Bağımsız araştırmacı, akademisyen. Nükleer santrallerin toplumsal, siyasi, ekonomik ve ekolojik boyutlarıyla tartışılmasını amaçlıyor. Bu doğrultuda bilim siyaset toplum, siyasal ekoloji ve politik sosyoloji alanlarında araştırma ve çalışmaları bulunuyor.
12 Temmuz 2017 Çarşamba
Artvin’de bir Ce”rant”tepe yaratmak…
Yaşam savunucuları, Cerattepe’de doğal varlıkların geri dönülmez zararlara uğratılması pahasına maden işletme planları karşısında özellikle bu yıl başından itibaren diken üstünde. Yaklaşık 50 bin ağacın kesilmesine; dünyada eşi benzeri bulunmayan, çeşitli endemik türleri barındıran bitki örtüsünün zehirlenmesine, doğal ortamın hayat verdiği canlıları olumsuz etkileyerek ekolojik dengenin tümüyle bozulmasına yol açacak, yine bu doğanın bir parçası olan insanlar ve evcil hayvanlar için hastalıkların başlangıcı olacak hatta insanların evlerini, yaşam alanlarını terk etmelerine varan sosyal olaylara neden olacak bu projeye, devlet kanadından destek verilmesi, yaşamdan yana olanların saflarını sıklaştırıyor.
“Mahkeme tarafsızlığını yitirmiştir!”
19 Eylül’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Artvin Cerattepe maden sahası için verdiği, “Çevresel Etki Değerlendirme”(ÇED) Olumlu Raporu’nun iptali istemiyle, Rize İdare Mahkemesinde başlayan dava hakkında Davacı Yeşil Artvin Derneği Avukatının yaptığı bu açıklama ne Artvin Valisi tarafından her türlü yürüyüş, basın açıklaması, toplantı, miting, çadır kurma, oturma eylemi, stant açma, afiş, pankart, bildirilerin 19 Eylül-19 Ekim 2016 tarihleri arasında yasaklanmasından, ne Rize Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin Rize Adliye binasının etrafını, cadde ve sokaklardan geçiş yapılamayacak şekilde bariyerlerle kapatmasından ne de farklı illerden Rize’ye gelenlere yönelik “çoraplara kadar arama” uygulamasından uzak. Peki davanın müdahillerinin bile mahkemeye ulaşmasına devletin polisinin engel olduğu bir ortamda adil yargılama yapılabilir mi? Ya Rize’de halka dağıtılan ve ardından sosyal medyada paylaşılan “Rizeli vatansever gençler” imzalı mektuba ne demeli? Bu mektubu hazırlayanlar sizce “ Türkiye’de bakır üretimini arttımanın önündeki tüm engellerin kafasını koparacağız. Bu kadar açık ve net” diyerek Cerattepe Maden işletmesinin faaliyetine karşı olan binlerce yurttaşı tehdit eden Artvin Valisi’ne ne kadar yabancı olabilir?
Çok değil, yaklaşık iki ay önce 11 Temmuz’da Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED onayı iptali için gerçekleştirilen Bilirkişi Keşif İncelemesi kapsamında çok sayıda meslek örgütünün ve sivil halkın müdahil olduğu davada, dava gerekçelerinin açıklanması için verilen sürenin Artvin davasına dair müdahil avukatların söylediği gibi sıradan bir meram anlatmaya bile olanak tanımayacak kadar kısa tutulduğunu görmedik mi? Bugün Akkuyu için nihai karar henüz açıklanmamış olsa da inceleme sonrasında hakimler tarafından kaleme alınan kapanış raporunun saatler süren mahkeme ve saha turuna rağmen aslında daha önceden Bilirkişilerin kaldığı otelde yazıldığına dair bir şüphe düşmedi mi içimize?
Bir nükleer santrale karşı açılan dava ile maden işletilmesine karşı açılan davanın ortak noktası şüphesiz doğal yaşamın ve o yaşamın sunduğu canlı cansız tüm varlıkların bugün ve gelecek adına korunması gerekliliğidir. Anayasanın 56. maddesi “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”demektedir. Yatırım planlarının rasyonel sayılabilmesi için, feda edilen alternatiflerin toplam maliyetlerinin, yapılan tercihten fazla olmaması gerekirken yaşamdan daha değerli ne olabilir? Nitekim bu görüşü savunarak Artvin’de maden işletilmesine karşı verilen 25 yıllık mücadele, 1980’lerden günümüze geri çekilen ihaleleri ve bu uğurda yapılan araştırmaların ortaya koyduğu raporları deneyimlemiştir.
Örneğin TMMOB Orman Mühendisleri Odası tarafından görevlendirilen uzmanlar, 13.09.2013 tarihinde verdiği raporda söz konusu orman alanları ve sağladığı sayılamaz/ölçülemez çevresel hizmetlerin hiçbir kısa süreli ekonomik faaliyetler uğruna gözden çıkarılmaması gerektiğini ifade etmiştir. Raporda açıkça Artvin Cerattepe ve Genya Ormanlarında Madencilik yapılmamalıdır ” denilmektedir. (TMMOB 2014 Cerattepe raporu) 1998 yılında da Maden tetkik Arama (MTA) yaptığı araştırmaların ardından “Artvin ilinin Çevre jeolojisi ve Doğal Kaynakları adlı bir rapor yayınlamıştır. Bu rapora göre Artvin linin jeolojik yapısı ve metalik yatak ve problemli noktaları saptanmıştır. Bu rapor çok önemli heyelan risklerine dikkat çekmektedir. Rapor Cerattepe’deki madenin işletilmesi durumunda buradaki yapay titreşimlerin(patlamaların) bölgede heyelanları etkilemesinin doğal olacağını söylemektedir.
Kafkas Üniversitesi Artvin Orman Fakültesinin Akademik Genel Kurulunun 18.04.2006 tarihinde toplanarak oybirliği ile aldığı ve “Fakülte Görüşü” olarak kabul ettiği raporda ise, Cerattepe’de madencilik faaliyetinin durdurulmasının kamu yararına uygun olduğu belirtilmiştir. Artvin Orman Bölge Müdürlüğü ise 08.11.2012 tarihinde ÇED İnceleme ve Değerlendirme Formu müracaatında, yeraltı üretim yöntemiyle üretilecek madenin yerüstü tesisleri için ormanlık alanda yapacağı tahribat nedeniyle olumsuz görüş vermiştir.
Bunlara ek olarak Yeşil Artvin Derneği’nin itirazları arasında işletme esnasında ve sonrasında beklenen olumsuzlukların üzerine, siyanür ve diğer atık havuzlarının sorunları da eklendiğinde belirtilen tehlike ve risklerin çok daha artacağı da önemli bir argümandır. Cerattepe ÇED raporunda Yeraltı sularının ve akarsuların nasıl korunacağı konusundan ise hiç bahsedilmemektedir.
