12 Temmuz 2017 Çarşamba

Artvin’de bir Ce”rant”tepe yaratmak…


Yaşam savunucuları, Cerattepe’de doğal varlıkların geri dönülmez zararlara uğratılması pahasına maden işletme planları karşısında özellikle bu yıl başından itibaren diken üstünde. Yaklaşık 50 bin ağacın kesilmesine; dünyada eşi benzeri bulunmayan, çeşitli endemik türleri barındıran bitki örtüsünün zehirlenmesine, doğal ortamın hayat verdiği canlıları olumsuz etkileyerek ekolojik dengenin tümüyle bozulmasına yol açacak, yine bu doğanın bir parçası olan insanlar ve evcil hayvanlar için hastalıkların başlangıcı olacak hatta insanların evlerini, yaşam alanlarını terk etmelerine varan sosyal olaylara neden olacak bu projeye, devlet kanadından destek verilmesi, yaşamdan yana olanların saflarını sıklaştırıyor.

“Mahkeme tarafsızlığını yitirmiştir!”

19 Eylül’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Artvin Cerattepe maden sahası için verdiği, “Çevresel Etki Değerlendirme”(ÇED) Olumlu Raporu’nun iptali istemiyle, Rize İdare Mahkemesinde başlayan dava hakkında Davacı Yeşil Artvin Derneği Avukatının yaptığı bu açıklama ne Artvin Valisi tarafından  her türlü yürüyüş, basın açıklaması, toplantı, miting, çadır kurma, oturma eylemi, stant açma, afiş, pankart, bildirilerin 19 Eylül-19 Ekim 2016 tarihleri arasında yasaklanmasından, ne Rize Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin Rize Adliye binasının etrafını,  cadde ve sokaklardan geçiş yapılamayacak şekilde bariyerlerle kapatmasından ne de farklı illerden Rize’ye gelenlere yönelik “çoraplara kadar arama” uygulamasından uzak.  Peki davanın müdahillerinin bile mahkemeye ulaşmasına devletin polisinin engel olduğu bir ortamda adil yargılama yapılabilir mi? Ya Rize’de halka dağıtılan ve ardından sosyal medyada paylaşılan “Rizeli vatansever gençler” imzalı mektuba ne demeli? Bu mektubu hazırlayanlar sizce  “ Türkiye’de bakır üretimini arttımanın önündeki tüm engellerin kafasını koparacağız. Bu kadar açık ve net” diyerek Cerattepe Maden işletmesinin faaliyetine karşı olan binlerce yurttaşı tehdit eden Artvin Valisi’ne ne kadar yabancı olabilir?

Çok değil, yaklaşık iki ay önce 11 Temmuz’da Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED onayı iptali için gerçekleştirilen Bilirkişi Keşif İncelemesi kapsamında çok sayıda meslek örgütünün ve sivil halkın müdahil olduğu davada, dava gerekçelerinin açıklanması için verilen sürenin  Artvin davasına dair müdahil avukatların söylediği gibi sıradan bir meram anlatmaya bile olanak  tanımayacak kadar kısa tutulduğunu görmedik mi? Bugün Akkuyu için nihai karar henüz açıklanmamış olsa da inceleme sonrasında hakimler tarafından kaleme alınan kapanış raporunun saatler süren mahkeme ve saha turuna rağmen aslında daha önceden Bilirkişilerin kaldığı otelde yazıldığına dair bir şüphe düşmedi mi içimize?

Bir nükleer santrale karşı açılan dava ile maden işletilmesine karşı açılan davanın ortak noktası şüphesiz doğal yaşamın ve o yaşamın sunduğu canlı cansız tüm varlıkların bugün ve gelecek adına korunması gerekliliğidir.  Anayasanın 56. maddesiHerkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”demektedir.  Yatırım planlarının rasyonel sayılabilmesi için, feda edilen alternatiflerin toplam maliyetlerinin, yapılan tercihten fazla olmaması gerekirken yaşamdan daha değerli ne olabilir? Nitekim bu görüşü savunarak  Artvin’de maden işletilmesine karşı verilen 25 yıllık mücadele, 1980’lerden günümüze geri çekilen ihaleleri ve bu uğurda yapılan araştırmaların ortaya koyduğu raporları deneyimlemiştir.

Örneğin TMMOB Orman Mühendisleri Odası tarafından görevlendirilen uzmanlar, 13.09.2013 tarihinde verdiği raporda söz konusu orman alanları ve sağladığı sayılamaz/ölçülemez çevresel hizmetlerin hiçbir kısa süreli ekonomik faaliyetler uğruna gözden çıkarılmaması gerektiğini ifade etmiştir.  Raporda açıkça Artvin Cerattepe ve Genya Ormanlarında Madencilik yapılmamalıdır ” denilmektedir.  (TMMOB 2014 Cerattepe raporu) 1998 yılında da Maden tetkik Arama (MTA) yaptığı araştırmaların ardından “Artvin ilinin Çevre jeolojisi ve Doğal Kaynakları adlı bir rapor yayınlamıştır. Bu rapora göre Artvin linin jeolojik yapısı ve metalik yatak ve problemli noktaları saptanmıştır. Bu rapor çok önemli heyelan risklerine dikkat çekmektedir. Rapor Cerattepe’deki madenin işletilmesi durumunda buradaki yapay titreşimlerin(patlamaların) bölgede heyelanları etkilemesinin doğal olacağını söylemektedir.

Kafkas Üniversitesi Artvin Orman Fakültesinin Akademik Genel Kurulunun 18.04.2006 tarihinde toplanarak oybirliği ile aldığı ve “Fakülte Görüşü” olarak kabul ettiği raporda ise, Cerattepe’de madencilik faaliyetinin durdurulmasının kamu yararına uygun olduğu belirtilmiştir. Artvin Orman Bölge Müdürlüğü ise 08.11.2012 tarihinde ÇED İnceleme ve Değerlendirme Formu müracaatında, yeraltı üretim yöntemiyle üretilecek madenin yerüstü tesisleri için ormanlık alanda yapacağı tahribat nedeniyle olumsuz görüş vermiştir.
Bunlara ek olarak Yeşil Artvin Derneği’nin itirazları arasında işletme esnasında ve sonrasında beklenen olumsuzlukların üzerine, siyanür ve diğer atık havuzlarının sorunları da eklendiğinde belirtilen tehlike ve risklerin çok daha artacağı da önemli bir argümandır. Cerattepe ÇED raporunda Yeraltı sularının ve akarsuların nasıl korunacağı konusundan ise hiç bahsedilmemektedir.

Tüm bu raporlara ve bilimsel araştırmalara, bilim insanlarının, meslek örgütlerinin  itirazlarına rağmen projelerin hayata geçirilmeye çalışılması maden Kanununa göre devletin payının %2 olduğu gerçeğiyle okununca devletin 60’li yıllardan beri kullandığı “kalkınma” söylemlerinin de arkasına saklanamayacağını bilakis alenen bir şirketin elde edeceği “rant” lehine elindeki imkanları sunduğunu göstermektedir. Çok açıktır ki önümüzdeki günlerde önce 80 sonra 75. Madde olarak karşımıza çıkartılan paket içerisinde yaşam alanlarımızı şimdikinden daha çok değişim değerine  maruz bırakacak uygulamalar sırasını beklemektedir.

Sonuç ne olursa olsun Artvin halkının ve yaşamdan yana olanların direnmeye devam edeceği açıktır zira, Sinopta kurulması planlanan nükleer santral için yerleşen Mitsubishi çalışanlarının halkla karşılaşmamak için kendilerini ev hayatına mahkum ettiği  gibi Artvin’de maden için izin çıkarsa  söz konusu şirketin  istihdam edeceği  80 küsur  işçinin hayatı pek de kolay olmayacağını düşünebilirsiniz. Kaldı ki bu durumun ilk emareleri Artvin’de Cengiz inşaat adına çalışan polis ve görevlilerden kiracı olanların varlığı tespit edildiği gibi bunların konuttan çıkarılması gibi esnaf protestoları  şeklinde yaşanmıştır. Hatta bakarsınız belki de Bodrum’da yaşam alanları daraltıldığı için insanlara saldıran carettalar , Kuzey kutbunda teknisyenlerin ekipmanlarını rehin alan boz ayılar ya da Gerze Termik santral direnişindeki halkın yanında jandarmaya saldıran arılar gibi Kafkasör yaylasının arıları hatta belki  de ayıları Cengiz’in  etrafını sarıverir.


