21 Şubat 2018 Çarşamba

Açık Radyo’da Su Hakkı programına konuk olan Pınar Demircan nükleer risklerin su boyutunu anlattı

Nükleersiz.org proje koordinatörü aynı zamanda Yeşil Gazete iklim ve enerji editörü Pınar Demircan, bu hafta Açık Radyo’da yayınlanan Akgün İlhan’ın hazırlayıp sunduğu “Su Hakkı” programının konuğuydu.
Yeşil Gazete’de su hakkındaki yazılarıyla yer alan Dr. Akgün İlhan’ın sorularını yanıtlayan Demircan, nükleer enerjinin su varlıkları üzerindeki olumsuz etkilerini ve suyumuz üzerinde yarattığı tehditleri anlattı.
Nükleer santralin gerçeklerini kamuoyuna duyurmaya çalışan, bir taraftan bu konuda akademik çalışmalar da yürüten Demircan, Japonya’da radyoaktif  kirliliğin devam ettiğini, Fukuşima nükleer felaketinin yaklaşık 2 bin balık türüne ev sahipliği yapan Japonya’da ciddi bir istihdam olanağı yaratan balıkçılığın olumsuz etkilenmesinin bunun somut göstergesi olduğunu söyledi.
Demircan, Fukuşima felaketinin başlamasıyla yaşanan sudaki radyoaktif kontamisyonuna dair ana akım medyada yer alan bilgilerin dışında Japonca konuşup yazmanın verdiği imkanla aktivizm ve sivil toplum çalışmaları üzerinden edindiği bilgileri paylaştı.
2015 yılında dünya genelinde aktivistlerle birlikte Fukuşima’ya davet edilmesiyle tanıştığı Fukuşima Kitapçığı Komitesi tarafından hazırlanarak yayınlanan “Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders   kitapçığının mutlaka okunmasını tavsiye eden Demircan, kendi  araştırmalarını da yoğunlaştırarak Fukuşima ile ilgili güncel ve bilimsel bilgileri paylaşmaya devam ediyor.
Gerek Türkiye gerekse diğer ülkelerdeki nükleer santral projelerinin birbirinden bağımsız olmadığını, bu nedenle sivil toplum hareketlerinin de benzer ilişkileri kurması gerektiğini ifade ederek, nükleer santral gerçeğinin anlaşılması için Fukuşima’dan öğrenilecek çok şey olduğunun altını çiziyor.

“Depremin, tsunaminin etkileri geçer gider, ama radyasyon yüzyıllarca yıl baki kalır”

Programın başında Japonya’daki aktivist ve gönüllü bilim insanlarının nükleer santraldeki çekirdek erimelerinin gerçek nedeninin deprem olduğunu savunduğunu aktaran Demircan, Türkiye gibi deprem bölgesinde bulunan bir ülkenin de benzer bir tehditle karşı karşıya kalabileceğine vurgu yaptı.
Türkiye’de yapılması planlanan nükleer santrallerin son derece tehlikeli olduklarını aktarırken sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Fukuşima felaketinde 200 bin kişinin resmi olarak tahliye edildiğini biliyoruz. Üç reaktör erimesinin haberleri tahliyelerden sonra ortaya çıktı. Toplamda ise 380 bin kişi bölgeyi terk etmişti. 9 şiddetindeki depremin yıkıcılığı ve tsunaminin etkileri geçer gider, ama radyasyon yüzyıllarca yıl baki kalır. Japonya’da hala gerek dahili gerek harici radyoaktif kirlilik devam ediyor. Sözkonusu radyasyon yeraltı sularına da karışıyor. Çünkü nükleer santral soğutma suyunu denizden alıyor. Fukuşima Nükleer Santrali’nde soğutma suyunun denizden alınmasının kolay olması için maliyetler çok güzel hesaplanmış. Anlaşılan o ki kapitalist bir bakış açısıyla maliyetler öncelenerek Fukuşima Nükleer Santrali soğutma suyunun daha kolay alınması için deniz seviyesine yakın şekilde yapılmış. Ayrıca artık  genel olarak bilinen diğer bir gerçek de yine maliyet hesabıyla tsunami duvarının gereken yükseklikte yapılmamış olduğu. Bunlar depremden ayrı bu felaketin yaşanmasını kolaylaştıran etkenlerdir.”
Pınar Demircan, ekonomik maliyetten kaçınırken ekolojik maliyeti yurttaşların sırtına yüklediklerini söyleyen Akgün İlhan’a termik santrallarde çok maliyetli olduğu gerekçesiyle filtre kullanımından kaçınılmasını örnek gösterdi.

“Radyoaktivite havaya karışıp dağlardan denize akan nehir sularını kirletiyor”

Demircan, denizdeki radyoaktivitenin bir sebebinin de nükleer santral patladığında ortaya çıkan radyoaktivitenin havaya karışarak dağlarda, yüksek noktalarda toplanması olduğunu söyledi. Bu şekilde dağlardan doğup denize akan nehir sularının radyoaktivite taşıdığını, nehir ağızlarının ise özellikle balıkların üreme yerleri olması nedeniyle balıklarda radyoaktif kontaminasyonu arttırdığının değerlendirildiğini belirtti.
Demircan Fukuşima’daki radyoaktif kirliliğin Pasifik Okyanusu’nu kirletmekle kalmayıp  Kaliforniya (ABD) kıyılarına kadar ulaştığını hatta, ABD’nin batısında radyoaktiviteden kaynaklanan kanser vakalarının olduğunu ifade etti.
14 Mart 2011’de meydana gelen Fukuşima felaketinde santraldeki hidrojen patlaması kameralara böyle yansımıştı
Konuşmasında Fukuşima Nükleer Felaketi’nin henüz nükleer bir felaket olduğu bilinmezken Tokyo Elektirk Şirketi (TEPCO) uyarmadığı için Japonlara yardım eden Ronald Reagan Donanması‘nın da radyoaktif buluttan etkilendiğini, bu yardım süresince 5 bin kişilik mürettabattan 2 bin askerin radyoaktivite kaynaklı hastalıklara yakalandıklarını, içlerinden 2’sinin de kanserden hayatını kaybettiğini anlattı.
Çernobil vakasına da değinen Demircan, Türkiye’de resmi bir araştırma yapılmadığı için Karadeniz’de devam eden kirliliğin boyutunun bilinmediğini, Çernobil’in Türkiye’deki sağlık etkisini ortaya koymaya dönük yegane çalışmanın Hopa’da gerçekleştirilen Türk Tabipler Birliği‘ne ait çalışma olduğunu hatırlattı.

16 Mart’ta “Fukuşima Nükleer Felaketi’nden Öğrendiklerimiz” söyleşisi

Pınar Demircan’ın Fukuşima felaketini, nükleer riskleri ve Türkiye’deki nükleer santral planlarını anlatacağı geniş kapsamlı sunumu 16 Mart Cuma günü 19:30 – 21:30 arasında Dünyalılar.org’un ev sahipliğinde Kadıköy’deki Babil Cafe’de gerçekleştirilecek.
“Fukuşima Nükleer Felaketi’nden Öğrendiklerimiz ” başlıklı bu sunum-söyleşiye dunyalilar@dunyalilar.org adresine mail atarak rezervasyon yaptırabilirsiniz.

Yayının tamamına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz. 