Tüm bu raporlara ve bilimsel araştırmalara, bilim insanlarının, meslek örgütlerinin itirazlarına rağmen projelerin hayata geçirilmeye çalışılması maden Kanununa göre devletin payının %2 olduğu gerçeğiyle okununca devletin 60’li yıllardan beri kullandığı “kalkınma” söylemlerinin de arkasına saklanamayacağını bilakis alenen bir şirketin elde edeceği “rant” lehine elindeki imkanları sunduğunu göstermektedir. Çok açıktır ki önümüzdeki günlerde önce 80 sonra 75. Madde olarak karşımıza çıkartılan paket içerisinde yaşam alanlarımızı şimdikinden daha çok değişim değerine maruz bırakacak uygulamalar sırasını beklemektedir.
Sonuç ne olursa olsun Artvin halkının ve yaşamdan yana olanların direnmeye devam edeceği açıktır zira, Sinopta kurulması planlanan nükleer santral için yerleşen Mitsubishi çalışanlarının halkla karşılaşmamak için kendilerini ev hayatına mahkum ettiği gibi Artvin’de maden için izin çıkarsa söz konusu şirketin istihdam edeceği 80 küsur işçinin hayatı pek de kolay olmayacağını düşünebilirsiniz. Kaldı ki bu durumun ilk emareleri Artvin’de Cengiz inşaat adına çalışan polis ve görevlilerden kiracı olanların varlığı tespit edildiği gibi bunların konuttan çıkarılması gibi esnaf protestoları şeklinde yaşanmıştır. Hatta bakarsınız belki de Bodrum’da yaşam alanları daraltıldığı için insanlara saldıran carettalar , Kuzey kutbunda teknisyenlerin ekipmanlarını rehin alan boz ayılar ya da Gerze Termik santral direnişindeki halkın yanında jandarmaya saldıran arılar gibi Kafkasör yaylasının arıları hatta belki de ayıları Cengiz’in etrafını sarıverir.
Pınar Demircan
Bu yazı ilk olarak 20 .09.2016'da Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.
Art-win: Kazanma sanatı
Öte yandan Artvin Cerattepe’deki kazanım henüz bir zafer olarak algılanmamalı. Artvin’deki mücadeleyi yıpratmak için neler yapılabileceğini dün gazetelerde yer alan uydurma bir haberle Cerattepe’de direnenlerin Almanya’dan talimat aldığının iddia edilmesinden de anlıyoruz. Bu yaklaşım Cerattepe’de olan biteni anlamamak, küçümsemek hatta hor görmek demektir ve bunun bir sonraki adımı da olsa olsa mücadeleyi bölmek ve direnişi kırmak için aksiyona geçmek olacaktır. Zira atılacak bu adımlara ve ortaya çıkacak tabloya yabancı değiliz. (Ekolojik mücadelenin ne olduğunu, hangi hukuksuzluklarla karşılaşılabileceğini geçmişteki örneklerden biliyoruz, kaldı ki Artvin, Cerattepe’nin altınına duyulan iştaha karşı tam 25 yıldır direniyor.)
Bu aksiyonun ne olacağını 14 Mart’ta gerçekleştirilecek bilirkişi keşfinden sonra hep birlikte göreceğiz. Diğer taraftan bu anlamsız iddianın kaynağını ise benim Ekim 2015’te Yeşil Gazete’ye yazdığım Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nın Almanya ayağındaki izlenim yazıları (Toplam 5 yazı) oluşturuyor. Bu noktada önce sizlere biraz çalıştaydan bahsetmek isterim.
Geçen yıl Ağustos ayında başlatılan Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nın amacı, özellikle son dönemde su kaynaklarının ve doğasının bozulması pahasına Karadeniz bölgesinde yapılmak istenen enerji ve maden yatırımlarının yol açtığı/açacağı öngörülen ekolojik bunalımları değerlendirmekti. Bu bağlamda kendi yaşam alanındaki müdahalelere direnen aktivistlerle, bu ekolojik meseleleri takip eden gazeteciler bir araya getirilerek grup içi bilgi alışverişi sağlandı. Çalıştayın bir ayağı Almanya’da gerçekleştirildi. Almanya dünyada endüstrileşmenin başını çeken bir ülke olmasına rağmen yazılarımda da görebileceğiniz gibi 2023 yılına kadar nükleer santrallerden vazgeçme kararı almıştır. Kömürün payı azalmakta, yenilenebilir enerjinin payı da hızla artmaktadır. Almanya bunu gerçekleştirir, gerçekleştirmez; halkını oyalar oyalamaz o ayrı bir konudur, bizi burada ilgilendiren Almanya’nın enerji politikasının geçirmekte olduğu somut değişimdir (ki bu planlarında ciddi olduklarını göstermektedir.) Konutlarda merkezi elektrik enerjisi yerine çatılara kurulan güneş panelleriyle elektrik ihtiyacının sağlanıyor olması, elektrik fazlasının yine bireysel olarak enerji dağıtım şirketlerine satılabilmesi, mahallelerin kendi kooperatiflerini oluşturarak ekolojik yapıyı bozmadan insani ölçekteki kurulumlarla rüzgar ve güneşten, mikro biyogaz tesisinden elektriğini üretmesi önemli örneklerdir. Kısaca söylemek gerekirse Almanya’da gördüğümüz balık yemek istersek balık tutabileceğimiz ihtimalidir. Bu ihtimal umudun yamacına düşer.
Ekolojik problemlerle karşılaşan, bunalan, sırasında arka bahçesini, yaşam haklarını savunurken, sağlığını, akıl sağlığını korumakta zorlanan bizlerin en çok ihtiyacı olan şey de işte bu umuttur. En basit ifadeyle Almanya yapmış, biz başarabilir miyiz? Nükleere, termik santrale muhtaç mıyız sorusuna cevaptır bu umut. Dolayısıyla bu çalışmanın 5 günlük kısmının Almanya’da yapılmasından ve bizim heyecan duyup öğrendiklerimizi paylaşma arzusuyla yazmamızdan daha doğal bir şey olamaz.
Umuda bugün herşeyden fazla ihtiyacımız var. Artvin’de yaşam alanını korumak isterken gaz kapsülünü eline alıp “Neden?” diye soran Dedenin, direnirken düştüğü için iki bacağı birden kırılan kadının, Yeşil Yol mücadelesi ile tanıdığımız “ Devlet kimdur? Halktır! Halk! diyen Rabia Ana’nın, dudağına gaz fişeği isabet eden gencin, İkizdere HES projesinde “Can verirüz dere vermezüz” diyenlerin, umuda yani önlerine sunulan seçenekten başkasının olduğunu bilmeye hakları yok midur? Bilmeyelim mi dünyada neler olup bitiyor ? Hangi evrelerden geçiliyor, hangi evreler ve devirler geride kalıyor?
Pınar Demircan
Bu yazı ilk olarak 26.02.2016 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.
Sivil toplum, tehlikeli atık ticaretinin önündeki en büyük engel! Ya susarsa?
İklim değişikliği, nükleer santrallerin risklerini ve maliyetlerini arttıracak!