Pınar Demircan
Bu yazı ilk olarak  20 .09.2016'da Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Art-win: Kazanma sanatı

Farklı diller ve kültürler insanları, dolayısıyla toplumları zenginleştirir, insanların olaylar karşısında farklı düşünme ve yorum yapabilme kabiliyetini arttırır. Ben de kelimelerle oynamayı seven biri olarak, geçen hafta Artvinli’lerin yaşam alanlarını canları pahasına savunduğunu, boğalarıyla meydanları doldurduğunu izlerken şehrin adını birden ingilizce “sanat” anlamına gelen “art” ile “kazanmak” anlamına gelen “win” olarak okumaya başladığımı farkettim. Çünkü şubat ayında olmamıza rağmen binlerce insanın aynı kararlılıkla bir direnişi günler, geceler boyu bıkmadan usanmadan sergileyebilmesi bir sanattır ve Artvin’linin, Artvin’i savunan herkesin sesinin devletin yüksek makamları tarafından duyulması, bu direnişin sonunda sembolik de olsa hukuki sürecin izleneceği sözünün verilmesi de bir kazanımdır.



Öte yandan Artvin Cerattepe’deki kazanım henüz bir zafer olarak algılanmamalı. Artvin’deki mücadeleyi yıpratmak için neler yapılabileceğini dün gazetelerde yer alan uydurma bir haberle Cerattepe’de direnenlerin Almanya’dan talimat aldığının iddia edilmesinden de anlıyoruz. Bu yaklaşım Cerattepe’de olan biteni anlamamak, küçümsemek hatta hor görmek demektir ve bunun bir sonraki adımı da olsa olsa mücadeleyi bölmek ve direnişi kırmak için aksiyona geçmek olacaktır. Zira atılacak bu adımlara ve ortaya çıkacak tabloya yabancı değiliz. (Ekolojik mücadelenin ne olduğunu, hangi hukuksuzluklarla karşılaşılabileceğini geçmişteki örneklerden biliyoruz, kaldı ki Artvin, Cerattepe’nin altınına duyulan iştaha karşı tam 25 yıldır direniyor.)

Bu aksiyonun ne olacağını 14 Mart’ta  gerçekleştirilecek bilirkişi keşfinden sonra hep birlikte göreceğiz. Diğer taraftan bu anlamsız iddianın kaynağını ise benim Ekim 2015’te Yeşil Gazete’ye yazdığım Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nın Almanya ayağındaki izlenim yazıları (Toplam 5 yazı) oluşturuyor. Bu noktada önce sizlere biraz çalıştaydan bahsetmek isterim.

Geçen yıl Ağustos ayında başlatılan Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nın amacı, özellikle son dönemde su kaynaklarının ve doğasının bozulması pahasına Karadeniz bölgesinde yapılmak istenen enerji ve maden yatırımlarının yol açtığı/açacağı öngörülen ekolojik bunalımları değerlendirmekti. Bu bağlamda kendi yaşam alanındaki müdahalelere direnen aktivistlerle, bu ekolojik meseleleri takip eden gazeteciler bir araya getirilerek grup içi bilgi alışverişi sağlandı. Çalıştayın bir ayağı Almanya’da gerçekleştirildi. Almanya dünyada endüstrileşmenin başını çeken bir ülke olmasına rağmen  yazılarımda da görebileceğiniz gibi 2023 yılına kadar nükleer santrallerden vazgeçme kararı almıştır. Kömürün payı azalmakta, yenilenebilir enerjinin payı da hızla artmaktadır. Almanya bunu gerçekleştirir, gerçekleştirmez; halkını oyalar oyalamaz o ayrı bir konudur, bizi burada ilgilendiren Almanya’nın enerji politikasının geçirmekte olduğu somut değişimdir (ki bu  planlarında ciddi olduklarını  göstermektedir.) Konutlarda merkezi elektrik enerjisi yerine çatılara kurulan güneş panelleriyle elektrik ihtiyacının sağlanıyor olması, elektrik fazlasının yine bireysel olarak enerji dağıtım şirketlerine satılabilmesi, mahallelerin kendi kooperatiflerini oluşturarak ekolojik yapıyı bozmadan insani ölçekteki kurulumlarla rüzgar ve güneşten, mikro biyogaz tesisinden elektriğini üretmesi önemli örneklerdir. Kısaca söylemek gerekirse Almanya’da gördüğümüz balık yemek istersek balık tutabileceğimiz ihtimalidir. Bu ihtimal umudun yamacına düşer.

Ekolojik problemlerle karşılaşan, bunalan, sırasında arka bahçesini, yaşam haklarını savunurken, sağlığını, akıl sağlığını korumakta zorlanan bizlerin en çok ihtiyacı olan şey de işte bu umuttur. En basit ifadeyle Almanya yapmış, biz başarabilir miyiz? Nükleere, termik santrale muhtaç mıyız sorusuna cevaptır bu umut. Dolayısıyla bu çalışmanın 5 günlük kısmının Almanya’da yapılmasından ve bizim heyecan duyup öğrendiklerimizi paylaşma arzusuyla yazmamızdan daha doğal bir şey olamaz.

Umuda bugün herşeyden fazla ihtiyacımız var. Artvin’de yaşam alanını korumak isterken gaz kapsülünü eline alıp “Neden?” diye soran Dedenin, direnirken düştüğü için iki bacağı birden kırılan kadının, Yeşil Yol mücadelesi ile tanıdığımız “ Devlet kimdur? Halktır! Halk! diyen Rabia Ana’nın, dudağına gaz fişeği isabet eden gencin,  İkizdere HES projesinde “Can verirüz dere vermezüz” diyenlerin, umuda yani önlerine sunulan seçenekten başkasının olduğunu bilmeye hakları yok midur? Bilmeyelim mi dünyada neler olup bitiyor ? Hangi evrelerden geçiliyor, hangi evreler ve devirler geride kalıyor?

Pınar Demircan

Bu yazı ilk olarak 26.02.2016 tarihinde  Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

Sivil toplum, tehlikeli atık ticaretinin önündeki en büyük engel! Ya susarsa?

Yaşam hakkı savunuculuğu kolay değil!
Her daim Devletin desteğini alan özel sektöre ait yol, köprü, inşaat, AVM gibi mevcut ekosistemi ve yaşamsal bütünlüğü bozacak   projelere “Hayır!” demek kadar kirleticilere izin vermemek de yaşam hakkını savunmakla ilgili. Sözkonusu kirleticiler termik, nükleer santral, can suyu bırakmayan HES’ler olduğu kadar  daha önce de defalarca Türkiye sınırları içine sızdırılmaya çalışılan tehlikeli atıklar…

Maalesef hafızamızı zorlayacak konular değil bahsettiklerim: İzmir’in Gaziemir ilçesinde Emrez Kasabası içindeki Aslan Avcı Kurşun Fabrikası’nın arazisinde, nükleer reaktörlerde oluşturulan, yarılanma ömrü 13,5 yıl olduğu için etkileri onlarca yıl devam eden, her anlamda çevre ve insan sağlığını hasara uğratan Europium 152 (Eu-152) izotoplarının gömülü bulunması, nükleer santrali bulunmayan Türkiye’de, atık ticaretinin yapıldığının ispatıydı. İlk olarak 2008 yılında yerinde tespit edilen  fakat, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) tarafından önlem alınmayan, 2012’ye gelindiğinde sivil toplum eliyle başlatılan dava süreci üzerinden bugün hala yürütülen bir mücadele sözkonusu. Gaziemir için  sivil toplum eliyle verilen mücadele salt atık ticaretinin faili Aslan Avcı Kurşun Fabrikası’na yönelik değil, çevre ve toplum yararına yürütülen tüm kampanyaların, bu çabanın İzmir Valiliği ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yönelik baskı oluşturmayı amaçlaması biraz önce bahsettiğim gibi yaşamdan yana olmanın denkliği gibi görünüyor.  Gaziemir direnişinde evrilen sivil toplumun katettiği mesafeyi okuyabileceğiniz yazılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Bir diğer örnek ise, henüz iki yıl önce Kuito adlı asbestli olduğu çevre örgütlerince öngörülen geminin  “radyoaktif atık bulunduğu” gerekçesiyle 5 gün açıkta bekletilerek incelenmeye zorlanması sayılabilir. Ancak, sivil toplumdan yükselen itirazlara rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın oluşturduğu komisyonun inceleme sonrasında “tehlikeli atık bulunmadığı”nı ve “radyasyon değerlerinin TAEK’in belirlediği sınırın altında olduğu” nu raporlamasıyla, asbestli geminin kıyıya yanaştırılarak söküm işlemlerine başlanmasına izin verilmişti [1].

