28 Ağustos 2018 Salı

“Nükleer Enerji Çözüm Değil Kitabı”nın Yazarı Helen Caldicott’la konuştuk: “Türkiye’de nükleer santral kurulmasına izin vermeyin.”

“Ben bir doktorum, bu benim sorumluluğum, gece rahat uyuyabilmek için nükleere karşı  mücadele etmeliyim”
Bu cümleler hayatının 45 yılını nükleer karşıtı mücadeleye adamış, nükleer silahlara karşı direnişi örgütleyerek 1985 yılında Nobel Ödülü alan Nükleer Savaşa Karşı Hekimler(IPPNW)’in üyesi  Sorumluluk Sahibi Hekimler (PSR)’in kurucu başkanı olan  bir kadın doktora ait. Avustralya doğumlu Dr. Helen Caldicott üç çocuk annesi ve sonuncusu Ekim 2017’de olmak üzere  1997-2017 yılları arasında ABD’de yayınlanan, çeşitli dillere  çevrilmiş 11 kitabın da yazarı.
Türkiye’de, Korol Diker tarafından Türkçe’ye kazandırılarak Dr. Ümit Şahin’in önsözüyle Yeni İnsan Yayınevi tarafından  basılan “Nükleer Enerji Çözüm Değil” kitabı ile tanınan Dr. Helen Caldicott ilk baskısı ABD’de Fukushima felaketinden önce 2006’da  yayınlanmış olan kitapta nükleer enerji ve nükleer silahlar arasındaki benzerlik ve bağlantıları açıkça ortaya koyarak nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmaları arasında  gelişimlerini sürdürmek arzusunda olan ülkelere düşük karbon emisyonlu enerji olarak pazarlandığına dikkat çekiyor.
Kitap aynı zamanda  yenilenebilir enerjilerin gittikçe daha tercih edilebilir rekabetçi niteliğe kavuşmakta olmasına rağmen toplumların neden ve nasıl nükleer enerjiye yönlendirildiğini de anlatıyor. Gerek nükleerin gerçekleri  üzerine kendisinden kitapları aracılığıyla çok şey öğrendiğim gerekse mücadelesinden esinlendiğim bir  kadın olan  Dr Helen Caldicott ile bu sene 14-17 Eylül tarihleri arasında  IPPNWtarafından organize edilen, kendisinin de konuşmacı olduğu “İnsan Hakları, Gelecek Nesiller ve Nükleer Çağda Suç”temalı  konferansa Sivil Düşün desteği ile katılarak  bir araya gelme fırsatı buldum.  Yeşil Gazete okurlarını düşünerek daha kalıcı hale getirdiğimiz sohbetimizde Dr. Caldicott hayatını, mücadelesini, dünyadaki  nükleer silahların durumunu anlattı, Türkiyenin nükleer planları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Sevgili Dr.Caldicott, bize hayatınızın 45 yılını radyoaktiviteye karşı mücadeleye adamış olmanızın sebeplerini anlatır mısınız ?
Benim hikayem 16 yaşımda “On The Beach/Kumsalda”adlı kitabı okumamla başlar. Bu kitap nükleer savaşla ilgiliydi  ve yaşadığım şehir olan Melbourne dışındaki tüm insanlar ölüyordu, ardından radyasyon yavaş yavaş Melbourne’a da gelmiş  yeryüzündeki yaşam da nihayetlenmişti. Bu kitap benim üzerimde çok etkili oldu ve 1956 yılında tıp okumaya başlayarak radyasyon, nükleer silahlar, mutasyon ve kanser  hakkında bilgi edinmeye çalıştım. 1971 yılında Fransızlar Atmosferik Test Yasağı Anlaşması’nı delerek Pasifik Okyanusu’nda  atmosferik  denemeler  yaparken ben “ Çaresiz Tutku/A Desperate Passion” adındaki kitabımı yazdım. Sonra yaşadığım yer olan Adeleide’da yüksek radyoaktif serpinti oldu ve bu atmosferik testlerin sütte radyoaktif kirliliğe yol açması nedeniyle çocukların lösemi ve kanser olma ihtimali üzerine gazeteye bir mektup yazdım. Gazete bu mektubumu yayınladı. O gece Fransızların Maruora Mercanlarında yaptığı atmosferik testlerle ve bunun neden olduğu radyoaktif serpinti ile ilgili olarak televizyonda konuşuyordum. Adelaide’da ciddi bir serpinti oldu ve insanlar  tepkilerini göstermek için Fransız ürünlerini protesto etmeye başladı. Fransızlar ne zaman bir bomba atsa ben televizyonda radyasyonun sağlık etkileri hakkında konuşur olmuştum, annelere çocuklarının hangi durumlarda kansere yakalanabileceğini  anlatıyordum. Paris’e daha sonra Başbakan yardımcısı  olan bir yetkiliyle birlikte giderek Fransız  Hükümetine “Neden Pasifik’te denemeler yapıyorsunuz? diye sorduk. Fransız yetkililer “Bizim bombalarımız  zarar vermez” diyerek yanıtladı sorumuzu. Bunun üzerine biz de “Öyleyse neden Akdenizin ortasında patlatmıyorsunuz bunları?” diye sorduk. Bu kez cevapları Akdeniz çevresinde çok fazla insan yaşadığı yönünde oldu. Böylece hayatımda ilk defa  kendi nükleer denemeleri nedeniyle dünyadaki  çocukların ölmesini umursamayan çıldırmış politikacılarla karşı karşıya gelmiş oldum. Bu çok anlamlıydı. İzleyen süreçte Goffmann ve Tamplin’in birlikte yazdığı “Zehirli Güç” adında bir kitap okudum ve hayatım değişti. Daha önce uranyum veya nükleer güç veya nükleer atık konusunda hiçbir şey bilmiyordum. Dehşete düşmüştüm.
Hemen Avustralya’daki maden sendikası ile iletişime geçtim ve onlarla uranyum madenciliğinin sağlığa etkileri üzerine konuştum. Bana konuşma fırsatı vermişlerdi fakat işlerine ihtiyaçları olduğunu da söylemişlerdi. Ben yine de  onları uranyum madeninde çalışmalarından dolayı testislerinin harici radyasyona maruz kalarak ışın aldığını bunun gelecekteki çocukarı ve spermleri için çok kötü olduğu konusunda eğitmeye çalıştım. Onlara uranyum madeni içinde radon gazı soluduklarını, uranyumun da radon gazının da kanser yaptığını anlattım. Bu gerçekleri öğrendiklerinde sendikadakiler şok olmuştu ve Avustralya genelinde uranyum madeni sendikaları uranyum madenciliğinin ve uranyum ihracının durdurulması yönünde karar bildirdi. Bu sadece insanlara biraz bilgi vermekle  mümkün olmuştu. Uranyum madenciliği yasağı 5 yıl sürdü.
Peki mücadelenize diğer doktorlar nasıl dahil oldu?
Harvard Tıp Fakültesinde kistik fibroz kliniğindeki işim için ailemle Amerika’ya gittiğim süreçte nükleer enerjinin tehlikelerini  ele aldığım“Nükleer Çılgınlık” adındaki kitabımı yazdım. Kitap oldukça ünlendi ve ardından ben de kısa adı PSR olan “Sosyal Sorumluluk için Hekimler” örgütünü kurdum. New England Tıp Dergisi’ne nükleer enerjinin sağlık etkileri üzerine bir  ilan koydum. Dergi tam da Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’nden bir gün sonra yayınlanmıştı. Bunun üzerine binlerce doktor PSR’ye katıldı ve birlikte nükler savaşın tıbbi etkileri, sağlık boyutu üzerine sempozyumlar düzenledik. Bu sempozyumları ABD genelindeki büyük tanınmış üniveristelerde gerçekleştirdik. Bir taraftan da ben TV programlarına başlamıştım. Holywood’da film starlarını ektrana çıkaran bir kadın programcı beni onlarla birlikte ekrana taşıdı. Halkın geneli söylediklerimi duymaya çok ilgili olmasa da film yıldızlarıyla beraber ekrana çıkınca bir şekilde ilgi çekiyordum.