Maliyetler açısından ise uzun inşaat süreleriyle üzerine kümülatif bir hesap yaparsak, nükleer santrallerin astarının yüzünden pahalı olduğu, hatta bugün artık yenilenebilir enerjiler karşısında dezavantajlı konumda olduğu biliniyor. Bu yazının amacı da zaten nükleer santrallerin negatif dışsallıkları ve yüksek maliyetleri ne dair şimdiye kadar yapılagelmiş tartışmaları tekrarlamak değil, bugün sonuçlarını tecrübe etmekte olduğumuz iklim değişikliğinin neden olduğu sıcak hava dalgalarının, tayfun, sel , fırtına gibi aşırı doğa olaylarının nükleer santralleri çok daha tehlikeli bir konuma getirdiği üzerine düşünmek. Zira bilim insanları, karbon emisyon oranlarının 2020’ye kadar düşürülmemesi halinde geri dönülmesi mümkün olmayan sürece gireceğimizi ilan etti. Kısacası eğer yaşam biçimimizi, alışkanlıklarımızı değiştiremezsek kimi yerde ciddi boyutlarda meydana gelecek kuraklıklar, kimi yerde aşırı yağmurlara bağlı su taşkınları, sıcak hava dalgaları, deniz seviyesinde yükselmeler ve bunların tetikleyeceği başka felaketler bizi bekliyor. [1] Dolayısıyla bu yazının konusunu da iklim değişikliğine bağlı yeni koşulların, nedenleri ve nasıllarıyla nükleer santraller üzerindeki etkisi oluşturuyor.
Aslında 2011 yılında başlayarak etkileri devam eden Fukuşima Nükleer Felaketi’nden anımsayacaklarımız bu soru üzerine düşünürken hayal gücümüzü zorlamamıza gerek bırakmıyor. Nitekim üç reaktörde çekirdek erimesinin yaşanmasına bağlı olarak yayılan ciddi düzeydeki radyoaktif kirlilik, katı atıkların içinden sıyrılarak çuvallarda biriktirilmişken Fukuşima Nükleer Santrali’nin coğrafi ve meteorolojik konumu gereği fırtınalara hortumlara maruz kaldığını, bu atıkların etrafa yayıldığını, denize sürüklendiğini, santralin içinin aşırı yağmurlarda taşkınlara uğradığını , balçık haline geldiğini okuyoruz, biliyoruz. [2] Şimdi, su kaynaklarına muhtaç olan nükleer santralleri, iklim değişikliğinin yapacağı olası etkilere göre deniz kıyısında kurulu bulunanlar ve göl, nehir kıyısında kurulu bulunanlar olarak iki grupta ele alacağım. Zira araştırmalar deniz kıyısındaki nükleer santralleri su taşkınlarının, göl ve nehir kıyılarındaki santralleri ise kuraklığa bağlı problemlerin beklediğini söylüyor.
Fırtına, gelgit, sel ve su taşkınları nükleer santralleri tahrip edebilir
Uzmanlara göre en tehlikeli ve ürkütücü durumlar deprem ve tsunami gibi etki yapabilecek seller, fırtına ve iklim değişikliğine bağlı diğer hava olayları. Zira hatırlarsak Fukuşima Nükleer Santrali’nde felaketin nedeni soğutma suyu sisteminin sular altında kalmasıydı, dolayısıyla bu noktada aşırı yağmurların, su taşkınlarının, sel olaylarının soğutma sistemini kullanılamaz hale getirebileceği öngörülebilir. [3]Örneğin, 1992 yılında meydana gelen Andrew kasırgası Florida, Biscayne Vadisi’ndeki Turkey Point Nükleer Enerji Santrali’ne ciddi zararlar vermiştir. Stanford üniversitesinden araştırmacılar da, 2013 yılında ABD nin doğu kıyılarındaki nükleer santrallerin (New Jersey’de Salem and Hope Creek Nükleer Santralleri ; Connecticut’taki Millstone Nükleer Santrali ; New Hampshire’daki Seabrook Nükleer Santrali ) fırtınalara karşı yüksek duvarı bulunması gereken işletmeler olduğunu modellemiş bulunuyor.Yine bilim insanları tarafından yakın tarihte yapılmış olan bir başka çalışma da 2050’ye kadar en az 4 nükleer santralin fırtınalarda su taşkınlarına mahal olacağını gösteriyor. [4]
Deniz kıyısındaki nükleer santraller için su seviyeleri yükselecek
Özellikle Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasından sonra risklerin yeniden değerlendirilmesi amacıyla yürütülen araştırmalar, deniz suyu seviyelerinin 2009 yılına kadar yılda 0,15 santimetre yükselirken 2009 yılı itibariyle hızını arttırarak yılda 0,32 santimetre yükseldiğini gösteriyor.Ulusal Okyanus ve Atmosferik İdaresi (NOAA) ise bu yüzyılınn sonunda deniz seviyelerinin en iyi senaryoya göre 21, en kötü senaryoya göre ise 210 santimetre yükseleceği anlaşılıyor. Bu noktada belirleyici olan, küresel ısınmadaki artışın 2 derece mi 4 derece mi olacağı, zira 2 derece olursa 7 nükleer santral su taşkınına karşı riskli duruma gelirken ilave bir 2 derecelik sıcaklık artışı 6 santrali daha risk kapsamına alacak.[5]
Göl ve nehir kıyılarında kurulu nükleer santraller için en büyük risk: Kuraklık
İklim değişikliği nedeniyle oluşan sıcak hava dalgalarının ise su kaynaklarını kurutmaya dönük etki yapacağı düşünülüyor. Bununla birlikte bugün bile göl ve nehir kıyılarında kurulu bulunan nükleer santraller, soğutma sistemi için çekilen soğutma suyu, kaynağına devrolurken 3 derece daha sıcak olduğu için zamanla su kaynağının ısınması nedeniyle de yaz aylarında kapatılabiliyor. Örneğin ABD basınında yer alan bir habere göre 2008 yılında nehir ve göl kenarındaki 104 reaktörden 24’ünde kuraklık yaşandı ve Alabama’da bir reaktörün kuraklık dolayısıyla soğutma suyu seviyesindeki düşüş nedeniyle geçici olarak kapatıldı. [6] Lakin nükleer santraller, uranyum dolu yakıt çubuklarının sürekli soğutulmasını gerektiren sistemler olduğundan nükleer santral devrede olmasa bile uranyum dolu kullanılmış yakıt çubuklarının soğutulması gerekecektir aksi halde vaziyet patlamaya sebebiyet verir ki bu da bir Çernobil ve ya Fukuşima’nın daha yaşanmasına yol açabilecektir. [7]Kuraklığın, soğutma suyu üzerindeki bir olumsuz etkisi de ekonomiktir. Zira soğutma su kaynağının aşırı ısınma nedeniyle etkin kullanılamaması reaktörün soğutulmasına olanak tanımadığı için reaktörün aşırı ısınıp patlamaması amacıyla devreden çıkarılacaktır. Neticede sürekli tam kapasite çalışmaya programlanan nükleer santrallerin böyle devreden çıkarılma zorunluluğu nükleer santralleri daha da verimsiz enerji kaynakları haline getirecektir. Nitekim alışılagelen yüksek enerji talebini karşılayamayan düşük üretim miktarlarına bağlı olarak elektriğin fiyatı da artacaktır. [8] Bu noktada devreden alıp çıkarmaların neden olacağı ilave bakım onarım maliyetlerinden bahsetmiyorum bile.