Bu haftaki yayında programın teması “su” olunca su ve Japon gelenekselliğini hatırlatan bir giriş yapıldı.
Muraki Kenkichi’nin  “Babamın Denizi” şarkısı ile, bir babanın deniz üzerinden tanımlanışı paylaşıldı.
Pınar Demircan’ın çevirisiyle sözlerin anlamı şu şekilde:
“Ah deniz/büyük bir deniz bu/Bu beni yetiştiren babamın denizi/ kıyısından uzaklaştıkça beyazlar artıyor onun saçını anımsatan/denizin tuzu onun teni/benim babam ah babam/ Sakin deniz şimdi/sakin denizin nesi benzer babamın yüzüne/zorlandığı zaman ise gökyüzünde kabaran bulut/mücadele ederken dik dik bakar/düşünmeye devam ediyorum böyle….”
Programda Pınar Demircan’ın zaman darlığı nedeniyle hızlıca değindiği konularla ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz yazılarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Nükleerde yerel seçim sessizliği

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır
Bu yazının amacı Sinop Nükleer Santral Projesi’yle ilgili gelişmelerin ışığında iki yönlü bir değerlendirme yapmak. Lakin iğneler hükümete yönelse de çuvaldız muhakkak kendimize…
Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren enerji yatırım planları kalkınmanın ön koşulu sayılmış, zenginleşme vaatleriyle de seçim malzemesi yapılmıştır. Siyasi iktidarların oyunu isteyeceği kitlede beklenti oluşturması, beklentiyi yönlendirmesi, seçim öncesi başvurulan bir yoldur. Uluslararası plan ve projelerin parçası olarak toplum menfaati gözetilmeyen bu projeler önümüze politik kararlar şeklinde çıkarılır. Misal, nükleer santrallere sahip olunursa bırakın sınıf atlanmasını, çağ atlanacaktır(!) Bugünkü hükümet de 16 yıllık iktidarı boyunca içinden çıktığı siyasi kültürle ters düşmemiş hatta boynuz kulağı geçmiştir. 2010 yılından itibaren nükleer santral projelerinin yeniden sahneye çıkmasıyla bu projeler seçim öncesi hiç olmadığı kadar propaganda malzemesi yapılmıştır. Şimdi yine bir seçim hazırlığı içindeyiz ve 31 Mart’taki yerel seçimlere 2,5 ay kaldı. Peki bu kez nükleer santrallerle ilgili bir söylem duyduk mu?
Duymadık…
Neden?
Aslında soruyu farklı sormam gerekir çünkü, bu yazının başlığı “yerel seçimde nükleer sessizliği” değil, “nükleerde yerel seçim sessizliği”… Bu ayırımı yapmamın iki nedeni var: Birincisi Sinop Nükleer Santral Projesi’nin 20 milyar dolarlık inşaat maliyetinin 44 milyar dolara çıkmış olması nedeniyle iptal olmuş olması ihtimali. (Tabi Hükümet bir başka ülkeyle anlaşma yapmayı da bekliyor olabilir). İkincisi ise oluşan maliyet farkının, elektrik faturalarına yansıtılmak suretiyle projeye devam edilmesi ihtimali ki seçim öncesi bu bilginin ekonomik kriz içindeki halkı çileden çıkarması kuvvetle muhtemel… Diğer taraftan Japonya’nın nükleer endüstri alanında aktif şirketlerinden Hitachi, finansman zorlukları nedeniyle Birleşik Krallık’taki Wylfa Nükleer Santral Projesi’nden çekildi. Bu gelişmenin ardından Japon şirketlerinin tüm yurt dışı nükleer projelerinden çekildiği, projelerin kaybedildiği yönünde haberler yazılı ve görsel medyada yer aldı ki bu listeye Türkiye projesinin iptali de dahil! Görünen o ki nükleer santral projeleri tüm dünyada kan kaybediyor… Nükleer endüstri böylesine küresel geri adımlar atarken, nükleeri seçim malzemesi yapma alışkanlığında olan bir hükümet için ise durum hüsran olsa gerek… Peki muhalefet için de mi öyle?
Şimdi gelelim çuvaldızı kendimize batırmaya…
Şarkiyatçılık üzerine çalışmaları ile tanınan Edward Said, Batı’nın “şark”ı yani doğu toplumlarını kendisinin ötekisi olarak tanımladığı tespitine benzer şekilde Türkiye’de muhalefetin kendi sözünü söylemektense iktidarınkileri alıp ters yüz etmeye odaklandığı aşikar. Daha açık ifade etmem gerekirse, iktidar nükleer santral konusunu gündeme getirmedikçe başta ana muhalefet partisinin ve sivil toplumun bu konu üzerine bir söylem üretimi artık söz konusu olmuyor.
Oysa 2011 yılından itibaren (2011 genel seçimlerinde, 2014 yerel seçimlerinde, 2015 genel seçimlerinde ve nihayet 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde) siyasi iktidarın söylemleri içinde nükleer santral planları yer alırken “Nükleercilere oy yok!” kampanyaları yapılmıştı. 2016 yılında Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin elli binlik plan çalışmalarına Akkuyu Nükleer Santral Projesi’ni dahil etmemesinin şehrinde nükleer santral kurulmasını istemeyen, bir nükleer santrale komşu olma düşüncesine katlanamayan halkın ortaya koyduğu iradesi değil miydi? Aynı şekilde İğneada’da yirmi beş binlik planların yüz binlik planlara uyumlulaştırılmasına direnilmedi mi? Trakya Kent Konseyleri’nin, Sinop’taki yerel örgütlerin çabalarına ne oldu? Sivil toplum nükleer santrallere, termik santrallere karşı tavrını yerel seçimlerde ortaya koymayacak, yerel yönetim adayları “Nükleersiz bir gelecek istiyoruz” demeyecek, sivil toplum yerel seçim öncesi “Nükleercilere Oy Yok!” kampanyasını şimdi yapmayacak da ne zaman yapacak?
Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır



.
Pınar Demircan

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Profesör ve Hizmetçi – Yoko Ogawa

Burada ne adınızın ne soyadınızın önemi var, siz sadece rakamlardan ibaretsiniz, aşağıdaki soruları cevaplayın yeter .
“Ayakkabı numaran kaç?”
“Kaç kilo doğdun?”
“Boyun kaç?
“Doğum tarihin nedir?
Profesör ve Hizmetçi : Japonca orijinal adının tam Türkçe karşılığı ile Profesörün Aşık Olduğu  Matematik Formülü. Türkiye’de ilk defa Pegasus Yayınevi aracılığıyla orijinal dilinden çeviriyle okurlarıyla buluşuyor. Böylece yazarın İngilizce ve Fransızca dillerine yapılmış çevirileri arasına Türkçe çevirisi de eklenmiş oldu. Eser Japonya’da sinemaya da uyarlanmıştır.




Roman, geçirdiği trafik kazası sebebiyle günlük hayatında 80 dakikada bir bellek kaybına uğrayan profesör, ona yardımcı olmak için işe alınan tek çocuklu yalnız bir kadın ve çocuğunun arasında şekilleniyor.  Üniversitede çalıştığı yıllarda başarılı bir matematik bilim insanı olan profesör, 1975 yılında bir trafik kazası geçirmiş ve bellek kaybına uğramıştır. Yardımcıya ihtiyaç duyduğu bir hayata başlamışken göreve gelenler birbiri ardına işi bırakmaktadır. Bunda şüphesiz profesörün rolü büyüktür  çünkü ya alınan yardımcıları bir sonraki gelişlerinde tanımaz ya da onları ayakkabı numaralarıyla telefon numaralarından tanımaya çalıştığı için korkutup kaçırtır. Oysa kafasının içinde adeta “80 dakikalık film kaydı” bulunan profesör başkalarına garip gelse de insanlarla sadece matematik üzerinden bağ kurabilmektedir.