Şüphesiz endüstriyel ve teknolojik gelişmeler neticesinde Dünyanın başı çok uzun zamandır tehlikeli  atıklarla dertte.  Zira  tehlikeli atıklar içerisinde özellikle arıtmak suretiyle bertarafı mümkün olmayan nükleer atıklardan nihai olarak kurtulmak mümkün olmadığı için ortaya çıkan nükleer atıkların gözönünden kaldırılması, bir bakıma halının altına süpürülmesi en uygun(!) çözüm olarak görülüyor. 2011 yılında meydana gelerek bugüne dek etkilerini hissetirmiş olan Fukuşima nükleer santral faciasından sonra Japon sivil toplum insiyatifi tarafından nükleer santrallerin “tuvaletsiz” evler olarak nitelenmesi boşuna değil. Nükleer atıklarını ne yapacağını bilemeyen dünyada bugüne dek Finlandiya’da 2020’de faaliyete geçirilmesi planlanan Onkalo Nükleer atık deposundan  hariç kullanılmış yakıt çubuklarının bertarafı için bir yöntem bulunmamış. Kaldı ki söz konusu Onkalo nükleer atık deposu bile geleceğe dair pek çok tehdidi içinde barındırıyor. Onkalo Nükleer Atık Deposuyla ilgili yazımıza, sözkonusu tehditlere buradan ulaşabilirsiniz.

Evet, dünyanın başı dertte ama, kabul edelim ki bazı ülkelerin başı daha fazla dertte:  ülkelerin azgelişmişlik ve demokrasiden yoksun oluşları oranında tehlikeli atıklara da maruz bırakıldıkları ortada. Zira %90’ı zengin OECD ülkeleri tarafından üretilen tehlikeli atıkların miktarı gelişmiş ülke olmakla doğru orantılı şekilde artarken kişi başı 120 kiloya kadar çıkabilmekte. Mamafih, gelişmiş ülkelerde tehlikeli atık bertarafının maliyetinin yasalara uygunluk çerçevesinde yüksek olması nedeniyle atıklar az gelişmiş ülkelere gönderilerek para karşılığında doğaya terk edilmekte.[2] Örneğin 1 ton atık fiyatı İtalya için 250 Dolar iken, Somali için ödenen miktar 2,5 Dolar civarında. Öyle ki yapılan anlaşmalar Somali’yi 600 bin ton kimyasal atık boşaltıldığını gösteriyor. Lakin bu ticretin faturası ekolojik problemler şeklinde olduğu gibi 2004’te yaşanan tsunami’nin ardından karaya saçılan nükleer atıklar bölge insanında ani ölümlere, mide kanamalarına, deri hastalıklarına neden olmuş bulunuyor[3].

Dünyadaki tehlikli atık ticaretinin korkutucu boyutlara vardığına diğer bir örnek geçen hafta Tayvan ve Somali açıklarına 200 bin varil bırakıldığının anlaşılması olabilir. Medyada yer alan biligiye göre İtalyan Gizli Servisi’nin ortaya çıkardığı belge ve dökümanlar, işadamı Georgio Comerio’nun Kuzey Kore ile 1990’lardan beri işbirliği yaptığını, 200 bin varil için kendisine 227 milyon Dolar ödeme yapıldığını gösteriyor. Tayvan’daki çevre örgütleri hükümetten bu iddiaların izini sürmesini ve atık varillerde meydana gelen sızıntının ekolojik tahribata yol açıp açmadığını, okyanusun durumunu test etmesini, Aktivistler hükümetin atıkların tam olarak bırakıldığı yeri tespit etmesini talep ediyor. [4]

Yine Türkiye’den bir diğer örnek 1988  yılında Karadeniz’de yaşanmış, zehirli atıklarla dolu 450’den fazla varil, Karadeniz açıklarında bulunmasını izleyen süreçte yaşandı denebilir. Romanya’da bertaraf edilecek tesis bulunmadığı için Karadeniz’e atılan variller,  2000 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı eliyle  İzmit’teki İzaydaş Atık Yakma Tesisi’ne gönderilmek istenmiş ama atıkların transferi esnasında yayabilecekleri hastalıklar gözönünde bulundurularak çevre örgütleri tarafından engellenmişti. Denizden paslı,“delik deşik” çıkarılan varillerin ise gerçek sayısının 3000 olduğu tahmin ediliyordu. 1994 yılında tehlikeli ve diğer atıkların sınır aşırı taşınması, bertaraf edilmesi ve geri dönüşümünden doğabilecek tehlikeleri ortadan kaldırmaktı.Özellikle de “gelişmekte olan ülkeleri”; tehlikeli atık sorunu yaşamaya başlayan “gelişmiş ülkelerin çöplüğü olmaktan koruyan “Basel Sözleşmesi”ne dayanarak bu atıkların menşei olan İtalya’ya gönderilmesini sağlayan ise yine sivil toplum olmuştu.

Görüldüğü üzere halının altına süpürme işi veya Fukuşima literatürüyle evde bulunmayan tuvalet, komşu evlerde başka diyarlarda aranırken, sifonu çekmek bu işin ticaretini yapanlara kalmış durumda… Buna karşı mücadele ederek ses çıkarıp, yaşam alanlarını korumaya çalışanlar ise sivil toplumdan başkası değil. Peki baskı organlarının ağırlığını yitirdiği, sivil toplumun dışlandığı bir ortamda  dünyada alıp başını giden tehlikeli atık ticaretine karşı kimin sesi çıkaracak?!!! Sesi çıksa bile onu kim dinleyecek ? Siyasi arenada seçmenlerine iyi görünmek isteyen bir iktidar varken hasbelkader dikkate alınan sivil toplum, bu kez  kime konuşacak? Gaziemirler’in, Kuitolar’ın istilasını bir düşünün…Sivil toplumun varlığından boşalan alanda denizleri asbestli gemiler, radyoaktif variller, toprağı, havayı radyoaktif izotoplar, kimyasallar mı dolduracak?
Hayır…!

[1] https://yesilgazete.org/blog/2015/03/30/kuito-icin-mahkemeye-sokum-islemini-durdurun-basvurusu/
[2] S.k.Agarwal , 2005, Wealth from Waste, New Delhi, APH Publishing
[3] http://www.halkinsagligi.org/gaziemirde-gomulu-radyoaktif-atiklar-hur-hassoy-raika-durusoy/

Bu yazı ilk olarak  21.02.2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır

İklim değişikliği, nükleer santrallerin risklerini ve maliyetlerini arttıracak!

Bugüne kadar nükleer santrallerin fosil yakıt kullanmadığı için“çevre dostu” olduğu  iddialarıyla, nükleer enerjinin  “yeşil enerji” olarak lanse edildiği durumlarla bir çok kez karşılaştık. Nükleer santrallerin, karbon değil de yapısı gereği zaman zaman radyoaktif partikülleri havaya saldığı, soğutma suyu olarak kullandığı su kaynağının ısısını yükseltmek suretiyle ekolojik dengeyi bozduğu, her an sızıntı gibi tehlikeleri bünyesinde barındırdığı, sürekli bakım onarım gerektirdiği  gibi gerçekler, onun çevre dostu olmadığını  anlamak için yeter de artar bile. Kaldı ki, nükler santraller salmadığı karbonu reaktörün yakıt çubuklarında  kullanılan uranyumun yeraltından çıkarılması, santralin inşaatı, uranyumun ve yakıt çubuklarının sevkiyatı gibi proseslerde yeterince üretiyor.

Maliyetler açısından ise uzun inşaat süreleriyle üzerine kümülatif bir hesap yaparsak, nükleer santrallerin astarının yüzünden pahalı olduğu, hatta bugün artık yenilenebilir enerjiler karşısında dezavantajlı  konumda olduğu biliniyor. Bu yazının amacı da zaten nükleer santrallerin negatif dışsallıkları ve yüksek maliyetleri ne dair şimdiye kadar yapılagelmiş tartışmaları tekrarlamak değil, bugün sonuçlarını tecrübe etmekte olduğumuz iklim değişikliğinin neden olduğu sıcak hava dalgalarının, tayfun, sel , fırtına gibi aşırı doğa olaylarının  nükleer santralleri  çok daha tehlikeli  bir konuma getirdiği üzerine  düşünmek. Zira bilim insanları, karbon emisyon oranlarının 2020’ye kadar düşürülmemesi halinde geri dönülmesi mümkün olmayan sürece gireceğimizi ilan etti. Kısacası eğer yaşam biçimimizi, alışkanlıklarımızı değiştiremezsek kimi yerde ciddi boyutlarda meydana gelecek kuraklıklar, kimi yerde aşırı yağmurlara bağlı su taşkınları, sıcak hava dalgaları, deniz seviyesinde yükselmeler ve bunların tetikleyeceği başka felaketler bizi bekliyor. [1] Dolayısıyla bu yazının konusunu da iklim değişikliğine bağlı yeni koşulların,  nedenleri ve nasıllarıyla nükleer santraller üzerindeki etkisi oluşturuyor.





