyon hakkında daha fazla bilgiye şuradan erişebilirsiniz. 
“ Merhaba, benim adım  Akemi Shima.
Ailem hastanede bu nedenle  aranızda olamadım. Üzgünüm.
Size biraz bulunduğum yerle ilgili bilgi vermek isterim.
Date şehri, Fukuşima eyaletinin kuzeyinde yer alır, tahliye planı kapsamına giren İitate kasabasının batısında yer alır.
Date şehri acil durum tahliye planına alınmadı, özel koşulları olduğu söylendi ki bu durum şehrimizde infial yarattı. Hala sonucu netleşmemiş, tahliye edilsin mi edilmesin mi belli olmayan, sürüncemede bırakılanlar var. Doğal olarak bu durum kasabanın sakinleri arasında ikilik yaratıyor. Okula devam eden öğrencilerin psikolojileri de bozuk.  Bu ortamda bir de devlet tarafından “bölgede radyasyon yoktur, şehir güvenlidir” gibi duyurular yapılıyor, hatta neredeyse okulda bile “radyasyon eğitimi” kapsamında radyasyon olup olmadığını ölçerek anlamamızı sağlayan eğitimlere son verilecek .
Hatta mevcut durumda “iyileşmeyi gölgeleyen dedikodular var” iddiasına karşı bir bahane üretilerek sorunlar hiç oluşmamış gibi gösteriliyor. Sonuçta diyebilirm ki radyasyon tehlikesinin olup olmadığı neredeyse insanların arzusuna bırakıldı.
Nükleer santraldeki patlamanın üstünden 3 yıl geçti, sezyum 134 kazadan önceki miktarın 10 katı. Topraktaki kirlilik olduğu gibi duruyor. Her gün geçtiğimiz okul yolunda 3-10 mikrosievert (yaklaşık 100 bin bekerel) radyoaktif kirlilik var. Bu yolun temizlenmesini istedik ama hiç bir şey yapılmadı.
Yerel yönetim atık alanı kalmadığı gibi bir gerekçe gösterdi, yani temizlik yapılsa bile bu radyoaktif atıkların konacağı yer yokmuş. Temizlenemiyorsa bu tehlikeli yerlerden geçişi niye yasaklamıyorlar dediysek de söylediğimizle kaldık.
Peki yüksek miktarda radyasyon bulunan yerde bizim oturmamıza niye izin veriliyor? Bu sorularımıza devlet görevlilerinden “Yoldan birkaç saniye içinde hemen geçip gidiyorsunuz, bu nedenle bir zararı yok” şeklinde cevaplar aldık.
Bu şehrin radyoaktif yüksek tehlikeli olduğunu bilmeyenler, özellikle  çocuklar var buralardan yürümemeliler. Lütfen çocuklara bir bakın. Bu yerlerde, kum içinde toz kaldıran oyunlar oynuyorlar. Tabi burası sadece çocuklar için de değil yetişkinler için de sağlık açısından tehlikeli. Anladık ki radyoaktif temizliği kendimiz yaparken üstten topladığımız toprağı, radyoaktif katı atığı kendi bahçemizden başka yere koyamazdık. Bu sebeple bahçemizi de kendimiz temizledik. Benim ailemin evinde her biri 1 tonluk plastik torbalardan 100 tane var. Evet maalesef kendi kendimize radyoaktif temizlik yaptık. Buna bir çoğunuz çekimser bakabilir. Ama çare yoktu. Tahliye edilmeyen bizler için günlük yaşamımıza devam etmemiz gerekiyordu. Bizim gibi bir çok insan bu durumda. Çocuklar için bir an önce temizlik yapılması gerekiyordu. Burada kendi kendine radyoaktif temizlik yapıp kalarak çocuğunun geleceğini tehlikeye atan anne için “ Aptal !”deniyor. Bunu duyuyoruz, çok üzülüyoruz. Burada kalanlarla şehri terk edenler arasında sorunlar ve tartışmalar yaşanıyor. Gitmeli mi kalmalı mı tartışması yönlendiren olmadığı için sürüp gidiyor. İşte  reaktör faciasını izleyen 3 yılı böyle geçirdim. “Bağlılık, iyileşme ve  kulaktan kulağa dolaşan bilgiler”gibi iddialar da cabası…
İşte bunu kabul edemiyorum !
Dedikodu olduğu iddia edilen şeyler aslında gerçekler, yani bizim yaşadıklarımız .
2011 yılında kar yağışı devam ederken çok anne ağladı. Ben de ağladım, gözyaşlarına boğuldum . Küçük çocukların önünde hemen her gün üzüntüden kahroldum, her gün öldüm.
2012 yılında gerçekleri biraz daha anlamaya başladık. Fakat radyaoktif olarak kirli olduğunu bildiğimiz şehrimiz, sağlık testlerinin sonucuna göre hep “etkilenme yok” şeklinde açıklanıyordu. Bunun üzerine kasabamızın sakinleri şüphelenmeye başladı, belediyeye, milletvekillerine ulaşılmaya çalışılıyordu artık. Tüm çabamız güvenimizin kırılmasıyla sonuçlanıyordu yalnızca.
Durumumuza dair hiçbirşey değişmemişse de iyileşme varmış gibi gösteriliyor.