Profesörün “unutma” merkezli hayatında kıyafeti  üzerine iğneyle iliştirdiği not kağıtları da büyük önem taşır. Belleğinin ışığı sönünce, “Benim belleğim 80 dakikalık ” yazan notlara tutunur. Kahvaltıda ne yediğini hatırlamıyor olsa da  matematiksel denklemler sözkonusu olduğunda beyni mucizevî bir şekilde çalışmaktadır.Bu yöntemlerden korkmadan Profesöre hizmet eden, ona uyum sağlayabilen tek kişi profesörün sorularını sabırla sıkılmadan cevaplayan yeni yardımcısı olacaktır. İşe alınan yardımcının 10 yaşında rakamların sihirli dünyasıyla henüz  tanışan bir de oğlu vardır ki Profesörün  ona matematik  sevgisini aşılaması zor olmaz. Profesörün karekök çağrışımıyla “Kök” adını verdiği babasız büyüyen çocuğa ilgi ve şefkati aritmetikle harmanlayarak sunması, kendisi de babasız büyümüş olan yardımcısının kalbini kazandıracaktır.

Bir çoğumuz için korkulu rüya haline gelen matematiğin Profesörün tutunduğu yegane dal olduğunu, ondan nasıl beslendiğini, hayatla matematiğin zaten iç içe geçtiğini, sabır ve sevginin o hayatı nasıl besleyip büyüttüğünü gayet güzel anlatan roman aynı zamanda okuyucularına beyzbol  talimi yaptırıyor.


2002 yılından beri Japonca’dan Türkçe’ye çeşitli çeviriler yapıyor olsam da  Japonca’dan çevirdiğim ilk kitap olarak Yoko Ogawa’nın bu eserinin hayatımda ayrı bir yeri  vardır. Çeviri süresince matematik ve beyzbol terminolojisiyle uğraştım. Matematikteki Artin teoremi, Mersene asal sayıları, Fermat teoremi, Euler teoremi ile bu kitap sayesinde tanıştım. Üstelik bu terimleri bir de Japoncadan çözmem gerekiyordu. Diğer bir sıkıntı da yoğun çalıştığım bir dönemde bu çeviriyi zamanında teslim etmekti. Hedefe varmanın yolu  Profesöre layık, planlı bir çalışma ve  matematikten geçecekti. Kendime her gün için 3 sayfa çeviri hedefi koydum. Kitaba dair heyecanımı yitirmemek adına çevirirken okuma yoluna gittim fakat bu sefer de  kitabı daha çok okumak için çevirmeye devam etmem gerekiyordu. Sonuç olarak  çeviri boyunca satırların arkasından sürüklendiğim gece ve gündüzlerim çok olmuştur.
Evet ben kitabın çevirisini  zamanında bitirdim ama gerek ekonomik  krizler gerekse farklı yayınevlerinin farklı tutumları neticesinde kitabın sizlerle buluşması  hayli zaman aldı. Bu durumda geç olsun güç olmasın diyorum, size iyi okumalar !
Yoko Ogawa kimdir?
Aslında Türkiye Japon Yazar Yoko Ogawa’nın adını ilk kez 2005’te vizyonda olan Türkçe adı Esrarengiz Sevgili  “The Ringfinger (Yüzük Parmağı)” adlı filmin  uyarlandığı romanla duydu.  Yoko Ogawa 1962 yılında Okayama’da doğdu. Waseda Universitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezundur ama kitabı da okuyunca esas Yoko Ogawa’nın bir matematik dehası olduğunu anlayacaksınız. 1988’den beri yazmış olduğu 20’den fazla romanı 12 civarında hikayesi bulunmaktadır. Yazarın Japonya’da basılan birçok kitabı vardır bunlardan bazıları Japonca adlarının Türkçe karşılıklarıyla aşağıdaki gibidir :
Mükemmel Hastane Odası (1989), Çay Soğuk Olmayacak (1990), Hamile Takvimi (1991), Kenar Sevgisi (1991), Şeker Zamanlar(1991), Angelina(1993), Otel Iris (1996), Buz Kokusu (1998 ,bu kitap Profesör ve Hizmetçi’den hemen sonra Türkçe’ye çevirdiğim kitaptır dolayısyla o da  2008’den beri okuyucularla buluşmayı  bekliyor) , Göz Kapağı (2001) , Profesörün Aşık olduğu Formül (2003,  Türkçesi, 2014 Pegasus Yayınevi, eser Japonca olarak sinemaya da uyarlanmıştır ) , Unutulup Bulunan Masallar (2006), Küçük Kuş (2012), Onlar Her zaman Herhangi Bir Yere (2013).

Pınar Demircan 
Bu yazı ilk olarak 22.11.2014 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Kolektif emeğin ürünü Pamukova Burcu Evi 1 yaşına basarken…

Size ilk olarak yeryuzu-derneginde-ekokoy-heyecani/  haberimizle muştulamıştık Adapazarı’ndaki Burcu Evi’nin doğuşunu . Önümüzdeki günlerde 1 yaşını dolduracak olan alternatif yaşam alanı kuruluşundaki mantığı gelişiminde de sürdürüyor . Ben de Temmuz ayında açılan ve sizlere de saman-balyasi-ile-ekolojik-mimari-atolyesine-davetlisiniz/ haberimizle duyurduğumuz atölye sürecinde şehirdeki trafikten, gürültüden sıyrılıp yeşile kaçmak için gönüllü ırgatlığa soyunarak Burcu Evi’ni yakından tanıma fırsatı buldum. Bu yazı da bir taraftan doğanın ortasında kolektif emekle neler yapılabileceğini aktörlerden edindiğim bilgileri harmanlayarak sizlere aktarmanın bir aracısı diğer taraftan “ yaşanabilirlik ” kelimesinin anlamını dönüştürerek bunu doğallık kavramıyla birleştiren, artık her biri arkadaşım olan güzel insanlara da teşekkürün bir yolu.

 Burcu Evi Pamukova ’dan yaklaşık 7 kilometre mesafede , vardığımızda aracımızla önünden geçip gittiğimiz evler artık küçücük görünüyor. Bahçedeyiz tanışma faslı başlıyor , bir taraftan da akşam yemeği telaşı var , burnumuza nefis kokular geliyor , kulağımıza da şen kahkahalar …

1 yıl kadar önce inşaatına başlanıp 3 ayda kaba inşaatı tamamlanan ahşap, saman, kerpiç ve kum karışımıyla yapılan ev, artık gönüllüleri koynuna almış , çatı katı odaları ve eskiden evlerde “hayat” diye adlandırılan bölmesiyle yer esnekliği göstererek 10-15 kişiyi aynı anda barındırabilecek kadar  misafirperver. Tek eksiği var o da tuvalet zaten biz de “hamam” adı altında tuvalet , lavabo bölmesi inşaatı için oradayız , ertesi gün için saman balyaları dışarıda bizi bekliyor.