Fukuşima Nükleer Felaketi’nden sonra yaşanan tayfunun etkisi

Aslında 2011 yılında başlayarak etkileri devam eden Fukuşima Nükleer Felaketi’nden anımsayacaklarımız  bu soru üzerine düşünürken hayal gücümüzü zorlamamıza gerek bırakmıyor. Nitekim üç reaktörde çekirdek erimesinin yaşanmasına bağlı olarak yayılan ciddi düzeydeki radyoaktif kirlilik, katı atıkların içinden sıyrılarak çuvallarda biriktirilmişken Fukuşima Nükleer Santrali’nin coğrafi ve meteorolojik konumu gereği fırtınalara  hortumlara maruz kaldığını, bu atıkların etrafa yayıldığını, denize sürüklendiğini, santralin içinin aşırı yağmurlarda  taşkınlara uğradığını , balçık haline geldiğini okuyoruz, biliyoruz. [2] Şimdi, su kaynaklarına muhtaç olan nükleer santralleri, iklim değişikliğinin yapacağı olası etkilere göre deniz kıyısında kurulu bulunanlar ve göl, nehir kıyısında kurulu bulunanlar olarak iki grupta ele alacağım.  Zira araştırmalar deniz kıyısındaki nükleer santralleri su taşkınlarının, göl ve nehir kıyılarındaki santralleri ise kuraklığa bağlı problemlerin beklediğini söylüyor.

Fırtına, gelgit, sel ve su taşkınları nükleer santralleri  tahrip edebilir

Uzmanlara göre en tehlikeli ve ürkütücü durumlar deprem ve tsunami gibi etki yapabilecek seller, fırtına ve iklim değişikliğine bağlı diğer hava olayları. Zira hatırlarsak Fukuşima Nükleer Santrali’nde   felaketin nedeni soğutma suyu sisteminin sular altında kalmasıydı, dolayısıyla bu noktada aşırı yağmurların, su taşkınlarının, sel olaylarının soğutma sistemini kullanılamaz  hale getirebileceği öngörülebilir. [3]  





Fort Calhoun Nükleer Santrali, sel altında Nebraska, ABD-Haziran 2011

Örneğin, 1992 yılında  meydana gelen Andrew kasırgası Florida, Biscayne Vadisi’ndeki Turkey Point Nükleer Enerji Santrali’ne ciddi zararlar vermiştir. Stanford üniversitesinden  araştırmacılar da,  2013 yılında ABD nin doğu kıyılarındaki nükleer santrallerin (New Jersey’de Salem and Hope Creek Nükleer Santralleri ; Connecticut’taki Millstone Nükleer Santrali ; New Hampshire’daki Seabrook Nükleer Santrali ) fırtınalara karşı  yüksek duvarı bulunması gereken işletmeler olduğunu modellemiş bulunuyor.Yine bilim insanları  tarafından yakın tarihte yapılmış olan bir başka  çalışma da  2050’ye kadar en az 4 nükleer santralin fırtınalarda su taşkınlarına mahal olacağını gösteriyor. [4]

Deniz kıyısındaki nükleer santraller için su seviyeleri yükselecek

Özellikle Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasından sonra  risklerin yeniden değerlendirilmesi amacıyla  yürütülen araştırmalar, deniz suyu seviyelerinin 2009 yılına kadar yılda 0,15 santimetre  yükselirken 2009 yılı itibariyle hızını arttırarak  yılda 0,32 santimetre yükseldiğini gösteriyor.




Deniz kenarındaki riskli santrallerden, San Onofre Nükleer Santrali, Kaliforniya, ABD

Ulusal Okyanus ve Atmosferik İdaresi (NOAA) ise bu yüzyılınn sonunda deniz seviyelerinin en iyi senaryoya göre  21, en  kötü senaryoya göre ise  210 santimetre yükseleceği anlaşılıyor.  Bu noktada belirleyici olan, küresel ısınmadaki  artışın 2 derece mi 4 derece mi olacağı, zira 2 derece olursa  7 nükleer santral su taşkınına karşı riskli duruma gelirken  ilave bir 2 derecelik sıcaklık artışı  6 santrali daha risk kapsamına alacak.[5]

Göl ve nehir kıyılarında kurulu nükleer santraller için en büyük risk: Kuraklık

İklim değişikliği nedeniyle oluşan sıcak hava  dalgalarının ise  su  kaynaklarını  kurutmaya dönük etki yapacağı düşünülüyor. Bununla birlikte bugün bile göl ve nehir  kıyılarında  kurulu bulunan nükleer santraller, soğutma sistemi için çekilen soğutma suyu, kaynağına devrolurken  3 derece daha sıcak olduğu için zamanla su kaynağının ısınması nedeniyle de yaz aylarında kapatılabiliyor. Örneğin ABD basınında yer alan bir habere göre 2008 yılında  nehir ve göl kenarındaki  104 reaktörden 24’ünde kuraklık yaşandı ve Alabama’da  bir reaktörün kuraklık dolayısıyla soğutma suyu seviyesindeki düşüş nedeniyle  geçici olarak kapatıldı. [6] Lakin nükleer santraller,  uranyum dolu yakıt çubuklarının sürekli soğutulmasını gerektiren sistemler olduğundan nükleer santral devrede olmasa bile uranyum dolu kullanılmış yakıt çubuklarının soğutulması  gerekecektir aksi halde vaziyet patlamaya sebebiyet verir ki bu da bir Çernobil ve ya Fukuşima’nın  daha  yaşanmasına yol açabilecektir.  [7]

 
Kuraklığın, soğutma suyu üzerindeki bir olumsuz etkisi de ekonomiktir. Zira soğutma su kaynağının aşırı ısınma nedeniyle etkin kullanılamaması  reaktörün soğutulmasına olanak tanımadığı için reaktörün aşırı ısınıp patlamaması amacıyla devreden çıkarılacaktır. Neticede  sürekli tam kapasite çalışmaya programlanan nükleer santrallerin böyle devreden çıkarılma zorunluluğu nükleer santralleri daha da verimsiz enerji kaynakları haline getirecektir.  Nitekim alışılagelen yüksek enerji talebini karşılayamayan düşük üretim miktarlarına bağlı olarak elektriğin fiyatı da  artacaktır. [8] Bu noktada devreden alıp çıkarmaların neden olacağı ilave bakım onarım maliyetlerinden bahsetmiyorum bile.
Washington Universitesi tarafından 2012 yılında yapılan araştırmanın sonuçları da oldukça çarpıcı, üstelik sadece nükleer santrallerin değil kömürlü termik santrallerin gelecekte yeri olmadığını gösteriyor. Rapora göre, 2031’den 2060 yılına kadar soğutma suyu kapasitesindeki azalışa bağlı olarak nükleer ve kömürden enerji üretiminin ABD’de %4-16, Avrupa’da ise  %6-19 oranında düşecek üstelik  zorunlu dönemsel durdurmaların sayısının da üç kat aratacağı hesaplanmış bulunuyor.[9] Burada altını çizmek istediğim iklim değişikliğine bağlı ortaya çıkacak sorunlardan korunmanın kömürlü termik santrallerden farklı olarak nükleer santraller için kapısına kilit vurmakla da bitmeyecek olmasıdır. Zira nükleer santrallerin  kullanılmış yakıt çubuklarının bile kullanım süresinin ardından en az 10-20 yıl havuzlarda dinlendirilmesi ve soğutulması gerekiyor.  Mütemadiyen soğutulmazsa küresel tehlike arz eden kullanılmış yakıt çubukları da dünyadaki yaşam açısından büyük risk taşıyor.

İklim değişikliğinin oluşturduğu yeni durumların, nükler santraller gibi ölümcül geri dönüşü olmayan tesislerin felaketi üretme yolları üzerine daha birçok şey yazılabilir lakin, burada kesmek adına diyebilirim ki:  Çok yakın bir gelecekte su kaynakları için savaşların bile yapılacağını öngörebiliyorsak, su kaynaklarımızın şirketlerle hükümetlerin el ele  kurduğu nükleer santrallere kurban edilmesini,  bir Çernobil veya bir Fukuşima Felaketi’ni daha deneyimlemeyi istemiyorsak  tavrımızı  net olarak ortaya koymak zorundayız. İklim değişikliğinin etkisiyle dış koşulların stabilizasyonundan eser kalmadığı, dünyanın suyunun gerekten ısındığı bir dönemde, su kaynaklarını kaynatan, emen, azaltan, bu şekliyle yeni bir  Çernobil’e, Fukuşima’ya gebe,  geri dönülmez felaketlere yol açması yüksek muhtemel  nükleer santrallerden kesinlikle derhal vazgeçilmelidir. Dolayısıyla Akkuyu ve Sinop projeleri için tek söylenebilecek söz : “Zararın neresinden dönülse kardır”olabilir .
Son notlar
[1] https://www.theguardian.com/environment/2017/jun/28/world-has-three-years-left-to-stop-dangerous-climate-change-warn-experts 
[2] https://yesilgazete.org/blog/2015/09/11/japonyada-tayfun-yuzlerce-ton-radyoaktif-suyu-okyanusa-supurdu/
[3] http://www.huffingtonpost.com/2014/05/19/maps-rising-seas-storms-threaten-flood-coastal-nuclear-power-plants_n_5233306.html
[4] http://news.nationalgeographic.com/news/2010/02/100226-water-energy-climate-change-dams-nuclear/
[5] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-rise-are-coastal-nuclear-plants-ready/
[6] http://www.wral.com/news/state/story/2343605/
[7] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-rise-are-coastal-nuclear-plants-ready/
[8] http://www.ucsusa.org/sites/default/files/legacy/assets/documents/nuclear_power/fact-sheet-water-use.pdf
[9] http://www.washington.edu/news/2012/06/04/nuclear-and-coal-fired-electrical-plants-vulnerable-to-climate-change/