Washington Universitesi tarafından 2012 yılında yapılan araştırmanın sonuçları da oldukça çarpıcı, üstelik sadece nükleer santrallerin değil kömürlü termik santrallerin gelecekte yeri olmadığını gösteriyor. Rapora göre, 2031’den 2060 yılına kadar soğutma suyu kapasitesindeki azalışa bağlı olarak nükleer ve kömürden enerji üretiminin ABD’de %4-16, Avrupa’da ise %6-19 oranında düşecek üstelik zorunlu dönemsel durdurmaların sayısının da üç kat aratacağı hesaplanmış bulunuyor.[9] Burada altını çizmek istediğim iklim değişikliğine bağlı ortaya çıkacak sorunlardan korunmanın kömürlü termik santrallerden farklı olarak nükleer santraller için kapısına kilit vurmakla da bitmeyecek olmasıdır. Zira nükleer santrallerin kullanılmış yakıt çubuklarının bile kullanım süresinin ardından en az 10-20 yıl havuzlarda dinlendirilmesi ve soğutulması gerekiyor. Mütemadiyen soğutulmazsa küresel tehlike arz eden kullanılmış yakıt çubukları da dünyadaki yaşam açısından büyük risk taşıyor.
İklim değişikliğinin oluşturduğu yeni durumların, nükler santraller gibi ölümcül geri dönüşü olmayan tesislerin felaketi üretme yolları üzerine daha birçok şey yazılabilir lakin, burada kesmek adına diyebilirim ki: Çok yakın bir gelecekte su kaynakları için savaşların bile yapılacağını öngörebiliyorsak, su kaynaklarımızın şirketlerle hükümetlerin el ele kurduğu nükleer santrallere kurban edilmesini, bir Çernobil veya bir Fukuşima Felaketi’ni daha deneyimlemeyi istemiyorsak tavrımızı net olarak ortaya koymak zorundayız. İklim değişikliğinin etkisiyle dış koşulların stabilizasyonundan eser kalmadığı, dünyanın suyunun gerekten ısındığı bir dönemde, su kaynaklarını kaynatan, emen, azaltan, bu şekliyle yeni bir Çernobil’e, Fukuşima’ya gebe, geri dönülmez felaketlere yol açması yüksek muhtemel nükleer santrallerden kesinlikle derhal vazgeçilmelidir. Dolayısıyla Akkuyu ve Sinop projeleri için tek söylenebilecek söz : “Zararın neresinden dönülse kardır”olabilir .
Son notlar
[1] https://www.theguardian.com/environment/2017/jun/28/world-has-three-years-left-to-stop-dangerous-climate-change-warn-experts
[2] https://yesilgazete.org/blog/2015/09/11/japonyada-tayfun-yuzlerce-ton-radyoaktif-suyu-okyanusa-supurdu/
[3] http://www.huffingtonpost.com/2014/05/19/maps-rising-seas-storms-threaten-flood-coastal-nuclear-power-plants_n_5233306.html
[4] http://news.nationalgeographic.com/news/2010/02/100226-water-energy-climate-change-dams-nuclear/
[5] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-rise-are-coastal-nuclear-plants-ready/
[6] http://www.wral.com/news/state/story/2343605/
[7] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-rise-are-coastal-nuclear-plants-ready/
[8] http://www.ucsusa.org/sites/default/files/legacy/assets/documents/nuclear_power/fact-sheet-water-use.pdf
[9] http://www.washington.edu/news/2012/06/04/nuclear-and-coal-fired-electrical-plants-vulnerable-to-climate-change/
Pınar Demircan
Bu yazı ilk defa 02.07.2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.
15 Haziran’da her birimiz “hibakuşa” olmaya davet edildik!
“En zararsız nükleer santral hiç kurulmamış olandır”
Tam bu noktada sivil toplum örgütleri tarafından Türkiye’ye defalarca davet edilerek Fukuşima Nükleer Felaketini ve izleyen süreçte Japonya’da yaşananları anlatan Fukuşima Tanığı Toshiya Morita’nın Sinop’ta yaptığı bir sunumda [2] söylediği söz aklıma geliyor : “En zararsız nükleer santral hiç kurulmamış olandır. İlk nükleer santralin kurulmasına izin verirseniz arkası gelir, ilave reaktörler yapılır bir de bakmışsınız ki bizimki gibi 54 reaktörünüz olmuş.”Japonya Hükümeti’nin çalışabilir durumdaki 43 reaktörden mahkemelerin halkın başvurusu üzerine geçici tedbir kararı ile kapalı tuttuğu 40 reaktörü yeniden devreye alma ısrarı sürerken Morita’nın haklı olduğunu gösteriyor. Çok açık ki nükleere elini veren kolunu kaptırıyor. Aksi mümkün değil çünkü, nükleer santraller büyük nükleer zincirin sadece bir halkası ve nükleer endüstrinin diğer ayaklarını oluşturan uranyum madenciliği, nükleer atıklar, nükleer silahlanma gibi süreçlerle bağlantılı. Sadece nükleer santrallerin ortaya çıkış koşulları bile bu endüstrinin temelinde nükleer silahlanma ve denemelerin olduğunu gösteriyor.“Hibakuşa” artık radyasyon mağduru insan anlamında
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine atılan atom bombalarının yakıp kavurduğu insanlardan geride kalanlar, atom bombasının yaydığı radyasyonu almış olanlar ve onların doğmamış çocukları, hatta torunları “Hibakuşa” olarak devam ediyor hayatlarına. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’sında hibakuşalarla evlenilmez, onlara iş verilmez çünkü fazla kalmayacaklardır, bu dünyada hem de tüm bilinmezlikleriyle bulaşıcı bir hastalık sanılır vaziyetleri.
“Nükleer atıklar, sızıntılar, uranyum madeni atıkları ve artıkları, nükleer silahlanma”hibakuşa olmayı vadediyor!
ABD’nin Hiroşima’ya Atom bombasını atmasından 66 yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer santral felaketi ise “Hibakuşa”olma halinin daha yüksek sesle telaffuz edilmesine sebep oluyor. 3 reaktörde meydan gelen çekirdek erimesi esnasında atmosfere yayılan radyasyon ve bugün hala her gün denize karışan 400 Ton radyoaktif su aynı Fukuşima’dan önce yaşanan nükleer denemelerin yarattığı gibi kendi hibakuşalarını yaratıyor . [3] Şüphesiz
normal seyrinde işleyen bir nükleer santral bile felaket boyutunda
olmasa da nükleer atıklarıyla, sızıntı ihtimaliyle, bir başka ülkede
uranyum madeninin çıkarılması aşamasında yerel halka yaşattıklarıyla
dünya genelinde ekolojiyi dolayısıyla tüm canlı yaşamını tehdit ediyor.