Televizyon kanalıyla toplum genelinde bir farkındalık yaratabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Evet. Nükleer enerji ve nükleer savaş gerçekleri konusunda onları bilgilendirmeye çalıştım. 5 yıldan fazla bir süre bu eğitim çalışmalarıma devam ettim aynı zamanda meslektaşlarıma da eğitim verdim. Programımız 153 bölüm sürdü ve bu beş yıl içinde 23 bin doktor üyemiz oldu. Nükleer savaşın sağlık etkilerini anlatmak için mektup yazmakta, sunumlar yapmakta çok aktif olduğumuz bu süre zarfında Amerika’da yaşayanların %80’inin  nükleer savaşa karşı olduğunu söyleyebilirim.
Mücadelenizi yürütürken ülke liderleriyle de bir araya gelerek Fransa başbakanıyla yaptığınız gibi görüşmeler gerçekleştirdiniz mi?
Evet. Başkan Reagan’ı ziyaret ettim, kendisiyle  1 saat 15 dakika görüşmemiz oldu, ona bilgi verdim. Kanada Başbakanı Pierre Trudeau ile de görüştüm ve onu 5 kıtada 6 barış insiyatifi kurmaya ikna ettim. Gorbaçov’la da bir görüşmem oldu. Ayrıca Japonya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Norveç, İngiltere, İrlanda, İskoçya ve daha pek çok ülkede doktorların bu konuda sivil toplum örgütü kurmasına önayak oldum.
Fukuşima Felaketi’yle birlikte dünya genelinde  nükleerin gerçekleri de daha iyi anlaşılmaya başlandı. Örneğin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından tayin edilen yıllık 1 milisievert sınır dozun siyasilerin eliyle 20 milisieverte yükseltildiğine tanık olduk. Bu konuyu bir doktor olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet çıldırmış olmalılar. Japonya’da çok sayıda nükleer santral var, bunların çevresinde  nükleer endüstri ve poitikacıların işbirliğinde nükleer köyler kurulmuş bulunuyor, öyle ki bu ülkede ülkeyi nükleer endüstrinin  hükümeti idare ettiğini  söyleyebilirim.
Türkiye’de yayımlanan kitabınızda insanların maruz kalabileceği yıllık dozun Uluslararası Atom Enerji Ajansı tarafından 70 kilo ve 25 yaş üstünde beyaz bir erkeğe göre  tayin edildiğinden bahsediyorsunuz. Bu durumda kadınların ve çocukların radyasyon karşısında daha kırılgan daha zarar görebilir durumda olduğundan bahsedebilir miyiz?
Evet. Çocuklar  yetişkinlere göre radyasyondan 10-20 kat daha fazla etkilenebilirler. Kız çocukları da erkek çocuklara göre daha kırılgan bir yapıda. Anne karnındaki bebekler binlerce kat fazla etkilenirken kadınlar da erkeklere göre neredyse iki kat daha fazla kırılgan yapıda ve bu uzun zamandır biliniyor.
En son Kuzey Kore’nin nükleer test gerçekleştirmiş olmasına  ne diyorsunuz?  
Kuzey Kore bir şehri havaya uçurabilir fakat dünyayı havaya uçurma ihtimali olan yalnızca ABD veya Rusya’dır, bu iki ülkenin yapabilecekleri  gerçek anlamda tehlike ifade eder. Bugün dünyada 64 bin nükleer bomba var ve Amerika ile Rusya bunların %94’üne sahip. Rusya ile ABD arasında bir dünya savaşı çıkması her şeyin sonu demektir. Kuzey Kore ABD’nin kendileri ile diyalog kurmasını  istiyor. Dünya genelinde ticari anlaşmalar yaparak normal ilişkiler geliştirmek isstiyorlar, bunun için Barış Anlaşması imzalamaya  da hazırlar. Kuzey Kore nükleer silah kullanmak istemiyor.
Dünya ölçeğindeki barışın, nükleer silahlarla güvenliğin sağlanmasına bağlayabilenler var, onlara ne söylersiniz?  
Bu yalana inanmamalılar, silahla barışı sağlamaya çalışmak eril bir düşüncenin ürünü.
Almanya’da halka iyot hapları dağıtıldı. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nasıl?
Evet, biliyorsunuz, iyot hapları insanlara onlar radyasyona maruz kalmadan  önce verilmelidir, maalesef genelde iyot haplarının dağıtılmasında çok geç kalınıyor. Ancak iyot hapları önceden alınırsa tiroid bezlerinin radyoaktif iyot yerine normal iyot ile dolması mümkün olabilir. Fakat nükleer lobi nükleer kaza olduğunu saklama eğilimi gösterdiğinden halk bilgi sahibi olamadığı gibi iyot haplarının alınmasında da  çok geç kalınmış oluyor. Bununla beraber unutulmamalı ki nükleer reaktörden yayılan radyoaktivite radyoaktif iyottan ibaret değil. Sezyum 134 ve 137, stronsiyum 90 ve diğer 200 çeşit izotop da yayılıyor. İnsanlar bunu anlamıyor, iyot haplarını alırlarsa radyasyondan  tamamen korunacaklarını  sanıyorlar. Unutmayın zamanında alsanız bile iyot hapları yalnızca tiroid bezinizin  radyoaktif iyotla dolmasını önler ama diğer organlarınız diğer izotopların etkisine maruz kalacak ve risk altında olacaktır.
Mücadelenizi verirken karşılaştığınız zorluklar ve engellemeler oldu mu?
Evet, insanları bilgilendirmeye çalışırsanız hapse girmeye hazır olmalısınız. Henüz kimse beni öldürmedi ama 8 defa  tehdit mektupları, telefonlar aldım. Ölmeye hazırdım. Sadece inandığım yolda devam ettim.
Türkiye’de Akkuyu, Sinop ve İğneada adı altında 3 nükleer santral projesi olduğunu biliyorsunuz. Buralarda üçüncü nesil nükleer  reaktörlerin kurulması planlandığı söyleniyor. Kitabınızda üçüncü nesil nükleer reaktörlerin diğerlerinden farkının maliyet düşürme çalışmaları olduğundan söz ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Evet, maliyet çalışmaları nükleer reaktörlerin daha az maliyetle nükleer reaktör inşa  etmesi için yapılır, tasarruf içindir başka bir iyileştirme öngörülmez. 3.nesil reaktörler daha düşük maliyetli  olduğu kadar da maliyet azaltımını hedefleyen ucuz parçaların kullanılması nedeniyle daha tehlikelidir.
Güvenli nükleer santral yoktur diyorsunuz, bunu sizden daha detaylı alabilir miyiz?
Her şeyden önce nükleer santrallerin zararlarından korunmak mümkün değildir. Milyonlarca yıl etkisi baki kalan radyoaktif atıklardan bahsedelim. Nükleer atıklar kaçınılmaz olarak dünyadaki yaşamın temelini oluşturan DNA yapısını, genleri, canlı türleri bozunuma uğratacaktır. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Suya ve besin zincirine karışan radyoaktivite kanser ve genetik hastalıklara yol açacak konjenital deformasyona neden olacak, sadece insanlarda  da değil hayvanlarla  bitkilerde üzerinde de genetik değişimler meydana gelecektir.
Türkiye’ye mesajınız nedir?
Türkiye’de nükleer santraller kurulmasına izin vermeyin. Topraklarınızdaki NATO silahlarından kurutulun, çünkü onları sınırlarınız içinde tutmanız sizin için riskli. Uluslararası  Nükleer Silahları Yasaklama Koalisyonu-ICAN’e katılın, destek verin.
Dr. Helen Caldicott. teşekkür ederim.
Teşekkürler.
Röportaj ve çeviri: Pınar Demircan – Yeşil Gazete 

ICAN, you can, we can! Evet Yapabiliriz!