Date şehrinde 3 mikrosievertin altında olduğu için radyoaktif temizlik yapılmasına gerek görülmüyor. Gerçek sebep ise radyoaktif temizliğin pahalı olması ve radyaoktif atıkları koyacak bir yer bulunamaması. Biz niçin böyle bir yerde yaşamak zorunda bırakılıyoruz, niçin tahliye edilmiyoruz? Buradaki radyasyonu unutup yaşamımıza devam etmemiz mi bekleniyor? Bu durum sadece Date şehri için mi geçerli? Anlamıyorum…
Şehrimizde radyoaktif temizliğin yani dekontaminasyon çalışmasının  yapılmayacağı söyleniyor.  Aslında sebebi biliyorum. Biliyorum ki insanların şehirlerini isteğe bağlı olarak terketmesi bekleniyor aksi halde devletin onlara maddi yardım vermesi gerekecek. Çünkü bunun sonu yok! Devlet bu yardımı ve desteği geniş yelpazede sunarsa hep vermek zorunda kalacak. Bu nedenle bize de evimizi, bahçemizi, tüm maddi varlığımızı bırakarak gitmemiz söyleyen çok oldu.
“Yaşlı annenizi, babanızı bırakın, kaçın gidin, gidebilen gitsin!” diyenler bile oldu. Fakat kendi başına karar verip gitmek kolay değil. Önce yüreğinizin bir zamanlama sorunu oluyor. Mesela şimdi gitsek daha da zor. Devlet tarafından radyasyon kalmadığı, sorun kalmadığı yönünde birbiri ardına  açıklamalar yapılıyor. Nükleer santral felaketinin sorumluları  allaha havale edilip tüm dertler  yurttaşların omuzlarına bırakılıyor. Akıl alır gibi değil!
Nükleer felaketin başlamasının üstünden 3 yıl geçti . Sorunlar mazide kalmış  gibi ama gerçekte değil, çünkü sadece 3 yıl geçti. Yani aslında daha hiç bir şey başlamadı.
Esasen bu sene(2014 yılı) ocak ayında Date’de yerel seçimler yapıldı. Valiye hızlı bir şekilde dekontaminasyon yapma sözü veren bir belediye  başkanı en fazla oyu aldı. Fakat yeni belediye başkanından öğrendik ki  Date’de yıllık kirlilik 5 milisievert düzeyinde ve temizlenmesi de çok zor. Yerel yönetim için de kaynakların sevki açısından zor bir durum. Fakat ben en çok yurttaşların seslerini çıkarmamasını anlayamıyorum. 3 yılın ardından iyileşme olmadığı gibi durum daha da kötüye gidiyor…
Lütfen “Radyasyon haberleriyle Devlet erkine karşı dedikodu üretildiği” yalanına inanmayın. Daha fazla gözden çıkarılmak istemiyoruz. Japonya bilmiyor mu radyasyonun ne felaketlere yol açtığını? Biliyor! Hiroşima ve Nagasaki felaketleri bu topraklarda yaşandı. Çernobil Nükleer Felaketinin sonuçlarını izledik, izliyoruz, Nükleer testlerin yapıldığı Marshall Adaları’nda test yapıldığında ada sakinlerine, Daigo fukuryu Maru’ya  ne olduğunu biliyoruz. Dünya genelinde bunlardan başka da örnek maalesef çok. Yaşadığımız maruziyeti, uçaktaki radyasyonla ya da tıbbi amaçlı kullanılan radyasyonla karşılaştırmak yerine sonuçları bilinen bu kazalarda uğranılan radyoaktif maruziyetlerle yapmalılar.
Devlet yetkilileri biliyor ! Bildiği için 3 yıldır yaşadığımız radyoaktif maruziyeti küçük göstermeye çalışıyor. Eyalet genelinde sağlık taramalarının sonuçlarına bakarsanız göreceksiniz. Kendi içimizde farklı görüşlerde olanlarla çatışalım ve oraya buraya savrulalım diye uğradığımız maruziyeti küçük göstermeye çalışıyorlar. Mağdurun kendisinden maruziyetinin olmadığını sanması bekleniyor. Neticede mağdur olduğunu söylese de kimse bir yardım ve destek göremeyecek. İşte bu nedenle radyasyon mağduru olduğunu düşünenlerin aslında buna inandırıldıkları söyleniyor. “Radyasyon dedikodusu” yapıldığı için radyasyon varmış, yani üzerine konuşmasak radyasyon aslında yok! Radyasyon mağduriyetinin olduğu fikrinde sebat edenlerin ise işi zor, toplumdan dışlanıyorlar ve bu negatif sarmal halinde sürüp gidiyor…
Bizler şimdiye dek “Hibakuşa” olarak yaşadıklarımızı herkese anlatmalıyız. Ben 3 yılda hibakuşaların arasında onların nasıl acılar çektiğine şahit oldum, biraz anladım. Fakat şimdi size anlatırken fark ediyorum ki hibakuşalar çok yüce insanlar. Ben ağlaya ağlaya uyuya kalmak istemiyorum fakat  gereksiz bir şeymiş gibi fırlatılıp atılmak da istemiyorum. 3 yıl oldu, felaket başlayalı 3 yıl oldu! Lütfen yaşadıklarınızı paylaşın, anlatın, sesinizi çıkarın! ” 
Akemi Shima