Aslında nükleer santralleri , atıkları olan hemen her ülkenin
radyasyona ve radyoaktif kirlilğe maruz kaldığına dair kamuoyuyla
paylaşılmayan hikayeleri var. Bu hikayelerden bazırlarını Nükleersiz.org‘un gerçekleştirdiği “Hibakuşalar Olmasın!” sergi ve sunumunda anlatıyoruz, anlatmaya da devam edeceğiz.“Rusya Federasyonu tarafından atıkların depolanmak veya gömülmek üzere ithal edilmesi yasak”
Diğer taraftan gelin şimdi Akkuyu özelinde ele alalım meseleyi. Zira herhangi bir sızıntı, bir kaza ya da patlama meydana gelmese bile Akkuyu NGS’den çıkan nükleer ve radyoaktif atıkların roblem oluşturması için bir çok sebep var. Öncelikli konumuz atıkların muhafaza edilmesi ki Akkuyu’da nükleer atıklar yıllardır nükleer karşıtlarının söylediği gibi Türkiye’nin sorumluluğunda olup gelecekte yeni ekolojik problemlere işaret ediyor. Bu konuda Çernobil Felaketinin 31. Yılı anmasında Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde gerçekleştirilen panelde Akkuyu NGS hakkında değerlendirmelerde bulunan Nükleer karşıtı aktivist Fizikçi Andrey Ozharavsky de doğruluyor, Rus ve Türkiye Hükümetleri arasında 2010 yılında imzalanan işbirliği anlaşmasının üstünden 7 yıl geçmişken atıklarla ilgili hiç bir planlama yapılmamışken Akkuyu NGS için üretim lisansının verilmesinin düşündürücü olduğunun altını çiziyor.“Akkuyu NGS Radyoaktif atık yönetiminden kendi sorumludur!”
Fukuşima felaketinden sonra dünya genelinde nükleer karşıtlarının ifade ettiği gibi nükleer atık problemi çözülemezken nükleer santrallerin tuvaletsiz bir evden farkı yok. Kaldı ki Türkiye Hükümeti’nin, Rusya Hükümeti ile 2010 yılında yaptığı işbirliği anlaşmasının 12. Maddesinde “Proje şirketi (Akkuyu NGS) nükleer santralin devreden çıkarılması ve atıkların taşınmasından ve radyoaktif atık yönetiminden sorumludur.”ibaresi bulunuyor. Ozharovsky bu noktada Rusya Federal Hükümeti Kanunu’nun 48. Maddesi olan “Çevre Koruma” Rusya Federasyonu tarafından atıkların depolanmak veya gömülmek üzere ithal edilmesini yasakladığını hatırlatıyor. Üstelik kullanılmış yakıt çubukları için de aynı maddede şu ifade bulunuyor: “Rusyaya ait nükleer santrallerden çıkan kullanılmış yakıt çubuklarının Rusya Federasyonunda işlenmesi, işbirliği yapan taraflar arasında yapılacak ayrı bir anlaşmayla mümkün olabilir.”Rusya yasalarına göre “Radyoaktif atıkların işlendikten sonra üretildiği ülkeye geri gönderilmesine veya geri gönderilmesi taahhüt edilebilir”
Bu maddeden anladığımıza göre Rusya Federal Hükümet yasaları yabancı kullanılmış yakıt çubuklarının ithaline yalnızca “gömmemek”suretiyle sadece “geçici teknolojik depolama ve işleme” için izin veriyor. Aynı maddede dikkat çeken bir de “Radyoaktif atıkların işlendikten sonra üretildiği ülkeye geri gönderilmesine veya geri gönderilmesi taahhüt edilebilir” ibaresi ki Akkuyu’dan çıkan yakıt çubuklarının Rusya’da işlendikten sonra nihai depolama için üretildiği yere, yani Türkiye’ye geri gönderilmesi anlamına geliyor. Bu noktada Ozharovsky “nükleer yakıt çubuklarını işlemek üzere geçici depolama proseslerinin de Türkiye’ye bir maliyeti olacağının altını çiziyor.[4]Atıklar için kurulacak ilave prosesler maddi manevi maliyet demek!
Tekrar Akkuyu NGS için üretim lisansının verilmiş olmasına dönersek, bu onay aslında Akkuyu’da atık üretilmesine ve kullanılmış yakıt çubuğu oluşmasına izin verilmesi anlamına geliyor ki Türkiye’de henüz tehlikeli atıklarla ne yapılacağı bilinmediği gibi ve atık yönetiminin bir maliyet hesabı da yapılmış değil. Her halikarda Türkiye kendi radyoaktif atık depolarını ve kalıcı depolama alanını inşa etmek zorunda kalacak ve tüm ilave proseslerin maliyeti de milyarlarca dolar tutacak.Ekolojik vicdan lazım!
Peki ya maddi bir karşılıkla ölçülemeyecek maliyetler? Nükleer atıkların maliyetinden sakınmak için bunların denizlere, göllere, dağlara gömülme ihtimali ne kadar uzağımızda? İzmir/Gaziemir’de mahalle ortasında gömüldüğü yıllar sonra ortaya çıkan nükleer atıklar bulunduğu bölgede ekolojik kirliliğe dolayısıyla sağlık sorunlarına yol açtığı bilinirken, sorumluların suçlarını kabul etmesi bunun üstüne aksiyon alması için sivil toplum olağanüstü çaba göstermek zorunda kalırken benzer bir hamlelerin karşısında aynı sorunları yaşamayacağımızı iddia edebilir miyiz? Dahası, Dünyada ilk kez “yap-sahip ol- işlet” modelinde bir devletin bir başka ülke topraklarında nükleer santral kurmasına imkan veren, %51 hissesi her zaman bu ülkeye yani Rusya’ya ait olacak Akkuyu NGS’nin hele ki maliyetler bugün her tür değere üstün gelirken yaptıkları yapacaklarının teminatı olan Cengiz’iyle Kolin’iyle ekolojik vicdana sahip olabileceğini varsayabilir miyiz? Akkuyu NGS tüm bu nükleer riskleriyle ve eksiklikleriyle bize “Hibakuşa”olmaktan başka ne vadedebilir?Son notlar
[1] https://yesilgazete.org/blog/2017/06/18/akkuyu-ngs-icin-uretim-lisansi-zeytinin-son-dansi/
[2] https://yesilgazete.org/blog/2017/04/05/tbbnin-sinoptaki-sempozyumu-nukleer-santral-planlarinin-bu-gunku-ic-yuzunu-gosterdi/
[3] Dünya genelinde hibakuşaların hangi olaylarla felaketlerle tecrübe edildiğini , nükleer zincirin halkalarını anlatmayı amaçlayan bir sergi yapıldı, daha detaylı bilgi için bkz https://yesilgazete.org/blog/2017/06/12/hibakusalar-olmasin-sergisi-istanbulda/
[4] http://bellona.ru/2017/05/05/akkuyu-rao/
Pınar Demircan
Bu yazı ilk olarak 30.06.2017'de Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır
Akkuyu NGS için üretim lisansı, zeytinin son dansı!