Pınar Demircan   
Bu yazı ilk defa 02.07.2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

15 Haziran’da her birimiz “hibakuşa” olmaya davet edildik!

Türkiye’nin içinde bulunduğu gerginlikleri, hareketli sosyo-politik yaşamını, anında değişebilen gündemini gözönüne alırsak, 15 Haziran günü de  bir çok olay yaşandı. Türkiye’nin ilk nükleer santrali olmaya  aday Akkuyu Nükleer Güç santrali(NGS)  için üretim lisansının verilmesi  bunlardan biriydi. Böylece bu ülkede  hatta ülkenin sınırlarını da aşan şekilde komşu coğrafyalarda yaşayan tüm canlıların,yaşamın geleceği Türkiye Hükümeti’nin ve  şirketlerin ellerine teslim edilmiş oldu. Neticede 3 Mart 2017 tarihinde başvurusu yapılmış bulunan  inşaat lisansının verilmesine doğru ilerlerken bir nevi “köprüden önce son çıkış tabelasını görmüş olduk. [1]


“En zararsız nükleer santral hiç kurulmamış olandır”

Tam bu noktada sivil toplum örgütleri tarafından Türkiye’ye defalarca davet edilerek Fukuşima Nükleer Felaketini ve izleyen süreçte  Japonya’da yaşananları anlatan Fukuşima Tanığı Toshiya Morita’nın Sinop’ta yaptığı bir sunumda [2] söylediği söz aklıma geliyor : “En zararsız nükleer santral hiç kurulmamış olandır. İlk nükleer santralin kurulmasına izin verirseniz arkası gelir, ilave reaktörler yapılır bir de bakmışsınız ki bizimki gibi 54 reaktörünüz olmuş.”Japonya Hükümeti’nin çalışabilir durumdaki 43 reaktörden  mahkemelerin halkın başvurusu üzerine  geçici tedbir kararı ile kapalı tuttuğu  40 reaktörü yeniden devreye alma ısrarı sürerken Morita’nın haklı olduğunu gösteriyor. Çok açık ki nükleere elini veren kolunu kaptırıyor. Aksi mümkün değil çünkü, nükleer santraller büyük nükleer zincirin sadece bir halkası ve nükleer endüstrinin diğer ayaklarını oluşturan uranyum madenciliği, nükleer atıklar, nükleer silahlanma gibi süreçlerle bağlantılı. Sadece nükleer santrallerin ortaya çıkış koşulları bile bu endüstrinin temelinde nükleer silahlanma ve denemelerin olduğunu gösteriyor.

“Hibakuşa” artık radyasyon mağduru insan anlamında

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine  atılan atom bombalarının yakıp kavurduğu insanlardan geride kalanlar, atom bombasının yaydığı radyasyonu almış olanlar ve onların doğmamış çocukları, hatta torunları “Hibakuşa” olarak devam ediyor hayatlarına. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’sında hibakuşalarla evlenilmez, onlara iş verilmez çünkü fazla kalmayacaklardır, bu dünyada hem de tüm bilinmezlikleriyle bulaşıcı bir hastalık sanılır vaziyetleri.

“Nükleer atıklar, sızıntılar, uranyum madeni atıkları ve artıkları, nükleer silahlanma”hibakuşa olmayı vadediyor!

ABD’nin Hiroşima’ya Atom bombasını atmasından 66 yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer santral  felaketi  ise “Hibakuşa”olma halinin daha yüksek sesle telaffuz edilmesine sebep oluyor. 3 reaktörde meydan gelen çekirdek erimesi  esnasında atmosfere yayılan radyasyon ve bugün hala her gün denize karışan 400 Ton radyoaktif su  aynı Fukuşima’dan önce yaşanan nükleer denemelerin  yarattığı gibi kendi hibakuşalarını yaratıyor . [3] Şüphesiz normal seyrinde işleyen bir nükleer santral bile felaket boyutunda olmasa da nükleer atıklarıyla, sızıntı ihtimaliyle, bir başka ülkede uranyum madeninin çıkarılması aşamasında yerel halka yaşattıklarıyla dünya genelinde ekolojiyi dolayısıyla  tüm canlı yaşamını tehdit ediyor. Aslında nükleer santralleri , atıkları olan hemen her ülkenin  radyasyona ve radyoaktif kirlilğe maruz kaldığına dair kamuoyuyla paylaşılmayan hikayeleri var. Bu hikayelerden bazırlarını Nükleersiz.org‘un gerçekleştirdiği “Hibakuşalar Olmasın! sergi ve sunumunda anlatıyoruz, anlatmaya da devam edeceğiz.

“Rusya Federasyonu tarafından atıkların depolanmak veya gömülmek üzere ithal edilmesi yasak”

Diğer taraftan gelin şimdi Akkuyu özelinde ele alalım meseleyi. Zira herhangi bir sızıntı, bir kaza ya da patlama meydana gelmese bile Akkuyu NGS’den çıkan nükleer ve radyoaktif  atıkların roblem oluşturması için bir çok sebep var.  Öncelikli konumuz atıkların muhafaza edilmesi ki Akkuyu’da nükleer atıklar yıllardır nükleer karşıtlarının söylediği gibi  Türkiye’nin sorumluluğunda olup gelecekte yeni ekolojik problemlere işaret ediyor.  Bu konuda Çernobil Felaketinin 31. Yılı anmasında Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde gerçekleştirilen panelde Akkuyu NGS hakkında değerlendirmelerde bulunan Nükleer karşıtı aktivist Fizikçi  Andrey Ozharavsky de doğruluyor,  Rus ve Türkiye Hükümetleri arasında 2010 yılında imzalanan işbirliği anlaşmasının üstünden 7 yıl geçmişken atıklarla ilgili hiç bir planlama yapılmamışken Akkuyu NGS için üretim lisansının verilmesinin düşündürücü olduğunun altını çiziyor.
Nükleer karşıtı aktivist, Fizikçi Andrey Ozharovsky


“Akkuyu NGS Radyoaktif atık yönetiminden kendi sorumludur!”

Fukuşima felaketinden sonra dünya genelinde nükleer karşıtlarının ifade ettiği gibi nükleer atık problemi çözülemezken nükleer santrallerin tuvaletsiz bir evden farkı yok. Kaldı ki Türkiye Hükümeti’nin, Rusya Hükümeti ile 2010 yılında yaptığı işbirliği anlaşmasının 12. MaddesindeProje şirketi (Akkuyu NGS) nükleer santralin devreden çıkarılması ve atıkların taşınmasından ve radyoaktif atık yönetiminden sorumludur.”ibaresi bulunuyor. Ozharovsky bu noktada  Rusya Federal Hükümeti Kanunu’nun 48. Maddesi olan “Çevre KorumaRusya Federasyonu tarafından atıkların depolanmak veya gömülmek üzere ithal edilmesini yasakladığını hatırlatıyor. Üstelik kullanılmış yakıt çubukları için de aynı  maddede şu ifade bulunuyor: Rusyaya ait nükleer santrallerden çıkan kullanılmış yakıt çubuklarının Rusya Federasyonunda işlenmesi, işbirliği yapan taraflar arasında yapılacak ayrı bir anlaşmayla mümkün olabilir.

Rusya yasalarına göre “Radyoaktif atıkların işlendikten sonra üretildiği ülkeye geri gönderilmesine veya geri gönderilmesi taahhüt edilebilir”

Bu maddeden anladığımıza göre Rusya Federal  Hükümet yasaları yabancı kullanılmış yakıt çubuklarının ithaline yalnızca “gömmemek”suretiyle  sadece “geçici teknolojik depolama ve işleme” için izin veriyor.  Aynı maddede dikkat çeken bir de “Radyoaktif atıkların işlendikten sonra üretildiği ülkeye geri gönderilmesine veya geri gönderilmesi taahhüt edilebilir” ibaresi ki  Akkuyu’dan çıkan yakıt çubuklarının Rusya’da işlendikten sonra nihai depolama için üretildiği yere, yani Türkiye’ye geri gönderilmesi anlamına geliyor.  Bu noktada Ozharovsky  “nükleer yakıt çubuklarını işlemek üzere geçici depolama proseslerinin de Türkiye’ye bir maliyeti olacağının altını çiziyor.[4]

Atıklar için kurulacak ilave prosesler maddi manevi maliyet demek!