Bilgi notu: Akemi Shima’ların yaşamlarını, Fukuşima felaketinin başlamasıyla  Fukuşima eyaletinin içinde farklı tahliye planlarının uygulandığı, bir çoğunun kapsama dahi alınmadığını Yeşil Gazete’de okudunuz. Nitekim Mart 2015’te Japonya/Sendai’de gerçekleştirilen BM Dünya Afet Riskleri Azaltma Konferansı’na yönelik hazırlık yapmış olan Japonya CSO Koalisyonu (JCC2015) eliyle oluşturulan komitenin titizlikle hazırladığı Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders  kitapçığı da bu gerçekleri tüm boyutlarıyla aktarıyor. Ancak  Fukuşima felaketinin üzerinden 7 yıla yakın bir süre geçerken doğal olarak verilerin de güncellenmesi gerekiyor. Bu vesileyle, Nükleersiz.org’un  bu konuda üstüne düşeni yaparak  çok yakında sivil toplumu bilgilendirmeye dönük yeni katkılar yapmaya hazırlandığını, yeni bilgilerin siz  okurlarımızla buluşacağını  da haber vermiş olalım.

Akkuyu Nükleer Santrali için “önlisans iptal davası açmak”hak kabul edildi

Akkuyu Nükleer Santrali Projesi’nin hayata geçirilmesi için  özellikle Çevre Etki ve Değerlendirme(ÇED) RaporununÇevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmasını izleyen süreçte  sivil toplum çok çeşitli hukuksuz uygulamalara maruz bırakılıyor.
Halkın katılımı toplantılarının yapılmamasından  3000 sayfalık ÇED raporunun  ikinci başvurusu başladıktan 1 ay içinde  Rus Devlet Başkanı Putin’in ziyaretine denk getirilerek  onaylanması ilk etaptaki bazı örnekler. Bu uygunsuzlukların karşısında çözümsüz kalan sivil toplumun da yargıya başvurma eğilimi  arttı. ÇED’in onaylanmasının akabinde 3000 itiraz dilekçesi verilerek, sivil toplum tarafından çok çeşitli davalar açıldı.  2015 yılından bugüne dek geçen süreçte deneyimlenen bilirkişi incelemeleri ve ÇED’e methiye niteliğindeki değerlendirmeleri ile ÇED’in iptal edilmesi için girişimler bir şekilde karşılıksız kaldı. Hatta en son yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı, bugün henüz sonucu açıklanmamış olan ÇED iptal Davasının öncesinde açıkça yargı kararına müdahale niteliği taşıyan bir beyanatta bulundu. 

“İncelemeksizin ret”in reddine…

Benzer şekilde  7.09.2016 tarihinde önlisans davası da Ankara 12. İdareMahkemesi tarafından, önlisansın dava edilemeyeceği gerekçesiyle “İncelenmeksizin Ret” edilmişti. Akkuyu önlisansın iptal davasında Davacı Vekil  Av. İsmail Atal’ınverdiği bilgiye göre kararın yeniden değerlendirilmesi talepleri Ankara Bölge İdare Mahkemesi tarafından haklı bulundu ve  yerel mahkeme Ankara 7. İdare Mahkemesininkararını “kesin” olarak kaldırdı. Böylece Ankara 7. İdare Mahkemesi’nin , davanın esası üzerinden dava dilekçesinde ortaya konmuş olan hukuki gerekçeleri ve nükleer santralin tehlikelerinin değerlendirerek yeniden bir karar vermesi gerekecek.
Bu arada Akkuyu için sürecin son aşama olan inşaat lisansı verilmesi aşamasına geldiğini hatırlatalım. Üretim lisansı ise geçen sene Şubat ayında verilmiş  mart ayında ise inşaat lisansı için başvuru yapılmıştı. Önlisans ise 2015 yılında 3 yıl boyunca Akkuyu Nükleer santralinin kurulmasına yönelik inşaat lisansının alınması dahil tüm gerekli hazırlıkların yapılması için 3 yıllığına verilmişti.