 Biraz soluklanıp ev ve buradaki yaşam hakkında sorular sormaya başlıyorum . “Yapılacak işleri planlarken kararları nasıl alıyorsunuz” ? Cevap “Hepimiz!” oluyor.


“Birbirimizi ikna ederek kararları alıyoruz diyor sizi birazdan tanıştıracağım Arzu . Orada bulunduğum süre içerisinde anlıyorum ki, Pamukova’daki Burcu Evi’ne geliş, sadece şehrin keşmekeşliğinden , trafiğinden gürültüsünden, suni beslenme ve yaşam biçimlerinden kaçmanın değil aynı zamanda mülkiyete ve hiyerarşiye dayalı insan ilişkilerinden kurtulma gayretinin bir neticesi. Atölye süresince 4 günde bir yaşanan sirkülasyona rağmen huzur ortamının temel dayanağı ise basit bir oryantasyonla yeni gelenlerle kalanların yatay ve etkin iletişim arayışı içinde olma becerisi.
Evin kuruluş hikayesinin aktörlerinden Emrah’ın anlattığına göre arazinin alınması ve evin inşaatı için alternatif yaşam peşindeki 17 kişi bir kooperatif kurarak bu süreci başlatmış . Pamukova’yı biraz da İstanbul’a yakın olduğu için tercih etmişler “Neticede herkesi İstanbul’a bağlayan bir iş hayatı var ” diyor bioteknoloji uzmanı Emrah Yelboğa , kendi işini kurduğu için izin almakta zorlanmadığını belirtiyor gülümseyerek. Önce  Ağaççılar köyünde bir ahşap ev kiralanmış bu süreçte de permakültür eğitimi alınmış, ardından Burcu Evi’nin inşasına başlanmış. Evin inşaatının ahşap mı kerpiç mi olması konusunda ortaklaşamayınca saman balyasında karar kılmışlar. Malzemeyi Pamukova’dan sağlayarak geçen seneki atölyede 3 aylık bir süre zarfında bugüne kadar farklı dönemlerde gelen 120 gönüllüyle birlikte inşaatı büyük ölçüde tamamlamışlar . Aslında hedefleri bir ev ile de sınırlı değil bir alternatif yaşam köyü kurmak , zaten buraya gelip çalışan gönüllülerin buradan ayrılması kolay olmuyor her biri kendisi için bir hayali cebine koyarak dönüyor şehre.


İstanbul’da metalurji mühendisi olarak çalışan Nazan Çildoğan da buradaki yaşama gönlünü kaptıranlardan “Komşu olmayı düşünüyorum” diyor. Bu esnada köyün diğer sakinleri aklıma geliyor. “Köyde yadırgandı mı buraya yerleşmeniz? “Köylüler, İstanbullular geldi ”şeklinde yaklaşmış mevzuya , merak etmişler” İnsan neden şehir hayatını bırakıp tarlaya , toprağa gelir ki? ” Sonra samimiyeti görüp burada gerçekten bir şey yapmak isteyen insanlar olduğunu görünce yardım etmişler , fikir alışverişleri olmuş aralarında. Beni en çok sevindiren bu vesileyle köylülerin güneş paneliyle tanışması oldu mesela. Fatma Teyze baklava tepsisiyle çıkıp gelmiş bir gün. Bizim orada bulunduğumuz süreç bayrama denk geldiği için torununu kapıp bayram ziyaretine gelenlerin gönüllülerle sohbet ettiklerini de gözlemledim. Gönüllüler demişken “Her gelen bir şey kattı” diyor Emrah . Gönüllülerle kurdukları ilişkiler onları uluslararası oluşumlarla ve alternatif yaşam deneyimleri olan insanlarla tanıştırmış : sosyal medya ve iletişim ağlarının katkısı yadsınamasa da gerçek bağın alternatif yaşam dostluğundan geçtiği aşikar. Evin artık bizi ağarlayabilen halindeki giderleri ise yok denecek kadar az zira evin enerji ihtiyacını ömrünü tamamlamış 2 adet 30-35 wattlık  araba akülü ikinci el bir güneş paneli karşılıyor ki, bu panel 1 ay önce takıldığı için şanslıyız. 10-15 kişiye ait bilgisayarlar , telefonlar şarj ediliyor , küçük elektrikli aletler çalıştırılıyor, evin aydınlatması sağlanıyor. Hatta bir de evin arkasında bidon varil parçalarından yaptıkları rüzgar gülü var, yakında ondan bile enerji üretecekler. Su deseniz Evin bağlı olduğu Kadıköy de bir HES tehlikesi altında ise de şimdilik doğal kaynağından sebil kullanılıyor, içme suyu ise başka bir su kaynağından temin ediliyor. Tuvalet olarak ise hamam inşaatı tamamlanana kadar dışarıda üzerinde ağaçlandırma yapılacak olan kazılmış çukur alan üzerine kurulmuş , o da doğal.
“Doğa kendini nasıl düzenliyorsa müdahalede bulunmadan ona uyum göstermeye çalışıyoruz” diyor Arzu.

Hakikaten öyle, bir taraftan yiyecek artıklarından kompost yapıyorlar diğer taraftan Hügelkültürüne * göre su hasatı yaparak sebze yetiştiriyorlar , bu şekilde yükseltilmiş bahçelerde yetiştirdikleri organik ürünlerle beslenmenin önemine inanıyorlar. Pamukova’nın   killi , adı üstünde pamuk gibi toprağı da işlerini pek zorlaştırmıyor . Alternatif yaşamla 1,5 yıl önce tanışan Arzu Tunçok İstanbul’da milyonlarca beyaz yakalıdan biri , Burcu Evi’nde topluluk oluşturma deneyimini önemsediğini anlatıyor. Ona göre  ekoköy oluşturma fikri ile yerel topluluklarda ve yatay oluşumlarda insan daha özgür olabilir ki o da bu sebeple de Burcu Evi’nde çok mutlu olduğunu ifade ediyor.


“Peki ekoköyde sen ne yaptın ?”dediğinizi duyar gibi oluyorum. Biz Fatoş ve Emre ile bol bol kazma kürek salladık, saman balyalarının içine atılacağı kil karışım için toprak çıkardık. Bu fotoğraf da cinsiyetçi işbölümü yapılmadığının ispatı olsun.

Pınar Demircan
Bu yazı ilk olarak 03.08.2015 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Hiroşima’nın anısına “Dulların Köyü”nden ağıt

6 Ağustos 2015 , 70 yıl önce bugün saat 08:15’te , Amerika Birleşik Devletleri (ABD ),  saldırı amaçlı ilk atom bombasını Japonya’nın Hiroşima kentine attı . Bombanın adı Küçük Oğlan (Little Boy)’dı. Bombanın atılması için şehrin uyanması beklendi: ocaklar yanmalıydı ki “Küçük Oğlan” daha fazla yaramazlık yapabilsin  . Bombanın isminden yaratılması arzulanmış olan kıyametin büyüklüğü tahmin edilebiliyor. Nitekim izleyen günlerde bombanın etkileri Hiroşima’ya akın eden Amerikalı bilim insanı ve araştırmacılar tarafından şöyle kayıtlara geçecekti: Bombanın düştüğü yerden 3 kilometre çaplı bir daire içerisinde oluşan yüksek ısı, parlak ışık, alev rüzgarı …Hiroşima’nın nüfusu bomba atılmadan saniyeler öncesinde 340 bindi , bombanın atılmasından 10 saniye sonra ise nüfus 140 bin azaldı. Hiroşima’da yaşananlar tecrübe edenler tarafından “Bana cehennemi sorarsanız , biz o gün onu yaşadık” şeklinde tarif ediliyor . Parlak ışık aşırı sıcak insanların derilerini giysilerine yapıştırır , her birini balmumundan yapılmışçasına eritir. Bir tanık, gözünü elinde taşıyan bir adam gördüğünü söyler , insanlar bilinçsizce sadece yürüyordur . Hiroşima o an bir hortlaklar kenti gibidir.