Tekrar Akkuyu NGS için üretim lisansının verilmiş olmasına dönersek, bu onay aslında Akkuyu’da atık üretilmesine ve kullanılmış yakıt çubuğu oluşmasına  izin verilmesi anlamına geliyor ki Türkiye’de henüz tehlikeli atıklarla ne yapılacağı bilinmediği gibi  ve atık yönetiminin bir maliyet hesabı da yapılmış değil.   Her halikarda Türkiye kendi radyoaktif atık depolarını ve kalıcı depolama alanını inşa etmek zorunda kalacak ve tüm  ilave proseslerin maliyeti de milyarlarca dolar tutacak.

Ekolojik vicdan lazım!

Peki ya maddi bir karşılıkla ölçülemeyecek maliyetler?  Nükleer atıkların maliyetinden sakınmak için bunların denizlere, göllere, dağlara  gömülme ihtimali ne kadar uzağımızda?  İzmir/Gaziemir’de mahalle ortasında gömüldüğü yıllar sonra ortaya çıkan nükleer atıklar bulunduğu bölgede ekolojik kirliliğe dolayısıyla sağlık sorunlarına  yol açtığı bilinirken, sorumluların suçlarını kabul etmesi bunun üstüne aksiyon alması için sivil toplum olağanüstü çaba göstermek zorunda kalırken  benzer bir hamlelerin karşısında aynı sorunları yaşamayacağımızı iddia edebilir miyiz?   Dahası, Dünyada ilk kez “yap-sahip ol- işlet” modelinde bir devletin bir başka ülke topraklarında nükleer santral kurmasına imkan veren,  %51 hissesi  her zaman bu ülkeye yani Rusya’ya ait olacak Akkuyu NGS’nin hele ki maliyetler bugün her tür değere üstün gelirken yaptıkları yapacaklarının teminatı olan  Cengiz’iyle Kolin’iyle ekolojik vicdana  sahip olabileceğini varsayabilir miyiz?  Akkuyu NGS  tüm bu nükleer riskleriyle ve eksiklikleriyle bize “Hibakuşa”olmaktan  başka ne vadedebilir?


Son notlar

[1] https://yesilgazete.org/blog/2017/06/18/akkuyu-ngs-icin-uretim-lisansi-zeytinin-son-dansi/

[2] https://yesilgazete.org/blog/2017/04/05/tbbnin-sinoptaki-sempozyumu-nukleer-santral-planlarinin-bu-gunku-ic-yuzunu-gosterdi/

[3]  Dünya genelinde hibakuşaların hangi olaylarla felaketlerle tecrübe edildiğini , nükleer zincirin halkalarını anlatmayı amaçlayan bir sergi yapıldı, daha detaylı bilgi için bkz https://yesilgazete.org/blog/2017/06/12/hibakusalar-olmasin-sergisi-istanbulda/

[4] http://bellona.ru/2017/05/05/akkuyu-rao/

 Pınar Demircan

Bu yazı ilk olarak 30.06.2017'de Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır 


Akkuyu NGS için üretim lisansı, zeytinin son dansı!

Akkuyu NGS için üretim lisansı, zeytinin son dansı!

Tam 13 Haziran’da zeytinlik alanların sermayeye, dolayısıyla yatırımlara kurban edilmesinin önünü açan yasa değişikliğinden kurtulmanın sevincini yaşıyorduk ki 15 Haziran günü Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) için üretim lisansı verildi. Böylece daha önce yedi defa, sivil toplumdan yükselen itirazlarla engellenmiş olan Zeytin Yasası‘nın yönetmelikleri üzerindeki değişiklik önerilerinin ardından, en son geçen hafta “zeytinciliğin ölüm fermanı”olarak  nitelenen  yasa değişikliği önerisi de meclise iade edilmiş oldu. Eğer kabul edilseydi, Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi  Tasarısı kamu yararı durumunda meralarda, zeytinlik sahalarında endüstri, teknoloji geliştirme, organize sanayi bölgeleri, serbest bölge kurulmasını mümkün kılan kararlar,  Gıda ve Tarım Bakanlığına bırakılacak hatta Bakanlığın yetkisini devretmesi halinde Valilikler tarafından alınabilecekti.


 Şüphesiz, yasa değişikliğinin meclise geri gönderilmesi bir zafer  lakin, zamanlama oldukça manidar ve maalesef kendi içinde bir çok menfi emareler barındırıyor. Bunlardan biri de etrafı zeytinliklerle çevrili bir alanda inşa edilmek istenen  Akkuyu NGS’ye  üretim lisansının verilmesi.  Zira, Akkuyu NGS  tarafından 28 Şubat 2017 tarihinde başvurusu yapılmış olan  üretim lisansının onaylanmış olması inşaat lisansının verilmesine bir adım daha yaklaşıldığının göstergesi ve endişeleri oldukça tırmandırıyor.1 Çünkü 3 Mart 2017 tarihinde de inşaat lisansı almak için başvuruda bulunan Akkuyu NGS’nin önündeki tek engel artık, bu arazinin üstündeki zeytinlikler. İşte yine sermayenin karşısında aşılması gereken  “Zeytin Yasası!”.Öyleyse gelin zeytinlik sahalarla Akkuyu NGS’yi böylesine karşı karşıya getiren 20. Maddenin ilgili bendine  bakalım:

Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın iznine bağlıdır”.

Zeytin Yasası’nda yapılmak istenen değişikliklerin ne denli Akkuyu NGS’nin süreçleriyle  el ele gittiğini Evrensel’in 2014 yılında yaptığı haber de doğrular nitelikte.2  Nitekim zeytinlik alanların imara açılmasını öngören kanun tasarısının görüşüldüğü Meclis Tarım Komisyonu toplantısında Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İlker Sert yaptığı bir konuşmada Zeytin Yasası hakkında “Mesela şu an ülkemizin en büyük yatırımlarından biri Mersin Akkuyu’daki nükleer enerji santrali. Eğer bu kanun bu şekilde kalırsa inşaat ruhsatının alınması ciddi anlamda tehlikeye girecek.” diyerek net bir şekilde zeytinlik alanların nükleer, termik gibi enerji yatırımlarının önünde engel olduğunu ifade etmiş ve Mersin Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santral projesini örnek vermiş bulunuyor. Aynı haberde Sert’in konuşması şöyle devam ediyor:

Mersin Akkuyu’daki nükleer enerji santrali yaklaşık 20 milyar dolar civarında bir maliyeti olacak bir yatırım. Ve bu sahanın 3 kilometre çevresinde farklı noktalarda birisi yaklaşık 23 hektarlık, birisi 2.7 hektarlık olmak üzere, biri de 10 hektarlık alana dağılmış vaziyette zeytinlikler olarak özel şahıslara ait zeytinlikler var ve bizim 2016’da planımız burası için inşaat ruhsatının alınması. Eğer bu kanun bu şekilde kalırsa inşaat ruhsatının alınması ciddi anlamda tehlikeye girecek, yani o zeytinliklerden dolayı 20 milyar dolarlık bir nükleer enerji santralinin inşaat ruhsatının alınamaması gibi ciddi bir riskle karşılaşacağız.” 

Öyleyse  son bir ay içinde Zeytin Yasası’nda istenilen değişikliklerle zeytinliklerin ve meraların talana açılmasına karşı direnişini basın açıklamalarıyla, her kesimden gerçekleştirilen meclis ziyaretleriyle, farklı eylem biçimleriyle vücut bulan sivil toplumun başarısı üstünden değerlendirmek aslında Akkuyu NGS özelinde inşaat lisansının verilmesine karşı mücadelede de çıkış yoluna dair birşeyler söylüyor.
Bu noktada altını çizmek isterim ki, Akkuyu NGS mega proje olarak 2023’e kadar Stratejik ÇED kapsamına alınamayacak yani istisnai hükümlerin varlığı sözkonusu değil. Diğer taraftan Akkuyu NGS’nin devreye alınması ve operasyona başlanması için öngörülen en erken tarih de 2023 olacak.




Özellikle bir nükleer santral için inşaat süresinin genellikle taahhüt edilenin 2-3 katı kadar uzadığı göz önüne alınırsa Pamukova Kazasını 3 bize yaşatan “Hızlandırılmış trenlerin” icat edildiği Türkiye ‘de bile nükleer santralin daha kısa sürede tamamlanması mümkün değil. ∗∗
Görünen o ki Akkuyu NGS için her ne yapılacaksa  2023’e kadar bu yasalar kapsamında yapılacak ve yaşamdan yana olanların kaderi barıştan yana olanlarınki gibi zeytin dallarına  bağlı olacak, zeytininki ise çoktan Akkuyu’yla mühürlenmiş. İşte tam da bu nedenle, farklılıklarımız bizi atomlarımıza  kadar ayırsa da  zeytini, nam-ı diğer ölmez ağacı seven, yaşamı besleyen, onu korumak için mücadele eden herkes ortak bir gelecek için Akkuyu NGS’ye  karşı çıkmak ve mücadele için birleşmek zorunda.
Son notlar
Bu değişiklik önerisinin  Başkanlık sisteminde doğrudan Başbakana bilgi veren bir Vali profilinin oluşturulması için  2012 yılında kabul edilen Büyükşehir Yasasına sırtını dayadığı söylenebilir.