Bu karar diğer enerji projeleri için emsal niteliğinde

Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin vermiş olduğu bu karar yalnızca nükleer santrallerin tehlikesine karşı ses çıkarmayı dava açmayı haklı görmekle kalmayacak, ekolojik yaşamı ipotek altına alma ihtimali bulunan termik santraller ve HES’ler  gibi enerji tesislerine karşı önlisans  iptal davası açabilmeye de emsal teşkil edecek.
(Yeşil Gazete)
Pınar Demircan

Sinop’a denenmemiş reaktörler denenmemiş ortaklıkla kurulacak

Nükleer endüstri sektöründe bir süredir uygunsuzluk haberleriyle başta kendi ülkesinde olmak üzere skandallara imza atan Fransız Areva şirketi reaktör kurulum hizmetler alanını Areva grubundanki Electricité de France (EDF)’edevretti. Böylece Mitsubishi Heavy Industries (MHI) ile Areva’nın ortak üretim yapacağı Atmea 1 Projesi’nin de yeni ortağı EDF oldu.
Atmea Projeleri dünya genelinde özellikle gelişmekte olan ülkelere 1100 Megawat’lık basınçlı su reaktörlerinin geliştirilmesi, bunların lisanslanması, pazarlaması ve satışını yapmak için 2007 yılında Mitsubishi ve Areva ortaklığıyla kurulmuştu. Areva’nın işlerini  EDF’e bırakması Türkiye’yi de oldukça ilgilendiriyor. Zira hükümet tarafından Akkuyu’dan sonra Türkiye’nin ikinci nükler santralinin kurulması için Japonya ile yapılan uluslararası anlaşma gereği Sinop’ta kurulması öngörülen Atmea 1 reaktörünün de ortakları Mitsubishi ve Areva  olarak biliniyorken bu değişiklikle artık Mitsubishi ve EDF olmuş bulunuyor.  Atmea 1 reaktörünün dünyada hiç bir ülkede kurulmamış, dolayısıyla denenmemiş oluşu  halihazırda bir sorunken, sürecin yeni yapılanmayla yürütülecek olması da bilinmezlerin arttığını gösteriyor. Öte yandan yer lisansı alınmamış sahada nükleer santral kurulması için operasyonel anlamda proje tanıtım dosyası Çevre ve Şehircilik ve Bakanlığı’na sunuldu bile.
Öte yandan Areva açısından sözkonusu değişiklik  hisselerinin EDF’e devri ile de bitmiyor: Yeni kurulan ortaklıkta hisselerin %19,5’u Mitsubishi tarafından ve %5’i de Assystem tarafından  alındı ve nihayet dün açıklandığına göre Areva NP’nin ismi artık “Framatome” oldu. Framatome ise Areva’nın içinden çıktığı eski ana şirketin adından geliyor. Framatome şirketi 1975’teFransa’daki reaktörlerin kurulumu için tek üreticisi olarak 25 yılın sonunda EDF için Fransa’daki 58 reakötörükurmuştu. Böylece 2018’in ilk haftası içinde Areva’nın hisseleri EDF’e satılırken şirket de eski adına  dönmüş oldu. Ortaklıkta %5 hisse alan Assystem ise 2017 yılının Mayıs ayında kurulacak bu yeni iştirake 125 milyon Avro ile talip olan bir Fransız nükleer mühendislik şirketi.
Bu sistemin, Framatom içinde Atmea projelerine dönük MHI ve EDF arasındaki yarı yarıya ortaklıkla yürümesi dünya genelinde Atmea reaktörlerinin kurulumunun, lisanslanmasının, pazarlanmasının bu şekilde planlanması öngörülüyor. Bu şekilde bir yeniden yapılanma için Fransa Devleti Areva’ya  4,5 milyar Avro destek verdi. Reaktör operasyonları, yakıt ikmali, reaktör kurulumu  Yeni Areva’nın iş alanı içine alınırken Finlandiya’da Olkiluoto EPR projesi ve ölümcül tehlikelere yol açabilecek hataların yapıldığı Le Creusot Fabrikası’nın işleri eski Areva’da kalacak.
(Wnn, Yeşil Gazete)  