2017 Nobel ÖdülüNükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın hayata geçirilmesi için Dünya çapında büyük çaba harcayan bir kampanyaya verildi. Ödülün sahibi, ICAN, 7 Temmuz günü nükleer silahsızlanmanın 122 ülke tarafından kabul edilmesine liderlik ederek yıllardır olduğu gibi dünyaya bir alternatif daha sunmaya çalışmıştı.
ICAN’e verilen ödül nükleer silahsızlanma çabalarını onurlandıran ilk ödül de değil. Nobel Barış Ödülü,   10 Aralık 1985 tarihinde soğuk savaş döneminde deneyimlenen nükleeer savaşın yaşamsal maliyetlerine karşı mücadele yürüten  Nükleer Savaşa Karşı Hekimler(IPPNW)’e de verilmişti.   Esasen uzun yıllardan beri IPPNW Dünya Yönetim Kurulu üyesi olan Bill Williams ve Tilman Ruff   IPPNW Avustralyaseksiyonunun önde gelen üyeleri olarak nükleer silahsızlanma yolunda kampanyalar yürütüyor, IPPNW Dünya Başkanı Malezyalı Hekim Ron MacCoy’un da katkısı ile kampanya şekilleniyor. Sonuç olarak IPPNW Dünya Yönetimi böyle bir  kampanyayı başlatma kararını alıyor ve bu harekete  yıllardır nükleer silahların ortadan kaldırılması  için mücadele eden diğer tanınmış örgütlerin de iştirak etmesiyle  IPPNW ile diğer “uzman ” kuruluşların bilgi tecrübe ve kaynakları  seferber  ediliyor. Nihayet, güçlü bir örgütlenme olan IPPNW Avustralya seksiyonu tarafından  ICAN  kurularak nükleer silahsızlanma yolunda verilen mücadeleye 2007 yılında  uluslararası form kazandırılıyor. Bugün de Dünya genelinde barış yolunda yapılan işlere verilen ödülün böyle bir süreçten geçen  çabayı onurlandırması aslında konunun ne kadar gündemimizde olduğuna da dikkat çekmesi açısından önemli. Zira  daha bir ay önce Kuzey Kore, Japonya açıklarına Hidrojen bombası atarak nükleer silahlanma konusundaki ilerlemesini gözler önüne sermedi mi?
Her ne kadar Kuzey Kore’nin bu hamlesi ABD’nin kendisine uyguladığı yaptırımları kaldırması için  şimdilik gövde gösterisinden ibaretse de yarın, bu tür eylemlerin nükleer savaşı başlatmayacağının garantisi yok. Açıkçası ancak  nükleer silahlanma  ile güç dengesinin sağlanacağını, dünya barışının bu şekilde mümkün olacağını sananlar  büyük bir yanılgı içinde.

“Her şehrin kendi bombası vardır…”

Nobel Barış Ödülü’nün bu sene edebiyat dalındaki sahibi Kazuo Ishiguro ise Hiroşima gibi Atom bombasının mağduru olan Nagasaki şehrinde 1954 yılında dünyaya gelmiştir. Ishiguro kendisiyle yapılan bir mülakatta 6 yaşında ailesiyle ülkeyi terk ettiğini, uzunca bir süre her şehrin kendi bombası olduğunu sandığından bahseder. Annesi de bir hibakuşa* olan Ishiguro  için bomba  hayatın bir parçası olacak kadar sıradan gelmiştir,  sonra ansiklopedilerden araştırarak Nagasaki’nin acı bir tarihe tanıklık ettiğini anladığından bahseder.
Esasen doğru olan Ishiguro’nun  ilk sanısıdır, her şehrin kendi bombası vardır. Zira  ABD Başkanı tarafından sunularak 1953 yılında “yıkıcı olan atom enerjisinin yapıcı amaçla kullanılmasını vadeden Barış için Atom Girişimi”nin  akabinde  dünya genelinde bir nükleer silahlanma  yarışı da  başlar. IPPNW tarafından yürütülen araştırmalara göre dünya genelinde özellikle yerli halkların yaşadığı adalarda  2000 nükleer testgerçekleştirilmiştir ve  bu testlerde Hiroşima’ya atılan nükleer bomba gücünde 29 bin nükleer bomba (uranyum, plutonyum, hidrojen bombaları)  kullanılmıştır.  Nagasaki gibi bir çok şehrin  bombası olmuştur hatta Kazakistan’daki Semipalatinsk’in,  Fransız Polinezyası’nın, Kritibati Adaları’nın onlara, yüzlerce bombası olmuştur.  Öyle ki, 1960’lardan itibaren yapılan nükleer testlerin neticesinde oluşan radyoaktif kirliliğin başta okyanus adalarında yaşayan yerli halkın olmak üzere 20 milyondan  fazla insanın hayatına mal olduğuna ilişkin bir öngörü bulunuyor. Nükleer silahsızlanmanın gerekliliği konusunda atılan adımlar, 1963 yılında  yer altı ve atmosferik testlerin yasaklanmasını sağlamış, deniz altında devam eden testler de nihayet 1968 yılında yasaklanmıştır. Şüphesiz anlaşmalar yapılsa da ihlallere karşı her hangi bir kontol ve yaptırım gücü bulunmadıkça mücadeleye devam etmek gerekmiştir.
1982 yılında New York’ta nükleer enerjiye karşı ve nükleer silahsızlanma için toplanan 1 milyon kişi
Nitekim 1982 yılında Birleşmiş Milletlerin  Nükleer Silahsızlanma konusundaki  girişimlere New York’taki Central Park’ta  toplanan 1 milyon kişi destek verir.  Bu eylem de  savaş karşıtı en büyük eylem olarak tarihe geçer.  1996yılında ise en geniş kapsamlı  Nükleer Testlerin Yasaklanması Anlaşması, Birleşmiş Milletler tarafından imzaya açılır ve ilk kez nükleer silahları olduğu bilinen Çin, Fransa, İngiltere, Rusya anlaşmayı imzalar, yalnızca Hindistan  imzalamaktan imtina eder. Türkiye ise 1981’ de Nükleer Silahsızlanma Anlaşmasını imzalamışsa da bir NATO üyesi olarak 1990’dan beri ABD’ye ait nükleer başlıklı füzeleri toprakları içinde tutan bir ülkedir.