1- Akkuyu NGS inşaat ve üretim lisansı için başvuruda bulundu http://www.gazetevatan.com/akkuyu-ngs-insaat-ve-uretim-lisansi icin-basvuruda-bulundu-1046489-ekonomi/

2-Bakanlıktan büyük itiraf zeytin yasası nükleer için çıkacak https://www.evrensel.net/haber/87997/bakanliktan-buyuk-itiraf-zeytin-yasasi-nukleer-icin-cikacak

3-Hızlandırılmış tren faciası                                                       
http://bianet.org/bianet/toplum/39408-hizlandirilmis-tren-faciasi

**Hatta sırf bu yüzden santralin tamamlanma tarihi  geçtiğimiz iki gün içinde sanki 2025 miş de Cumhuriyetin 100. yılı için 2023 ‘e çekiliyormuş gibi ifade ediliyor.

Pınar Demircan
 
Bu yazı 18.06.2017 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır.

30 Nisan 2016 Cumartesi

Çernobil’i, 30. yıl dönümünde Çernobil tasfiye memuru Yuriy Schumchenko’ya sorduk

 

Çernobil’i, 30. yıl dönümünde Çernobil tasfiye memuru Yuriy Schumchenko’ya sorduk

    0
    facebook sharing button
    twitter sharing button
    whatsapp sharing button
    linkedin sharing button
    messenger sharing button
    email sharing button
    snapchat sharing button

    Avrupa Çernobil Ağı’nın üyelerinden Nükleersiz.org, Yeşil Düşünce Derneği  her yıl nükleer karşıtı mücadele ve sağlıklı, sürdürülebilir yaşam hakkı gibi konular çerçevesinde panel, toplantı ve organizasyonlar düzenliyor.

    Bu seneki program   kapsamında Nükleer Savaşlara Karşı Hekimler (IPPNW ) Avrupa başkanı  Dr. Angelika Claussen’in ve  yine IPPNW’den Alex Rosen ile güncel verilere dayanarak hazırladığı Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Etkileri adlı kitabının tanıtımı ile  Nükleersiz.org kurucularından da olan Almanya’da yaşayan Dr Angelika Clausssen ile Dr Alper Öktem’in davetiyle Türkiye’ye gelen Çernobil  tasfiye memurlarından Subay emeklisi Yuriy Schumchenko’nun Çernobil tanıklıklarını anlatması yer alıyor.

    ***

    Hafta boyunca haberlerini yaptığımız, 24 Nisan’daki   konuşmasının tam metnini bulabileceğiniz Sinop mitinginde 27 Nisan’da TBMM’de ve Ankara Nükleer Karşıtı Platform’un evsahipliğinde  konuşmalar yapan, 30 Nisan’da da Mersin’de Mersin Nükleer Karşıtı Platformun  evsahipliğinde de Mersinliler’e Çernobil tanıklıklarını anlatacak olan Yuriy Schumchenko ile Rusça’dan Türkçe’ye Tarana Kaya Aliev’in çevrisiyle, zaman zaman Dr Angelika Claussen’in de katkılarıyla bir söyleşi yaptık,  aşağıda yayınlıyoruz.

    Kısaltmalar: YG: Yeşil Gazete, S: Schumchenko   mSv: milisievert

     

    meclis önü

    Soldan sağa (Yuriy Schumchenko, Dr. Alper öktem, Dr. Angelika Claussen, YG Pınar Demircan )

    YG: Bay Schumchenko nükleer santralde hangi tarihler arasında ne kadar çalıştınız?

    S: Çernobil nükleer santral kazası meydana geldiği zaman subaydım . Bilirsiniz askeriyede sorgu sual olmaz, kaza sonrası radyoaktif temizliğin yapılması için tasfiye memurluğu görevi verildi. Aslında tasfiye görevi verildiği gün 10 Mayıs kızımın da doğumgünüydü. 11-25 Mayıs arasında toplam 12 gün santral sahasında tasfiye işlerinin koordinasyonunda çalıştım .

    YGPeki görev verilirken size kazanın meydana geldiğine dair bir açıklama yapıldı mı?  

    Schumchenko: Dönemin  SSCB Cumhurbaşkanı Gorbaçov nükleer kaza olduğunu kamuoyuna  5 Mayısta açıklamıştı. Ben kazanın kazadan sonraki  ikinci hafta göreve başlamış olduğum için her şeyi biliyordum.

    YGTasfiye memuru olarak geçirdiğiniz  12 günü nasıl değerlendirirsiniz?  

    S: Tasfiye işlerinde görevlendirilen  birimin sorumlusuydum. Tam olarak nükleer sanralin içinde değil ama yine santral sahasında biraz daha arka kısımda bulunuyorduk. Santralin içine 5 defa girmek zorunda kaldım.  Aslında Çernobil santral sahasına 1 kere bile girseniz çok yüksek dozda radyasyon aldınız demektir. Ben 12 günde 290 mSv  radyasyon almış olarak ayrıldım. (Dr. Claussen   daha kolay anlaşılması için 290 milisevertin 29 röntgen ışınına tekabül ettiğini anlatıyor ve ekliyor o zamanki radyasyon maruziyet doz sınırı kümülatif olarak 250 mSv idi)

    S: Aslında toplam 250 mSv  aldınız mı Çernobil tasfiye memurluğu görevini bırakıp hastanede tedavi sürecine giriliyordu, benim durumum biraz daha geç farkedildi. Çünkü orda bulunduğumuz her an radyasyon alıyorduk . Arkada  bir göl vardı , radyoaktif kirlilik yüksekti, hava ve topraktan da mütemadiyen radyasyona maruz kalıyorduk . Üstelik şimdiki teknoloji olmadığı için  ne kurşun içeren kıyafetler ne doğru dürüst bir maskemiz vardı

    YGPeki bir karne veya sağlık durumunuzun takibini mümkün kılacak bir evrak verilmemiş miydi size?

    S: Evet aslında asker olduğumuz için ben ve benim gibi tasfiye memurlarının sağlık durumlarını takip etmek üzere  bize bir karne verildi. Bu karneyi hep yanımızda taşımalıydık . Aman dikkat hala radyoaktiftir! (Sinirli sinirli gülüyoruz,  Bay Schumchenko, Çernobil kazasından sonra santralde  tasfiye memuru olarak çalışmaya başladığında kendisine verilen sağlık takip karnesini  gösteriyor).

    2015-07-28 22-48-29

    Karnenin üzerinde şöyle yazıyor “Çernobil nükleer santralinde tasfiye memuru olarak görev yapmıştır, 11-25 mayıs”

    S: Tabi bu karne sadece kaç milisievert aldığımızı takip etmek için değildi aynı zamanda Ukraynada bazı şeyleri ucuz ya da ücretsiz almak için bu karneyi göstermemiz gerekiyordu. Bir diğer sebep de bu kartın ayırıcı bir faktör olmasıydı. Açıkçası kazadan sonra radyasyon maruziyet konularında ciddi karışıklık yaşandı . Herkese farklı muamele yapılıyordu, tazminat alabilenler alamayanlar herşey birbirine karışmıştı, bu  karne bizim ayrıcalıklı konumumuzu göstermesi açısından önemliydi.

    2015-07-28 22-49-01 2

     

     

    YG: Peki  karneye sahip olanlar için tazminat alma hakkı doğuyor muydu?   

    S : Evet tasfiye memurları 250mSv üzeri ne çıkan bir oranda radyoaktiviteye maruz kalırsa tazminat alabiliyordu.  Hatta emekli olunmasına az bir zaman kaldığında 1 yıl 3 yıl olarak gösterilebiliyordu. Evet olağanüstü durumlarda uygulama böyle  farklı olabiliyordu. Şu anda da tedavim kapsamında  ilaç  alma hakkım var amaalmam gereken ilaçlar hastanelerde satılmıyor .Bunları karaborsadan satın almak zorunda kalıyorum . Bu noktada da harcayacağım parayı hesap edip kendime ilaç alacağıma kolejde okuyan oğluma ayakkabı almayı tercih edebiliyorum.

    Yine de söyleyebilirim ki  ben şanslıydım  çünkü ilk günlerde çalıştığım için maruz kaldığım radyason oranı doğru hesaplandı . Demek istediğim radyoaktiviteye maruz kaldığı için çok fazla insan şikayette bulununca işler karışmıştı ,bunlar hep devlete mali yük olarak görünmeye başladığı için devlet  maruz kalınan dozları düşük göstermeye başladı.

    YG: Peki toplamda çalışan tasfiye memuru sayısı kaçtı ? Mesela biz 800 bin kişi olarak biliyoruz. Doğru mu bu rakam ?