Yer lisansı olmayan Sinop NGS için ÇED proje dosyası sunuldu

Türkiye’nin ikinci nükleer santrali olması öngörülen Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) için ÇED sürecinin ilk aşaması olan proje tanıtım dosyasının  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulduğu öğrenildi. Proje tanıtım dosyası onaylanırsa ÇED süreci için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) kurulacak .İDKnın önemine değindiğimiz bir yazımızı buradan okuyabilirsiniz.  Komisyonun kurulması halkın görüşlerinin alınması için gerekli olacak. ÇED raporu için yatırımcıya özel bir format hazırlanarak verilecek. ÇED raporu bu özel formata uygun olarak şirket tarafından hazırlanacak.Proje başvurusunun 2017’nin son günlerinde yapılmış olması  proje başvurusunun yıl atlatma kaygısı mı var sorusunu akıllara getiriyor.
Sinop NGS’nin kurulması için 2013 yılının Mayıs ayında Japonya ile Hükümetlerarası Anlaşma’nın imzalanmasının ardından  santralin kurulumu için Mitsubishi görevlendirilmişti. Yurt dışı projelerinde Fransız şirketi Areva ile konsorsiyum kararı alan Mitsubishi Şirketinin Sinop NGS için henüz dünyada hiçbir ülkede denenmemiş Atmea 1 reaktörünü inşa etmesi  Türkiye’de siyasi iktidar tarafından uygun görülmüş  bulunuyor.  Sinop NGS’nn reaktörlerini inşa etmesi öngörülen Areva ve Mitsubishi ise kendi ülkelerinde nükleer skandallara imza atmış bulunuyor.  Projeye göre bu şekilde 1100 Megawatlık 4 reaktör inşa edilecek ve tam kapasite çalışınca üretilen elektrik  Türkiye’nin ihtiyacı olan elektriğin %5‘ine tekabül edecek. Projenin kurulum maliyeti kağıt üstünde 20 milyar Dolar olup nükleer atıkların getireceği milyar Dolarlık hesaplanmamış ek maliyetler Akkuyu’da olduğu gibi bu öngörünün dışında.
Öte yandan ÇED proje dosyası sunulan Sinop NGS için henüz bir yer lisansı alınmış değil ve  Sinop’ta Mitsubishi şirket çalışanları eliyle yürütülen depremsellik çalışmaları da devam ediyor. Bununla birlikte Mitsubishi tarafından yürütülen deprem araştırmalarının neticesi Japon medyasına konu olmuş ve Sinop’taki depremselliğin küçük gösterilmeye çalışıldığına dair haberler yayınlanmıştı ( ilgili  haberimizi buradan okuyabilirsiniz) .
Sinop NGS için ilk imzaların atılmasından bugüne kadar Çevre , şehircilik ve Orman Bakanlığı’ndan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na devredilen  %99’u ormanlık olan İnceburunarazisinde 500 bine yakın ağaç kesilmiş bulunuyor. Gerek Sinop’ta gerekse Türkiye genelinde Sinop NGS’nin kurulmasına itirazı  olan  geniş bir kesim bulunuyor . Zira her yıl  Sinop’ta gerçekleştirilen  Çernobil Felaketini Anma etkinliği nin 29.’su olan 2015 yılında 40 bin kişi bir araya gelerek “nükleere hayır!” demiş, izleyen yıllarda da katılım en az 20 bin kişi civarında olmuştu .

*http://enerjienstitusu.com/2017/12/28/sinop-nukleer-santrali-icin-ced-basvurusu-yapildi/
(Yeşil Gazete)
Pınar Demircan