Nükleer zincir çözülmedikçe nükleer silahlanmadan kurtulmak hayal…

Bu noktada  nükler silahların en ufak bir ulusal tehdit karşısında başvurulması muhtemel bir araç olarak el altında tutulmasına devam edildiğini anlıyoruz. Hele ki nükleer gücün ticari kullanımı, nükleer silahların ham maddesi olan uranyumun yer altından çıkarılması dünya genelinde kabul görürken, kalkınma aracı olarak değerlendirilirken  nükleer silahlardan yasaklarla kurtulmak bana pek mümkün görünmüyor. “Hibakuşalar Olmasın!” Sergisi ve sunumuyla da anlatmaya gayret ettiğimiz gibi nükleer silahlanma uranyum madenciliğinden, nükleer santrallere, nükleer santrallerin atıklarına kadar uzanan bir zincirin içinde vücut buluyor. Nükleer silahlanma ve nüklerin ticari kullanımının eninde sonunda yolları kesişiyor. Nükleer silahlanma karşısında mücadele verenler, nükleer santrallerin kurulmasının , dahası uranyum madeninin sağlık sektörü haricinde kullanımının da önüne geçecek aksiyonlar almalıdır.
Savaş karşıtı bir eylemden
Bu bağlamda Nükleer silahlanmanın tümden önlenebilmesi için Uluslararası Nükleer Silahları Yok Etme Kampanyası (International Campaign to Abolish Nuclear Weapons – ICAN) ICAN “Yapabilirim!”şeklinde okuyarak aldığım ilhamla “Yapabiliriz!”demek istiyorum.
Nobel Ödülü’nü alan barış girişimi ICAN bize sesleniyor “Ben yapabildim!” Öyleyse “Yapabilirsiniz, dahası birlikte yapabiliriz!” Nükleer santralleri tarihe gömerek, ona ham madde sağlayan uranyumu yerin altında bırakarak , atıkların yeniden işlenmesini  önleyerek ki bunların her biri bize hibakuşa olmaktan başka bir şey vadetmiyor; hayatımızdan tüm üyle çıkarabilirsek eğer, işte o Nobel Barış Ödülü’nü Dünya kardeşliği alır!
[*] Hibakuşa : Atom bombası atıldıktan sonra Japonyada Radyasyon mağduru insanlara verilen  ad.
Pınar Demircan 
(Yeşil Gazete) 

Yeni Foça’da “biyo” olmayan biyokütle projesi ve meraya ortak çıkan biyogaz projesi

Yenifoça, geçen yıl Donatkent Plajı’nın halka ait olduğunu renkli eylemleriyle anlatan, uzunca bir süredir de Aliağa cüruf alanındaki atıklara karşı verdiği mücadeleyle adını sıklıkla duyduğumuz yerleşim yeri. Yenifoça sakinlerinin sabrı bu kez iki yeni projeyle sınanıyor. Bu projelerden biri Ilıpınar Biyokütle (Tehlikesiz Atık) Yakma Tesisi diğer ise Bağarası Foça Biyogaz Enerji Santrali. 
İki projenin en büyük ortak özelliği her ikisinin de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onay verilmiş ancak Foça Belediyesi tarafından faaliyetin yürütülmesine karşı dava açılmış olması. Bir diğer ortak nokta ise atanan bilirkişilerinin aynı ve bilirkişi inceleme tarihinin 22 Eylül 2017 Cuma (dün) olmuş olması.
Nitekim Foça Belediyesi ile yurttaşların her iki tesise verilen izinlerin iptali istemi ile açtığı davanın bilirkişi keşfi, Yenifoçalıların da katılımıyla 22 Eylül Cuma Saat: 10.00’da başlayarak gerçekleştirildi. Sivil toplum tarafından her iki proje hakkında şikayetler sıralandı sağlık ve çevre etkilerine dikkat çeken  basın açıklaması yapıldı. 
Bilirkişi incelemesinde beş bilirkişi uzman, iki avukat, bir jandarma ve bir mahkeme katibi görev aldı. Bilirkişi İncelemesi Avukatlarından Av.Enis Dinçeroğlu’nun ifadesiyle , dava konularının görüşüldüğü ilk kısımdan sonra  saha turuna  çıkıldığını,  görevlilerin aynı bölge içinde yaşayan ve  ilginç bir şekilde herkesin  astım, bronşit ve koah hastalıklarından mağdur bulunuyordu.

Ilıpınar Cüruf Sahası Biyokütle Yakma Ünitesi Bilirkişi İncelemesi

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, proje adında “biyokütle”teriminin  geçiyor olmasıyla edinilen izlenim, bu projenin faaliyet alanının  “bio” yani  “gübre, ahşap, kağıt, hatta yosun”  gibi organik süreci geçirmiş maddelerle ilgili olduğunu düşündürüyorsa da sözkonusu  ünite Güneydemir Demir Hurda Madencilik İnş. Nak. Taah. San.Tic.A.Ş’ye ait olup , Egedemir Demir Fabrikasının  bir yan kuruluşu. Bahsigeçen Egedemir A.Ş’nin adı ise Aliağa ve Foça’da termik santral ve kül-cüruf depolama alanı  ile dolayısıyla İzdemir  ilişkilendiriliyor.
İzmir 2017  Çevre Durum Raporu’nda ise  TMMOB’un Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi (ÇMO)’nin  Aliağa ve Foça’da termik santral ve kül-cüruf depolama alanı yapılmasına yönelik imar planı değişikliklerine karşı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İzdemir Enerji Elektrik Üretim AŞ’ye dava açarak mahkemenin yürütmeyi durdurmasını  sağladığı bilgisi yer alıyor.
İzmir ÇMO 2017  raporu incelendiğinde Egedemir’in, cüruf alanında, yine Aliağa sanayicilerinin ürettikleri atıkları yakacak bir tesis kurmaya hazırlandığına dikkat çekiliyor. Aynı raporda Şirketin  Aralık ayında İzmir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne yaptığı başvurunun ardından bakanlığa sunduğu “Proje Tanıtım Dosyası”yla Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecini başlatılmış olduğundan da bahsediliyor.

Kurulan tesise “Tehlikesiz Atık Yakma Tesisi” denmesinin ardında tehlikeleri dikkatlerden kaçırma çabası  mı var?

Nitekim Proje içerisindeki detaylara göre Güneydemir Firması “organik ” tabir edilmesi gerekn biyo atıkları depolamak için stok alana ihtiyaç duymuyor çünkü  proje dosyasında açıkça atık yakma ünitesinde yakacağı maddeleri açıkça Egedemir cüruf atık sahasından alacağını yazmış bulunuyor. Buna mukabil, Egedemir cüruf atık sahasındaki atıkların dökümü ise proje ekinde şöyle verilmiş: uçucu kömür külü, fosforlu cüruf, kalsiyum bazlı atıklar, işlenmemiş cüruf, ocak cürufları,atık beton ve beton çamurları.

Yangın tehlikesi!

Bu bağlamda  şüphelerin doğru çıkması halinde ise risk büyük. Yenifoça Forum’dan Kadri Sungur’a göre Demir çelik atıklarının, cürufun, elyafın, plastiğin yanmasıyla oluşacak hava kirliliği  ve ya bu bölgedeki çam ve zeytin ağaçlarının tutuşma ihtimali  bölgedeki hakim rüzgarlarla  Menemen Ovası’nı hatta bütün İzmir’i  tehdit altında bırakıyor. Nitekim 7 Eylül 2017 tarihinde Egedemir Şirketi tarafından kurulan atık yakma ve geri dönüşüm tesisinde meydana gelen yangın da itfaiye raporu alana demirçelik atıklarının dışında başka türden atıkların da getirilerek yakıldığı iddialarını güçlendirecek nitelikte.