Hiroşima’yı anlatan çizgifilmler, belgeseller bu konuda hayal gücümüzü zorlamayı gerektirmiyor . Japon Ressam ve Barış Aktivisti Ikuo Hirayama Hiroşima’ya atom bombası atıldığı zaman 6 yaşındaydı . Öğretmeni ondan sabah ilk derse gelmeyip bir depoda çalışmasını istediği için okulda değil yerin altında görece korumalı bir yerdeydi . Bomba atıldıktan sonra ne olduğunu anlamak için dışarı çıktığında her yerin yandığını gördü. Japonya’da temel mimari malzeme ahşap olduğu için şehir kağıt gibi yanıyordu . Ikuo Hirayama bombadan önce de resim yapardı , doğa resimleri , hayvan resimleri , kuş, böcek resimleri… Bomba atıldıktan sonra aylar süren ateşli hastalığını yenip ayağa kalkınca sadece çöl resimleri yapabilmekteydi…Hiroşima’dan sonra kendini barışa adadı.Kaynaklar ABD’nin atom bombasını atmak üzere 3 şehir üstünde tartıştığını , Kyoto’dan vazgeçerek Hiroşima ve Nagazaki’de karar kılındığını söyler.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Hiroşima’ya atom bombasını atması bir “savunma” biçiminden ziyade atom bombasının etkilerini araştırmayı amaçlayan bir deneydir . Zira 4 ay öncesinde Hiroşima ve Nagazaki’deki nüfusun kaçırılmaması, şehirden uzaklaşmaması için şehrin saldırı hava sahasından çıkarılmış olmasını başka şekilde izah etmek mümkün değil . ABD 3 gün sonra , Japonya ile Pasifik’teki savaşın etmesini bahane göstererek bu kez geliştirdiği ikinci atom bombasını atar . Yeni bombanın adı Şişman Adam (Fat man)’dır , bu da “Küçük Oğlan” a göre daha yok edici bir silah geliştirildiğini gösteriyor . 9 Ağustosta bomba atılmadan önce şehirdeki 240 bin olan nüfus o yılın sonunda 80 bin azalır . Fakat bu hikayenin maalesef öncesi de var . Her üretimin nihai kullanıcıya sunulmadan önce malzeme tedariki ve pilot çalışma veya testler süreçlerini geçirdiği gibi atom bombasının saldırı amaçlı atılmasının da gerisinde uzun bir çalışma yatıyor .

 O çalışmanın adı Manhattan Projesi . Hitler’in nükleer silahlanma projesi yürüttüğü kaygılarıyla bilim insanlarının uranyum bombası yapmak için uğraş verdiği 1930’lardan bahsediyoruz. ABD Başkanı Truman’ın önderliğinde başlatılan çalışmada “Şişman Adam” için yapılması gereken test Los Alamos’ta New Meksiko Çölünde gerçekleştirilir. Tularosa köyü Trinity adındaki denemenin yapıldığı noktadan sadece 30 kilometre mesafededir , tarih 16 Temmuz 1945, saat sabah 05:30’dur. Köyde deprem oldu sanılır parlak ışık görenler olmuştur . Önceden uyarı almadıkları gibi sonradan da hiç bir yetkili uyarıda bulunmaz . Köydekiler bombanın atıldığı yere eskisi gibi pikniğe gitmektedir , bilmeden oradaki taşı , kumu , hatta radyoaktif atıkları toplamışlardır. Yıllar içersinde kanser vakaları, ölümler baş gösterir , her ailede acıyla tecrübe edilmektedir. Bugün Los Alamos da hükümetinden hakkını , geri getiremeyecekleri olsa da acısının tanınmasını istiyor.

Keşke bu kadarla kalsaydı . Yazı uzuyor ama sözkonusu nükleer olunca konunun dallanıp budaklanmaması mümkün değil . 17 yıl önce Hiroşima’ya Kuzey Kutbuna yakın bir noktadan , Kanada’nın kuzeyinden Deline Köyü’nde yaşayan Kanada yerlileri gelir ve atom bombası mağdurlarını ziyaret eder . Neden mi ? Atom bombasının diğer bir ifadeyle uranyum bombasının yapılmasında bilmeden katkıda bulunmuşlardır , özür dilemek isterler .

 “Biz kötü insanlar değiliz, çalıştığımız maden ocağından çıkarılan uranyumun Hiroşima’da yüzbinlerce insanı öldüreceğini bilmiyorduk” der, ağıtlar yakarlar.

Çünkü ABD’nin Hiroşima’ya attığı Uranyum bombasının ham maddesi , hatta bir de radyum, 1942-1960 yılları arasında Deline Köyü yakınındaki Great Bear Gölü kıyısındaki Eldorado’da Port Radyum maden ocağından bizzat kendileri , akrabaları ya da komşuları eliyle çıkartılmıştır. İronik olmakla beraber yatırımcılar açısından radyum kanser tedavisinde kullanıldığı için çok kıymetlidir , “altından değerli”olarak tanımlanır . 

Deline köylüleri ise ne çıkardıklarını bile bilmeden ve hiç bir güvenlik , koruyucu   ekipmanı kullandırılmadan, sırasında sırtlarında uranyum çuvalını taşımak suretiyle çalışmışlardır . Deline kabilesinden Kızılderili Sahtular arasında kanser sonucu ölümler baş göstererek Deline köyünün bütün yetişkin erkekleri ölmüş ve köyün adı “Dullar Köyü” (village of widows) olarak anılmaya başlanmıştır . Maden ocağı ancak 1982 ‘de köylülerin hükümete şikayet ve bildirimleri neticesinde etrafa daha fazla zarar vermemesi için kapatılmıştır. Belgesele de adını veren 1999 yapımı “Dulların Köyü” filmini buradan izleyebilirsiniz . https://www.youtube.com/watch?v=GSReqj1JX-c

Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarının atılmasının yanısıra dünyada bir çok ülke tarafından 2061 defa nükleer deneme yapıldı . 1954 yılında Barış için Atom Girişimi kapsamında nükleer santrallerin kurulmasının önü açılarak uranyum ham maddesinin çıkarılması ve kullanılması meşrulaştırıldı . Bu gün dünyada Fukuşima nükleer faciasından sonra Japonya’daki 54 nükleer santralin kapatılmasıyla şimdilik sadece 390 santral faaliyet gösterir durumda . Her ne kadar Avrupa’da sessiz sedasız bir nükleerden çıkış yaşanıyorsa da dünyada 500 000 adet atom bombası yetecek kadar uranyum işletiliyor ve kullanılıyor , dahası nükleer santrallerin atıkları da yeniden işleme tesislerinde işlenmek suretiyle atom bombasının ham maddesi haline getirilebiliyor. Savaş ekonomisinden vazgeçilmeyen dünyada bu yok edici silahlar için pazar hazırlanıyor.