Akkuyu NGS için üretim lisansı, zeytinin son dansı!
Zeytin Yasası’nda yapılmak istenen değişikliklerin ne denli Akkuyu NGS’nin süreçleriyle el ele gittiğini Evrensel’in 2014 yılında yaptığı haber de doğrular nitelikte.2 Nitekim zeytinlik alanların imara açılmasını öngören kanun tasarısının görüşüldüğü Meclis Tarım Komisyonu toplantısında Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İlker Sert yaptığı bir konuşmada Zeytin Yasası hakkında “Mesela şu an ülkemizin en büyük yatırımlarından biri Mersin Akkuyu’daki nükleer enerji santrali. Eğer bu kanun bu şekilde kalırsa inşaat ruhsatının alınması ciddi anlamda tehlikeye girecek.” diyerek net bir şekilde zeytinlik alanların nükleer, termik gibi enerji yatırımlarının önünde engel olduğunu ifade etmiş ve Mersin Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santral projesini örnek vermiş bulunuyor. Aynı haberde Sert’in konuşması şöyle devam ediyor:
“Mersin Akkuyu’daki nükleer enerji santrali yaklaşık 20 milyar dolar civarında bir maliyeti olacak bir yatırım. Ve bu sahanın 3 kilometre çevresinde farklı noktalarda birisi yaklaşık 23 hektarlık, birisi 2.7 hektarlık olmak üzere, biri de 10 hektarlık alana dağılmış vaziyette zeytinlikler olarak özel şahıslara ait zeytinlikler var ve bizim 2016’da planımız burası için inşaat ruhsatının alınması. Eğer bu kanun bu şekilde kalırsa inşaat ruhsatının alınması ciddi anlamda tehlikeye girecek, yani o zeytinliklerden dolayı 20 milyar dolarlık bir nükleer enerji santralinin inşaat ruhsatının alınamaması gibi ciddi bir riskle karşılaşacağız.”
Öyleyse son bir ay içinde Zeytin Yasası’nda istenilen değişikliklerle zeytinliklerin ve meraların talana açılmasına karşı direnişini basın açıklamalarıyla, her kesimden gerçekleştirilen meclis ziyaretleriyle, farklı eylem biçimleriyle vücut bulan sivil toplumun başarısı üstünden değerlendirmek aslında Akkuyu NGS özelinde inşaat lisansının verilmesine karşı mücadelede de çıkış yoluna dair birşeyler söylüyor.
Bu noktada altını çizmek isterim ki, Akkuyu NGS mega proje olarak 2023’e kadar Stratejik ÇED kapsamına alınamayacak yani istisnai hükümlerin varlığı sözkonusu değil. Diğer taraftan Akkuyu NGS’nin devreye alınması ve operasyona başlanması için öngörülen en erken tarih de 2023 olacak.
Özellikle bir nükleer santral için inşaat süresinin genellikle taahhüt edilenin 2-3 katı kadar uzadığı göz önüne alınırsa Pamukova Kazasını 3 bize yaşatan “Hızlandırılmış trenlerin” icat edildiği Türkiye ‘de bile nükleer santralin daha kısa sürede tamamlanması mümkün değil. ∗∗
Görünen o ki Akkuyu NGS için her ne yapılacaksa 2023’e kadar bu yasalar kapsamında yapılacak ve yaşamdan yana olanların kaderi barıştan yana olanlarınki gibi zeytin dallarına bağlı olacak, zeytininki ise çoktan Akkuyu’yla mühürlenmiş. İşte tam da bu nedenle, farklılıklarımız bizi atomlarımıza kadar ayırsa da zeytini, nam-ı diğer ölmez ağacı seven, yaşamı besleyen, onu korumak için mücadele eden herkes ortak bir gelecek için Akkuyu NGS’ye karşı çıkmak ve mücadele için birleşmek zorunda.
Son notlar
∗Bu değişiklik önerisinin Başkanlık sisteminde doğrudan Başbakana bilgi veren bir Vali profilinin oluşturulması için 2012 yılında kabul edilen Büyükşehir Yasasına sırtını dayadığı söylenebilir.
1- Akkuyu NGS inşaat ve üretim lisansı için başvuruda bulundu http://www.gazetevatan.com/akkuyu-ngs-insaat-ve-uretim-lisansi icin-basvuruda-bulundu-1046489-ekonomi/
2-Bakanlıktan büyük itiraf zeytin yasası nükleer için çıkacak https://www.evrensel.net/haber/87997/bakanliktan-buyuk-itiraf-zeytin-yasasi-nukleer-icin-cikacak
3-Hızlandırılmış tren faciası
http://bianet.org/bianet/toplum/39408-hizlandirilmis-tren-faciasi
**Hatta sırf bu yüzden santralin tamamlanma tarihi geçtiğimiz iki gün içinde sanki 2025 miş de Cumhuriyetin 100. yılı için 2023 ‘e çekiliyormuş gibi ifade ediliyor.
Pınar Demircan
Bu yazı 18.06.2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.
30 Nisan 2016 Cumartesi
Çernobil’i, 30. yıl dönümünde Çernobil tasfiye memuru Yuriy Schumchenko’ya sorduk
Çernobil’i, 30. yıl dönümünde Çernobil tasfiye memuru Yuriy Schumchenko’ya sorduk

Avrupa Çernobil Ağı’nın üyelerinden Nükleersiz.org, Yeşil Düşünce Derneği her yıl nükleer karşıtı mücadele ve sağlıklı, sürdürülebilir yaşam hakkı gibi konular çerçevesinde panel, toplantı ve organizasyonlar düzenliyor.
Bu seneki program kapsamında Nükleer Savaşlara Karşı Hekimler (IPPNW ) Avrupa başkanı Dr. Angelika Claussen’in ve yine IPPNW’den Alex Rosen ile güncel verilere dayanarak hazırladığı Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Etkileri adlı kitabının tanıtımı ile Nükleersiz.org kurucularından da olan Almanya’da yaşayan Dr Angelika Clausssen ile Dr Alper Öktem’in davetiyle Türkiye’ye gelen Çernobil tasfiye memurlarından Subay emeklisi Yuriy Schumchenko’nun Çernobil tanıklıklarını anlatması yer alıyor.
***
Hafta boyunca haberlerini yaptığımız, 24 Nisan’daki konuşmasının tam metnini bulabileceğiniz Sinop mitinginde, 27 Nisan’da TBMM’de ve Ankara Nükleer Karşıtı Platform’un evsahipliğinde konuşmalar yapan, 30 Nisan’da da Mersin’de Mersin Nükleer Karşıtı Platformun evsahipliğinde de Mersinliler’e Çernobil tanıklıklarını anlatacak olan Yuriy Schumchenko ile Rusça’dan Türkçe’ye Tarana Kaya Aliev’in çevrisiyle, zaman zaman Dr Angelika Claussen’in de katkılarıyla bir söyleşi yaptık, aşağıda yayınlıyoruz.