Nükleer atıkların ÇED sürecinde sivil toplumun dışlanma biçimleri

İzmir’in  Gaziemir ilçesinde eski kurşun geri kazanım tesisi olan Aslan Avcı Fabrikası’nın  arazisine gömülü  nükleer atıklar 2007 yılından beri kamuoyunu meşgul ediyor. Tarihçesini yazılarımızdan izleyebileceğiniz Gaziemir’de, çevre ve insan sağlığı açısından tehlike arz eden duruma çözüm bulunması için  2014 yılında sivil toplum tarafından yargıya başvurularak ısrarla Çevre Etki Değerlendirme (ÇED)  sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Zira radyoaktif atıkları toprağa gömdüğü tespit edilen Aslan Avcı  Fabrikası’nın  verdiği zarar için Türkiye’de verilmiş en yüksek çevre cezası anlamına da gelen  5,7 milyon liralık ceza kesilmiştir. Pek tabi ki tahribatın büyüklüğünün ispatı anlamına da gelen bu cezanın uygulandığı  kirliliğin bertarafı için uygulanacak yöntemlere yönelik ÇED onayı belgesinin alınması gereklidir, yargı kararıda bunu salık vermiştir.
Bundan sonra ise Gaziemir’de  nükleer atıkların bertarafı için alınması gereken ÇED onay belgesinin hazırlık safhalarında sivil toplumun çeşitli engellemelerle karşılaştığını görüyoruz. Nitekim ÇED sürecinin bir  parçası olan İnceleme  ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısından sivil toplum temsilcileri görüşleri alındıktan sonra salondan çıkartılıyor  ve toplantıya ait tutanağın da kendileriyle  paylaşılmasından  “özel hayatın gizliliği”gerekçesiyle kaçınılıyor. Bunun üzerine ÇEDsürecinin olması gerektiği gibi işlemesi için de yargıya başvurmak zorunda kalan, bu aşamayı da başarıyla geçerek yargı hükmüyle tutanağın kendilerine gönderilmesine karar verilen sivil toplum temsilcileri için İDK tutanaklarını edinmek  yine tam anlamıyla mümkün olmuyor.Yani aslında yargı kararına göre  İDK kararları sivil toplumla paylaşılıyor ama aslında  paylaşılmıyor…Nasıl mı?
En son Gaziemir’deki nükleer atıkların bertarafı için yapılan  “Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Temizlenmesi ile Tehlikeli ve Tehlikesiz Atıkların Geri Kazanımı projesi ile ilgili 14/12/2016 tarihinde 1. İDK toplantısında tutulan tutanak  komisyon üyelerinin telefon ve mail adresleri bulunduğu için  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Müdürlüğü tarafından  “özel hayatın gizliliğinin ihlali” maddesi ile reddedilmişti.  Sivil toplumun dışlandığı toplantının tutanaklarını edinme çabası Ankara 11. İdare Mahkemesi tarafından  ÇED alınmasına karar verilen projelerde ÇED raporunun alınmasının amacının “projenin gerçekleştirileceği alana ve çevresine, üzerinde bulunan sakinlerle diğer canlılara olan etkilerinin tüm yönleriyle objektif bir değerlendirmeye tabi tutulmasını sağlamak”tır şeklinde değerlendirildiği için yürütme durdurularak tutanağın fiilen paylaşılması mümkün oldu. Bu şekilde yargı,  1. İDK toplantı tutanağının bir örneğinin komisyon üyelerinin cep telefonu numaraları ve mail adreslerinin 4982 sayılı Kanunu’nun 9. maddesi doğrultusunda 1. İDK toplantı tutanağından ayrılarak/ kapatılarak/karartılarak, özel hayatın gizliliği gerekçesini ortadan kaldırarak tutanağa erişim talep edenlerle paylaşılması gerektiğine hükmetti.
Yargının bu kararının ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Müdürlüğü 1.İDK’ya katılan sivil toplum temsilcilerine  tutanağı gönderdi. Fakat tutanakta  komisyon üyelerine üyelerine ait üstü kapatılarak paylaşılan telefon ve mail adres bilgilerinden başka bir  bilginin yer almadığı görüldü.


Gaziemir’deki nükleer atıkların bertarafı için yargı sürecini başlatan, Davacı Vekil aynı zamanda İDK’ da sivil toplum temsilcisi olan Av Arif Ali Cangı’ya göre sözkonusu yargı kararı, ÇED süreçlerinin her aşamasının şeffaf biçimde yürütülmesi gereğinin belgelendirilmiş olması açısından çok önemli.
Ancak anlaşılıyor ki  tüm projenin uygulanması aşamasının da şeffaf yürütülmesinin önünü açabilecek nitelikteyken sivil toplum temsilcilerine gönderilen 13.10.2017 tarih ve E.16204 sayılı yazı ile 1.İDK toplantısına katılım föyü ile toplantıda sivil toplumun sunumu ve toplantıdan çıkartılmasına dair tutanağın paylaşılmış olması sürece itibar edilmediğinin de bir  göstergesi.
Kısacası Gaziemir vakası  yargı kararlarının sivil toplum yararına  çalıştığını çok ender gördüğümüz durumlarda dahi sivil toplum ile paylaşılan bilginin sınırlı tutulduğunun bir ispatı. Öte yandan paylaşmaya değer bir bilginin olmaması gibi durumlarla karşılaşılması da muhtemel. Yani buradan  İDK  gibi ÇED sürecinin nihai aşamasını teşkil eden toplantılar silsilesinde toplantının adının hakkını verecek gerek “incelemenin” gerekse herhangi bir “değerlendirmenin” yapılmamış olabileceğini de düşünebiliriz. Bu nokta da Av. Cangı da Davacı EGEÇEP adına  28.11 .2017 tarihliyeni bir dilekçe ile T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi İzin ve Denetim Müdürlüğü’ne  İDK toplantısında hiç mi bir tartışmanın olmadığını, karşı fikir beyanında bulunulmadığını, görüş, bilgi ve belgenin paylaşılmadığına dair sorularını yöneltmiş bulunuyor.
Gaziemir vakası sivil toplumun sonuçları kendisini direkt ilgilendiren tehlikelerden sermaye sahiplerinin  ve otoritelerin zarar görmemesi bilakis fayda sağlaması adına dışlandığını, yargı kararlarının arkasından nasıl dolanıldığını  net olarak ortaya koyan sancılı bir süreç. Diğer bir açıdan da nükleer santrallerin kurulması planlanan Türkiye’de sivil toplumun müdahalesini engelleme pratiklerini  içinde barındırıyor.  Daha açık söylemek gerekirse takibi ve ilgiyi elden bırakırsak yarın  nükleer santraller kurulduktan sonra  işletim süreçlerine hatta meydana gelebilecek sızıntı , radyoaktif kirlilik veya nükleer atık gibi deli sorunlara çokça seyirci kalacağız gibi görünüyor. Dolayısıyla Gaziemir sürecinden  başlayarak sivil toplum içinden konuya ilgi duyan gönüllü uzmanların, bilim insanlarının süreci sahiplenerek İDK’yı izleyen Gaziemir sürecini takip eden  sivil toplum temsilcilerine katılması  çok değerli. Bizlerin çabası çevre ve insan sağlığından başka öncelikleri olanlar açısından dikkate alınmak zorunda. Yurttaşlık bilinciyle ÇED süreci boyunca hatta sonrasında EGEÇEP ve sivil toplum temsilcileriyle bağlantı kurarak bu çalışmalara  destek olmak mümkün.
Yeşil Gazete 
Pınar Demircan