Bugün Nükleer santrallerin yol açabileceği kazalardan , ham maddesinden ve atıklarından kurtulmanın tek yolu nükleer santralleri topyekün reddetmektir. Yenilenebilir enerjilerin daha ekonomik bile olduğu bir devirde eğer nükleer santrallere başvuruluyorsa tek motivasyon kaynağı enerji değil nükleer silahlanmadır.

Pınar Demircan

Bu yazı ilk olarak 06.08.2015 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır. 

Hiroşima için özür dilemek= Timsah gözyaşları

Amerika Birleşik Devletleri(ABD) Atom bombasını ilk kez 71 yıl önce, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya ve ikincisini de üç gün sonra  9 Ağustos’ta Nagasaki’ye atarak  insanlar üzerinde denedi. Ortaya çıkan yıkıcı güç şehri yakarken  toplam 200 binden fazla insanın en fazla bir kaç gün içinde ölümüne ve nesiller boyunca devam edecek radyasyon kaynaklı genetik hastalıklara yol açtı. Atom bombasının yaydığı radyasyonun mağduru olan insanlarla birlikte Japonca “Hibakuşa” terimi literatüre girdi. Hibakuşalarla evlenilmez, onlara iş verilmezdi: gün olur aniden ölüp giderler, gün olur bakıma muhtaç kalırlardı. Hem kendileri hem doğuracakları çocukları  hastalıklarla boğuşmaya mahkumlardı, korkunç görünümlü hastalığın bulaşıcı olduğundan bile korkuldu. Değil salt Hibakuşalarla, Hiroşima ve Nagasaki şehirleriyle de ilişkiler değişmişti.


 Atom bombasıyla yayılan radyasyonun etkilerinin  araştırılması için Dönemin Başkanı Truman’ın emriyle çalışmalar  başladı. Kasım 1946’da Atom Enerjisi Ajansı(AEA)’nın desteğiyle Atom Bombası Durum Komisyonu (ABCC) Hiroşima ve Nagasaki’de kuruldu. Bu çalışmalar tedavi amaçlı değil radyasyonun etkilerini anlamak üzerineydi. ABCC tarafından yürütülen en önemli çalışmalar genetik rahatsızlıklar üzerine oldu, özellikle hamile kadınlarda ve anne karnındaki bebeklerde ionize radyasyonun etkilerine odaklanıldı ve bomba ile yayılan radyasyonun çocuklarda mental hastalıklara yol açtığı tespit edildi. 1957’de Japonya hükümeti Atom bombası mağdurlarının yılda iki defa tıbbi testlere tabi tutulmasını yasalaştırdı.[1]


Radyasyonun etkilerinin tespit edilmesi için Japon evlerinin maketlerinin kurulduğu Nevada Çölü’nde nükleer test yapıldı. Bu testler aynı zamanda dahili radyasyonu da ölçen dozimetri testleriydi. Bu testlerin sonucunda göre Hibakuşalar almış olabilecekleri radyasyona göre sınıflandırıldı. Araştırmalar,  Atom bombasının atıldığı an itibariyle 2 hafta boyunca 2 kilometre içinde olanlarla yıllar boyunca onların çocukları üzerinde uygulandı. 1975 yılında ABCC genetik araştırmaları derinleştirmek üzere  Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya tarafından ortak oluşturulan Radyasyon Etkileri Araştırma Kurumu(RERF) adını aldı. Araştırmalarda radyasyon etkisine maruz kalmadığı düşünülen bir kontrol grubu kullanıldı. 1983 yılında Bremen Universitesi’nden Dr Inge Schmitz-Feuerhake‘nin RERF grupları üzerinde radyasyon kaynaklı ölüm ve hastalık oranlarını anlamak için karşılaştırmalı bir çalışma yapmasıyla  ilk kez bilimsel olarak düşük doz maruziyete uğrayanların  da önemli düzeyde kalıcı radyasyon mağduru olduğu ispatlandı.
Araştırmalara konu olan Hibakuşaların radyasyona ne ölçüde maruz kaldıklarını bilmek haklarıydı, kurumdan rapor talep edebiliyor mağduriyetler için dava  açılabiliyordu.  1990’dan sonra ise davaların kazanılmasına engel olarak    “radyasyon hastası olmaya eğilimli” kriteri getirildi, hatta kazanılan davalar bile bu gerekçe öne sürülerek  geri alındı. Dava açılsa da davanın kazanılma olasılığı yoktu. 2003 yılında ise raporların verilmesine ret cevabı alınmaya başlandı, sonuçta 17 ayrı eyalette toplam 306 dava açıldı.  2007’de ise Japon hükümeti  “hastalık eğilimi” kriterini kaldırdı ve yeni kriteri “uzaktan maruziyet ve başlangıç düzeyi”tayin etti. Bu tarihten sonra kazanılan davalar olsa da Sağlık Bakanlığının ve Çalışma Bakanlığının radyasyon maruziyetini küçümseme eğilimi başladı. [2] 
2011 yılında Fukuşima nükleer felaketi yaşandığında bu tavır kendini gösterecek, radyasyona maruziyet (yokmuş gibi!) küçümsenecekti.  Nitekim Dr Yamashita[3] adında bir bilim insanı aynı  Türkiye’de Çernobil felaketinin etkileri hissedilirken Dönemin Sağlık Bakanı Cahit Aral’ın “Biraz radyasyon iyidir” demiş olduğu gibi “olumlu düşünürseniz radyasyon size bir şey yapmaz”, “gülümserseniz radyasyondan zarar görmezsiniz” hatta “yılda 100 mSV’e kadar sorun olmaz” gibi şeklinde beyanatlarda bulunabilmişti*.
Hükümete ve hükümetin tayin ettiği şekilde davranan “bilim insanları” tarafından, mevkii ve makamlarını insan hayatından çok önmeseyenler tarafından kandırılmamak ve onlara teslim olmamak  için bugün bilim insanları ve yurttaşlar bir arada, işbirliği içinde kurulan gönüllü merkezlerde ölçümler yapmak zorunda. Diğer taraftan  Japon hükümeti bugün Fukuşima nükleer felaketinden sonra çalıştırılabilir durumda olmasına rağmen güvenlik standartlarını sağlamadığı için çoğu Nisan 2011’den beri devre dışı bulunan  43 nükleer reaktörlerden üçüncüsünü devreye alma hazırlığı içerisinde.  Dünyada ise halihazırda Japonya’daki reaktörlerin devre dışı olduğu haliyle toplam 390 civarında  reaktör devrede. Hükümetin diğer bir icraatı ise nükleer felaketin mağdurlarına hak ettikleri tazminatı ödememek için terk edilen bölgede radyasyon kalmadığını ilan etmek ve yaklaşık 200 bin insanın evlerine dönmelerini sağlamaya çalışmak. Lakin çocuklar olmadan ebeveynler evlerine geri dönmeyeceği için çocukların bağışıklık seviyesi yetişkinlere göre daha düşükse de yılda katlanılabilir radyasyon oranı onlar için de  yine 20 mSv olarak açıklanıyor.
Yazının başına dönersek, Hiroşima’nın 71 .yıl dönümü ve Hiroşima faciasının tanıklığını yapanlardan hayatta kalanlar sayıca azaldı,  bu aynı zamanda Hiroşima’nın hafızasının yaşlanması anlamına da geliyor, acaba öyle mi?  Realite açısından evet, vahşi bombalamanın efsanevi anlatımı video kayıtlarında kalabilir yalnızca. Fakat nesiller boyu yaşananlara bakarsak nükleer kaza halinde benzerlik çok: Atom bombası ile başlayan radyasyon maruziyeti  kaynaklı hastalıklar  Fukuşima nükleer kazası mağdurlarında da görülüyor. Örneğin en yüksek dozda harici hatta dahili maruziyet halinde olan Fukuşima nükleer santrali çalışanlarının  kümülatif olarak 50 mSV radyasyon alması halinde işten çıkarılması gereği yüzbinlerce işçi üzerinde RERF tarafından tespit amaçlı ölçümler yapılıyor. Kaldı ki bir nükleer santralde kaza olmasa bile santralin yakınında yaşayanlarda görülen düşük doz radyasyonun bile  kansere yol açtığı bugün artık biliniyor.
Radyoaktif gerçeklikler böyleyken Mayıs ayı sonunda Hiroşima’nın 71. Yıl dönümünü Anma törenine katılan  Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Obama, Hiroşima için “özür” lerini sunacaktı,  öyle gibi de oldu, elbette politik biçimde! “Hiroşima ile yaşanan hataların tekrar etmemesi” dilekleriyle Japonya’da nükleer santrallerin bir an önce devreye girmesine uğraşan  Başbakanı Abe ile birlikte dünya kamuoyuna seslenildi.