Kısaltmalar: YG: Yeşil Gazete, S: Schumchenko mSv: milisievert
YG: Bay Schumchenko nükleer santralde hangi tarihler arasında ne kadar çalıştınız?
S: Çernobil nükleer santral kazası meydana geldiği zaman subaydım . Bilirsiniz askeriyede sorgu sual olmaz, kaza sonrası radyoaktif temizliğin yapılması için tasfiye memurluğu görevi verildi. Aslında tasfiye görevi verildiği gün 10 Mayıs kızımın da doğumgünüydü. 11-25 Mayıs arasında toplam 12 gün santral sahasında tasfiye işlerinin koordinasyonunda çalıştım .
YG: Peki görev verilirken size kazanın meydana geldiğine dair bir açıklama yapıldı mı?
Schumchenko: Dönemin SSCB Cumhurbaşkanı Gorbaçov nükleer kaza olduğunu kamuoyuna 5 Mayısta açıklamıştı. Ben kazanın kazadan sonraki ikinci hafta göreve başlamış olduğum için her şeyi biliyordum.
YG: Tasfiye memuru olarak geçirdiğiniz 12 günü nasıl değerlendirirsiniz?
S: Tasfiye işlerinde görevlendirilen birimin sorumlusuydum. Tam olarak nükleer sanralin içinde değil ama yine santral sahasında biraz daha arka kısımda bulunuyorduk. Santralin içine 5 defa girmek zorunda kaldım. Aslında Çernobil santral sahasına 1 kere bile girseniz çok yüksek dozda radyasyon aldınız demektir. Ben 12 günde 290 mSv radyasyon almış olarak ayrıldım. (Dr. Claussen daha kolay anlaşılması için 290 milisevertin 29 röntgen ışınına tekabül ettiğini anlatıyor ve ekliyor o zamanki radyasyon maruziyet doz sınırı kümülatif olarak 250 mSv idi)
S: Aslında toplam 250 mSv aldınız mı Çernobil tasfiye memurluğu görevini bırakıp hastanede tedavi sürecine giriliyordu, benim durumum biraz daha geç farkedildi. Çünkü orda bulunduğumuz her an radyasyon alıyorduk . Arkada bir göl vardı , radyoaktif kirlilik yüksekti, hava ve topraktan da mütemadiyen radyasyona maruz kalıyorduk . Üstelik şimdiki teknoloji olmadığı için ne kurşun içeren kıyafetler ne doğru dürüst bir maskemiz vardı
YG: Peki bir karne veya sağlık durumunuzun takibini mümkün kılacak bir evrak verilmemiş miydi size?
S: Evet aslında asker olduğumuz için ben ve benim gibi tasfiye memurlarının sağlık durumlarını takip etmek üzere bize bir karne verildi. Bu karneyi hep yanımızda taşımalıydık . Aman dikkat hala radyoaktiftir! (Sinirli sinirli gülüyoruz, Bay Schumchenko, Çernobil kazasından sonra santralde tasfiye memuru olarak çalışmaya başladığında kendisine verilen sağlık takip karnesini gösteriyor).

Karnenin üzerinde şöyle yazıyor “Çernobil nükleer santralinde tasfiye memuru olarak görev yapmıştır, 11-25 mayıs”
S: Tabi bu karne sadece kaç milisievert aldığımızı takip etmek için değildi aynı zamanda Ukraynada bazı şeyleri ucuz ya da ücretsiz almak için bu karneyi göstermemiz gerekiyordu. Bir diğer sebep de bu kartın ayırıcı bir faktör olmasıydı. Açıkçası kazadan sonra radyasyon maruziyet konularında ciddi karışıklık yaşandı . Herkese farklı muamele yapılıyordu, tazminat alabilenler alamayanlar herşey birbirine karışmıştı, bu karne bizim ayrıcalıklı konumumuzu göstermesi açısından önemliydi.
YG: Peki karneye sahip olanlar için tazminat alma hakkı doğuyor muydu?
S : Evet tasfiye memurları 250mSv üzeri ne çıkan bir oranda radyoaktiviteye maruz kalırsa tazminat alabiliyordu. Hatta emekli olunmasına az bir zaman kaldığında 1 yıl 3 yıl olarak gösterilebiliyordu. Evet olağanüstü durumlarda uygulama böyle farklı olabiliyordu. Şu anda da tedavim kapsamında ilaç alma hakkım var amaalmam gereken ilaçlar hastanelerde satılmıyor .Bunları karaborsadan satın almak zorunda kalıyorum . Bu noktada da harcayacağım parayı hesap edip kendime ilaç alacağıma kolejde okuyan oğluma ayakkabı almayı tercih edebiliyorum.
Yine de söyleyebilirim ki ben şanslıydım çünkü ilk günlerde çalıştığım için maruz kaldığım radyason oranı doğru hesaplandı . Demek istediğim radyoaktiviteye maruz kaldığı için çok fazla insan şikayette bulununca işler karışmıştı ,bunlar hep devlete mali yük olarak görünmeye başladığı için devlet maruz kalınan dozları düşük göstermeye başladı.
YG: Peki toplamda çalışan tasfiye memuru sayısı kaçtı ? Mesela biz 800 bin kişi olarak biliyoruz. Doğru mu bu rakam ?
S : Tasfiye memurları santralde ve çevresinde 1986-1990 yılları arasında çalıştı. SSCB verilerine göre 800-900 bin arası rakam dünya genelinde bölgeye gelip tasfiye memuru olarak çalışanların sayısıdır. Ben Ukrayna için konuşabilirim, sadece Ukrayna vatandaşı olarak 200 bin tasfiye memuru görev yaptı. Lakin 14 Aralık da 26 Nisan kadar önemli bir tarihtir. O gün 4.reaktörün üstüne kapak yapılmıştı.
YG: Ama kapak pek iş görmedi ki şimdi 800 milyon Avroluk bir proje yürütülüyor değil mi?
S : Evet Kapak projesi pek işe yaramadı, reaktör sızıntısını kesemedi . İçeri kuşlar bile giriyordu.
YG: Tasfiye göreviniz şehir içinde insanların yaşadığı yerleri de kapsıyor muydu?
S: Hayır şehre pek gitmedim , bizim görevimiz santralin içindeydi. Büyük bir binanın içinde, 4 .bloktaydık .Sabah 4 te kalkıp geceyarısına kadar çalışıyorduk Temizlik ve ertesi güne hazır etmek de vardı işin içinde .
YG: Peki tasfiye işlerinden biraz bahseder misiniz, neler vardı bunun içinde?
S: Tozu hapsetmek , radyoaktif partiküller havaya karışmasın diye özel bir macun gibi ağdamsı, zamk gibi bir şey kullanıyorduk . Dışarda da herşeyi toprağın içine gömüyorduk ,arabaları, eşyaları….
YG: Ekibiniz kaç kişilikti ? Çalıştığınız sürece radyasyon maruziyeti kaynaklı ölümler oldu mu?