Nükleer endüstriye bağımlı Fransa’nın iklim değişikliği yalanları

Küresel iklim değişikliğine yol açan sera gazı emisyon miktarının başta fosil yakıtların kullanımının azaltılmasıyla düşürülmesi  gerekiyor. Bunun için adımlar atılırken “gelişmiş ülke” kategorisinde olan hükümetlerin  kararları “gelişmekte olan ülkeler”in hükümetlerinin kararlarına da etkide bulunuyor. Misal, ABD Hükümeti’nin Paris İklim  Anlaşmasını tanımadığını açıklaması üzerine Türkiye’de de siyas iktidar  yerli kömürünü sonuna kadar çıkarmak istediğini dünyaya duyurma fırsatı bulmuş, Paris İklim Anlaşması’nı uygulamayacağını ilan etmişti. Tabi aynı hükümet  bu Paris Anlaşması’na sığınarak nükleer santral kurması gerektiği  iddiasında da bulunuyor o ayrı. Bu arada her ne kadar iddianın temeli  yanlış olsa da yani nükleer santral kurulması sera gazı emisyonlarının azaltılmasına bir çözüm değilse de Paris Anlaşması’nın Türkiye’deki siyasi iktidarın çifte standartını bir kez daha görmemizi sağladığı muhakkak!
Benzer şekilde önceki gün Türkiye’de iklim değişikliğine karşı alınacak önlemlerle ilgili olarak  Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un söyledikleri dikkati çekti. Fransa Cumhurbaşkanı Macron nükleer santralleri kapatmanın ülkesinin çıkarlarına uygun olmadığını belirtiyordu. Macron’un “Eğer yarın bir nükleer santral kapatırsam yerini yenilenebilir enerji ile dolduramam. Nükleer santral yıl boyunca sürekli elektrik üretiyor fakat yenilenebilir enerji kesintili bir enerjidir” sözleri dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de “nükleer sevici” kesim için memnuniyet uyandırdı. [1]
Esasen Cumhurbaşkanı Macron, 16 Kasımda Bonn COP 23 İklim Zirvesi’ne gerçekleştirdiği ziyarette Fransa’nın 2021’insonuna kadar kömürlü termik santrallerini kapatmak suretiyle Fransa’nın kömürden çıkacağını “Nükleer enerjiyi idealize etmiyorum fakat, bir öncelik belirlemeliyiz. Benim Fransa’da ve Avrupa’da önceliğim karbondioksit salımlarının azaltılması” sözleriyle duyurmuş; Almanya’nın yolundan gitmeyeceğini de “Ben yüzümü kömüre dönmeyeceğim , bu gezegenimiz için iyi değil nükleer enerjide devam edeceğim” diyerek belirtmişti.
Tabii,  Cumhurbaşkanı Macron’un bu sözlerini  Fransa’nın kaynakları bağlamında değerlendirmekte fayda var. Zira karşımızda 19 şehrinde  58 reaktörü  bulunan, tükettiği elektriğin %75’ini nükleer enerjiden üreten bir Fransa var. Aynı Fransa  tükettiği enerjinin yalnızca %5’ini kömürlü termik santrallerden elde ettiği enerji ile karşılıyor. Fransa’nın enerji üretiminde  güneş ve rüzgarın payı ise 2016 yılı içinde % 6. [2] Bununla birlikte Macron, Fransa’nın 2023’e kadar  güneş, rüzgar ve biyogaz gibi yenilenebilir enerjiden  elde edeceği enerjinin %23 olduğunu ve Fransız  nükleer otoritelerinin tavsiyelerini aldıktan  sonra yaşlanan 18 nükleer reaktörün de kapatılacağını da ifade ediyor.[3]
Öte yandan Macron demecinde Almanya’nın  nükleer enerjiden çıkma kararının kömür tüketimlerini arttırdığına “Almanya  yüzünü kömüre döndü, karbon ayakizini büyüttü, bu gezegenimiz için iyi değil . Ben bunu yapmayacağım”  dediğine dair  gerçekçi olmayan bir iddiada da bulunuyor. “Gerçekçi olmayan” diyoruz zira  Almanya’ya ait enerji üretim  verileri hiç de Macronun  iddia etiği gibi kömürde bir  artışa işaret etmiyor