Kümülatif etki düşünülüyor mu?

Kaldı ki TMMOB, İzmir ÇMO  2017 raporunda “ Kentin kuzeyinde Aliağa endüstri bölgesinde yer alan demir çelik ve petrokimya tesislerinin emisyonları İzmir için önemli bir kirlilik kaynağı olduğu ve mevcut tesislerin iyileştirilmesinin, bunların emisyonlarının en aza indirilmesinin ve emisyon kontrol sistemlerinin sürekliliğinin sağlanmasının gerektiği belirtilmiş bulunuyor. Raporda ayrıca halihazırda faaliyette olan İzdemir Termik santrali  varken bir de metal, endüstriyel cürufun yakılmasının kümülatif etkisinin de düşünülmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. Bununla birlikte ÇMO raporuna göre  Aliağa ve yakın çevresinde yeniden termik santraller kurma çalışmaları hava kalitesi için büyük bir tehdit oluşturuyor, termik santral yatırımlarının acil olarak durması gerekiyor. Buna rağmen Socar Termik Santrali’nin de proje aşamasında bulunuyor.

Ziyan edilen turizm!

Yenifoça Forum’dan Özgür Küçüktülü Eski taş evlerin ,daracık sokakların olduğu, konaklarıyla meşhur olup turizm açısından da değer teşkil eden Kozbeyli Köyü’ne  yalnızca 6 kilometre mesafede olduğunun ve projenin negatif dışsallıklarının turizme  de yansıyacağının işaretlerini vereceğini ifade ediyor. Ilıpınar ve Yeniköy bu yatırımın gerçekleşmesiyle operasyondan olumsuz etkilenecek yerleşim yerleri arasında.

Bağarası Foça Biyogaz Enerji santrali Bilirkişi İncelemesi

Biyogaz en açık tanımıyla organik atıklardan metangazının dolayısıyla elektrik üretimini  mümkün kılan bir sistem ve yenilenebilir enerji kapsamında  çeveci çözümler sunuyor. Fakat projede “organik” madde olarak gübre esassa da plan ve gerçekler arasında farklar dikkat çekiyor zira, problem firmanın fizilbilite çalışmalarına  göre elde edilen verilerin dışına taşan şekilde faaliyet gösterme eğilimi içinde olduğunun anlaşılmasına dayanıyor.
Foça Ziraat Odası’nın ve Foça Belediyesi’nin yurtdışından uzman yetkililerin danışmanlığında yaptığı değerlendirmelerin Biyogaz Santrali için önerilen yerin ücreti mukabilinde ilgili firma tarafından kabul edilmemiş olması sivil toplum ile şirketi karşı karşıya getirmiş bulunuyor.

Mera, bedelsiz  tahsis mi?

Zira belediye tarafından önerilen yer biraz daha yerleşim alanlarından uzak ve Biyogaz işletmesinin kurulması için besi ihtiyaçlarının karşılanabileceği ve üreteceği elektiriği satması açısından da elektirik iletim hatlarının yakınında olmasına rağmen elverişli konumda bulunuyor. Buna mukabil firmanın talebi Bağarası’nda bedel ödemeden edinebileceği meralık araziden yana bulunuyor.
Yenifoça Forum’dan Küçüktülü’nün aktardığına  göre tesisin faaliyeti için 30 dönümlük alan yeterli olabilecekken 166 dönümlük yere konuşlanma çabası ve altyapı olanakları itibariyle  kapasitesi 2MW elektrik üretimine elverirken 6 Megawat’lık  elektrik kapasitesi olduğunu beyan etmiş bulunuyor.
Meranın köydeki hayvancılık açısından önemi biyogaz üretimi için gereken gübre üretimi de olumsuz etkilenebilecekken  tesisin ısrarla yerleşim yerlerine yakın konumdaki merada yapılmak istenmesi de soru işaretleri uyandırıyor ve Meclisten geçemeyen Mera Kanunu değişikliğinin  bu şekilde uygulamaya konmaya çalışıldığını düşündürüyor.
Meralar, Mera Kanununu’na göre Hayvanların otlatılması ve otundan yararlanılması için tahsis edilen veya kadimden beri bu amaçla kullanılan yer olarak tanımlanmıştır. Uygulamada ise özel mülkiyete geçirilemeyeceği, amacı dışında kullanılamayacağı, zaman aşımı uygulanamayacağı, sınırları daraltılamayacağı ancak, kullanım hakkı kiralanabileceği ve kiralama ilkelerinin yönetmelikle belirlendiği açıktır. 
Kamusal niteliği olan meranın tesise tahsis edilmesi halinde ise tek osrun tesisin meraları işgal etmesi değil, meranın yerleşim yerlerine yankın olması nedeniyle salacağı koku nedeniyle de  toplum sağlığı ve huzuru açısından da önem teşkil etmesine bağlı bulunuyor.
Bilirkişi incelemelerinin sonuçları üç ay içinde belli olacak.

(Yeşil Gazete) 

Kömürlü termik santrallerin bir diğer tehlikesi: Krom 6!

Son günlerde dünyanın gözünü kırpmadan izlediği  Harvey ve Irma , durumu henüz kavramamış olanlara itinayla anlatmayaçalıştı . Fırtınaya karşı sokağa çıkıp silah sıkanlar olsa da genel olarak dünyadaki koşulların  çok acil önlemler alınmadıkça  eskisi gibi olmayacağı anlaşıldı. Acil önlemlerin içerisinde iklim değişikliğinin temel nedeni olan sera gazı emisyonlarını arttıran fosil yakıt kullanımının azaltılması ve bu çerçevede bir dizi ekolojik soruna yol açtığı bilinen termik santrallerden vazgeçilmesi geliyor.  Buna mukabil termik santrallerin sebep olduğu bir başka konu daha var ki, bu yazının da derdi o!

Krom 6

Hiç bitmeyen elektrik enerjisi ihtiyacını  karşılamak için kurulan  kömürlü termik santrallerin  işletilmesinin yol  açtığı sorunlar  aslında buzdağının tepesinden ibaret. Zira  bilimsel araştırmalar kömürün yanmasının neticesinde  arsenik, civa, kurşun maddelerinin açığa çıktığını ortaya koymuş durumda. Buna ilave,  kömür külünün içindeki renksiz, kokusuz, tatsız bir metal olan Krom 6diğer adıyla heksavalent krom(hexavalent chromium) da  öldürücü bir madde olarak karşımıza çıkıyor. Maalesef Krom 6 içeren kömür küllerinin nehir ve göl kıyılarında kurulan suni havuzlara alınmasına bağlı olarak atık sularla beraber yer altı sularına karışması sözkonusu.
Kömür küllerinin nehir ve göl kenarlarına alınması , havuzlarda bekletilmesi için  bazı yerlerde kömür külü arazi içinde açılan çukurlara boşaltılırken bazı yerlerde barajlar yapılıyor, ne var ki her iki ihtimalde de sızıntı olması mümkün. Kömür külü içeren bu atık suların yer altı suyuna dolayısıyla içme ve kullanım sularına karışıyor olması cinayet olarak nitelendirilebilirken bu işin sorumlusu olan şirket yöneticilerine göre kömür külünün krom 6 gibi toksik maddeden arındırılması çok zor ve maliyetli bir süreç olarak ifade ediliyor.
Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kayıhan Pala da krom 6’nın tehlikesine dikkat çekiyor. Yanma sonrası kömürün cinsine göre ortaya çıkan kömür külünün su dolu atık havuzlarına alınmasıyla oluşan Krom 6  radyoaktif bir madde ve canlı yaşamı dolayısıyla insan sağlığı açısından da çok önemli olumsuz sonuçlara yol açabiliyor. Nitekim bilimsel araştırmalar, Krom 6 maddesinin,  yeraltı suyuna  karışan kül suyu vasıtasıyla musluktan akarken sindirim yoluyla alındığında başta mide ve bağırsak kanseri olmak üzere karaciğer yetmezliğinin, kalp yetmezliğinin, hamilelerde düşüklerin, burun kanamalarının, kronik baş ağrılarının bir nedeni olabilirken, solunum yoluyla alındığında solunum bozukluklarına, DNA’ya yerleştiğinde ise organ hasarına yol açtığını gösteriyor. Bağışıklık sistemi yetişkinlerle göre daha zayıf olan  bebekler, çocuklar ve yaşlılar  için ise risk daha da fazla. Krom 6, endüstriyel kullanım alanı olan, tekstil ve metal sektörlerinde özelikle paslanmaz çelik, termik kesme, tekstil boyama işlerinde işçi sağlığı ve güvenliği açısından gözetilen bir madde. Makinelerin paslanmasını önlemek için de kullanılıyor.