Timsah gözyaşları…
Fukuşima nükleer santralinin patlamasıyla  atmosferde açığa çıkan radyasyonun Hiroşima’ya atılan atom bombası ile yayılan radyasyonun 168 katı olduğu bilimsel olarak ispatlanmış durumdayken, potansiyel Çernobil’ler, Fukuşimalar sırasını beklerken, 1955 yılından beri ABD tarafından”Barış için Atom girişimi[4] ile başlayan santral kurma furyasıyla dünyanın başına nükleer çorap örülmüşken, 40 yaşına gelen nükleer santrallerin ömrü politik güç için 10 bilemediniz 20 yıl daha uzatılarak tehlikeye adım adım yaklaşılırken, atom bombası mağdurlarıyla nükleer santral mağdurları radyasyon kaynaklı hastalıklarla çaresizce mücadele ederken ve hiç bir destek programı sunulmazken, dünyadaki savaş hali hiç bir zaman bitirilmezken hatta el altından desteklenirken, savaş üzerinden paraca zenginleşenler varken, silah hala “güç” demekken aynı hatanın tekrar edilmemesini dilemek, pişman rolüne soyunmak olsa olsa timsah gözyaşları akıtmaktır. Daha çaresiz durumda olanlar ise, içten olmayan bu sözleri verenlere safça inanlardır.  Çünkü Hiroşima nükleer savaşın veya nükleer silahların kullanılmasının sembolik ve teorik örneği ise  nükleer santraller de pratikte potansiyel birer Hiroşima’dır!
[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Atomic_Bomb_Casualty_Commission
[2] Sawada, S. Scientists and Research on the Effects of Radiation Exposure: From Hiroshima to Fukushima,The Asia pacific Journal
* IAEA tarafından yılda alınabilecek radyasyon 1 mSv. Bugün bu oran insanların Fukuşima’ya geri dönmesi için 20 mSv’e yine hükümet tarafından çıkartılmıştır. Oys 1mSv radyasyon maruziyetinin bile  500 hücrede bozukluk yaratarak tüm vücutta iyonizasyona uğratabilir.
[3]Dr Yamashita Nagasaki Universitesi’nde Atom Bombası Hastalıkları Enstitüsünde profesördü ve Radyasyon risk danışmanı olarak Fukuşima’ya gönderilmişti, aynı zamanda Fukuşima Üniversitesi Tıp Fakültesi Başkan yardımcısıydı.
[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Atoms_for_Peace
Pınar Demircan

Bu yazı ilk olarak 06.08.2016 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır .

Toru-ko: Çin ile Nükleer Mutabakat’ın satır araları


Japonca’yı seviyorum. Gördüğünüzde hiyeroglif sandığınız karman çorman şekiller dile geldiği zaman bir ipe dizilmiş gibi tane tane heceler, sesler  olarak avucunuzun içinde. Tabi Japonca’da bilmediğiniz bir kelimeyi anlamaya çalıştığınız zaman tek referans ya cümle içinde kullanıldığı yer ya da bildiğinizde sanat eseri, bilmediğinizde  bulmaca gibi görünen kanjiler. Bunu niye mi anlatıyorum? Çünkü Japonca bana çok sevdiğim kelime oyunlarımı zenginleştirme fırsatı veriyor.
Misal: Türkiye  ülkesinin adı Japoncada Toruko’dur ama, Toru-ko diye ayrı ayrı yazarsanız biraz da hayal gücünüzle  “Alan çocuk” olarak duyabilirsiniz bu kelimeyi.  Hele biraz da algıda seçicilik varsa, son dönemde ne kadar çok enerji ve inşaat yatırım planının masaya yatırıldığını, 15 Temmuz sonrası darbe günlerini takip eden OHAL sürecinde Hükümet  eliyle enerji yatırımlarının önündeki engellerin kaldırılma çabasını izliyorsanız, bir sabah uyandığınızda Çin Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında yapılmış olan bir nükleer mütabakatın önce TBMM’de birkaç gün sonra da Resmi Gazete’de  onaylandığını[1] öğreniveriyorsanız, hatta Anayasa’nın önce 70 sonra dönüştürülerek 75. Maddesi yapılan nihayet 80. Madde adında karar kılınan bir paket içinde vergilerimizle itirazın  söz konusu bile olmayacağı; dokunulmazlık zırhı içine konan projelerin hayata geçirilebileceğini; Hazine arazilerinin 49 yıllığına bedelsiz olarak bu projelere  tahsis edileceğini  tırnaklarınızı yiyerek  takip ediyorsanız çağrışımlar harekete geçebiliyor. Neticede tarihte görülmemiş  bir hibe, teşvik ve destek kararı meclisten çıkmış ve  Resmi Gazete’de yayımlanması ise an meselesi… Bir de Çin ile nükleer mütabakatı da kapsayan  gelecek dönem planları düşüyorsa gündeminize, bu kelime de  böyle görünüyor işte!