Aksine kömürden elde edilen  elektrik enerjisinin  toplam elektrik tüketimi içindeki payı  1990’da %25,6 iken kademeli olarak düşürülerek 2016’ da %17 olmuş bulunuyor.  Nükleerin payı ise 1990’da %27,7 iken  2016 yılında %13’e düşmüş durumda. [4] Nitekim önümüzdeki günlerde Gundremmingen B reaktörünün* de devreden çıkarılmasıyla Almanya’nın hiçbir eyaletinde 1 den fazla reaktör  kalmamış olacak. Yılda 1284 Megawatt elektrik üreten Gundremmingen B nükleer reaktörü 1984’te devreye alınmıştı .[5]
Yani öyle Cumhurbaşkanı Macron’un iddia ettiği gibi Almanya’nın enerji üretiminde kömürün payını arttırmış olduğu söylenemez bilakis  nükleerin yerini  1990’larda  toplam enerji tüketiminin %6’sını karşılarken  2016’da %29’unu karşılamaya yardımcı olan  yenilenebilir enerjilerden güneş ve rüzgar  enerjisinin  aldığı söylenebilir. Nitekim Almanya’da rüzgar enerjisi santralleri 2017’nin 49. haftasında ülkedeki tüm termik santrallerin toplamından fazla elektrik üretmiş bulunuyor. [6]
Avrupa Birliği içindeki diğer ülkelerin de yenilenebilir enerjilere eğilimi  bir parallelik arz ediyor,  ortak enerji anlaşmasına göre  yenilenebilir enerjinin payı  yükselmeye devam ederek 2030’da toplam enerjinin en az %27’ si rüzgar, güneş, jeotermal veya biyokütleden   sağlanacak . Biyokütle enerjisi üretiminin girdisini ise daha ziyade tarım ürünleri değil, çöp ve atıklar oluşturacak. Avrupa bu şekilde enerji üretim paketi üzerinde anlaşarak sera gazlarını 1990’daki maksimum seviyelere göre  %40 azaltmayı hedefliyor. [7]
Kısacası çok açık ki Fransa’da bugün yenilenebilir enerjiden elde edilen elektriğin Almanya’nın 1990’larda yenilenebilir enerjiden elde ettiği enerji miktardan fazla olmaması nedeniyle önündeki yolun uzunluğunun  farkında . Fakat daha açık olan bir şey var ki o da Fransa’nın  tüm sanayisinin nükleere bağımlı olduğudur. Nitekim geçen yıl Türkiye Barolar Birliği Çevre Platformu tarafından organize edilen Nükleer Enerji ve Hukuk Sempozyumu’nda Bordo Politik Calismalar Enstitusu’nden Prof.Dr. Hubert Delzangles’in konuşmasını hatırlayacak olursak Fransa’da tüketilen elektriğin %75’ini sağlayan nükleer santrallerin üreticisi Areva’nın %86’sı Fransa devletine aittir.[8] Yani Fransa’nın her şeyden önce kendi nükleer endüstrisine sırtını dönmesi önemli bir toplumsal dönüşüm yaşanmadıkça  mümkün olmadığı için küresel iklim değişikliği tehdidini nükleer enerjiden yana sempati toplamak zorundadır.
Son notlar 
[1] http://mobile.reuters.com/article/amp/idUSKBN1EB0TZ?__twitter_impression=true
[2] https://www.ecologique-solidaire.gouv.fr/programmations-pluriannuelles-lenergie-ppe
[3] http://www.spiegel.de/wissenschaft/natur/emmanuel-macron-klimaheld-dank-atomkraft-a-1178214-amp.html
[4] https://www.stromauskunft.de/strompreise/strommix-in-deutschland/
* Gundremmingen B’den önce kapatılan 273 MW kapasiteli araştırma reaktörü ise  2 işçinin 1977’de ölümüne yol açan  Almanyanın   ilk fakat son olmayan nükleer kazasından sonra kamuoyunda protestolara neden olmuştu.
[5] https://energytransition.org/2017/12/germany-shuts-down-next-nuclear-plant/
[6] https://yesilgazete.org/blog/2017/12/12/almanyada-ruzgar-enerjisi-fosil-yakitlarin-toplamini-tek-basina-geride-birakti/
[7] http://www.dw.com/de/sauberer-gesünder-und-nachhaltiger/a-41852439
[8] https://yesilgazete.org/blog/2017/04/05/tbbnin-sinoptaki-sempozyumu-nukleer-santral-planlarinin-bu-gunku-ic-yuzunu-gosterdi/
Yeşil Gazete
Pınar Demircan 

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...