    S : Tasfiye memurları santralde ve çevresinde  1986-1990 yılları arasında çalıştı. SSCB verilerine göre 800-900 bin arası rakam  dünya genelinde bölgeye gelip tasfiye memuru olarak çalışanların sayısıdır. Ben Ukrayna için konuşabilirim, sadece Ukrayna vatandaşı olarak  200 bin tasfiye memuru  görev yaptı. Lakin 14 Aralık da 26 Nisan kadar önemli bir tarihtir. O gün  4.reaktörün üstüne kapak yapılmıştı.

    YG: Ama kapak pek iş görmedi ki şimdi 800 milyon Avroluk bir proje yürütülüyor değil mi?

    S : Evet  Kapak projesi pek işe yaramadı, reaktör sızıntısını kesemedi . İçeri kuşlar bile giriyordu.

    YG: Tasfiye göreviniz şehir içinde insanların yaşadığı yerleri de kapsıyor muydu?

    S: Hayır şehre pek gitmedim , bizim görevimiz santralin içindeydi. Büyük bir binanın içinde, 4 .bloktaydık .Sabah 4 te kalkıp geceyarısına kadar çalışıyorduk  Temizlik ve ertesi güne hazır etmek de vardı işin içinde .

    YG: Peki tasfiye işlerinden biraz bahseder misiniz, neler vardı bunun içinde?

    S:  Tozu hapsetmek , radyoaktif partiküller havaya karışmasın diye  özel bir macun gibi ağdamsı, zamk gibi bir şey kullanıyorduk . Dışarda da herşeyi toprağın içine gömüyorduk ,arabaları, eşyaları….

    YG: Ekibiniz kaç kişilikti ? Çalıştığınız sürece radyasyon maruziyeti kaynaklı  ölümler oldu mu?

    S: Sorumlusu olduğum ekip 60 kişilikti fakat maalesef sadece 35 kişi çalışmaya   devam edebildi . 25 kişi yuksek doz almış olarak ayrıldı . Arkadaşlarımızdan 2 kişiyi kaybettik.  Ardından  itfaiyecilerden 100 kişi öldü.

    Aslında daha çok kişi öldü ama maalesef santralde çalıştığı ispat edilemedi.Çünkü ölüm nedeni felç  ya da kalp krizi de olabilirdi. Açıkçası Çernobil’de ölenlerle hiç ilgilenilmedi, daha ziyade kalan sağlarla ve onların nasıl,ne kadar  çalıştırılacağıyla ilgilenildi. Zaten ölenlerin istatistiki kayıtları da doğru bir şekilde tutulmuyordu.

    YG: Santral içerisinden pek ayrılamadığınızı söylediniz ama doğada,ç evrede her hangi bir değişim olup olmadığına dair bir gözleminiz var mı?

    S: Gözümüzün önünde kızaran bir ağaç gördük, diğer ağaçlar da şekil değiştirdi, otlar aşırı büyüdü.  Balıklar mutasyona uğradı. Biliyorsunuz ekosistemi durduramazsınız , nehir akar göle karışır, bunu da engeleyemezsiniz.  Hayvan DNA’larında bilinmeyen mutasyonlar görüldü mesela siyah renkli bir kuşta beyaz benekler görülmeye başlandı. Yine canlılarda beyin küçülmesi tespit edildi.

    YG: Peki santral civarına hiç merak edip tekrar gittiniz mi ?

    S: Subay olduğum için bir çok şey üstüme zimmetliydi, bunları iade etmek için  1986 yılının Ağustos ayında tedavi sonrasında bölgeye  bir ziyaret yaptım  ama 30 kilometre  içine girmedim , çünkü bunu 1 kere yaptığınızda bile çok yüksek radyoaktiviteye maruz kalabilirsiniz, tüm tedavim boşa giderdi. Çernobil’e gitmeyi hep  çok istedim ama korkmasam da gidemezdim zaten asker olarak yurt dışı  rotasyona tabiydim.

    Ukrayna Ulusal Çernobil derneği'nin logosu

    Ukrayna Ulusal Çernobil Derneği’nin logosu

    YG: Tasfiye memurluğu görevinizin ardından neler yaptınız?

    Tasfiye memurluğu görevimden sonra önce tedavi oldum zira, 290 mSv aldıktan sonra tüberküloz belirtileri gösteren ağır bir hastalık geçirmiştim, kan kusuyordum. Tedavim tamamlandıktan  sonra 1990’larda Çernobil ile ilgili çalışan sivil toplum örgütleriyle bağlantı kurdum. Ben sivil toplum örgütlenmelerini severim, bu ilgim askeriyede pek hoş karşılanmıyordu ama peşini bırakmadım. 1989’da Çernobil’den sonra şehir derneğinin başkan yardımcısı seçildim. 2005’te ise Ukrayna Ulusal Çernobil Derneği’nin başkanı seçildim, halihazırda bu dernekte nükleer santrallere karşı örgütlenmeler kurmaya devam ediyorum.

    YG: Fukuşima nükleer santral kazası olduğunda ne düşündünüz? Fukuşima’ya kazadan sonra gittiniz mi? Kazayı televizyonda izleyip haberleri okuyunca anılarınız ve korkularınız tazelenmiş oldu mu?  

    S : Açıkçası bu sorunun bana sorulmasını hep istemiştim ama kimse sormadı. Size çok teşekkür ederim. Siz kadınlar bağlantıları daha kolay kuruyor, mücadelenin anlamını daha iyi kavrıyorsunuz. Endişeleriniz hakiki ve içten bu sebeple mücadeleye vereceğiniz katkı çok önemli oluyor. Benim de 3 kızım var onları çok seviyorum.

    (Dr Calussen, çevirmenimiz Aliev Hanım ve ben birbirimize bakıp gülümsüyoruz)

     

    meclis ambulans

    Bay Schumchenko’ya “Fotograf için ışık iyi ama arkada ambulans manzarası olur mu” diyorum? “Benim hayatım ambulans” diye cevap veriyor. Bunun üzerine ben de ambulansı fon olarak kullanıyorum.

    S: Çernobil  kazası olduğu  zaman 25 yaşındaydım şimdi ise 55 yaşındayım çok farklı algılıyorum. Fukuşima’daki reaktör patlamaları  beni çok etkiledi. Ama hayır Fukuşima’ya hiç gitmedim.

    Nükleer santrallerle ilgili olarak derneğimizde sivil toplum farkındalık arttırma sorumluluklarımız da var. Bu kapsamda çocuklarla konuşuyoruz. Fakat çocuklar teknolojiye meraklı ve onlara öyle lanse ediliyor ki çocuklar nükleer santralin iyi ve zararsız bir şey olduğunu düşünüyor.

    Sonra ben onlara kendi  anılarımı yaşadıklarımı anlatıyorum ve tekrar soruyorum, ne düşündüklerini, nükleer santral isteyip istemediklerini…. cevap genelde istemedikleri şeklinde oluyor.

    YG: Dünyada halihazırda 400 reaktör var, ne düşünüyorsunuz sizce potansiyel bir tehlike mi?

    S : Maalesef öyle,  Çernobil’de reaktörler durmuş vaziyette ama tehlike devam ediyor, yani nükleer santral aslında insanların kontrol edebildiği bir şey değil, devrede olsun olmasın her zaman tehlike potansiyeli taşıyor . En güvenli bildiğimiz santraller Japonya’daki santrallerdi. Buna rağmen Fukuşima gibi bir kaza yaşanabildi. Fay hatları nükleer santraller açısından ayrıca büyük risk teşkil ediyor.

    Öte yandan maalesef insanları yoksullukla imtihan ediyorlar ve sonra da nükleer santraller üzerinden zenginlik vaat ediyorlar. İnsanlık teknolojiyi ileri bir boyuta getirdi evet  ama aynı teknoloji nin artık yaşamımıza engel olduğunu da görelim.

    Toprak, su, hava sağlıklı yaşamamıza elvermiyorsa biz ne yapalım parayı pulu ?  İnsanoğlunun çok aciz oldugunu düşünüyorum. Biz doğaya kötü muamele ettiğimizde o muamelenin bize geri dönüşü  çok acıklı oluyor, ekosistemde bir toz kadar yerimiz var. Ben inanclı bir insanım ve şunu söyleyebilirim ki, kesinlikle doğaya verdiğimiz zarar kadar zarar göreceğiz.

    Lütfen, mum yakalım ama, artık nükleer santral kurmayalım, mevcutlardan da kurtulalım !

     

    Röportaj: Pınar Demircan

    (Yeşil Gazete)

    Totaliterliğe Giden Yolun Taşları: “İkinci Nükleer Rönesans”la Güçlendirilen Altyapısal Otoriterlik

      Bu yazı, son dönemde belirginleşen “İkinci Nükleer Rönesans” stratejisini, meselenin politik özünü göz ardı ederek fiiliyatta nükleer sant...