ABD’de 31 eyaletin musluk suyundan hastalık akıyor!

Krom 6 zaiyatının  en çok ses getirdiği yer ise  ABD.  Livescience’ın bir haberine göre 50 eyaletten yaklaşık 200 milyon insan musluk suyuna Krom 6  kimyasalının  karışması nedeniyle yıllardır hayati risk altında. Çevre Çalışma grubu olan (EWG),  Çevre Koruma Ajansı(EPA)’nın ülke genelinde sudaki kirliliği gösteren raporlarını inceledi ve musluk suyunda  12 bin kanser vakasının nedeni olabilecek Krom 6’nın kömür külü suyunun yer altı sularına karışmasına bağlı olarak  musluk suyunda bulunduğunu tespit etti.
Krom 6 tehdidi bilimsel olarak 2008 yılında Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün Ulusal Toksikoloji programı çerçevesinde yapılan araştırmayla ortaya kondu. Musluk suyunda tespit edilen krom 6’nın kaynağının kömürlü termik santrallerden gelen kömür külü suyu olduğunu ve bu durumun meydana gelen ölüm ve hastalıklarla bir ilgisi olduğu ispatlandı. 2010 yılında ise Çevre Çalışma Grubu (EWG) tarafından yayınlanan bir rapor ise, ABD’nin  35 eyaletinde testler gerçekleştirerek, 31 eyaletin musluk suyunda  %89 oranında Krom 6 bulunduğunu gösterdi. Bu rapor aynı zamanda kömür külü atık havuzlarının bulunduğu yerler ile yeraltı suyunda krom 6(heksavalent krom) tespit edilen yerler arasında bir korelasyon olduğuna işaret ediyordu.
Araştırmalar Krom 6’ nın risk teşkil etmemesi için  tespit edilmiş olan milyarda 100 parçacık (ppb) miktarın 0,02 ppb olması gerektiğini söylüyor. Ancak bu hedef, yakalanması çok zor ve maliyeti olması nedeniyle Kaliforniya Eyaleti’nde şimdilik hala risk nedeni sayılabilecek 10 ppb olarak tayin edilmiş durumda.  EPA, en son Krom 6 maddesinin vücuda sindirim yoluyla alınması halinde kansere yol açabileceğini gösteren çalışmasını  2011 yılında tamamlayarak  ve  elde ettiği sonuçları  yeni hedef standartlarını belirlemek için kullanacağını açıklamıştı ancak bu tarihten itibaren bir gelişme de olmadı.
Yunanistan, Bangladeş, Avustralya, Irak  krom 6  maddesinin  sağlık sorunlarına yolaçtığının anlaşıldığı ülkelerden bazıları. Fakat hiçbir olay ABD’deki kadar sansasyonel olmadı .Zira 1996 yılında ABD’nin Kaliforniya eyaletinde  yerleşim yerinin hemen yakınındaki Pacific Gas&Electric (PG&E) Şirketi’ne ait  kömür külü suyunun yer altı sularına ve oradan musluk suyuna karışmak suretiyle insanları mağdur ettiği, çeşitli ağır hastalıklara ve ölüme sevkettiği anlaşıldı. Musluk suyundaki Krom 6’ya maruz kalan 634 kişi onlarca yıl yukarıda bahsi geçen sağlık sorunlarıyla boğuşmak zorunda kaldığı için PG&E şirketinden şikayetçi olanlar bir de dava açtı  .

ABD tarihinde ilk kez 333 milyon dolar tazminat !

Dava sonucu PG&E şirketinin ödemeye mahkum edildiği 333 milyon Dolar ise en yüksek tazminat tutarı olarak ABD tarihine geçti. Üstelik PG&E şirketi sağlıklarını bu davayı izleyen yıllarda benzer tutarda tazminatları da ödedi. Dava öylesine ses getirdi ki 2000 yılında başrolü  Julia Roberts ın oynadığı Türkçe adıyla Tatlı Bela, orijinal adıyla Erin Brockovich filmi bu yaşanmış olayları,  mücadeleyi yürüten Erin Brokovich’in adıyla beyaz perdeye taşıdı.
Türkiye’deki termik santrallerde krom 6 ihtimali…
Krom 6 Türkiye’de en yoğun olarak   2004 yılında Hatay’ın İskenderun Körfezi’nde batan 2 bin 200 ton atık yüküyle batan ‘MV Ulla’ adlı geminin batmasıyla gündeme gelmiş, sindirim, solunum ve cilde temas yollarıyla ciddi sağlık problemlerine yol açabileceği tartışılmıştı.
Dünya genelinde termik santrallerdeki kömür külünde bulunan  Krom 6 maddesinin  Türkiye’deki kömürlü termik santrallerde bulunmaması için ise maalesef  bir neden yok. Dolayısıyla kömür küllerinin nerelerde toplandığı, kömür külü suyunun yer altı sularına karışıp karışmadığı canlı yaşamına  etkisi de araştırılması gereken bir konu.  Zira  Enerji Atlası’nın rakamlarına göre Türkiye’de mevcut 38 kömürlü ve linyit yakıtlı termik santral  faaliyette, 7 santral önlisans almış, 7 santral üretim lisansı almış durumdayken bir de  7 termik santralin  daha yapılması planlanıyor.
Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)

2017 Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu yayınlandı ve bir “ilk”i başardı!