S: Sorumlusu olduğum ekip 60 kişilikti fakat maalesef sadece 35 kişi çalışmaya devam edebildi . 25 kişi yuksek doz almış olarak ayrıldı . Arkadaşlarımızdan 2 kişiyi kaybettik. Ardından itfaiyecilerden 100 kişi öldü.
Aslında daha çok kişi öldü ama maalesef santralde çalıştığı ispat edilemedi.Çünkü ölüm nedeni felç ya da kalp krizi de olabilirdi. Açıkçası Çernobil’de ölenlerle hiç ilgilenilmedi, daha ziyade kalan sağlarla ve onların nasıl,ne kadar çalıştırılacağıyla ilgilenildi. Zaten ölenlerin istatistiki kayıtları da doğru bir şekilde tutulmuyordu.
YG: Santral içerisinden pek ayrılamadığınızı söylediniz ama doğada,ç evrede her hangi bir değişim olup olmadığına dair bir gözleminiz var mı?
S: Gözümüzün önünde kızaran bir ağaç gördük, diğer ağaçlar da şekil değiştirdi, otlar aşırı büyüdü. Balıklar mutasyona uğradı. Biliyorsunuz ekosistemi durduramazsınız , nehir akar göle karışır, bunu da engeleyemezsiniz. Hayvan DNA’larında bilinmeyen mutasyonlar görüldü mesela siyah renkli bir kuşta beyaz benekler görülmeye başlandı. Yine canlılarda beyin küçülmesi tespit edildi.
YG: Peki santral civarına hiç merak edip tekrar gittiniz mi ?
S: Subay olduğum için bir çok şey üstüme zimmetliydi, bunları iade etmek için 1986 yılının Ağustos ayında tedavi sonrasında bölgeye bir ziyaret yaptım ama 30 kilometre içine girmedim , çünkü bunu 1 kere yaptığınızda bile çok yüksek radyoaktiviteye maruz kalabilirsiniz, tüm tedavim boşa giderdi. Çernobil’e gitmeyi hep çok istedim ama korkmasam da gidemezdim zaten asker olarak yurt dışı rotasyona tabiydim.
YG: Tasfiye memurluğu görevinizin ardından neler yaptınız?
Tasfiye memurluğu görevimden sonra önce tedavi oldum zira, 290 mSv aldıktan sonra tüberküloz belirtileri gösteren ağır bir hastalık geçirmiştim, kan kusuyordum. Tedavim tamamlandıktan sonra 1990’larda Çernobil ile ilgili çalışan sivil toplum örgütleriyle bağlantı kurdum. Ben sivil toplum örgütlenmelerini severim, bu ilgim askeriyede pek hoş karşılanmıyordu ama peşini bırakmadım. 1989’da Çernobil’den sonra şehir derneğinin başkan yardımcısı seçildim. 2005’te ise Ukrayna Ulusal Çernobil Derneği’nin başkanı seçildim, halihazırda bu dernekte nükleer santrallere karşı örgütlenmeler kurmaya devam ediyorum.
YG: Fukuşima nükleer santral kazası olduğunda ne düşündünüz? Fukuşima’ya kazadan sonra gittiniz mi? Kazayı televizyonda izleyip haberleri okuyunca anılarınız ve korkularınız tazelenmiş oldu mu?
S : Açıkçası bu sorunun bana sorulmasını hep istemiştim ama kimse sormadı. Size çok teşekkür ederim. Siz kadınlar bağlantıları daha kolay kuruyor, mücadelenin anlamını daha iyi kavrıyorsunuz. Endişeleriniz hakiki ve içten bu sebeple mücadeleye vereceğiniz katkı çok önemli oluyor. Benim de 3 kızım var onları çok seviyorum.
(Dr Calussen, çevirmenimiz Aliev Hanım ve ben birbirimize bakıp gülümsüyoruz)

Bay Schumchenko’ya “Fotograf için ışık iyi ama arkada ambulans manzarası olur mu” diyorum? “Benim hayatım ambulans” diye cevap veriyor. Bunun üzerine ben de ambulansı fon olarak kullanıyorum.
S: Çernobil kazası olduğu zaman 25 yaşındaydım şimdi ise 55 yaşındayım çok farklı algılıyorum. Fukuşima’daki reaktör patlamaları beni çok etkiledi. Ama hayır Fukuşima’ya hiç gitmedim.
Nükleer santrallerle ilgili olarak derneğimizde sivil toplum farkındalık arttırma sorumluluklarımız da var. Bu kapsamda çocuklarla konuşuyoruz. Fakat çocuklar teknolojiye meraklı ve onlara öyle lanse ediliyor ki çocuklar nükleer santralin iyi ve zararsız bir şey olduğunu düşünüyor.
Sonra ben onlara kendi anılarımı yaşadıklarımı anlatıyorum ve tekrar soruyorum, ne düşündüklerini, nükleer santral isteyip istemediklerini…. cevap genelde istemedikleri şeklinde oluyor.
YG: Dünyada halihazırda 400 reaktör var, ne düşünüyorsunuz sizce potansiyel bir tehlike mi?
S : Maalesef öyle, Çernobil’de reaktörler durmuş vaziyette ama tehlike devam ediyor, yani nükleer santral aslında insanların kontrol edebildiği bir şey değil, devrede olsun olmasın her zaman tehlike potansiyeli taşıyor . En güvenli bildiğimiz santraller Japonya’daki santrallerdi. Buna rağmen Fukuşima gibi bir kaza yaşanabildi. Fay hatları nükleer santraller açısından ayrıca büyük risk teşkil ediyor.
Öte yandan maalesef insanları yoksullukla imtihan ediyorlar ve sonra da nükleer santraller üzerinden zenginlik vaat ediyorlar. İnsanlık teknolojiyi ileri bir boyuta getirdi evet ama aynı teknoloji nin artık yaşamımıza engel olduğunu da görelim.
Toprak, su, hava sağlıklı yaşamamıza elvermiyorsa biz ne yapalım parayı pulu ? İnsanoğlunun çok aciz oldugunu düşünüyorum. Biz doğaya kötü muamele ettiğimizde o muamelenin bize geri dönüşü çok acıklı oluyor, ekosistemde bir toz kadar yerimiz var. Ben inanclı bir insanım ve şunu söyleyebilirim ki, kesinlikle doğaya verdiğimiz zarar kadar zarar göreceğiz.
Lütfen, mum yakalım ama, artık nükleer santral kurmayalım, mevcutlardan da kurtulalım !
Röportaj: Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)
Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik
Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...
-
Refik Durbaş ’ın “Çırak aranıyor” adlı şiirinin [1] “ Gurbet ne yana düşer usta/sıla ne yana/ Hasret hep bana/ bana mı düşer usta? diz...
-
Küresel ısınmanın önlenmesi için ilki 1995 yılında gerçekleştirilen COP toplantılarının 28’incisine fosil yakıtlardan çıkışa dair somut ...
-
Japonya ’daki nükleer karşıtlarının 1993 yılında “Gelin, birlikte nükleer santralsiz ve nükleer silahsız, barış içindeki Asya’yı inşa ed...