Toru-ko : Sürekli isteyen (ve  istemesi bitmeyeceği için) büyümeyecek çocuk …

Hakikaten Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren  her zaman  Türkiye’nin hedefinde “kalkınma ve büyüme odaklı politikalar” olmuştur ne var ki büyüme süreci bir türlü tamamlanamamaktadır… Bu gün gelinen noktada ise henüz  nükleer santrale dair yasal alt yapı yeterli değilken, kurulması halinde farklı ülkelerce işletilecek nükler santraller arasında yasal uyumun oluşturulması  bile önemli bir sorun olacakken Rus ve Japon’lardan sonra bir de  Çin ve Çin’in iş yapma kültürü ile tanışacak görünüyoruz. Üstelik sonuçları itibariyle toplumsal olan bu kararlar OHAL sürecinde daha da hızlı alınıyor.
Hafta sonu Çin’de gerçekleştirilen  G20 Zirvesi kapsamında  Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın,  zirvenin davetlisi bugünün ana akım medyasına * yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki , Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı (TAEK) ile Çin Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA) arasında, Nükleer Güvenlik Alanında İşbirliği Hakkında Düzenleme kendisi tarafından imzalanmış. Nükleer Güvenlik Anlaşmasının imzalanmasını mı yoksa  TAEK tarafından yapılan bir anlaşmanın neden Enerji Bakanı tarafından imzalandığını mı düşünmek lazım?  Öte yandan Çin ile de yakın zamanda nükleer santralin kurulacağı yerin tayin edilmesiyle ki hükümet  için (kamuoyuna tek tek açıklandığını görmediğim) 17-18 kriterin tutması yeterli, bir anlaşma daha yapılacağını öğreniyoruz.
Bununla birlikte G 20 Zirvesine Rusya’nın da katılması vesilesiyle Rus Lider Putin ile de görüşülerek Akkuyu nükleer santral projesi’nin  hızlanması, bölgeye Rus uzmanların gönderilmesi  kararlaştırılmış bulunuyor. Akkuyu nükleer santrali demişken  11 Temmuz’da halkın geniş ve tepkili katılımıyla gerçekleştirilen Akkuyu Bilirkişi Keşif İncelemesi’nin sonucunun henüz açıklanmamış olduğunu unutmuyoruz, lakin bu pek bir önemsiz görünüyor…  Oysa Akkuyu Nükleer Santraline karşı  kamuoyunda yıllardan beri süren muhalefet capcanlı devam ediyorsa da anlaşılan toplumsal muhalefet sözkonusu 17-18 kriterin içine girmiyor… Zaten Türkiye’de nükleer santrallerin 1956’dan beri kurulamamış olmasının tek sebebi ekonomik ve siyasi sorunlar, ne açılan davalar ne de On binler’in gerçekleştirdiği eylemler (!)
Diğer taraftan Enerji Bakanı, Çin ve Rusya ile yapılan anlaşmalara dair bilgi verirken G20’de mevzu olmasa bile Japonya ile yapılan anlaşma hakkında da birşeyler söyleme ihtiyacı hissetmiş ki, Japonya ile nükleer santral projesinin de teknik sorunlar giderilerek hızlanacağı belirtilmiş. Buna göre Japonya ile de nükleer santrali hızlandırmak için bir Anlayış birliği belgesi imzalanacak. Lakin bu teknik sorunların giderilmesi Sinop’taki Mitsubishi çalışanlarının halkla kaynaşmasını sağlayabilecek mi?  Ya da Mitsubishi çalışanlarının Sinop halkından kaçmasını önleyebilecek mi? diye merak ediyoruz. Ayrıca umuyoruz ki, sözkonusu Anlayış  belgesi,  Marmaray Japonlar tarafından henüz inşa edilmekteyken, Türkiye tarafından yetkililerin projenin teknik aksaklıklar nedeniyle hedeflenen tarihte bitirilmemesi gibi bir endişeyle Japonların Harakiri kültürüne atıf yaparak ant içip kanla sözleşme imzalatmak şeklinde olmasın…Zira bu Japonları o zaman epey korkutmuştu.
Çin’deki G20 Zirvesi vesilesiyle Bakan Albayrak’tan aldığımız diğer bir güzel  haber de yenilenebilir enerji yatırımları için enerjinin tüketildiği yerde üretileceği  fakat, bunun  nükleer santraller için söylenmediğini umuyoruz,  zira bu ifade  iktidarın yapacağı uluslararası anlaşmalarla her bölgeye bir nükleer santral kurması anlamına geliyor olabilir ki bu hiç zor değil…
Bu arada Bakan Albayrak, ilk reaktörün kurulacağı tarihi 2023-2030 olarak veriyor. Nükleer santralin yüksek maliyetleri, yasal altyapı gerektirmesi, öngörülemeyen inşaat süreleri  nükleer santrallerin kurulmasını her zaman geciktirdiği için olsa gerek, dünya genelindeki bu deneyim yıllar içinde  taktik kazandırmış  görünüyor. Kaldı ki Akkuyu’da ilk reaktörün teslimi  için 2017 tarihinin verildiğini benim gibi pek çok kişi hatırlıyordur. Üstelik o tarihte 2023 de nükleer santralin tamamlanacağı tarih olarak verilmekteydi.

Sarı Pasta…

Son olarak, Çin Zirvesinden yapılan açıklamalar içinde en çarpıcı olanı paylaşmak istiyorum: Yozgat Sorgun’da  5-6 bin ton rezervlik bir uranyum madeninin olduğu ve buradan uranyumun “sarı pasta” olarak çıkarılacağı, bu şekilde  ithal edilebilir zenginleştirme alt yapısının kurulabileceği, ortak yatırım ve üretim yapılabileceği açıklanmış bulunuyor. Bu bağlamda aklıma ilk olarak Aydın Kisirköy’de  1980’lerde açık olarak terk edilip o tarihten bugüne etrafa kanser saçan uranyum madeni geliyor.  TAEK, bu madenin kapatılması/kanser vakalarının incelenmesine ilişkin  önlem almış mıdır? Yine de Yozgat Sorgun’da açılması vadedilen uranyum madeni hakkında diyebiliriz ki, uzmanlar Türkiye’deki uranyum rezervlerinin çıkarılması çok yüksek maliyetli olduğu için: “astarı yüzünden pahallıya geleceği” gerekçesiyle açılmasını önermemektedir. Diğer taraftan Yozgat’tan bu maden çıkarılsa bile bu ham maddeyi  kullanmak için olmazsa olmaz yabancı teknoloji bu prosesin, dolayısıyla nükleer santral yatırımının yine yerli olmayacağı gerçeğini gizleyemez. Nükleer santral, Türkiye için kurulumundan işleyişine kadar bir yabancı enerji kaynağıdır, yerli ve milli değildir. Öyle olsa bile tüm dünyada nükleer enerjinin nükleer silah yapımında bir yan ürün olduğu da bilinmektedir, esas amaç enerji üretmek değildir.   Nihayet Enerji Bakanının sözlerinin aksiyle bitirecek olursak Türkiye’nin enerji ihtiyacını istikrarlı sağlayabilmesi için nükleer enerjiye sahip olması şart değildir. Yine Sayın Bakanın  haram-helal kıyasıyla açıklarsak iddia edilenin aksine Nükleer santraller dünyaya helal olmamıştır ki Türkiye’ye olsun! Dünya kamuoyundan  gizlenen nükleer santral kazaları haricinde ve sadece bildiklerimiz kadarıyla: İşte Üç mil Adası, işte Çernobil, işte Fukuşima !
Toru-ko’cuğum, senin çocuk kalman  hep bir şeyleri almak zorunda bırakılman demek olabilir mi? Ya da hep daha fazlasını almak için büyümediğine** inanman?

[1] 9 Nisan  2012 tarihinde Pekin’de  imzalanan 9/8 2016 tarihli 6738 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli “Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair Türkiye Cumuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti  Hükümeti Arasında  İşbirliği Anlaşması’nın onaylanması ; Dışişleri Bakanlığı’nın 29/8/2016 tarihli ve 11335799 sayılı yazısı üzerine 31/5 /1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun  3.maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 29/8 /2016 tarihinde kararlaştırılmıştır.
*posta, akşam

 **Buradaki “büyümek” kalkınma anlamında kullanılmamıştır.

Pınar Demircan 

Bu yazı ilk olarak 05.2016'da Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...