Her yıl Dünya genelinde nükleer santrallerin üretimine, operasyonuna ve inşaat süreçlerine dair bilimsel araştırmalara dayanarak hazırlanan  Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu(WNISR),* 2016 yılına  ait verilerle ve gelecek dönem projeksiyonlarıyla bu yıl Eylül ayında yayınlandı. Orjinaline şuradan ulaşabileceğiniz rapor,  operasyonda olan nükleer reaktörlerin gerçek sayısının nükleer otoritelerce kabulüyle ve yenilenebilir enerjilerin engellenemeyen yükselişine dair yaptığı analizlerle dikkat çekiyor, geçen senelerde olduğu gibi  bu sene de değerlendirmemizi paylaşıyoruz.
2011 yılında Fukuşima Nükleer Santrali’nde on hatta yüz yıllarca sürecek bir ekolojik yıkımı başlatan nükleer felaket toplumları hiç olmadığı kadar daha fazla nükleer santraller üzerine düşünmeye itti. Kendinden önceki nükleer felaketleri ve etkilerini de hatırlatarak nükleer santrallerin alt yapısal yetersizliklerine, uygunsuzluklarına, barındırdığı riski daha da arttıran operasyonel risklerin büyüklüğüne dikkat çekilmesine kapı araladı. Japonya, böyle bir süreç başladığı içindir ki coğrafi ve jeolojik niteliklerine hiç de uygun olmadığını keşfettiği tüm nükleer santrallerini bir yıl içinde devreden çıkardı;Dünya genelinde nükleer santrallerin güvenlik ve emniyet açıkları masaya yatırıldı; denetimler arttırıldı; başka ülkelerde de uygunsuzlukların tespit edilmesiyle bir çok reaktör kapatıldı. Dahası, Fukuşima gibi benzer bir felaketin müsebbibi olmayı göze alamayan bazı ülkeler nükleer santralleri programlarından çıkarmayı düşünmeye başladı ve bu kararlarını uygulamaya koydu. Nihayet dünya genelinde 446 olarak bilinen toplam reaktör sayısında  ciddi bir düşme gerçekleşti. Halihazırda  bu gün 31 ülkede toplam 403 reaktör operasyonda bulunuyor. Buna rağmen dünya genelinde nükleer santrallere istinaden bir otorite olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Dünyadaki nükleer reaktör sayısını bir değişiklik olmamış gibi 446 olarak açıklamaya devam etti. Oysa Japonya’da Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasının ardından kapatılan reaktörlerden altı yıl içinde  yalnızca  Eylül 2013 , Ağustos 2015 ve 1 Temmuz 2017 de  tarihlerinde devreye alınanlarla  altı yıl sonra bugün Japonya’da bugün  5 reaktör  (Sendai-1 and -2, Takahama-3 and -4, Ikata-3) faaliyette bulunuyor. Fukuşima Daichi ve Daini nükleer tesislerindeki 10 reaktör ve Monju Yeniden İşleme Tesisi  tekrar açılmamak üzere kapatılmışken ve geriye kalanların tekrar devreye alınması ise deprem ve tsunamiye yönelik iyileştirmelerin tamamlanması açısından şüpheliyken rakamın güncellenmesi şarttı.
Şekil 1: Dünya genelinde operasyonda olan reaktör sayıları ve kapasiteleri

Rapor bir “ilk”i başardı!

Dünya genelinde nükleer santrallerin üretimine, operasyonuna ve inşaat süreçlerine dair veriler paylaşan Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu, IAEA’nın beyanlarındaki eksiklikleri yıllardır açıkça  ve eleştirel olarak ortaya koyuyor. Nihayet ilk kez geçen sene Dünya Nükleer Enerji Durumu Raporu ile birlikte yayınlanmış olan Dünya Nükleer Birliği(WNA)’nin hazırladığı Performans Raporu tarihte ilk defa nükleer santralleri  “operasyonda olan” ve “operasyonda olmayan” şeklinde ikiye ayırmış oldu.
Bu güne dek  IAEA’nın  Japonyada  dünadaki reaktörlerin %10 una tekabül eden 42 reaktörün devre dışı olduğu gerçeğini dünya nükleer  istatistiklerine yansıtmaması nedeniyle endüstriler, kurumlar, enstitüler, hükümetler, çeşitli örgütler gerçeği yansıtmayan çarpıtılmış verileri kullandılar. Nitekim  Akkuyu Bilirkişi İncelemesi’nin karar raporunda da  Dünyadaki nükleer santrallerin sayısı  yanlış beyan edilmiş olduğuna yazımızda dikkat çekmiştik.   Fukuşima Nükleer Felaketi’nin ardından kapatılan nükleer reaktörlerin sayısı otoriteler tarafından sürekli  gözardı edildiği için bizlere  rakamların yanlışlığına vurgu  yapmak düşmüştü . Neticede diyebiliriz ki, güncel veriler üzerinden  hazırlanan Dünya Nükleer Enerji Raporu  sayesinde nükleer otoriteleri de artık gerçeğe uygun rakamları telaffuz edecek.

Yenilenebilir enerjilerin önlenemez yükselişi!

Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu’nun son yıllarda yaptığı diğer bir katkı ise yenilenebilir enerjilerin nükleer enerjiden elde edilen üretimle rekabet eder bir hale geldiğini  somut olarak göstermesi. Buna göre, 2016 yılında  nükleer santrallerden  elde edilen elektrik üretimi 2476 Teravatsaatolurken dünya genelinde bu artışta rüzgar enerjisinin payı  %16, güneş enerjisinden üretimin payı  %30  nükleer enerjiden üretilenin payı ise %1,4 olmuş bulunuyor.  Nükleerde sözkonusu bu %1,4’lük artışın nedeni ise Çin’in tek başına  nükleer enerji yatırımlarına 25 Teravatlık yani %23’lük bir ilave yapmış olması. Tüm bu  artış oranlarını ilave üretim miktarı ile  ifade edersek: Nükleer enerji alanında  toplam 35 Teravatsaatlikyapmış bulunuyor,buna mukabil  rüzgar enerjisinde ise    nükleerin  3.8 katı olmak üzere 132 Teravatlık bir artış, güneşte  ise  nükleer enerji üretim miktarının 2.2 katı olmak üzere 77 Teravatsaatlik bir artış meydana gelmiş bulunuyor. Raporda bu şekliyle yenilenebilir enerji üretimindeki artışın küresel enerji üretimine yapılan  ilavelerin 62%’sine denk geldiği ifade edilirken  yenilenebilir enerji kaynakları üzerine yapılan yatırımların Şili, Meksika, Fas, Birleşik Arab Emirlikleri ve ABD’de 30$’ın altına düşen rekor ihale fiyatlarıyla gerçekleştirildiği belirtiliyor. Tam da bu noktada 2030 yılında yaş haddinden kapatılması öngörülen 163 reaktörün kapasitede meydana getireceği  144,5 Gigavatlık düşüşün  yenilenebilir enerjilerden kompanse edileceği düşünülebilir. Zira raporda  1997’den bugüne yenilenebilir enerjilerden elde edilen her yeni kilowatsaatlik üretimin  nükleer enerjinin ürettiğinden  4 kat fazla olduğunun altı çizilmiş.
Şekil2 :Dünya genelinde elektrik üretim kapasiteleri açısından rüzgar-güneş-nükleer enerji karşılaştırması

Esas neden Çin !

Bununla birlikte, nükleer enerji üretiminde başı çeken 5 ülke ABD, Rusya, Çin, Güney Kore ve Fransa  ve bu ülkelerin 2016 yılında nükleer enerjiden ürettiği elektrik miktarı ise 2476 Teravatsaat olmak üzere dünyada  nükleer enerjiden elde edilen elektriğin %70’ini oluşturuyor ki bu orana en çok katkıyı yapan ülke  nükleer enerji üretiminde  %23 artış gerçekleştiren Çin!

10 Yeni reaktör üretime başladı

Nükleer reaktörlerden elde edilen enerji miktarına ülke bazında bakıldığında  2016 yılında ise  nükleer enerjiden elektrik üretiminin 15 ülkede arttığı görülüyordu. Bu rakam 2017 yılında 12 ülkede  düşmüş , 4 ülkede ise aynı kalmış bulunuyor. Rapor, 2016 yılında  Çin, Hindistan, Pakistan ve Rusya’da olmak üzere toplam 10 reaktörün üretime başladığını gösteriyor.  Buna göre Çin 5 ünite devreye almış  ve 2016 yılında nükler enerjiden ürettiği elektrik miktarını  %20 arttırmış görünüyor.  Ayrıca Hindistan’da (Kudankulam-2), Pakistan’da  (Chasnupp-3), Rusya’da  (Novovoronezh-2-1), Güney Kore’de (Shin-Kori-3) ve ABD’de  (Watts Bar-2,43 yıl süren inşaattan sonra) 1’er reaktörün üretime başlatıldığı belirtiliyor. 2017’nin ilk  yarısında ise  biri Çin’de (Yangjiang) diğeri  Pakistan’da (Çin tarafından kurulan Chasnupp-4)olan iki reaktörün faaliyete geçirildiği belirtiliyor.
Şekil3 : Dünya genelinde yıllara göre operasyona başlatılan-kapatılan reaktörlerin sayısı

3 reaktör devreden çıkarıldı

Diğer taraftan Rusya’daki Novovoronezh-3 ile  ABD’deki Fort Calhoun-1 olmak üzere 2 reaktörün 2016 yılında kapatılmasına karar verilmiş bulunuluyor. 2017 yılında ise Dünyanın en eski reaktörlerden Güney Kore’deki  (Kori-1,  40 yıllık operasyondan sonra) ve İsveç’teki (Oskarshamn-1, 46 yıl operasyondan sonra) kapatılmış bulunuyor.

Projelerde ertelemeler

Öte yandan Bangladeş, Mısır, Ürdün, Polonya, Suudi Arabistan ve Türkiye’deki İnşaat süreçlerinde bazı ertelemeler yapıldı. Örneğin Vietnam nükleer santral projesinden elektrik üretimi talebindeki düşüş,  yüksek güvenlik gereksinimi ve yükselen inşaat maliyetleri nedeniyle vazgeçmiş bulunuyor.
Şekil4: Dünya genelinde reaktörlerin yaş durumu

Yaşlanan, ömrü uzatılan reaktörler

Rapora göre Çin dışında dünyada operasyonda olan nükleer santrallerin  yaş ortalaması yükselmeye devam ediyor ve 2017’de  29,3’e ulaşmış durumda. 234 reaktörün 31 yıldır operasyonda olduğu, 64’ünün ise 41 yıldan uzun bir süredirçalıştırıldığı anlaşılıyor. ABD’de faaliyette olan 99 reaktörden 84’ünün lisansı bir reaktörün ömrü için biçilen 40 yıldan 60 yıla yani uzatılmışken Fransa bu konuda daha hassas yaklaşıyor ve reaktörlerinin ömrünü yalnızca ilave bir 10 yılla sınırlıyor ki tüm reaktörlerin ömrünün uzatılacağına dair bir garanti bulunmuyor. Öte yandan raporda  2025’e kadar enerji üretiminde nükleer enerjinin payını düşüreceğini ilan etmiş olan Fransa açısından yaşlanan reaktörlerin ömrünü uzatma girişimi nin politikasıyla ters de düşeceğine de dikkat çekilmiş.

Nükleerde finansal darboğaz!

Rapor, nükleer endüstrinin içinde bulunduğu krizi de değerlendirerek  Nükleer santral inşat işlerinden dolayı yaşadığı kayıplarla adından söz edilen Nükleer Enerji Devi  Toshiba’nın satın almış olduğu ABD menşeili Westinghouseiçin iflas duyurusunda bulunduğuna da yer vermiş. Benzer şekilde Areva’nın  geçmiş  6 yıl içinde 12,3 Milyar Dolar kaybı olduğundan ve Fransız Hükümeti’nin 5,3 Milyar Dolarödeyerek bu açığı kapatmaya çalıştığına,  bir yazımızdadeğerlendirdiğimiz gibi Areva’nın Cresuot Forgefabrikasındaki bu büyük kalite skadalının endüstriye olan güveni sarstığına da değiniyor.

Türkiye dosyasında İğneada!

Raporda gelecek dönem projelerine istinaden ülke dosyalarına yer verildiği  üzere Türkiye’deki nükleer santral projeleri hakkında da bir değerlendirme  yapılmış. Buna göre Türkiye’de kurulumu, dizaynı  bakımından hükümetin farklı devletlerle anlaşarak kurma girişiminde bulunduğu üç nükleer santral projesinin olduğundan ve Türkiye’deki nükleer endüstri için yasal altyapıda ciddi eksiklikler bulunduğundan bahsediliyor. Bu bağlamda nükleer santralin teknolojisinin farklı ülkelerden gelecek olması gerek operasyon gerekse regülasyonlarda  farklı ülke stratejilerinin uygulanmasından mütevellit karışıklıkların olabileceğine işaret ediliyor.
Öte yandan raporda Akkuyu NGS’den halihazırda kağıt üzeride anlaşılmış ve inşaat lisansını beklediğine, Sinop hakkında  yer lisansının henüz alınmadığı bununla beraber Mitsubishi ve Areva ortaklığında üretilecek hiç denenmemiş olan reaktörlerin kurulmasının planlandığına değiniliyor. İlaveten raporda  henüz ticari bir anlaşma yapılmamış dolayısıyla resmiyete dökülmemiş olsa da İğneada Nükleer Santral Projesi’nden de bahsediliyor: Proje için Çin Nükler Güç Teknoloji Şirketi ile Westinghouse ile imzalanacak 22 Milyar Dolarlık bir anlaşmanın öngörüldüğü fakat  projenin önündeki engelin Westinghouse şirketinin içinde bulunduğu finansal darboğaz olduğu ifade edilmiş.
Raporun, Türkiye açısından nasıl okunabileceğine değinerek bu değerlendirmeyi toparlarsak, yetkililerin nükleer reaktör sayılarını ifade ederken bilgilerini güncellemeleri gerektiğini, aksi halde komik duruma düşebileceklerini söyleyebiliriz. Dünya genelinde nükleer enerjiden elektrik üretiminde artış olduğunu iddia edersek de bu oranda Çin’in belirleyici olduğunu fakat, aynı Çin’in yenilenebilir enerji yatırımlarını da arttırdığını kabul etmemiz gerekir. Son olarak Dünyadaki nükleer santrallerin yaşlandığını, bunların devreden çıkarılmasıyla nükleer saantrallerin sökümü gibi netameli ve riski devam eden süreçlerle uğraşılacağını öngörebilir hatta bir de batmak üzere olan nükleer şirketlerine  niçin Türkiye’de projelerin verildiği üzerine sorular üretebiliriz.
*Her yıl yayımlanan Dünya Nükleer Endüstrisi Durum Raporu Paris’te uluslararası bağımsız enerji danışmanlığını icra eden Mycle Schneider’ın,  ekibiyle birlikte 24 yıldırhazırlayıp dünya ile paylaştığı rapordur, adını veren yıldan bir önceki yılın verileri kullanılarak hazırlanır. Kısa adı World Nuclear Status Industry Report (WNSIR) olan rapor, mevcut nükleer tesislerin ve yeni kurulması planlanan potansiyel santrallerin durumu ve proje gelişimlerine dair bilgileri ve ek olarak meydana gelişleri itibariyle her yıl etkisi değişebilen 1986 Çernobil Nükleer Faciası ile 2011 yılında meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketinin sonuçlarına dadeğiniyor.
Pınar Demircan     

Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

  Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...